7 Şubat 2012 Salı

MIDNIGHT IN PARIS/PARİS'TE GECEYARISI (2011)

Yönetmen: Woody Allen
Oyuncular: Owen Wilson, Rachel McAdams
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-En iyi senaryo Oscar ödülü ve en iyi film ve yönetmen dahil 3 adaylık
-En iyi senaryo BAFTA adaylığı
-Yönetmenler Birliği en iyi yönetmen adaylığı
-En iyi senaryo Altın Küre ödülü ve en iyi film dahil 3 adaylık
-En iyi senaryo Goya adaylığı
-Senaristler Birliği en iyi senaryo ödülü
IMDB Puanı: 7,8/10
Estar Abi Puanları:
-Owen Wilson: 2
-Woody Allen (yönetmen-senarist): 5-5
Genel Puan: 5/10

İzlediğim az sayıda Woody Allen filmi arasında Annie Hall'den sonra en beğenmediğim film Midnight in Paris oldu. Dün blogunu kapatma kararı alan ve biz sürekli okuyucularını üzen Marlonbarando, bu film hakkında yazdığı yazıda " 42 filmlik filmografisinde defalarca kez canlandırdığı növrotik, ilhamı gelmeyen entellektüel rolüne bir başkasını koyması bence maalesef Allen'ın uzatmaları oynadığına bir işaret." şeklinde bir değerlendirme yapmış ve filmin kalitesi konusundaki sorunun odak noktasını yakalamıştı. Üstelik bu kez Allen'ın yerine gelmiş geçmiş en yeteneksiz oyunculardan biri olan Owen Wilson alınmıştı.

Midnight in Paris'in tek sorunu Allen'ın rutin karakterini başkasının oynaması değil elbette. Woody Allen filmlerinin genelinde karikatür karakterler hep vardır ve bunların en başında kendisi gelir zaten. Ama Midnight in Paris hemen tüm karakterlerinin karikatürize edildiği bir film olmuş. İyi karakter çok iyi, gıcık karakter çok gıcık, itici kız çok itici, yobaz baba çok yobaz vs... Hiçbir karakter kompleks bir izlenim yaratmıyor. Bu da senaryoda yalnızca tema üzerine çalışılıp karakter düzenlemesine hiç zaman ayırılmadığını gösteriyor. Oysa Match Point/Maç Sayısı, Cassandra's Dream/Cassandra'nın Rüyası gibi filmlerde karakterlerin değişken ruh hali ve etki şartlarına göre tepki şartları oluşan tavırları son derece profesyonelceydi.

Öte yandan, Midnight in Paris, sıkıcı bir film. Bir filmin sıkıcı olması için uzun olması gibi saçma bir anlayışı tek bşına yıkacak cinsten hem de... Ön ve bitiş jeneriklerini saymazsak hepi topu 1 saat 25 dakika süren filmi 3 parçaya ayırarak izlediğimi belirteyim. Bu sıkıcılığın sebebi de konunun sürekli kendini tekrar edişi ve yukarıda belirttiğim karakter ilerlemesinin olmayışıdır.

Konu bakımından bu senenin Oscar törenine damgasına vuran "geçmişe özlem" teması üzerine şekillenen film, bir yazarın, sıradan nişanlısı ve ailesinden çok sıkıldığı ve "yazar tıkanması" yaşadığı bir dönemde geceyarısı Paris'in eski günlerine zamanda yolculuk yapması anlatılıyor. Filmi kötü sıfatından vasat sıfatına çıkaran da bu yolculuğun altyapısının iyi oluşturulması zaten. Eskiye özlemin doğal bir içgüdü olduğunu belirten Allen'ın "eski"-"yeni" gibi kavramlar yerine bu kavramların kişiye göre nasıl değiştiğini gösterdiği twist sahnede öykü ilk defa kendini güncelleme şansını yakalayabiliyor.

Woody Allen, Maç Sayısı'ndan beri sürekli Avrupa'da film çekiyor. Şimdiy kadar Londra ve Barcelona'da çektiği 3 film var. Midnight in Paris'le listesine Paris'i de ekleyen yönetmen, filmlerinde bulunduğu şehri cazibe sahibi bir karaktere dönüştürmeyi çok iyi biliyor. Filmin son sahnesiyle beraber Paris'in sadece geçmişte güzel bir şehir olmadığını, insanın asıl aradığını bugünkü zamanda da bulabileceği bir şehir olduğunu belirtiyor. Paris'in hakkı da böylece verilmiş oluyor. Salvador Dali, Ernest Hemingway gibi birçok edebiyatçının da arz-ı endam ettiği film, dönem edebiyatına düşkün izleyiciler için bulunmaz bir nimet. Film sonuna kadar entelektüel. Ama işbu entelektüalite, sinema kurgusuna yavan gelmiş. Yine de filmin senaryo Oscar'ının favorilerinden biri olduğunu görmek şaşırtıcı.

İlginç Bilgi: Son günlerde Türkiye'yle yıldızı barışmayan Sarkozy'nin eşi Carla Bruni'nin ilk profesyonel aktristlik denemesi Midnight in Paris'e nasip olmuş. Kendisini müze rehberi rolünde izleyebilirsiniz.

3 yorum:

Yılmaz Supertramp dedi ki...

Hocam benimle ilgili dile getirdiğin olumlu düşünceler için teşekkür ederim. Sana,bir tek sen okusan bile bu bloğu yazmayı sürdüreceğim demiştim ama "ben film çekerken öleceğim" diyen ve de o şekilde ölen Angelopoulos kadar tutarlı olamadım maalesef. Yazar okur ilişkimiz tek taraflı devam edecek ama dostluğumuz ebediyen payidar kalacaktır. Sevgiler.

Muhammed Tiryaki dedi ki...

Hocam ne zaman canın yazmak isterse bu blog da sana açık. Unutmayasın!

Yılmaz Supertramp dedi ki...

Eyvallah.