30 Nisan 2012 Pazartesi

ÇOK TUHAF BİR AŞK HİKAYESİ

Yok, aslında biraz üçkağıt yaptım başlıkta. Hem "tuhaf" hem de "aşk" kelimesi başlıkta yer alınca kendinizi burada buldunuz muhtemelen. Aslında anlatacağım hikayede aşk da var tuhaflık da var ama başlığın gizliden gizliye vaadettiği kadarı yok. İsterseniz, kendinizi aldatılmış hissedip bundan sonrasını okumayabilirsiniz, darılmam.

Yaratıcı, her insana mutlaka bir yetenek vermiş (Veli Kavlak hariç). Orası kesin. Savaşa silahsız giden bir asker durumuna düşmeyelim diye doğarken elimize bir silah tutuşturulmuş. Kimisi çok iyi kaynakçıdır, kimisi bir boks yeteneğidir. Kimisi hesap yapmaktan çok iyi anlar kimisi de gözü kapalı bir tepsi çay bardağını dökmeden taşımakta ustadır. Maraş Dondurmacısında çalışmanız için dondurmadan anlamanız değil, el bileklerinize iyi hakim olmanız gerekir örneğin. O külahı sürekli ters çevirmek konusunda yeteneğiniz yoksa kimse sizi Maraş Dondurmacısı yapmaz. Kısacası her insanın bir yeteneği vardır. Benim yeteneğim ise yazmak. İpliği iğne deliğine belki 10 defa denedikten sonra geçiririm. Asla domatesleri aynı ölçüde doğrayamam. Kimseyi çok iyi sevemem, kendimi kimseye sevdirmeyi beceremem. Boş kaleye atılan şutlarda Veli Kavlak'tan sonra en kötüler sıralamasında dünya ikincisi gelirim. Ama iyi yazarım. Yoo, burayı dikkatli okuyun. Bir meslek dalı anlamında "yazar"ı kastetmiyorum. Yazmak fiilinin geniş zaman dilimindeki karşılığından bahsediyorum. İMKB verilerini raporlamamı isteseler berbat yazarım ama anladığım, bildiğim konularda iyi yaz-arım. En azından kendimi beğenirim bu konuda. Bir muhteşemliğim de yoktur elbette ama vasatüstü bir noktada olduğumu söyleyebilirim.

Eğitimin en temel kuralıdır. İnsan, eğitimini yeteneği doğrultusunda ilerletmezse tam mutluluğa hiçbir zaman erişemez. Ben Hedonist bir adam olduğum için mutluluğu önemserim. Adam iyi dombra çalıyorsa bırakın o adam savcı olmasın, dombracı olsun. Forkliftin üzerinde kendini Alis'in harikalar diyarından daha güzel bir diyarda hisseden bir adamın doktor olması bir faciadır bence. Ne kadar becerikli olursa olsun. Beceri, yetenekle aynı şey değildir. Ama işte ben bütün bunları 29 yaşımda keşfediyorum. Geç kalmış sayılmam. Ama kendimi geç kalmış sayıyorum. En sevmediğim özelliğim olan tembelliğim yüzünden ben, burada 700 civarında yazısını okuduğunuz ben, yazamıyorum. Eğer öyle olmasaydım işte o "tuhaf aşk"ı belki de çoktan okumuş olacaktınız.

Biraz sıkıldınız biliyorum, o yüzden konuya gireyim. Henüz bir bilgisayarım yokken kafamdan hikayeler yazardım irili ufaklı. Özellikle geceleri uyumadan önce kafamda bütün bir taslağı yazdığım klavyem gözümün önüne gelir ve tek tek hayali harflere basardım. Böyle böyle 5-6 tuhaf hikaye bitirmişliğim vardır. Ama hiçbirinin tek sayfasını bile kağıda ya da ekrana dökemedim henüz. Sadece bir tanesine, en önemsediğime başladım ama o da yarıda kaldı. Sebeplerinden bahsedip konudan sapmayacağım. İşte o tuhaf hikayelerden biri de aşk üzerineydi.

Bu blogun sıkı takipçilerindenseniz sıradan bir hikayeye sahip olan filmlerden çok her gün rastlanmayan hikayelere daha çok prim verdiğimi biliyorsunuzdur. Hal böyle olunca yazmak istediğim hikayeler de tuhaf olacaktı ister istemez. İşte o isimsiz aşk hikayesi de öyleydi. Baştan sona kafamda yazdım bitirdim hikayeyi. Kağıda dökerken muhtemelen biraz farklılaşacak, hatta zenginleşecekti. Sanırım 300 sayfayı geçen bir hikaye olurdu. Olmadı, sağlık olsun.

Tuhaf bir aşk hikayesi deyince aklınıza gelen 3 şeyi not alın. Ne olabilir en fazla. Vampir-insan aşkı gibi fantastik tuhaflıklardan bahsetmiyorum. İnsan-hayvan aşkı gibi yaşanması muhtemel ama kağıda dökülse fazla zorlama olacak hikayeleri de kastetmiyorum. Kastettiğim iki kardeşin aşkı.

Hemen aklınıza ensest kelimesi geldi değil mi? Hayır öylesi değil. Özetleyim;

Genç bir adam ve genç bir kız internette tanışırlar. Çağımızın yeni Leyla-Mecnun aşklarının yerleşkesi olan internetin sanal hezeyanları içerisinde sırılsıklam bir aşka tutulurlar. Farklı şehirlerdedirler. Aradan bir sene geçer, her şey yolunda, hatta fazla yolunda gitmektedir. İlişkide hiçbir sorun yoktur. Ama bir gün gelir ve türlü olaylardan sonra aşıklarımızın aynı anne-babanın çocuğu olduğu, daha bebekken yine türlü olayların akabinde ayrıldıkları ve bir daha hiç görüşmedikleri ve anne-babalarının da öldüğü ortaya çıkar.

Şunu baştan söyleyim. Bu hikayenin ilhamı ne bir filmden ne de bir kitaptan geldi. Etrafımda da böyle bir olaya rast gelmedim. Nereden geldiyse geldi, bilemiyorum. Bazen geliyor öyle. Başbakanın ölümünden sonra onun yerine geçmek zorunda kalan ve başbakanla taban tabana zıt politik görüşlere sahip olan dublörün yaşadıkları da kafama öylesine dalıvermişti. Bu hikaye de öyle...

Şimdi... Asıl sorun bundan sonrası zaten. Siz olsanız nasıl devam ettirirdiniz? Ahlakçı düşünce bu aşkı orada noktalayabilir. Kardeş olduklarını bile bile birbirlerine aşık olan bir çift hikayesi değil bu ama. Sırılsıklam, deli gibi aşık olduktan sonra öğrenilen bir kardeşlik var ortada. Hala anlaşılmadıysa iyice kısaltayım. Ben bu hikayede aşkın en fazla ne kadar kuvvetli bir olgu olabileceğini soruşturuyorum kafamda. Neler olabilirdi diyorum. Hele de hikaye bir müddet sonra çiftten medyanın haberdar olması ve tüm ülkenin bu ilişkiyi öğrenip tam ortadan ikiye bölünmesi de işin içine girerse. Aşk kişisel bir moddan çıkıp sosyal bir sorun haline girerse. Evet, bunlar da var hikayede. Size bahsettiğim kısım o hayali kitabın ilk 100 sayfasına tekabül eder. Geri kalan sayfaları ben çoktan yazdım ve bitirdim ama sonunu buraya yazmak istemiyorum. Aşk, en temel kuralları, toplum hendesesinin en sarsılmaz ilişki yumağını kırabilecek kadar güçlü müdür? Güçlüyse sonuçları ne olur? Güçsüzse aşık ile maşukun yaşadığına şöyle dolu dolu, şöyle haşmetlice "aşk" diyebilir miyiz? Kendimize ister istemez ben onların yerinde olsaydım ne yapardım sorusunu sorduğumuzda kafamızın içinde o sorudan fellik fellik kaçıyor muyuz? Ben bu hikayeyi bitirmeme rağmen hala cevaplarını bulamadım bu soruların. O hikayeyi belki hiç kağıda dökemeyeceğim. Kağıda döksem de çok yüksek ihtimalle yayımlanmayacak. Aslında gerek de yok. İlkokul günlerimizi hatırlayın. Bir problem yazardık defterimize ve altına kırmızı kalemle "verilenler" ve "istenenler"i eklerdik. Bende her ikisi de var ama bir sonuca ulaşamıyorum. Siz sadece "verilenler"le ne yapabilirsiniz ki?

Bir cinayet vakasında harıl hurul cinayeti araştıran dedektifin hikayenin sonunda katil çıktığı, ama asıl ilginç olanın cinayeti kendisinin işlediğini dedektifin de bilmediği, üstelik bu dedektifin herhangi bir çift kişiliklilik vs... gibi sorunlarının olmadığı hikayeme hiç girmedim dikkat ederseniz. Ya da yüksek rating toplayan medyatik isimleri öldürüp toplum mühendisliğine soyunan seri katilin bir anda medyatik olması sonucu ne yapacağını şaşırdığı hikayeme... Benden Maraş Dondurmacısı olmaz, dombra üstadı da olmaz. Peki niye yazar olamıyor? Asıl "tuhaf" olan, yazmaya duyduğum "aşk"ın güçsüz olması değil mi?

4 yorum:

Adsız dedi ki...

estar abi nerelerdesin?

Muhammed Tiryaki dedi ki...

Kim soruyor? :))

Bu yazı aslında yazmayı bıraktığımın ilanıydı.

Niko dedi ki...

Old boy geldi aklima :) onda da benzer bi oyku var aslinda

yazma ozelestirine ve yazmayi birakmana gelecek olursak, baskalari icin yaziyorsan birakmakta haklisin ama kendin icin yaziyorsan haksiz :)
toplari durmadan yere dusuren joglor sokakta para toplamaya kalkarsa uzulur evde yapiyorsa muhtemelen bir kere bile cevirse mutluluktan geberir yani bazi seyleri icerde yasamak da fena fikir degil.
ha bu arada bizi de yazilarindan mahrum birakma aman diyim

Muhammed Tiryaki dedi ki...

Aslında bir müddet sonra yeniden dönerim ben. Ama o müddetin epey uzun olacağı gibi bir gerçek olmasaydı herhalde bu yazıyı yazmazdım. Şimdilik tatile devam:)