30 Mart 2012 Cuma

GOING MY WAY/YOLUMDA GİDERKEN FİLMİNİN DVD'Sİ ÇIKTI

Bu hafta en iyi film Oscar ödülünü kazanan filmlerden 6'sı hariç tamamını izleme maratonumu tamamlamıştım. Bu 6 filmin Türkçe altyazısı olmadığından onları da ileri bir tarihe ertelemiştim. İşte o filmlerden biri de Going My Way idi. Şimdi bu filmin de DVD baskısı çıktı nihayet. Muhtemelen salı günü elime geçecek bu filmin tanıtımını da yapıp Oscar tarihi yazı dizisine geçiyorum. Nisan ayı boyunca bu dizide görüşelim.

Filmi sipariş etmek için buraya tıklayabilirsiniz.

28 Mart 2012 Çarşamba

ALL QUIET ON THE WESTERN FRONT/BATI CEPHESİNDE YENİ BİR ŞEY YOK (1930) - OSCAR ÖDÜLLÜ FİLMLER

Yönetmen: Lewis Milestone
Oyuncular: Lew Ayres, Louis Wolheim
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-En iyi film ve en iyi yönetmen Oscar ödülü ve en iyi sinematografi ve en iyi senaryo Oscar adaylığı
IMDB Puanı: 8,1/10
Estar Abi Puanları:
-Lewis Milestone: 9
-Lew Ayres: 7
-Arthur Edeson (görüntü yönetmeni): 9
Genel Puan: 8/10

All Quiet on the Western Front, sinema tarihinde Oscar yarışında en iyi film ödülünü kazanan 85 filmden henüz Türkçe altyazısı çıkmamış 6 film haricinde izlediğim son film oldu. Görkemli bir finalle seriyi noktaladığımı düşünüyorum. Özellikle ilk kez bu kadar büyük bir savaş karşıtı film projesini finalde izlemek ayrı bir keyif oldu. Tam 3 yıldır belli aralıklarla izleyip tamamladığım bu seride çok fazla "büyük filme" rastladım. Ama çekim tarihinde gerilere gittikçe biraz da bütçe ve teknoloji sorunundan dolayı büyük film sayısı azalırken bu film o büyük filmlerin ilk örneği olarak karşıma çıktı.

Kendisi de büyük savaşı görmüş bir gazi olan gencecik Erich Maria Remarque'ın bugün artık dünya çapında bir klasik olmuş aynı adlı kitabından Remarque gibi 30'larında bulunan Lewis Milestone'un çektiği film, savaş karşıtı olduğu halde ister istemez veya alttan alta savaşı kahramanlarıyla lanse eden filmlerden çok öte. Çünkü film boyunca hiçbir askerin kahramanlığıyla karşılaşmıyorsunuz. Bir sınıf dolusu gencecik Alman'ı vatan muhafazası saikiyle askere gitmeye sevk eden pröfesörün sözlerine coşkuyla karşılık vermesi her şeyin başlangıcı olur.

Gençler, savaş taliminde ordu denilen kurumun ne olduğunu öğrenirler. Egoist bir çavuşun eğitim adı altındaki zulmüne diş bileyen askerler apar topar cepheye gidince bu kez de açlıkla ve düşman mermisiyle birarada bulurlar kendilerini. Üstelik cephede paranın kendisi bile para etmez. Birazcık ekmeği bile başka bir tüketim malzemesiyle takas ederler ve bir açıdan İlk Çağ'a geri dönüş yaptıklarının farkına varırlar. Bir müddet sonra Fransız kadınlarının da kendilerinin vereceği ekmeğin karşılığında bedenlerini vermeleri İlk Çağ'ın da gerisinde bir noktaya düşürür askerleri. Gönüllü askerlerin lideri olan Paul'ün siperde yaraladığı Fransız askerle yaptığı pişmanlık dolu sohbet ise eserin söylemek istediği şeylerin bir özetidir adeta.

All Quiet on the Western Front, başroldeki Paul'ün yeni gönüllü askerlere yaptığı savaş bir utançtır özetli konuşması ve karşılığında aldığı "korkak", "vatan haini" gibi tepkilerle kendini gerçekleştirirken sinema tarihinin en anlamlı final görüntüsüyle kapanışını yapar. Film, Amerikan filmi olmasına rağmen ülkesinde yasaklanır. Naziler, Almanya'da sinema salonlarına tacizler düzenler. Elhamra sinemasında filmi seyreden Atatürk, dönemin şartları gerekçesiyle bu filmin Türkiye gösterimini yasaklar. Böylece dünya çapında yasaklanan ilk büyük film olma ünvanını kazanır film. Lakin en iyi film ve yönetmen Oscar'ı filmi ölmezler arasına taşımaya yeter ve bugün saygıyla anılan bir büyük film haline gelir. Daha sonra 2 yeniden çevrim yapılsa da asıl ünü bu ilk versiyon kucaklar. Filmin büyüklüğü yalnızca anlatısında da gizli değildir üstelik. Daha evvel kullanmayan öznel açı teknikleriyle, savaş sahnelerinde önemli bir kalite yakalanır. Filmde bizzat savaş görmüş materyaller kullanılarak gerçeklik sağlanır. Oyuncu kalitesi üst düzey olmasa da Kat rolündeki Louis Wolheim filmi tek başına sırtlar götürür. Birkaç gereksiz sahnenin uzunluğu filmi yer yer sıkıcılaştırır ama bütün olarak düşünüldüğünde aldığı Oscar'ı sonuna kadar hak etmiştir bu film.

İlginç Bilgi: Finalde kelebeğe uzanan el, bizzat yönetmen Milestone'un elidir.

27 Mart 2012 Salı

HAMLET (1948) -OSCAR ÖDÜLLÜ FİLMLER

Yönetmen: Laurence Olivier
Oyuncular: Laurence Olivier, Jean Simmons
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-En iyi film, aktör, kostüm ve set dekorasyon dallarında Oscar ödülü ve en iyi yönetmen, yardımcı aktrist ve müzik dallarında Oscar adaylığı
-En iyi film BAFTA ödülü
-En iyi yabancı film ve en iyi aktör Altın Küre ödülü
IMDB Puanı: 7,9/10
Estar Abi Puanları:
-Laurence Olivier (yönetmen-aktör): 1-8
Genel Puan: 3/10

Herhalde edebiyat tarihinin en ünlü simasıdır Hamlet. 17. yüzyıldan beridir kimbilir kaç defa sahnelenmiş, sinema tarihinde kaç defa filme alınmıştır. Hamlet'in sahnelerden geçmediği bir tiyatro mevsimi var mıdır acaba? Yazarı Shakespeare'in çoğu eserinde olduğu gibi Hamlet üzerine de yüzyıllardır türlü tartışmalar yapılmış, Hamlet analizi üstbaşlığında kitaplar yazılmış. Hamlet'in bu başarısına sinemanın kayıtsız kalması da düşünülemez elbette.

Popüler Hamlet uyarlamalarının bile sayısı 10'u geçkindir. Kadın Hamlet adında bir Türk uyarlaması bile vardır Metin Erksan'ın elinden çıkma. En ünlü Hamlet, sinemada Shakespeare'in tüm oyunlarını filme almaya and içmiş Kenneth Branagh'ın başrolü kendisine aldığı Hamlet'tir. Ama en başarılısı 1948 İngiltere yapımı Hamlet'tir. Marlon Brando-James Dean ekolüne kadar dünyanın en iyi aktörü sayılan Laurence Olivier'nin ele aldığı film aynı yıl hem Oscar, hem BAFTA hem de Altın Küre kazanabilme başarısını göstermiş.

İngiliz tiyatral oyunculuk ekolüne gönülden bağlı Olivier'nin reji koltuğunu da aldığı bu versiyon yukarıda sözünü ettiğim başarısına rağmen Branagh'ın popülist versiyonu kadar bile etkileyici değil. Bunda en büyük sebep Olivier'nin tiyatro ile sinema arasındaki ince çizgiyi tamamen ortadan kaldırıp bir tiyatro oyununu kameraya alma çalışması yapmasından kaynaklı. Nasıl olmuş hiç anlamadım ama set dekorasyon Oscar'ı kazanan filmde tüm setlerde bir iki sandalye dışında hiçbir malzeme bulunmuyor. Film boyunca bomboş ve köhne bir şatoda, eğer sahnede oturması veya yatması gereken bir karakter varsa bir sandalye ya da bir yatak bulunuyor ve koskoca krallık tamamen içi boşaltılmış gösteriliyor. Bunun başlıca sebebi de Olivier'nin gereksiz teatralleşme çabası. Öte yandan sinema dilini tamamen bir kenara atıp Shakespeare'in tiyatro sahnelerinde mükemmel duracak ama kamera karşısında izleyiciyi filmden koparacak ağdalı dilinden bir an olsun vazgeçmiyor Olivier.

Haliyle bir sinemaseverin, tiyatroda izlese belki beğenebileceği ama ekran karşısında izlediğinde "film tadı" alamayacağı bir yapım Hamlet. 2,5 saatlik süresi Branagh'ınkinden tam 1,5 saat daha kısa olmasına rağmen rakibinden çok daha ağır bir tempoda ilerliyor film. Laurence Olivier, tüm bunları altalta topladığımızda bir sanat filmi yapma hevesinde olan ama sanatın hangi dalını icra edeceğine bir türlü karar veremeyen bir sanatçı durumuna düşmüş. Hamlet rolündeki oyunculuk başarısına elbette diyecek yok ama yönetmenliği, "sinema dili"nden anlayan bir başkasına devretseymiş daha iyi olacakmış. Filmin ışık ve açı kullanımında mahir bir görüntü işçiliği olmasına rağmen, kullanılan lens ve optiklerin 1948 yılına göre epey eski durduğunu da belirtelim. İngiltere'de, 1930'lu yılların ilk yarısında, teknolojinin eskiliğine kullanılan o ağır ve pecmürde ton, aradan geçen 15-16 seneye rağmen Hamlet'te yeniden kullanılmış ve siyah-beyaz sinemanın içinde bile geriye gidilmiş.

Oscar yarışında John Huston'ın başyapıtı The Treasure of the Sierra Madre/Altın Hazineleri'ni geçen Hamlet, bu başarısını bu kadar mükemmel bir filmin karşısında hiç hak etmemiş kısacası.

İlginç Bilgi: Filmde Hamlet'in annesini canlandıran Eileen Herlie 31, Hamlet rolündeki Laurence Olivier ise o yıl 40 yaşındaymış. Filmde yanyana göreceğiniz ilk sahnede bile hemen farkedebileceğiniz bir durum bu.

24 Mart 2012 Cumartesi

THE LIFE OF EMILE ZOLA (1937) - OSCAR ÖDÜLLÜ FİLMLER

Yönetmen: William Dieterle
Oyuncular: Paul Muni, Joseph Schildkraut
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-En iyi film, yardımcı aktör ve senaryo Oscar ödülü ve en iyi yönetmen ve aktör kategorileri dahil 7 adaylık
-New York Film Eleştirmenleri en iyi film ve en iyi aktör ödülü
IMDB Puanı: 7,3/10
Estar Abi Puanları:
-Paul Muni: 10
-William Dieterle: 9
Genel Puan: 9/10

Size bir yazım itirafı yapayım. Ben ilk cümleyi kurmakta çok zorlanırım. Ama bir defa o cümleyi doğru kurdum mu gerisi çorap söküğü gibi gelir, adeta akar gider. Çok zorlandığım zaman ilhamımı sinema aşkımdan alıırm. Sinemanın bana kazandırdıklarına bakarım ve izlediğim film özelinde bu tonu yakalamaya çalışırım. The Life of Emile Zola ile ilgili bir değerlendirme yazısı için ise bu çok kolay bertaraf edilebilecek bir sorun. Zira bu film, daha izlerken sinemanın diğer sanat dalları ve bilim kollarıyla bağlarını izleyici için ne denli güçlü tuttuğunun canlı kanıtı olarak yekpare halde duruyor. Amerikan İç Savaşı tarihini kitap okuyarak değil de çizgiroman okuyarak öğrenmiş biri olarak The Life of Emile Zola'nın tarihin en ünlü hukuk olayı olan Dreyfus Davası'nı bana öğretmesi ve konu hakkında araştırma yapmaya itmesi bile sinema sevgisinin kazanımlarından biri oldu benim için en başta.

Garip değil mi? Filmin adı Emile Zola'nın Yaşamı ama ben 19. yüzyıl sonunda Fransa'da günah keçisi ilan edilen Alfred Dreyfus üzerine yoğunlaşıyorum. Aslında o kadar garip değil. Zira film de Zola'nın Nana'yı, Germinal'i yazdığı, sürekli baskı altında kaldığı ve nihayet Nana'nın popülaritesi sayesinde ferahı ve varlığı bulduğu o uzunca dönemi bir çırpıda geçip bir an önce Zola'nın Dreyfus Davası'na kattıklarına geçmek için can atıyor. Bu yüzden de ilk bölüm sadece 35 dakika sürerken Dreyfus bölümü filmin 1 saat 25 dakikasını alıyor. İyi de yapıyor!

Zola'nın Dreyfus Davası üzerine yazdığı meşhur "İtham Ediyorum" makalesi
 Alfred Dreyfus, 1896 yılında Fransız ordu sırlarını Almanlara satmakla suçlanan ve Şeytan Adası'nda zorunlu ikamete hükümlendirilen bir subay. Dreyfus davası başlamadan önce vuku bulan ve Fransızların ağır yenilgi aldığı Fransa-Prusya savaşında ordunun beceriksizliğini örtbas etmek için bir günah keçisi aranırken Dreyfus mektubu ortaya çıkıyor. Aslında gizli sırları aşikar eden mektup Esterhazy adında bir başka subaya ait. Ama genelkurmay, bir an önce halkın ve basının önüne atacağı bir kumandan aradığı için işin soruşturma kısmıyla ilgilenmiyor ve subaylar listesinde "dini: Yahudi" yazan Dreyfus'u apar topar tutukluyor. Dreyfus ne yaparsa yapsın suçsuz olduğunu bir türlü anlatamıyor. Kendisini yargılayan mahkeme de askeri mahkeme olduğundan hükmü hemen veriliyor. Bu arada Fransız derin devlet örgütlenmesi de halkı kışkırtmayı kendisine bir borç biliyor ve herkes Dreyfus'tan nefret eder hale geliyor. Sonrasında Dreyfus'un karısının yoğun çabaları davayı Emile Zola'yla buluşturuyor ve Zola, birkaç yazar arkadaşıyla beraber tarihin en büyük hukuk savaşlarından birini vermek zorunda kalıyor.

Filmin belki de tek eksiği bu noktada ortaya çıkıyor. Bugün artık Dreyfus Davası'nın antisemitizmin Avrupa'daki başlangıcı olduğu bilinirken, Dreyfus'un bir türlü salıverilmemesinin tek sebebinin hükümet dışı oligarşik güçlerin halkta Yahudi aleyhtarlığı yaratmayı istemesinden kaynaklı olduğu ortadayken film, bu noktaları pas geçiyor ve Yahudilik meselesini sadece yukarıda bahsettiğim liste sahnesinde kullanıyor. Böylece Dreyfus Davası'nın tarihin akışını neden değiştirdiğini, Fransız Yahudilerinin örgütlenip Siyonizm fikrini tohumlarını cemaat cemaat, cemiyet cemiyet nasıl yaydığını ıskalamış oluyor. Gerçi 1937'de çekilmiş bir film için, alınan bütün neticeleri bugünden bilen bizlere aktarabilmesini istemek biraz fazla olur. Lakin cesaret seviyesinin birazcık daha yukarılarda olmasını istemek de fazla olmaz kanımca.

The Life of Emile Zola, su gibi akıp giden, müthiş sürükleyici bir film. Ya da bana, bütün, içinde uzun süren mahkeme sahneleri olan filmler sürükleyici geliyor, bilemiyorum orasını ama özellikle Paul Muni'nin Emile Zola'yı aktarmadaki mahareti bile onun olduğu sahneyi akıcılaştırmaya yetiyor. Muni'yi Amerikan gangster filmleri ile tanıyanların ağzını açık bıraktıracak bir özgürlük ve adalet savaşçısı natüralist edibi bu kadar başarılı oynaması onun sanat aşkından kaynaklı şüphesiz. Özellikle mahkemedeki final konuşmasında önce sesini sonra da jest ve mimiklerini ölçmek için 2 defa izleyip bu yargılarımda kesin bir noktaya vardım. Muni, işine demirden bir bağla bağlı, mükemmel bir profesyonel.

Bu film, maalesef günümüzde adı anılmayan klasiklerden. Türkiye'nin medar-ı iftiharı Ekşi Sözlük'te filmin adını aratın, karşınıza çıkan sonuç filmin Türkiye'deki popülaritesini de anlatacaktır size. Umarım bu yazı, hiç olmazsa bir kişiyi filmi izlemeye iter de bir kişi daha Zola'yı, Dreyfus'u öğrenir ve nihayetinde olayları 110 yıl sonraki Türkiye üzerinden de düşünüp Silivri'deki hapishanenin neden hızla dolduğunu biraz daha iyi anlar.

İlginç Bilgi: Oscar tarihinde ilk kez 10 adaylık kazanan film The Life of Emile Zola'dır.

23 Mart 2012 Cuma

GRAND HOTEL (1932) - OSCAR ÖDÜLLÜ FİLMLER

Yönetmen: Edmund Goulding
Oyuncular: John Barrymore, Greta Garbo
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-En iyi film Oscar ödülü
IMDB Puanı: 7,6/10
Estar Abi Puanları:
-Edmund Goulding: 6
-Joan Crawford: 8
Genel Puan: 7/10

Grand Hotel, bir yaşam metaforu. Filmin geçtiği Berlin'deki Grand Hotel, yaşadığımız dünyanın bir izdüşümü. O yüzden bu otele her türlü insan gelir, maceralarını yaşar, ölür, terk eder ve yerine yenileri gelir. Yeni maceralar başlar. Tüm bu maceralara da serüvenlerin en kötüsünü, savaşı yaşamış, yüzünün yarısı yanmış bir doktor tanıklık eder.

Otel, yaşamdan herhangi bir kesit sunar. Bu seferki kesitte bir resepsiyon görevlisinin karısı hastanede doğum yapmak üzereyken, yaşlı bir muhasebeci ömrünün son günlerini geçirdiğini öğrenir. Doğuma ve ölüme giden yol Grand Hotel'de aynı noktada başlar. Ama serüven bittiğinde kimin ölüp kimin ölmeyeceği hiç belli olmaz.

Bir hırsız, bir sanayici, bir balerin, bir stenograf ve bir muhasebeci bu seferki otel hikayesinin konuklarıdır. İlk başta birbirlerinden ayrı hayatlar süren bu kişiler bir hırsızlık fiyaskosunun ardından birbirlerine bağlanırlar. Kimisi işini kaybeder, kimisi hayatını... Kimi, ilhamsızlık ve alkışsızlıktan intihar etmek üzereyken hayatının aşkını bulur, kimi hayatı boyunca hep çapkın erkeklerin sıradan işlerini yapmanın kaderi olduğunu düşünürken hiç beklenmedik bir arkadaş edinir. Burada biten bir hikayenin devamı da yine bir başka Grand Hotel'de devam eder. Şehrin adı Berlin iken Paris olur ama mekan aynıdır. Grand Hotel, hem mucizelere hem de trajedilere tanıklık etmekle görevli bir yapı olarak asıl başrolün sahibidir.

Orijinali bir romandan uyarlanan tiyatro oyunu olan Grand Hotel, yukarıda bahsettiğim naif varoluşçuluk hikayesini anlatır. Ama biraz sinemadan uzak bir anlatımdır bu. İzlerken oyuncuların teatral oyuna fazla kendilerini kaptırdıklarına şahit olursunuz. İyi bir filmdir ama tiyatroya öykünerek sinematografisine zarar verir. Yine de başta Joan Crawford olmak üzere Lionel ve John Barrymore kardeşler vazifelerini üstün bir başarıyla yerine getirirler.

Filmin yıldızı Greta Garbo'dur. Bir rus balerini canlandıran İsveçli oyuncu Garbo, bu filmle Hollywood'daki yerini sağlamlaştırsa da yapımdaki birçok karakter oyuncusu Garbo'dan daha iyi bir performans sunar. Garbo, filmde fazla dışavurumcu, lirik bir oyunculuğu tercih eder.

İlginç Bilgi: Grand Hotel, Oscar tarihinde sadece en iyi film ödülüne aday olup bu ödülü alabilen tek filmdir.

22 Mart 2012 Perşembe

FRACTURE/CİNAYET GECESİ (2007) - BLU-RAY FİLMLER

Yönetmen: Gregory Hoblit
Oyuncular: Anthony Hopkins, Ryan Gosling
Başlıca ödül ve adaylıklar: Yok
IMDB Puanı: 7,1/10
Estar Abi Puanları:
-Anthony Hopkins: 9
-Gregory Hoblit: 4
-Ryan Gosling: 4
Genel Puan: 5/10

Blu-ray Puanlama:
-Görüntü: 10
-Ses: 8
-Ekstralar: 5
-Kutu: Standart

İlk Blu-ray deneyimim Fracture filmiyle oldu. Teknosa'nın verdiği 10'lu film hediyesindeki en ilgi çekici film Fracture olmasaydı muhtemelen şu an kargoda olan The Godfather Blu-ray setiyle olacaktı bu ilk deneyim. Ama o müthiş izlence keyfini bir an evvel tadabilmek için Godfather'ı aldattım diyebilirim. Bundan böyle blogda Blu-ray baskısını izlediğim filmler hakkında diske dair içeriği de değerlendireceğim yazılar olacak. Blu-ray koleksiyonerleri buradaki puanlama ve yorumlara göre fikir edinebilirler. Zira, malum Blu-ray koleksiyonu yapmak DVD koleksiyonu yapmaya benzemiyor şu anki fiyatlarla. Bir Blu-ray filmi de internetten indirmeyi, eğer Türkiye'de Türkçe altyazılı bir versiyonu çıkmamışsa sinemaseverliğe hakaret addederim zaten.

Filme geçersek... Önce Gregory Hoblit'ten başlamalı. Kendisini geçen aylarda izlediğim Primal Fear/İlk Korku'yla tanıdım. İlk Korku bir hukuk bulmacasıydı ve Edward Norton'ın mükemmel performansıyla zirve filmlerden biri haline geliyordu. Hoblit o filmde, havalı, kazanmaya alışık bir avukatı da anlatmış ve bu rolü Richard Gere'e vermişti. Yönetmen Fracture'da da bir başka hukuk bulmacasına imza atıp İlk Korku'daki zirvesini bir daha yaşamak istemiş anlaşılan. Bu yüzden tıpkı İlk Korku'da olduğu gibi yine kazanmaya alışık, kaybetmeyi sevmeyen bir avukatı, Ryan Gosling'in canlandırmasıyla, işlemiş. Edward Norton'ın akıllara seza suçlu/suçsuz performansını dengelemek için de işin piri olan Anthony Hopkins'le sorunu çözmek istemiş.

İşte bu iki hamlesi de Fracture'ı batırmaya yetmiş zaten. Öncelikle İlk Korku'daki Richard Gere, müvekkilinin ne yaptığından habersiz, davayı çözmeyi hem kendi kariyeri hem de kentin pis işlerden eli hiç çıkmamış büyük adamlarının foyalarını ortaya çıkarmak için arzulayan bir karakterdi. O, ele aldığı davayı, büyük resmin bir parçası olarak görüyordu sadece. Filmin sonunda da büyük resme bakmaktan gözünün önündekini göremediğini farkediyor ve düğüm çözülüyordu ve filmin enteresanlığı da bu şekilde oluşuyordu. Ama Ryan Gosling'in savcı karakteri sırf, sanığın zeki edalarına takılıp olayı bir suçluyu cezalandırmak olarak değil de bir ego savaşı olarak gören tek boyutlu bir karakter. Richard Gere'in avukat karakteri gibi çok yönlü çizilememiş. İşe bir de Gosling'in isteksiz ve abartılı oyunculuğu eklenince bu hamle çabucak kendini imha etmiş.

Norton-Hopkins hamlesinin tutmamasının sebebi de anlaşılacağı üzere Hopkins'in ağırlığı. Edward Norton, ilk filmi İlk Korku'da şaşırtıcı derecede iyi bir çıkış yapan ve gelecek vaadeden çok başarılı bir performansın sahibiydi. Oysa Hopkins, sadece ve sadece Hannibal Lecter rolüyle bile zeki suçlular kategorisinde zirveyi görmüş çok büyük bir aktör. Böyle bir isim böylesi yüksek amaç içermeyen projelerin çok üzerinde kalır. Messi'nin Sivasspor'da ya da Antonio Banderas'ın Arka Sokaklar'da oynaması gibi bir durumdur bu. Hopkins'e güvenip belki gişe için kazanımları baştan garantileyebilirsiniz ama eleştirilmekten ve sonraki projeleriniz için güven sorunu yaratmaktan kurtulamazsınız. Hopkins'in filmin çok çok üzerine çıkması bu açıdan şaşırtıcı değil. Derron Williamslı Beşiktaş Milangaz gibi bir film olmuş diyebilirim, bu özelliği sayesinde Fracture için.

Öte yandan sıradan bir seyirciyi bile kandıramayacak kadar ucuz dolgu malzemeleri içeriyor film. İlk Korku'da da benzer bir durum vardı ama orada dozaj biraz olsun tutturulabilmişti. Oysa Fracture, ana hikayeyle bağ kuramayan bir aşk ve kariyer hikayesi de içererek oldukça dağınık bir yapıda seyrediyor.

Kısacası Hopkins'in varlığı sayesinde ancak vasata kavuşabilmiş, Hopkins'i çıkardığınız vakit son derece kötü bir film var karşınızda.

Blu-ray Disk:

İlk kez bir Blu-ray izlediğimden midir bilemiyorum ama Fracture gibi vasat bir filmi bile hayran hayran izlediğimi söyleyebilirim. Yüksek çözünürlük denen olgu sayesinde zaten iyice uzaklaştığım sinemada film izleme alışkanlığımın yok olabileceğini düşünmekteyim. Çok iyi bir ses sistemim ve televizyonum olmadığı halde hem ses hem de görüntü olarak memnun kaldığımı belirteyim. Kaldı ki memnun kalmak deyimi bile eksik kalıyor. Disk'in ekstralarının klasik DVD ekstralarından farksız olduğunu ekleyim. Kanal D Home Video'dan çıkan diskte alternatif sonlar, çıkarılmış sahneler ve fragman mevcut.

İlginç Bilgi: Bana göre bu filmle ilgili en ilginç bilgi, filmin bizzat adı. Eğer bir hukuk terimi olarak kullanılmıyorsa Fracture'ın filmle ne alakası var, çözemedim doğrusu. İngilizce'ye hakim birinden yardım isteyebilirim.

17 Mart 2012 Cumartesi

MUTINY ON THE BOUNTY/DENİZDE İSYAN (1935) - OSCAR ÖDÜLLÜ FİLMLER

Yönetmen: Frank Lloyd
Oyuncular: Charles Laughton, Clark Gable
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-En iyi film Oscar ödülü ve yönetmen, senarist ve 3 aktör de dahil olmak üzere 7 adaylık
-New York Film Eleştirmenleri en iyi aktör (Charles Laughton) ödülü
IMDB Puanı: 7,9/10
Estar Abi Puanları:
-Frank Lloyd: 9
-Charles Laughton: 10
-Clark Gable: 8
-Jules Furthman (senarist): 8
-Arthur Edeson (görüntü yönetmeni): 9
Genel Puan: 9/10

Marlon Brando'nun set ekibine yıldız kaprisi nasıl oluru öğrettiği 1962 versiyonu daha çok bilinir ama bu çevrimlerin Oscarlı olanı 1935 yapımıdır. Üstelik, artık günümüz sinema seyircisinin adını bile bilmediği Charles Laughton'ın devleştiği versiyon da budur. Geçtiğimiz günlerde Planet Sinema kanalında da yayınlanan film, maalesef günümüzde pek bilinmiyor. Oysa Denizde İsyan, otorite, baskı, faşizm, insanlık onuru, adalet ve hukuk gibi konularda çekildiği yıla göre son derece cesur ve özgün bir yapıt.

Charles Nordhoff'un kitabından uyarlanan öncü iki sessiz film versiyonundan sonra büyük bir proje olarak çekilen Denizde İsyan, 18. yüzyılın sonlarında bir İngiliz donanma gemisinde yaşanan isyanı anlatır. İsyana sebep olan, içinde zerre vicdan kalıntısı olmayan, güç delisi bir karakter olan Kaptan Bligh'ın denizcilere uyguladığı işkencelerdir. Kaptan Bligh, cezalandırma yöntemlerinin dayanağını kanunlardan alır. Görünürde kanunun dışına hiç çıkmaz. Yasaların kendisine verdiği yetkiyi kullanır. Yasalar bir denizciye iki düzine kırbaç cezası verebiliyorsa Bligh için bu cezanın sonuçları önemli değildir. Bligh, gemisinde disiplini korkuyu kullanarak oluşturmaya kalkar. Tayfaların bir kısmı zaten gönüllü bir görevde değilken bir de bu zorbalığa katlanmak zorunda kalır.

Bounty adlı geminin görevi Tahiti adasından bir bitkiyi getirmektir. Kraliyet, denizcilikte son derece uzman olan Bligh'ı göreve getirdiği gibi yardımcılığına da insani yanları ağır basan, hem disiplinli hem de kendisini astlarına sevdirmeyi bilen Fletcher'ı getirir. Fletcher, gemide olanlara dayanamaz ve isyana dünden hazır olan tayfalarla beraber geminin yönetimini ele geçirir.

Denizde İsyan'ı izlediğinizde Bounty gemisinin aslında totaliter rejimlerle ve faşizmle yönetilen ülkelerin bir metaforu olduğunu hemen anlarsınız. Bir azınlık grubu, çoğunluğu baskı ve zulümle yönetmektedir. Çoğunluk, istese azınlık zorbaları hemen etkisiz hale getirebilir. Ama o azınlığın hazırladığı kanunlar çoğunluğun dizginlerini ellerinde tutmaya yeter. İsyanın sonucu idamdır çünkü. Kimse hayatından olmak istemeyeceği için milyonlarca insan birkaç yüz zorbanın kanunu yürütme hakkını kullanacağı korkusuyla başlarına geleni kanıksamak zorundadır. Ancak insanlık onuru bir yerde galip gelirse bir devrim gerçekleşebilir. Devrimin yegane kaynağı da isyandır. İsyan, baş zorbayı koltuğundan alır ve hemen yeni bir yönetici seçer. Çünkü topluluklar yöneticisiz yaşayamazlar.

Denizde İsyan, devrimci bir ruh taşır. Ama kesinlikle anarşist değildir. Düzeni eleştiren bir filmden ziyade düzenin baskısını kullanan oligarşik zümreyi eleştirir. Kötü gördüğünü iyi olanla yer değiştirdiğinde sorun çözülür imasını sürekli verir. Oysa filmin finalinde sonuçlara baktığımzda filmin karşı-devrimci ruhunun yaralar aldığını görürüz. Tayfa, yeni yöneticisiyle birlikte kimsenin bilmediği bir ada olan Pitcairn'de yaşamını sürdürmek zorunda kalır. Sevdikleri ülkelerine, ailelerine, dostlarına dönemezler. Bir anlamda devrimi gerçekleştirmişlerdir ama şimdi de sürgün hayatını seçmek zorundadırlar. Yakalananlar, idama çarptırılır ve infaz uygulanır ama aralarından biri sırf soylu bir adamın oğlu diye affedilir. Kazanan, netice iyimser ve doğru olsa bile yine oligarşinin ana aktörleridir.

Film yalnızca devrim, anarşi, isyan, oligarşi gibi konularda düşündürmez seyirciyi. Aynı zamanda bir kamu yöneticisinin nasıl davranması gerektiği ya da nasıl davranmaması gerektiği konusunda da ders verici bir izleğe sahiptir. Kaptan Bligh, motivasyon aracını ceza ve korku yöntemleriyle seçip başarılı olamazken, Fletcher iyilik ve adaletle disiplini sağlayıp kendini lider olarak kabul ettirir. Her kamu yöneticisi bir lider olmak zorundadır. Fakat liderlik tıpkı yetenek gibi sonradan edinilen bir şey değil doğuştan gelen bir şeydir. İnsan melekelerini karakteriyle sarmalladığında ortaya çıkan şeydir kabul edilebilme ya da edilememe. Bligh ve Fletcher'ın karakter çatışmalarında bunları karikatürize olma riskinden sıyrılmış bir biçimde görürüz.

Frank Lloyd, film için Fransız Polinezyası adalarına gidip filmi gerçek mekanlarda çekmiş ve mükemmel bir görüntü çalışması tutturmuş. 1962 ve 1984'te film yeniden çekilmesine ve daha büyük bütçelerle, daha yeni teknolojilerle peliküle aktarılmasına rağmen hiçbiri 1935 versiyonundan daha başarılı olamamış. Ortada büyük bir teknik başarı vardır. Gemide geçen sahnelerin tamamı geminin içinde çekilmiş. Dışarıdan çekilmiş sahne olmadığı için kamera öznel bir bakış açısı tutturabilmiş. Bounty'yi devasa bir gemiye dönüştürme gibi bir amaç güdülmeyip izleyiciyi karakterlere odaklayan bu sinematografi anlayışı bugün teknolojinin gelişmesiyle yerini ruhsuz bir çekim anlayışına bıraktığından Denizde İsyan, yıllar öncesinden ardıllarına büyük bir fark atmış. Bu anlayışın Alfred Hitchcock'u da etkilemiş olduğunu düşünüyorum. Zira Hitchcock da tamamı bir kayıkta geçen Lifeboat/Yaşamak İstiyoruz filmini aynı yöntemle kotarmış ve belirli bir öznellik yakalayabilmişti.

Filmin en büyük kozu teknik çalışanlar da değil elbette. İngiltere'den çıkan en büyük oyunculardan Charles Laughton'ın Kaptan Bligh performansına kattığı doğallık görülmeye değer. Laughton'ın o sıska ve şekilsiz vücudundan yayılan büyüklük kompleksi, kadrajın her noktasına ayrı ayrı yayılıyor. Bugün Anthony Hopkins'in kimi idol olarak aldığını, Laughton'ın bu performansından bile rahatlıkla anlayabiliyoruz. Clark Gable'ın iyi niyetli performansını da unutmamak lazım. Zira, Gable bir önceki yıl It Happened One Night/Bir Gecede Oldu'yla tıpkı filmin adı gibi bir gecede meşhur olmuştu. Bu filmden 4 yıl sonra oynayacağı Gone with the Wind/Rüzgar Gibi Geçti'yle de sinema tarihine adını kazıyacaktı. Kısacası, zirvede olduğu bir dönemde aldığı rolde hiçbir aşırılığa kaçmadan, adını riske atmadan sade ama etkileyici bir performansı seçmişti.

Mutiny on the Bounty, Oscar yarışında en iyi film ödülü dışında başka hiçbir ödül alamamış 3. ve son film. Daha evvel The Broadway Melody/Broadway Melodisi, 3 dalda ödüllere aday olmuş ama sadece en iyi film ödülü alabilmişti. Greta Garbo'nun da yer aldığı Grand Hotel ise zaten sadece en iyi film ödülüne aday olabilmiş ve bu adaylığı da ödüle çevirmişti. Denizde İsyan ise yüzde 13 gibi çok düşük bir başarı yüzdesi tutturup 8 ödülün 1'ini yani en iyi film ödülünü alabildi. Ayrıca 3 oyuncusunu da en iyi aktör kategorisine aday olarak gönderen tek film oldu. Zaten o yıl Paul Muni'nin resmi adaylığında sorun çıkmış ve bu kategoride 4 aday yarışmıştı. The Informer filminin oyuncusu Victor McLaglen; Charles Laughton, Clark Gable ve Franchot Tone'u geride bırakarak ödülü alan isim oldu. En iyi yönetmen ödülü de aynı filmle John Ford'a gitti. Mutiny on the Bounty'nin rakibi olan 11 filmi de izlemedim ama o filmlerin bu kaliteyi yakalayabilmiş olacaklarını (belki John Ford'dan dolayı The Informer yakalamıştır) hiç zannetmiyorum.

İlginç Bilgi: Anthony Hopkins'in en büyük idolünün Charles Laughton olduğundan bahsettim. Mutiny on the Bounty'nin son yeniden çevrimi The Bounty'de Laughton'ın Bligh rolünü kim oynadı dersiniz? Tabii ki Hopkins!

14 Mart 2012 Çarşamba

THE GREAT ZIEGFELD (1936) - OSCAR ÖDÜLLÜ FİLMLER

Yönetmen: Robert Z. Leonard
Oyuncular: William Powell, Myrna Loy, Luise Rainer
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-En iyi film, aktrist (Rainer) ve dans yönetimi dallarında Oscar ödülü ve en iyi yönetmen dahil 4 adaylık
-New York Film Eleştirmenleri en iyi aktrist ödülü (Rainer)
IMDB Puanı: 6,9/10
Estar Abi Puanları:
-Robert Z. Leonard: 7
-William Powell: 7
Genel Puan: 7/10

1867-1932 yılları arasında yaşayan ve Büyük Buhran'ın kararttığı hayatlardan biri olan Florenz Ziegfeld Jr.'ın varlığından bugüne kadar haberim yoktu. Filmin adındaki Ziegfeld'in bir kurgu karakter olduğunu düşünüyordum izlemeden evvel. Meğer Broadway dediğimiz Amerikan tiyatro ve gösteri sektörünün babası imiş kendileri. The Great Ziegfeld de bu efsanevi adamın hayatını anlatırmış.

1940'lı yıllara kadar Los Angeles'ın Hollywood'unun en büyük rakibi olan New York Broadway gösteri dünyasının mini tarihçesi gibi film. Kadınlara düşkün, savurgan, sürekli batıp batıp çıkan yapımcı Flo Ziegfeld, Broadway'in krallarından biri olurken sesli filmin çıkışıyla birlikte Hollywood'un sazı ele almasından dolayı düşüşe geçer. Son büyük adımlarını atacakken gelen Borsa Çöküşü günleri de son bir darbedir adeta. Ziegfeld iki kez evlenmiştir. Her ikisi de keşfettiği yeteneklerle gerçekleşen evliliklerdir. İlk eşi Anna, Amerikan yaşam tarzına ayak uyduramayan ve Flo'yu elinde tutmayı bilemeyen bir Fransız revü solistidir. İkinci eş Billie ise Flo için gerçek aşkın ta kendisidir. Flo, ölene kadar Billie ile beraber yaşar. Filmde Anna'yı iki yıl üstüste Oscar kazanabilme becerisini göstermiş Luise Rainer canlandırır. Alman kökenli aktrist bu filmde öyle büyük bir portre çizmez, aksine Billie'yi canlandıran Myrna Loy daha biliçli bir performans sergiler ama ön plana çıkan Rainer olur.

The Great Ziegfeld tam 3 saat 5 dakika süren bir müzikal. Ama 60'lı yılların müzikalleri gibi birbirleriyle melodilerle konuşan karakterler yok filmde. İşin müzikal kısmı sadece Ziegfeld'in sahnelediği şovlar için geçerli. İçinde antrakt, uvertür, bitiş müziği ve intermisyon bulunan bütün filmler güzeldir kuralını bozmayan bir müzikal olarak The Great Ziegfeld, devasa süresine rağmen sıkmayan, germeyen bir film. Enfes ince esprilerle Flo'nun çalkantılı hayatında hoş bir gezinti bile sayılabilir.

Böylesi bir filmi izlemenizin bir avantajı da kendinizi özel hissedebilmeniz elbette. Artık kimse 1936'da çekilmiş 3 saatlik bir müzikali izlemiyor. İtiraf etmeliyim ki Oscar büyük ödülünü kazanan filmleri ardarda seyretme hedefim olmasa benim de seyir defterime giremeyecekti bu film belki de. Film bittiğinde Google üzerinde bu filmle ilgili yerli sitelerde kaç yazı yazılmış diye bir araştırmaya giriştim. Sonuç sadece 1 oldu. Tıpkı benim gibi Oscarlı filmlere dadanmış Oscarboy adlı bir blog yazarı dışında hiç kimse bu film hakkında kısacık bir eleştiri bile yazmamış. Koskoca Ekşi Sözlüğümüzde bile hakkında birer cümlelik bilgi içeren 2 entry mevcuttu. Gelmek istediğim nokta şu aslında. Kimbilir o dönem çekilmiş böyle başyapıt olmayan ama hoş seyirlik ve şüphesiz büyük bir saygıyı hak eden kaç yüz filmden daha haberimiz yok. 2000-2012 arasında çekilmiş, beş para etmez onlarca film izledim. O süreyi 1930'lara vermiş olsaydım bugün inanın daha özel hissedebilirdim kendimi. Neticesinde bu bir (öz)eleştiri ve bir ikrardır, başka bir şey değil.

İlginç Bilgi: Bu kez ilginç bilgimiz bir fotoğraf olsun: Sandow ve Flo'nun filmde de oynanmış bir fotoğrafı:

HOW GREEN WAS MY VALLEY/VADİM O KADAR YEŞİLDİ Kİ (1941) - OSCAR ÖDÜLLÜ FİLMLER

Yönetmen: John Ford
Oyuncular: Walter Pidgeon, Maureen O'Hara
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-Film, yönetmen, yardımcı aktör (Donald Crisp), sanat yönetimi ve görüntü yönetimi dallarında Oscar ödülü ve senaryo, yardımcı aktrist (Sara Algood) dahil 5 adaylık
-New York Film Eleştirmenleri en iyi yönetmen ödülü
IMDB Puanı: 7,9/10
Estar Abi Puanları:
-John Ford: 8
-Donald Crisp: 9
-Sara Algood: 8
-Philip Dunne (senaryo): 10
Genel Puan: 8/10

Çok sevdiğim David Fincher'ın son filmi The Girl with the Dragon Tattoo/Ejderha Dövmeli Kız'ı sıkıntıdan baygınlıklar geçirerek izlerken bir klasik filmler yolculuğu daha yapmanın vaktinin geldiğini farkettim. Zaten her yıl Oscar'a aday filmleri izlerken yaşadığım iç sıkıntısından kurtulmak için her mart ayında kendimi eski filmlerin kucağına atıyor ve ancak kendime gelebiliyorum. Howard Hawks, Billy Wilder, Alfred Hitchcock, Frank Capra gibiler olmasa ben ne yapardım diye düşünürken kendi adıma çok büyük bir ayıbı, John Ford filmlerini hiç izlememiş olma açığımı da nihayet kapatma girişimim beni Galler'in bir siyah-beyaz filmde bile hissedilen yeşil vadilerine götürdü. Ford'a, filmin uyarlandığı romanı yazan Richard Llewellyn'e, Ford'a göre dünyanın en iyi senaryosunu yazar Philip Dunne'a ne kadar teşekkür etsem azdır. Sayelerinde bir sinema ziyafeti daha çekmiş oldum.

Galler'in bir vadi yerleşiminde maden işçilerinin yaşadığı kasaba hayatını anlatan film, Morgan ailesi üzerinden sanayi devriminin Avrupa'ya geldiği bu ilk dönemin kimya uyuşmazlığını ince ince ve müthiş edebi bir dille hikayelendiriyor. Kasabaya yeni gelen vaizle ailenin kızının yasak aşkı, madencinin kapitalist yaklaşımı karşısında sendikalizmi keşfeden ve greve giden işçiler, pamuk ipliğine bağlı kömür cürufundan oluşan hayatlar bir çocuğun gözünden anlatılıyor. Küçük insanların büyük onurları ve sanayileşmenin kültür üremesiyle birleşememesinin doğurduğu acı sonuçlar, 2 saatlik bir ziyafetle, Philip Dunne'ın uyarlama mucizesiyle anlatılıyor.

Filmde başrolü paylaşan Walter Pidgeon ve Maureen O'Hara'nın vasat oyunculukları da olmasa rahatlıkla 10 puanlık bir film olacak olan How Green was My Valley topladığı Oscar ödüllerini sonuna kadar hak ediyor. Bugün, Citizen Kane/Yurttaş Kane'i Oscarlarda yenen film olduğu için mesafeli durulan film, çok açık ve net söylüyorum ki rakibine fark atıyor. Yurttaş Kane, çok iyi bir teknik yenilik filmiyken How Green was My Valley, hikayenin ve karakter oyuncularının bir filmin asıl damarı olduğunu gösteriyor. John Ford'a daha bir sene önce verilmiş en iyi yönetmen Oscar'ını bir kez daha başkasına kaptırmamasını hiç de hayretle karşılamıyorum. How Green was My Valley, iyi ki sinema var dedirten filmlerden biri...

İlginç Bilgi: Filmi aslında William Wyler çekecekmiş. Hatta Galler'de bir set kurup hazırda bekliyormuş. Ama Nazi baskını olunca Amerika'da çekilmesine karar verilmiş ve filmi John Ford çekmiş. Ayrıca California'daki çiçeklerle Galler'deki çiçeklerin renkleri farklı olduğu için John Ford, filmi siyah-beyaz çekmeye karar vermiş.

12 Mart 2012 Pazartesi

SUNRISE: A SONG OF TWO HUMANS/ŞAFAK (1927) - OSCAR ÖDÜLLÜ FİLMLER

Yönetmen: F.W. Murnau
Oyuncular: George O'Brien, Janet Gaynor
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-En iyi sanatsal film, aktrist ve görüntü yönetmeni dallarında Oscar ödülü ve sanat yönetimi adaylığı
IMDB Puanı: 8,4/10
Estar Abi Puanları:
-F.W. Murnau: 8
-Janet Gaynor: 7
-George O'Brien: 7
Genel Puan: 7/10

İlk kez 1929 yılında düzenlenen Oscar ödül törenlerinde o yıl 1927-1929 arası çekilmiş filmler yarıştı. Oscar'ın bu acemilik döneminde ödül henüz kurumsallaşmadığı için bugünkü süksesine sahip değildi. O yıl ilk ve son kez iki farklı dalda en iyi film ödülü dağıtıldı. İlki ve sonradan "asıl" olarak değerlendirileni en iyi prodüksiyon ödülüydü. Bu ödül tam bir propoganda filmi olan, Hava Kuvvetleri güzellemesi Wings/Kanatlar'a gitti. Diğer ödül ise en iyi sanatsal prodüksiyon adıyla verildi. Sunrise bu ödülü kazandı. Karşısında rakip olarak Chang ve The Crowd filmleri vardı. Bu iki film günümüze kadar gelemeyip unutuldu. Ama Sunrise unutulmadı. Unutulmamasının sebebi Oscar kazanan ilk filmlerden biri olması değildi şüphesiz.

Sunrise, Hollywood'a ilk savaş sonrası gelen Murnau'nun en önemli eseri sayıldı. Film kader kavramını alışılagelmişin tersine ele alıyordu. Bir tatil beldesinde gönlünü şehirli bir kadına kaptıran yöre sakini bir adam, kadının kurduğu bir planla kendi karısını öldürmeye kalkıyordu. Kocasını ve çocuğunu koşulsuz seven kır kadını ise olanlardan habersiz kocasıyla beraber bir kayığa binerek sonuna doğru yol alıyordu. Buraya kadar bilindik bir pre-film noir hikayesi gibi duran Sunrise kayık sahnesinden sonra yön değiştirip çarpıcı bir finalle izleyicisine kader kavramını sorgulattı.

Özellikle şehirdeki eğlence sahnelerinin aşırı uzun tutulması ve dolgu malzemelerinin, filmin ana hikayesine girememesi senaryoya büyük darbeler vurdu. Sunrise ilk üçte biri ve son üçte biriyle bütün bir film olabilirdi. Aradaki ikinci üçte birlik kısım filmin dışında, eğreti duran bir bölüm olduğu için yapımın etkisi aşamalı olarak kaybolmuştu. Buna rağmen film teknik olarak çok beğenildi. Dönemin yıldızı Janet Gaynor, filmin ağır topuydu ama o da sessiz sinema bittikten sonra aynı ışıltıyı yakalayamamıştı. Film de sessiz sinemanın artık son önemli örneklerinden biri olmuştu. Kare kare müzik yazılan çok az filmden biriydi Sunrise. Üzerine çok düşünülmüştü. Bazı şehir sahneleri ve tren sahnesinde üstüste bindirme yöntemi kullanıldı. Bazı sahnelerde bu yöntem çok fazla sırıtmıştı. Oyuncularla mekanın ayrı ayrı çekildiği çok ama çok belliydi. 1937'de yanan ilk ve asıl kopyasında da durum böyle miydi bilinmez ama daha sonra AFI'ın arşivine konan versiyonun bir örneği olan DVD baskısında bu hatalar açık ve net olarak görülüyor.

İlginç Bilgi: Sunrise, Blu-ray baskısı çıkan ilk sessiz film olma ünvanına sahip. Filmin bu baskısı, oldukça zengin bir ekstra içerikle 2009'da piyasaya sunuldu. Bu ekstralardan özellikle tren sahnesinin çekimine dair yorumların bulunduğu bölümü tavsiye ederim.

9 Mart 2012 Cuma

2011'İN EN İYİLERİ

Genelde "geçen yılın enleri" temalı yazılar ocak ayının girişinde ya da aralık ayının son haftasında yapılır ama konuya sinema da dahil olunca mecburen mart ayına kadar uzar süreç. Çünkü bir önceki yılın filmleri Türkiye'ye birazcık geç gelir ve özellikle şubat sonu dağıtılan Oscar ödülleri ve aday filmler, kategorileri etkileyebilir. O yüzden 2011'in en iyileri için artık zamanın geldiğini düşündüm ve küçük, subjektif bir liste hazırladım.

SİNEMA:

Yılın Filmi: Cüdaiye Nadir ez Simin/Bir Ayrılık
Yılın Yerli Filmi: Bir Zamanlar Anadolu'da
Yılın Hollywood Filmi: Rise of the Planet of the Apes/Maymunlar Cehennemi: Başlangıç
Yılın Yönetmeni: Martin Scorsese (Hugo)
Yılın Aktörü: Andy Serkis (Rise of the Planet of the Apes)
Yılın Aktristi: Viola Davis (The Help/Duyguların Rengi)
Yılın Senaristi: Aşgar Ferhadi (Cüdaiye Nadir ez Simin)
Yılın Sinematografı: Janusz Kaminski (War Horse/Savaş Atı)
Yılın Görsel Efekt Uzmanı: Joe Letteri (Rise of the Planet of the Apes)
Yılın Film Müzisyeni: Clint Eastwood (J. Edgar)
Yılın Kurgucusu: Nuri Bilge Ceylan (Bir Zamanlar Anadolu'da)
MÜZİK:

Yılın Şarkısı: Set Fire to the Rain - Adele
Yılın Yerli Şarkısı: Gül Senin Tenin - Bora Duran
Yılın Albümü: 21 - Adele
Yılın Yerli Albümü: Öptüm - Sezen Aksu

8 Mart 2012 Perşembe

STEPHEN KING - FULL DARK, NO STARS/ZİFİRİ KARANLIK YILDIZSIZ GECE (2010)


Ben de her Türk genci gibi üniversite yıllarımda tanıştım Stephen King ile. Tanışır tanışmaz da külliyatını tek tek edinip hemen her romanını okumayı kafama koydum. Bu mücadelemde yalnız da değildim üstelik. Ortaokul (yeni nesil bilmez bu kavramı) yıllarımdan beri arkadaşım, komşum Emre Akdemir de benimle aynı yolun yolcusu olmuştu. Bir müddet sonra ben yarı yolda tıkandım. Bunda en büyük etken, artık King'in iyi kitap yazamıyor oluşuydu. Bazı yeni kitaplarına elimi bile sürmezken bazılarını da 40 sayfa okuyup bıraktım. Emre benden azimli çıktı ve King'in hem tüm kitaplarına sahip oldu, hem de hepsini okudu. Geçtiğimiz aylarda bana telefon açıp mevzubahis kitaptan bahsetti, mutlaka okumamı önerdi. Emre, hoşlanacağımı düşündüyse vardı bir bildiği. Under the Dome/Kubbenin Altında kitabını aldım önce. 100 sayfa okuyup bıraktım. Kitabın sayfa sayısı 1000'den fazla olduğu için yüzde 10 civarında kalmıştım ve bu elbette bir başarısızlıktı. Full Dark, No Stars'ı ise işim falan çıkmasa, hasta olmasam 2 günde bitirebilirdim. 1 haftada okudum ve bayıldım. Uzun zaman sonra ilk kez King mükemmel bir koleksiyon roman yazmıştı.

Kitabı beğenen yalnızca Emre'yle ben olmadık. Kitap, Bram Stocker ödüllerinde 2010 yılının en iyi koleksiyon kitabı ödülüne layık görüldü. Amazon  gibi devasa alışveriş sitesinde 2010'un en çok satan 25. kitabı oldu. Bizde King'in satışları son 5 yıldır epey düşmüştü. The Dark Tower/Kara Kule roman serisinin sona ermesinden bu yana herhangi bir King kitabı en çok satanlar listesine giremiyordu. Bu kitapta da durum değişmedi. Sebebi belliydi: Benim gibi King okurlarının yazara olan küskünlüğü... Ama Full Dark, No Stars'ın kalitesi dilden dile yayıldıkça umuyorum ki sonraki kitaplar Türk okuyucu ile King'in ilişkisini yeniden o eski altın günlerine döndürecektir.

Full Dark, No Stars, King'in son dönemdeki kitaplarının birçoğunun aksine hiç olağanüstü olaylar içermeyen, insan benliğine özgü 4 hikayeden oluşuyor. Bu 4 hikayenin birbiriyle olaylar açısından değil ama tematik bir bağı var. Zira hepsi de sıradan insanın içindeki kötlüğün ortaya çıkmasını işliyor.

İlk ve aralarındaki en iyi hikaye olan 1922'de bir çiftçi, dırdırcı karısını öldürüyor. Karısının ölüm kararını imzalaması için gerekli şartlar zayıf kalınca da çiftçimizin başına gelmedik kalmıyor ve muhteşem bir finalle içindeki kötülüğün sonuçlarına katlanmak zorunda kalıyor. İkinci hikaye Big Driver/Koca Şoför, hikayenin içinde de bolca geçtiği gibi Jodie Foster'ın oynadığı The Brave One/İçimdeki Yabancı'dan feyz alan bir öykü. Tecavüze uğrayan, hafif romanlar yazarı bir kadın tecavüzcüsünden intikam alma peşine düşerken içindeki şiddeti keşfediyor.

Üçüncü hikaye Fair Extension/Adil Uzatma bir sos hikaye. Yani diğer 3 hikayeyi bir yemek olarak düşünürsek Adil Uzatma aralarında sos gibi kalıyor. Şeytanla anlaşma yapan kanser hastası bir bankacının Şeytan'ın tuhaf isteğini kabul etmesi sonucu meydana gelen şaşırtıcı olayları işliyor. Hikaye bir Şeytanla anlaşma hikayesi olduğundan olağanüstü öğeleri var kabul edebiliriz. Ama hikayenin içinde Şeytan'ın adı hiç geçmiyor ve daha sonra gerçekleşen tüm yıkımlar doğal olaylar sonucu oluşuyor. Bu açıdan Adil Uzatma, olağanüstü öğeler konusunda King'in sınırda gezmek konusunda ne kadar başarılı olduğunun bir kanıtı.

Son hikaye A Good Marriage/İyi Bir Evlilik, kitabın belki de edebi açıdan en güçlü hikayesi. 30 yıllık halim selim eşinin seri katil olduğunu öğrenen bir kadın ve verdiği kararları konu alan hikaye bağlantı noktaları ve içerdiği trajediyle de kendinden söz ettirebiliyor.

Altın Kitaplar'dan çıkan Full Dark, No Stars, King'in gelecek kitapları için umut verici. Umarım umudumuz çabuk kırılmaz.

4 Mart 2012 Pazar

NEDİR BU SLEEPERS MANYAKLIĞI?

Son 1 haftadır Sleepers/Kardeş Gibiydiler filmiyle ilgili yazım okuyucu yağmuruna tutuldu. Bir anda tüm zamanlarda en çok okunan 3. yazı sırasına kadar yükseldi. Sadece dün gece 00.00'dan bu yana 200'den fazla kişi Google aracılığıyla yazıyı tıkladı. İyi de nedir bu durumun sebebi? Filmle ilgili yeni bir gelişme mi var diye bakındım ama onu da bulamadım. Show TV'de yeni başlayan bir dizinin senaryosu bu filme benziyormuş diye bir bilgiye ulaştım ama bloga giriş yapanların yarısı ABD'den olunca bu da manasız çıktı. Nihayetinde yazının kendisine kıymet verilmeden tıklanmaktan, okunmaktan rahatsız olan tuhaf bir blogger olarak durumu takip ettiğimi belirteyim. 1700 kişi 1 haftada aynı yazıya tıklıyor ve bir tane bile "öff bu ne kötü bir yazı" şeklinde bile bir yorum geçmiyorsa niye gölge ederler onu da anlamam.

1 Mart 2012 Perşembe

J. EDGAR (2011)

Yönetmen: Clint Eastwood
Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Naomi Watts
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-En iyi aktör Altın Küre adaylığı
IMDB Puanı: 6,9/10
Estar Abi Puanları:
-Clint Eastwood: 6
-Leonardo DiCaprio: 7
-Makyaj ekibi: 3
-Tom Stern (görüntü yönetmeni): 5
Genel Puan: 6/10

Gran Torino başyapıtından bu yana 3 film çeken ve üçüyle de 2000'lerin ilk 10 yılındaki başarısını devam ettiremeyen Eastwood, bu süreçte çok kötü Herafter/Öteki Dünya'yı ve kaliteli ama başarısız Invictus/Yenilmez'i çekmişti. Tıpkı Invictus gibi bir başka biyografik filme daha el atan Eastwood, kendi siyasi görüşünü paylaşanların kahraman olarak gördüğü, karşıtların ise ABD tarihinin yüzkarası bir faşist olarak yaklaştığı John Edgar Hoover'ın hayatının yükseliş dönemini filme aldı. Çekimleri sürece filmin adı Hoover olarak kaldı. Ama daha sonra Eastwood hikayenin, Hoover'ın FBI başkanlığının yanı sıra kişisel yaşantısına da ağırlıklı olarak yöneldiğini farketmiş olsa gerek ki film J. Edgar adıyla anılmaya başlandı.

Öte yandan J. Edgar son yıllarda hep prestijli filmlerde oynamış ama bir türlü ödül törenlerinde adı anılmamış Leonardo DiCaprio için de nihayet bir zafer filmi olarak görülüyordu. Filmin senaryosu Hoover gibi eşcinsel bir karakteri daha iyi anlatabileceği beklentisiyle, eşcinsel bir politikacının anlatıldığı Oscar ödüllü Milk'in senaristi Dustin Lance Black'e verildi. Black, Oscar konuşmasında ödülü eşcinsellere ithaf etmişti. O gün bu gündür el attığı en önemli proje de J. Edgar oldu.

Eastwood'un erkek sinemasından da öte maço sinemasının bu en son halkası aslında yönetmenin kimliğiyle senaristin kimliği arasında bir çatışma yaratacak gibiydi. Öyle de oldu. Filmin daha ilk yirmi dakikasında bile yönetmenin, Hoover'ın FBI'ı kurma çabalarına ne kadar odaklanmak istediği ama Black'in kişisel senaryosunun onu sürekli frenlediğini gözlemleyebiliyoruz. Sinema tarihinde pek sık görülmeyen ama görüldüğünde de hemen ünlü olan bir senarist-yönetmen çatışması var karşımızda. Eastwood, filmlerinde eşcinsel öğeleri kullanmaktan nefret eden biri değildi elbette ama onun filmlerine bu tema uyumsuz kalacaktı. J. Edgar'da da bu çatışma filmin ikinci yarısında iyiden iyiye hissedildi.

Gordon Willis, Yeni Hollywood'un en karanlık sinematografi tercihine sahip bir görüntü yönetmeniydi. Onun filmlerinde aydınlık sahne görmek ender rastlanan bir durumdu. Bu haliyle kendine hastı ve Darius Khondji hariç hiçbir görüntü yönetmeni bu tarzdan etkilenmemişti. J. Edgar'ın görüntü yönetmeni, Clint Eastwood'un kadrolularından Tom Stern, ilk kez bu kadar karanlık bir filme imza attı. Tom Stern, Invictus gibi aydınlık renklere sahip bir filmi de yönettiğinden bu Willisçi anlayışını filmin dönem filmi sıfatına sayalım diyebiliriz ama aynı biçim, bir başka Eastwood-Stern ortaklığı olan Changeling/Sahtekar'da da mevcut iken orada 1930'ların ilk yarısının fonunu bakır rengi bir tercihle çok iyi tutturmuştu bu ikili.

Eastwood'dan, Stern'den ve Black'ten ayrı ayrı bahsettik. Şimdi gelelim filmin en spekülatif sahnesine. Hoover rolündeki DiCaprio, annesinin ölümünün ertesinde onun kıyafetlerini giyip, kolyesini takıyor. Bu üç isimden bu kadar bahsetmemin sebebi de zaten bu sahnedeki tercihler. Çok net olarak görüyoruz ki senaryoda (aynanın tam önünde boylu boyunca kadın kıyafetleriyle Leonardo DiCaprio) bir çekingenlik yok. Ama Eastwood istediği kamera açılarıyla DiCaprio'nun yüzüne çok az odaklanıyor ve Tom Stern de olabilecek en karanlık çekimle sahneyi bitiriyor.

İşte J. Edgar teknik olarak bu çatışmanın (reji-senaryo-sinematografi) bir ürünü... Hal böyle olunca da film ve DiCaprio, Oscar töreninin yanına bile yaklaşamadı. Diğer ödüllerde de aynı durum gözlendi. DiCaprio'ya verilen Altın Küre adaylığı da ödüle dönüşmedi. İzleyici filmi beğenmedi. IMDB puanı 7,6'yla başlayıp 6,9'a kadar geriledi. Benim gibi bir Eastwood fanatiği için bile hiç de iyi bir film çıkmadı J. Edgar. Bütün bunların üzerine çok ama çok kötü bir makyaj çalışması eklendi. Naomi Watts ve Armie Hammer'ı yaşlandırmak yerine adeta hasta eden bir makyöz grup vardı karşımızda. DiCaprio'nun makyaj çalışması fena olmasa da o bile sınıfı geçemedi. Bu garip makyaj anlayışı da bize plastik bir hikayeyi izlediğimizi sık sık hatırlattı. Bir filmin en büyük handikapı da zaten budur. İzleyiciye bir film izlediğini hissettirmek, o maçı mağlup kapatmayı hemen hemen garantiler.

Filmin içeriğine gelince... J. Edgar, 2 saat 10 dakikalık süresince DiCaprio'nun Hooverlaşmaya çalışıp nutuk atmasından oluşuyor. Filmden sonra Hooverlı FBI günlerini araştırdığımda filmde her şeye ne kadar yüzeysel yaklaşıldığını farkettim. Bu da yukarıda bahsettiğim Eastwood-Black çatışmasından kaynaklanıyor zaten. Black ısrarla Hoover-Tolson aşkının sularında yüzmek isterken Eastwood 30'lardan başlayıp Nixon'a kadar uzanan ABD biyografisini Hoover üzerinden anlatmaya kalkıyor. Hal böyle olunca da senaryo ve reji arasındaki uyumsuzluk filmi zedeliyor.

Clint Eastwood imzalı jazzy müzik anlayışı, Eastwood'un kadrolu müzisyeni Lennie Niehaus'u hiç aratmıyor. Dönemin Washington'ınını ölçülü ve minimal bir fonda aktaran prodüksiyon çalışması da sınıfı geçiyor. Yine her şeye rağmen Eastwood'un storyteller özelliğinin de azalmadığını söyleyebiliriz. Zaten bu filmi de vasat sınırından kılpayı aşıran bu özellikleri oluyor.

İlginç Bilgi: Bu film, Eastwood'un Naomi Watts, Leonardo DiCaprio ve Dustin Lance Black ile ilk çalışması. Reji ekibinin kadrosunu hiç bozmayan Eastwood'un son dönemde (Matt Damon hariç) sürekli oyuncu ve senarist değiştirmesi, kariyer düşüşünün en önemli etkeni diyebilirim.

ŞUBAT 2012 DÖKÜMÜ

1-Terminator 2: Judgment Day/Terminatör 2: Mahşer Günü (1991-James Cameron): 10
2-Celda 211 (2009-Daniel Monzon): 10
3-The Help/Duyguların Rengi (2011-Tate Taylor): 9
4-Die Falscher/Kalpazanlar (2007-Stefan Ruzowitsky): 8
5-War Horse/Savaş Atı (2011-Steven Spielberg): 8
6-Hugo (2011-Martin Scorsese): 7
7-Tuzak (1976-Atıf Yılmaz): 7
8-Tinker Tailor Soldier Spy/Köstebek (2011-Tomas Alfredson): 5
9-Midnight in Paris/Paris'te Geceyarısı (2011-Woody Allen): 5

Ortalama Puan: 7,66/10