19 Nisan 2012 Perşembe

TITANIC (1997) - OSCAR ÖDÜLLÜ FİLMLER

Yönetmen: James Cameron
Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Kate Winslet
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-Oscar ödülleri:
*film
*yönetmen
*görüntü yönetimi (Russell Carpenter)
*kurgu (James Cameron, Richard A. Harris)
*müzik (James Horner)
*şarkı (James Horner - My Heart will Go On)
*ses efekti
*görsel efekt
*ses
*sanat yönetimi
*kostüm
Ayrıca en iyi aktrist, yardımcı aktrist (Gloria Stuart) ve makyaj dallarında Oscar adaylığı
-En iyi film ve yönetmen dahil 10 dalda BAFTA adaylığı
-Yönetmenler Birliği en iyi yönetmen ve reji ekibi ödülleri
-En iyi film, yönetmen, müzik ve şarkı dallarında Altın Küre ödülü ve 3'ü oyuncular olmak üzere 4 Altın Küre adaylığı
-Hem MTV hem Oscar yarışında en iyi film ödülünü kazanan ilk ve tek film
-En iyi şarkı ve en iyi film Oscar'ını birarada kazanan 3 filmde biri. Bu alanda türü müzikal olmayan tek film.
-Ben-Hur ve Yüzüklerin Efendisi: Kralın Dönüşü ile beraber en çok oscar kazanan film. All About Eve/Perde Açılıyor'la beraber en çok Oscar adaylığı kazanan (14) film.
-Oyuncular Birliği en iyi yardımcı aktrist ödülü
IMDB Puanı: 7,5/10
Estar Abi Puanları:
-James Cameron (yönetmen-kurgu): 10-7
-Ses Efekti ekibi: 10
-Leonardo DiCaprio - Kate Winslet: 7-8
-Russell Carpenter: 9
-James Horner: 10
Genel Puan: 9/10

Tarih ve popüler kültür özellikle de bizim çağımızda birbirine sıkıca bağlı iki alandır. Bundan ne bir gün eksik ne bir gün fazla, tam tamına 100 yıl (bir asır) önce İngiltere'den ABD'ye doğru yola çıkan ve nihayetinde denizcilik tarihinin, savaşlar hariç, en büyük trajedisine konu olan Titanic'in, çekilmiş ve her açıdan başarılı olmuş filmini 100 yıl sonra ben evimde oturup izliyorum. Başkaları, 3 boyutlu gösterim teknolojisinin yardımıyla sanal olarak hissedebiliyor. Böylece, Titanic faciasının izleri hiçbir zaman silinmemiş oluyor. uzmanlara göre, Titanic adı verdikleri ve enkazdan beslenen bir bakteri çeşidi yüzünden zamanla tükenecek olan enkaz eriyip gittiğinde bile sinemanın gücü, tarihle birleşerek Titanic'i unutturmayacak.

1997 yılında James Cameron, Avatar'a kadar gelmiş geçmiş en başarılı filmi olan Titanic'i gösterime sunduğunda Türkiye'de bile olay olmuş ve hemen her izleyici filme 3-4 defa giderek faciayı ve facia esnasında filizlenen aşkı defalarca yaşamıştı. Filmin ilk yarısı gerçek faciada vuku bulmamış bir aşkı anlatıyordu. Gerçekte gemide aynı yaşlarda bir Jack Dawson vardı fakat Rose adında bir kadınla beraber olmuşluğu yoktu. Cameron bu ilişkiyi gemideki sınıfsal farklılığa daha fazla dikkat çekmek amacıyla katmıştı. Zaten özünde Cameron bu filme hiçbir zaman faciayı görselleme amacıyla yaklaşmamıştı. Batış sahnelerinde bile geminin buzdağı ve okyanusla olan ilişkisini bir aşk üçgeni olarak göstermişti. Bu üçlünün aşkı Jack-Rose ve Caledon ilişkisiyle birebir bağlantılıydı. Kaptanın çay fincanındaki limonun bir yarısının yüzeyin üzerinde olması bile buzdağı olgusunun gemideki her insanın kaderiyle bir bağlantısının olduğunu gösteriyordu. Titanic, görsel çıkışı ve tutan kimyalarıyla DiCaprio-Winslet ikilisinin performansından dolayı detayları dikkat çekmeyen bir film olsa da aslında birçok anında facia ile aşk kavramlarının bir bağıntısını görmek mümkündü.

Titanic'in sevenleri de çok oldu, nefret edenleri de... Sinemaya geminin batış hikayesini izlemek için giden seyirci çok uzun bir süre, bir imkansız aşkın hikayesini izlemek zorunda kalmıştı. Bu da ilk elden o seyirciyi tavlayamama riskini ortaya çıkarıyordu. 3 saatten daha uzun bir film olarak Titanic, facia sahnelerine bu kadar geç girip paralel bir kurgu yaratamayınca haklı eleştirilere de uğradı. Sinema tarihinde ilk yarısıyla ikinci yarısı birbirinden çok farklı olan kimi filmler vardı. Bu tür bir kurguyu tutturmak gerçekten zordu. Le Salaire de la Peur/Dehşet Yolcuları ve La Vita e Bella/Hayat Güzeldir gibi kimi örnekler aynı kurguyu kullanmış ve başarılı olmuşlardı. Ama bana sorarsanız her iki film de bu kurgu yönetiminde Titanic'ten daha başarısızdı. Özellikle de Hayat Güzeldir, ikiye bölünen hikayesiyle ana temasına büyük zararlar vermişti ama seyirci bu filmi Titanic'ten daha çok sevdi. Dehşet Yolcuları ise bugün herkes tarafından bilinmeyen bir film olduğu için başarısı diğer iki filmle kıyaslanamaz durumda... Cameron için bu kurgunun püf noktalarını çözmek hayli zordu. Neresinden bakarsanız bakın riskli bir işti çünkü. Aslında Cameron'ın yapması gereken tek şey süreyi kısıtlamaktı. O da bir nevi Titanic'in kaptanı gibi yapıtın ihtişamına kapılıp hiçbir sınırlamaya gitmedi. Eğer aşk teması filmin yalnızca ilk 1 saatinde ele alınıp kalan 2 saate facia bölümü ve paralel olarak aşk hikayesi sığdırılmış olsaydı bugün Titanic, hem çok beğenilen hem de eleştirilen bir film olmayacaktı. Yakın zamanda benzer bir kısıtlamaya gitmeyip hikayesinin ihtişamına kapılan Peter Jackson'ın King Kong başarısızlığı bu tip blockbuster yönetmenlerinin alması gereken bazı dersler olduğunu bir kez daha ortaya çıkarmıştı.

Bir filmi birden fazla açıdan irdeleyip öyle eleştirmek gerekiyor. Özellikle de elinizdeki film Titanic gibi zorlu ve iddialı bir filmse... Dolayısıyla üstte uzun uzun irdelediğim kurgu tercihlerine bakıp Titanic kötü bir filmdir demek büyük haksızlık olur. Zira filmin geri kalanı tam bir usta işi yapıt. Ne senaryoda amaç-hedef eksikliğine dayalı bir zaaf görünüyor, ne başarısız sanat performansları var. Zaten filmin görsel efekt ve azametli ses sistemine diyecek tek bir sözümüz olamaz. Müzik çalışmasında James Horner'ın çıkarttığı incelikli işçilik ve sonradan Celine Dion'un da eklemlenerek bir bütüne doğru yol aldığı ve adeta bir Titanic marşı haline gelen My Heart Will Go On'u filmin en önemli tamamlayıcı unsuru sayabiliriz.

Titanic'e rakip filmlerden L.A. Confidential/Los Angeles Sırları bence Titanic'ten daha iyi bir filmdir. Ama Oscarlık film tanımlaması farklı bir şeydir. Bu iki filmden birini izlemek için elime alsam ikincisini seçerim ama Oscar'ı hak eden hangisiydi gibi bir soruya gönül rahatlığıyla Titanic yanıtını verebilirim. Zira Oscar'ın 90'lardaki yolculuğu da hep büyük filmleri ödüllendiren bir yapıda seyretmişti. Braveheart/Cesur Yürek, Forrest Gump, Schindler's List/Schindler'in Listesi, The Silence of the Lambs/Kuzuların Sessizliği, Dances with Wolves/Kurtlarla Dans gibi filmlerin büyük ödüle ulaştığı 90'larda Titanic'in ödüllendirilmemesi büyük haksızlık olurdu.

Titanic, kurgu tercihindeki kibirli havasına rağmen çok önemli bir film. Sadece Kate Winslet gibi büyük bir aktristi sinema dünyasına hediye etmesi ve dünya çapında tanınırlık sağlaması bile başlıbaşına bir başarı. Leonardo DiCaprio'nun olgunluğu çok geç yakalamasından dolayı aynı şeyleri onun için söyleyemeyeceğim. James Cameron gibi zanaatçi bir yönetmenin sinemanın teknolojik evrimine ne kadar büyük katkıları olduğunu hatta bu alanda öncülüğe sahip olduğunu görmek için bile izlenecektir bu film.


İlginç Bilgi: Filmde sinema tarihinin en unutulmaz aşklarından birini canlandıran DiCaprio ve Winslet çifti sette sürekli kavga eden, birbiriyle hiç anlaşamayan bir ikili imiş. Yıllar sonra çok iyi dost olup Revolutionary Road/Hayallerin Peşinde'nin setinde Titanic günlerinden bahsedip bütün set ekibini güldürecek anılarından bahsetmişler.

Hiç yorum yok: