27 Şubat 2012 Pazartesi

OSCAR 2011: SİNEMANIN ERKEN DÖNEMİNE BİR SAYGI DURUŞU

Son 3 yılın Oscar törenlerinden önce büyük ödüle aday tüm filmleri izlemiştim. Hatta majör ödüllerin önemli adaylarının bulunduğu filmleri bile izlemiştim. Mesela içlerinde sırf Meryl Streep aday diye Julie & Julia gibi vasat bir filmi bile izlemeye katlanmıştım. Tüm şubat ayı boyunca diğer ödül törenlerine göz atmış, istatistikler çıkarmış ve tahminlerde bulunmuştum. Bu yılın Cannes galibi ve Oscar adayı The Tree of Life'ı 20. dakikasında bıraktığımda Oscarla olan bağımın zayıfladığını hissettim. Tabii önceki iki yılın facia ödül dağıtımının da büyük bir etkisi var bunda. 3 yıl önce Slumdog Millionaire/Milyoner ödülü aldığında benim gönlümden geçen, çok az kişinin favorisi olan The Reader/Okuyucu idi. Ama Milyoner'e giden ödül büyük bir haksızlık değildi. 5 aday arasında en "ödüllük" film oydu. The Reader gibi filmler ise ancak belli izleyicileri 12'den vurabilecek türden filmlerdi. Sonraki yıl ödül favorim Inglourious Basterds/Soysuzlar Çetesi olsa da ödülü Avatar kazanırsa yine ortada bir haksızlık olmayacağını düşünüyordum. Ama sırf Amerika'nın Irak işgaline popülist bir destek vermek için The Hurt Locker/Ölümcül Tuzak gibi bir filme ödül gitmişti. Geçen yıl ise daha da beteri oldu ve Inception/Başlangıç dışında bir tane bile Oscar adaylığı elde edecek büyüklükte ve çapta bir film yoktu. Yine de ödülün en favori 2 adayından David Fincher'ın kendine has yeteneklerini konuşturmaya çalıştığı ve biraz olsun becerdiği The Social Network/Sosyal Ağ'ın ödüle ulaşması bir nebze olsun kaliteyi arttıracakken sıkıcı The King's Speech/Zoraki Kral ödülü kaptı. Türkiye'de dağıtımcıların Zoraki Kral gibi bir isim verdiği filmin Oscar alması bile ayrı bir beceriksizlik örneğiydi.

2011'in aday filmleri düşen kalitenin ivmesini daha da hızlandırdı. Bu yıl ödüle aday 9 filmin 9'u da Oscarlık değildi. 1970'li yılların ya da 1990'lı yılların en iyi film ödülünü kazanan filmlerin hepsinin bir ağırlığı varken 2007'den bu yana sürekli bir düşüş, sürekli bir sıradanlık seyrettik. Sanırım Oscar ödülü alan son büyük film, 3. Yüzüklerin Efendisi filmi ve son haklı ödül de Coenlerin No Country for Old Men/İhtiyarlara Yer Yok olmuştu. Ben o tarihten bu yana değil ödülü alan ödüle aday olan filmlerde bile o hakedişe rastlayamadım. Yukarıda adını andığım bazı favori filmler hariç işte bu film Oscarlık diyebileceğimiz hiçbir film çıkmadı.

Peki bu akademinin suçu muydu? Büyük ölçüde evet! Akademi, The Dark Knight/Kara Şovalye'nin yarışa alınmamasına gelen tepkiler karşısında aday sayısını 10'a çıkartmıştı. Yapımcıları sevindiren bir olaydı bu ilk başta. Artık bütün yıl boyunca çekilen 200'den fazla film arasında ilk 5'e girmenize gerek kalmamıştı. Yapımcılar filmlerine fazla özen göstermese de olurdu. The Fighter/Dövüşçü, Extremely Loud & Incredibly Close/Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın, The Blind Side/Kör Nokta gibi vasatın birazcık üzerinde kalitede filmler yapmanız yeterliydi. Akademi, gidişatı gördü ve yeni bir kural getirdi. Bu kez de yaklaşık 300 Akademi üyesinin kişisel listesinde 1. olacak adayların dahil edildiği 5 ile 10 arasında aday sayısı kuralı getirdi. Ama bu 10 adaydan sadece 1 eksiltebildi ve aday sayısı 9'da kaldı. Film kalitelerinde ise hiçbir değişiklik yoktu.

Buna karşın yabancı dilde en iyi film ödülünü son 4 yılda kazanan filmlerin, ana yarışmada yarışan filmlerden çok daha kaliteli olduğunu gördük. Bu yılın tartışmasız en iyi filmi Cüdaiye Nadir ez Simin/Bir Ayrılık, Arjantin'e Oscar kazandıran El Secreto de sus Ojos/Gözlerindeki Sır, Danimarka'dan yeni bir soluk Susanne Bier'in Heavnen/Başka Bir Dünyada filmi, biraz daha geriye gidersek mükemmel Das Leben der Anderen/Başkalarının Hayatı ya da Die Falscher/Kalpazanlar... Sadece ödülü kazananlar mı? Adaylar bile birbirinden mükemmeldi. Incendies/İçimdeki Yangın gibi vurucu bir film son 5 yılda Hollywood'dan çıkamamıştır mesela. Kynodontas/Köpek Dişi gibi akıllara seza bir film, o cafcaflı Hollywood senaristlerinin aklının kıyısından bile geçemedi. El Laberinto del Fauno/Pan'ın Labirenti'ni hatırlayın, olay bir filmdi o bile Das Leben der Anderen'in varlığından dolayı adaylıkta kalmıştı. Fransa'nın bir hapishane hikayesi üzerinden Hz. Muhammed'i anlattığı Un Prophete/Peygamber, Hollywood'da özlenen metaforizmi sonuna kadar kullanıyordu.

Kısacası, sinemada tam bir Amerikancı, hatta yarı-entel internet yazarlarının deyimiyle Hollywood Köpeği olsam da son 3 yılın Oscar ödül törenlerinin aslında Hollywood'un çöküşünü anlattığı gün gibi aşikar diyebilirim. Bugün Amerikalıların ve hatta bizim bloglarımızın yarısı ödülü şunlar kazandı, ben 24'te 20 bildim, übersinefilim tırıvılarıyla dolarken Hollywood'un girdiği kanserli hali çok az kişinin kaleminden okuyabildim. Amerikalıları sevmeyebiliriz, onlardan nefret de edebiliriz, kendi sinemamızın, Uzakdoğu, Ortadoğu ve Avrupa sinemalarının yükselişini gururla takip edebiliriz ama şu bir gerçek ki sinemayı seviyorsak Hollywood'a da mecburuz. Oradan çıkacak her iyi film, Avrupa'da 5 iyi filmin çekilmesine tekabül ediyor çünkü. Şu örnekle pekiştireyim: Futbolun beşiği İngiltere'dir. Ama Brezilya ve Latin ülkeleri daha başarılıdır. Peki buna rağmen dünyanın en değerli ligi hangisidir? Tabii ki İngiliz Premier Ligi. Bugün o ligin kalitesi düşse emin olun ki Latin ülkelerinin liglerinin de kalitesi düşer. Sinemada da durum aynı. Hollywood'un çöküşü, diğer coğrafyalardaki olumlu gelişmelerinin niceliklerini geriye çekecektir. Tam tersi bir durumu savunanlar, lütfen Avrupa'da mükemmel filmler çeken yönetmenlerin kapağı ilk fırsatta nasıl Hollywood'a attıklarına bakabilirler. Ama o ten uyuşmazlığını da görmeliler. Nihayetinde Das Leben der Anderen gibi sinema tarihinin en iyi 10 filminden birini Almanya'da çektikten sonra bir an evvel Hollywood'un nimetlerini görmeliyim diyerek The Tourist gibi bir film çekip herkesi kendinize güldürebilirsiniz. O yüzden Amerikalı, Hollywood'ta, Avrupalı, Avrupa'da kalitenin peşinde koşturmalıdır. Yoksa ten uyuşmazlığı oluşur ve o ilişki boşanmayla biter.

Uzun bir giriş oldu değil mi? Hala Meryl Streep'in 3. ödülünden bahsetmedim. Hala, Billy Crystal'ın komikliklerinden bahsetmedim. Hala Angelina Jolie ne kadar zayıflamış demedim ve hala Demet Akalın'ın Artist'ten 5 dakikada çıkıp bilet parasını geri istemesine ödüllerin bir kapak olduğunu belirtmedim. Aslında Akademi finansörlerinin bizden beklediği de bu. Tören başlasın, 2 milyara yakın kişi seyretsin. Bir dolu reklam alalım. Yayın gelirleriyle köşelik olalım ve törende olan bitenler haftalarca konuşulsun; Oscar markasının değeri daha da artsın... Bu zihniyetteki Akademiciler iş ödül vermeye gelince Yeni Hollywood'un batışta olduğunu kanıtlar gibi bu sinemanın erken dönemini saygı ve selamla anan filmleri ödüllendirebiliyor. Akademiciler dediğimiz insanlar da nihayetinde Amerika'daki politikacılar ya da bankacılar değil. Hepsi o sinema sektörünün birer üyesi. Aralarında yönetmenlerden tutun da sinematograflara hatta animatörlere kadar her iş kolundan üye var. 6000 kişi civarındaki bu insanlar, Hollywood Batağı'nın kanıtı 2 filmi gecenin galibi ilan edip, bu ilandan para kazanmaya çalışıyorlarsa ortada bir sorun var demektir.

Ödülü The Artist ve Hugo birlikte kazandılar. Evet, heykelcik Artist'in yapımcılarına gitti ama Hugo da sürecin müthiş bir destekleyicisi oldu. Benim gönlümden geçense olmayacağını bildiğim halde The Help/Duyguların Rengi'nin ödülü almasıydı. Sade, duru bir filmdi, belki Oscarlık büyüklükte değildi ama Anadolu'dan çıkan şampiyon takım havası gibi bir hava eserdi hiç olmazsa.

Ve Cüdaiye Nadir ez Simin/Bir Ayrılık... En çok sevindiğim ödül bu yıl yabancı film kategorisindeydi. Aşgar Ferhadi'nin ödül konuşması, Bir Ayrılık'ın neden çok büyük bir film olduğunu, filme hiç değinmeden anlatabiliyordu. Ne Terrence Malick gibi kendine film çekmişti Ferhadi, ne de Woody Allen gibi samimiyetsiz entelektüalite üzerinden prim yaratmaya çalışmıştı. Basit bir boşanma ve bir tartışmadan insanlığın en temel sorununun coğrafi sınırlarını çekmişti. Film nasıl yapılır öğretti herkese Ferhadi. Keşke Nuri Bilge Ceylan da Ferhadi'nin diğer 4 rakibinden biri olsaydı da Bir Zamanlar Anadolu'da da bu, "film nasıl çekilir" dersinin 2. ünitesi görevi görseydi.

Georges Melies ve George Valentin üzerinden nice sessiz sinema aktörü törenin gizli seyircileriydi. Bir zamanlar 3D gibi geyik tekolojilerin hatta ses teknolojisinin bile bulunmadığı bir sinema evreninin sihirbazlarıydı onlar. 2012'nin bir şubat akşamında değerleri teslim edildi kendilerine. Bakalım, Hollywood'ta sazı elinde bulunduranlar bu türküden bir anlam yaratabilecekler mi? Onu da 2012 Oscar ödüllerinde göreceğiz artık.

Ne diyordu yönetmen ödülü kazanan Michel Hazanavicius, dün gece?

 "Bu ödül için 3 kişiye teşekkür etmek istiyorum. Billy Wilder'a, Billy Wilder'a ve Billy Wilder'a!" Ölesiye haklısın Hazanavicius, ağzına sağlık!

26 Şubat 2012 Pazar

THE HELP/DUYGULARIN RENGİ (2011)

Yönetmen: Tate Taylor
Oyuncular: Emma Stone, Viola Davis, Octavia Spencer
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-En iyi yardımcı aktrist Oscar ödülü ve en iyi film dahil 3 adaylık
-En iyi yardımcı aktrist BAFTA ödülü ve en iyi film dahil 4 adaylık
-En iyi yardımcı aktrist Altın Küre ödülü ve en iyi film dahil 4 adaylık
-Oyuncular Birliği en iyi kast, aktrist ve yardımcı aktrist ödülleri
-Senaristler Birliği en iyi senaryo adayı
IMDB Puanı: 8/10
Estar Abi Puanları:
-Tate Taylor: 8
-Viola Davis: 9
-Octavia Spencer: 8
-Emma Stone: 8
-Thomas Newman (müzik): 9
Genel Puan: 9/10

Genelde yıl boyu eski filmleri izleyen bir seyirci olarak, içinde bulunduğum yılın birçok filmini Oscar sezonunda izlemek için ertelerim. Bu yüzden gazeteler, dergiler, bloglar çarşaf çarşaf yılın en iyi filmleri listeleri yaparken benim böyle bir liste yapmam sonraki yılın mart ayını bulur. Bunda da en büyük etken birçok Hollywood filmini artık Oscar adaylığına göre takip ediyor olmamdır. İşte bu yüzden The Help gibi bir filmi izlemeyi bu kadar erteledim ve törenin yapılacağı geceden saatler önce filmi bitirdim. Şu ana kadarki favori Oscar adayım War Horse idi ama The Help adeta 90. dakikada gol attı. Bu yılki Oscar ödülünün her ne kadar The Artist'e gideceğini bilsem de hak eden film favorim The Help oldu.

İçinde sadece kadınların yer aldığı filmleri de sadece erkeklerin yer aldığı filmleri de sevmem. Tabii ikinci kısım için cephede geçen savaş filmleri hariç. Normalde The Help gibi sadece kadınların yer aldığı, erkeklerin kısa kısa görünen figüran durumunda kaldığı filme dair bu açıdan bir önyargım vardı. Ama filmi izledikten sonra bu önyargımın ne kadar yersiz olduğunu gördüm.

Bu yazıdan bir cümleyi çekip çıkartmak isterseniz size şu cümleyi öneririm: The Help, Alan Parker'ın muhteşem Mississippi Burning/Mississippi Yanıyor'undan sonraki en iyi afro-ırkçılık filmi. Kaldı ki filmde de kitabının sırt kapağını bir anlığına göstermek suretiyle saygı duruşunda bulunulan To Kill a Mockingbird/Bülbülü Öldürmek filmini de izlemiş biri olarak yazıyorum bunu.

Filmin konusu ve içeriği hakkında yazmak istediklerimi bu mecrada daha evvel sevgili Özgür Şahin zaten yazmıştı. O yüzden o kısmı atlayıp direkt olarak filmin oyunculuklarına geçmek istiyorum. The Help bildiğiniz gibi Oscar ödüllerinde 4 adaylık elde etti. Bunlardan birisi en iyi film adaylığı... Diğer 3'ü ise oyunculuk kategorilerinden geldi. Bana kalırsa uyarlama senaryo, müzik ve şarkı kategorilerinde de birer adaylığı hak ediyordu film. En iyi senaryo, kurgu ve yönetmen dallarında aday olmadığı için en iyi film ödülünü alma ihtimali zaten hiç yok. En iyi yardımcı aktrist dalındaki 5 adaydan 2'si bu filmden çıktığı için film bir ödülü de orada kaybedecek. Ama şuna sevinilmeli ki bu kategorinin en büyük iki adayı da The Help'ten geldi. Jessica Chastain ve Octavia Spencer arasında geçecek yarışın favorisi Spencer. İki yıl önce bir başka siyahi aktrist Mo'Nique'in performansı kadar olmasa da Spencer'ın oldukça başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Mo'Nique'e oranla eksik yanı ise zaman zaman oyunculuk yaptığını belli etmesiydi. Filmin ödüllerde şimdilik favori olmayan, Meryl Streep ve Glenn Close gibi çok başarılı iki rakibesi bulunan Viola Davis ise adeta gönüllerin kahramanı. Daha önce Meryl Streep'le beraber oynadığı Doubt/Şüphe filminde de Oscar adayı olan Davis o yıl kazanamamıştı. Ama bu yıl ödüle yakın görünüyor. Davis'in Aibileen karakterini adeta yaşayarak oynaması ve ağırbaşlı tutumu onu diğerlerinden farklı kılıyor. Öte yandan Bryce "Ron Howard'ın kızı" Dallas "Sudaki kız" Howard'ın da bu üçlüden aşağı kalır yanı olmadığını belirteyim. Filmde aksayan tek oyuncu ise başroldeki Emma Stone olmuş. Hem görüntü hem de oyunculuk stili olarak hiç inandırıcı değildi.

İlginç Bilgi: Filmin uyarlandığı romanın yazarı Kathryn Stockett ve yönetmen Tate Taylor, olayların geçtiği Jackson, Mississippi kentinde beraber büyümüşler. Siyah-beyaz ayrımının olduğu yıllarda yaşamamış olsalar da kentte yaşayan büyüklerinden olanları dinleyerek The Help'i oluşturmuşlar.

24 Şubat 2012 Cuma

HUGO (2011)

Yönetmen: Martin Scorsese
Oyuncular: Asa Butterfield, Ben Kingsley
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-Sanat yönetimi, görüntü yönetimi, ses ve ses miksajı, özel efekt dallarında Oscar ödülü ve en iyi film ve yönetmen dahil 6 adaylık
-Sanat Yönetmenleri Birliği en iyi sanat yönetimi ödülü
-Set dizaynı ve ses dallarında BAFTA ödülü ve 7 dalda adaylık
-Yönetmenler Birliği en iyi yönetmen adaylığı
-En iyi yönetmen Altın Küre ödülü ve en iyi film dahil 2 adaylık
-Senaristler Birliği en iyi senaryo adayı
IMDB Puanı: 8,1/10
Estar Abi Puanları:
-Martin Scorsese: 7
-Asa Butterfield: 8
-Ben Kingsley: 7
Genel Puan: 7/10

Bu yıl Oscar ödüllerine damgasını vuran, sinemanin ilk dönemi olacak. Ödülün en büyük adayı The Artist, sessiz sinema döneminin bitişiyle işsiz kalan oyuncuları ele alırken Martin Scorsese de sinemanın ilk büyük üstadlarından Georges Melies'ye saygı duruşunda bulunduğu filmi Hugo'yla bizi bir kez daha sinemanın erken çağına götürüyor. İlk kez 3 boyutlu bir film çeken Scorsese'nin AFI'da aktif olarak eski filmleri koruma altına alma çalışmaları yürüttüğünü biliyoruz. Scorsese, iyi bir yönetmen olmanın yanı sıra tam bir sinefil ve özellikle de erken çağdan izlemediği film neredeyse kalmamış. Bugün o filmlerin büyük bir kısmı Birinci Savaş yıllarında yandığı ve yok edildiği için sinema tarihinin kayıp hazineleri olarak nitelendiriliyor. Geri kalanlar ise Scorsese gibi isimler tarafından bulunup AFI korumasına devrediliyor.

Oscar ödüllerinde Midnight in Paris ile beraber bir başka Paris güzellemesi olma özelliğine de sahip Hugo. Midnight in Paris'te Woody Allen hem günümüz Paris'ini hem de yüzyılın başlarındaki Paris'i tanıtırken Scorsese, şehrin en güzel zamanlarını kadrajına alıyor. Üstelik film 3 boyutlu olduğu için Paris, perdeden taşan bir güzelliğe de bürünebiliyor.

Hugo 11 dalda Oscar adayı olarak yılın adaylık rekoruna sahip. Ama bu 11 adaylığın kaçı ödüle dönüşecek orası belirsiz. Şahsen Hugo'nun The Artist'ten daha iyi bir film olduğunu düşünmüyorum. Ama bu filmi 3D şartlarıyla izlemediğim için bu yorumumun zayıf olduğunu söyleyebilirim. Sinemada 3 boyutlu gösterimi çok da tutan birisi değilim ama Hugo'yu izledikten sonra filmi bir de 3 boyutlu izlemenin gerekli olduğunu farkettim. Özellikle açılış sahnelerinde 3D işlemi büyüleyici bir sonuca ulaşmıştır sanırım.

Hugo Cabret isimli yetim bir çocuğun Paris tren garındaki yalnız yaşantısında babasından kendisine kalan bozuk bir otomatonun tamiri önemli bir yer tutuyor. Zira Hugo için her şeyin yaşamda bir yeri vardır ve bu yer bir amaç taşımak zorundadır. Hugo, kendisinin amacının otomatonu tamir etmek olduğunu düşünüyor. Ama otomatonun yaşamdaki yeri ve amacının ne olduğunu bilmediğinden içi içini kemiriyor. Tamir için gerekli parçaları bir oyuncakçı dükkanından çalan Hugo, bir gün oyuncakçıya yakalanınca otomatonun da amacı nihayet çözülmeye başlıyor.

Oyuncakçı dükkanının sahibi, başta Le Voyage dans la Lune/Aya Seyahat olmak üzere yüzlerce film çekmiş olan Georges Melies olunca film de Scorsese'nin her zaman özlemini duyduğu sinema mitlerinden birine eğilmeye başlıyor.

Hugo, Georges Melies'nin klasiklerinden de bolca yararlanan bir film. Film ilerledikçe bazı Melies filmlerinden de kareler izliyoruz. Stop-motion gibi birçok çekim tekniğinin babası olan Melies'nin sesli sinemayla beraber sinemaya ve eserlerine küsmesi The Artist'teki ortamın bir benzerini oluşturuyor. Bu açıdan Hugo, Spielberg için A.I.; Peter Jackson için King Kong neyse Scorsese için de o oluyor. Bir olgunluk çağı eseri olarak yönetmenin kendi özlemlerine yönelik bir film çekme hakkına dönüşüyor adeta.

Asa Butterfield kendisinden beklenen performansı biraz daha az duygu katarak işliyor. Ben Kingsley de Georges Melies olmaktan ziyade Georges Melies performansı vermeyi tercih ediyor. Chloe Grace Moretz ise ben dahil hemen her izleyicide Natalie Portman'ın Leon/Sevginin Gücü'ndeki performansını hatırlatıyor. Henüz 15 yaşında olan genç aktrist, her zaman Scorsese gibi isimlerle çalışmayacak muhtemelen ama her zaman Hugo'daki performansını sunması gerekiyor.

İlginç Bilgi: Georges Melies'nin Le Voyage dans la Lune filmine saygı duruşunda bulunan ilk film Hugo değil. 1956 yılının Oscar galibi Around the World in 80 Days/80 Günde Devr-i Alem filmi de Melies'nin klasiğini introsuna alarak başlar. Her iki film de büyük yazar Jules Verne'in hikayesinden uyarlanmıştır. Ayrıca Hugo Oscar büyük ödülünü kazanırsa bu ödülü kazanan ilk 3D film olacak.

21 Şubat 2012 Salı

DIE FÄLSCHER/KALPAZANLAR (2007)

Yönetmen: Stefan Ruzowitzky
Oyuncular: Karl Markovics, August Diehl
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-Avusturya adına yabancı dilde en iyi film Oscar ödülü
-Altın Ayı adayı
IMDB Puanı: 7,6/10
Estar Abi Puanları:
-Karl Markovics: 10
-August Diehl: 8
-Stefan Ruzowitzky: 7
Genel Puan: 8/10

Tarihe Bernhard Operasyonu olarak geçen, Hitler'in İngiltere ve ABD'ye yüksek miktarda sahte para göndererek ekonomik kaos yaratma planı olarak bilinen olayı ele alan Kalpazanlar, Karl Markovics'in nüanslı oyunu ve filmin her yerine serpiştirilmiş ince detaylarıyla gerçek hayattan alınan bir hikayeyi nasıl sinematografik bir ürüne dönüştüreceğini bilen bir film olarak 2007 yabancı film Oscar galibi oldu.

2. Dünya Savaşı'ndan çekip çıkartacak hikaye bol... Hele de holokost tam bir umman. Ama holokostun içinden kendine özgü bir hikayesi olan yaşanmışlıkları görebilmek de ayrı bir başarı. Schindler's List de bu yüzden beğenilmişti zaten. Hikayesini sadece Almanlar Yahudileri öldürdü temasına bağlamıyor, baş karakterini Yahudilere yardım eden bir Nazi Partisi üyesinden oluşturuyordu. Yönetmen Ruzowitsky de bu zekice hamleyi yapmış ve savaşın sonucuna bile etki edebilecek 10 civarı Yahudi kalpazanın imtiyazlı bir kamp odasında neyle mücadele ettiklerini filme almış.

Karl Markovics'in canlandırdığı Sally, döneminin en büyük kalpazanı olarak anılıyor. Savaştan evvel Nazi tehlikesinin farkına varmadığından, hatta Parti'nin Yahudilere yaptığı baskıyı, Yahudilerin uyumsuzluğunda gördüğünden bir anlamda kaderini kendisi hazırlıyor. Sachsenhausen kampında kendisinden Alman İmparatorluğu'nun yüce emelleri için sahte sterlin ve dolar basması istenildiğindeyse yaptığı her sahte paranın bir Yahudi'nin daha kamplarda öldürülmesine yardım ettiğinin farkına varıyor. Bu farkındalığa, ekipte ne yaptığını bilen tek adam olan ve filmin de hikayesinin uyarlandığı kitabı yazan Burger'in inadı ışık oluyor. Burger'in alanında tek olması para basma işini zorlaştırmasa, bugün dünyanın politik dağılımı bile çok farklı olabilirdi. Eğer Burger değil de Nazilerin her istediğini yapan bir başkası olsaydı o paralarla savaşın sonucu değişecek ve Almanlar kimbilir ne neticeler elde edecekti. Belki bugün bildiğimiz Avrupa çok farklı şekilde biçimlendirecekti. Bu açıdan baktığınızda Burger'in inadı bütün bir dünya tarihini değiştiriyor ve müthiş bir kelebek etkisi yaratıyor.

Kalpazanlar, "bir kişi dünyayı değiştirir", ya da "zulme karşı direnmek zulmün şiddetini azaltır" gibi mesajlar da vermiyor sadece. Toplama kampına sadece Yahudi olduğu için giren bir karakter "kapatın şu Zenci müziğini" diyebiliyor mesela. Irkçılığın ne kadar büyük bir ahmaklık olduğunun usul usul altını çiziyor film. Herzog adlı komutan üzerinden motivasyon dersi veriyor adeta. Zira Nazi filmlerinden artık ezberlediğimiz, ceberrut canavar subaylardan biri yok karşımızda. Yeri geldiğinde ölümle de tehdit edebiliyor kamptakileri ama motive etmenin de ne demek olduğunu biliyor. Başarıyı, karnavalla ya da sigarayla ödüllendirebiliyor. Verdiği her ödül sonucunda kalpazanların yeni bir başarıya daha eriştiklerine tanık oluyoruz. Tüm bunlar düşünüldüğünde Kalpazanlar'ın tek bir bakış açısına sahip olmayan, çok açılı bir deneme olduğunu söyleyebiliriz. Haliyle aldığı Oscar'ı da sonuna kadar hak ediyor.

Karl Markovics, görüntüsünün kendine özgülüğünü de kullanarak minimal bir oyunculuk performansıyla götürüyor filmi. Belki tek başına sırtlamıyor filmi ama varlığı, filmin temposunu arttırabiliyor. Markovics'in oyununda yönetmenin ne yapmak istediğini bilen bir aktörün maharetini görebiliyoruz. Öte yandan Burger rolünde August Diehl müthiş bir aktivist portresi çıkartmak istese de rolbazlığını konuşturacağı sahnelerin ansızın kesilmesiyle bu fırsatı kaçırıyor. Ama yine de filmdeki karakterinin tam tersi bir Nazi subayını canlandıracağı Inglourious Basterds/Soysuzlar Çetesi filminden de rol kapabiliyor.

Karl Markovics
İlginç Bilgi: 2006'da en iyi yabancı film Oscar'ını bir Alman filmi olan Das Leben der Anderen/Başkalarının Hayatı kazanmıştı. 2007'de bir Avusturya-Almanya ortak yapımı olan Kalpazanlar törene Almanya adına katılsaydı Almanya üstüste 2 yıl ödülü kazanan ülke olacaktı.

16 Şubat 2012 Perşembe

WAR HORSE/SAVAŞ ATI (2011)

Yönetmen: Steven Spielberg
Oyuncular: Jeremy Irvine, Niels Arestrup
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-En iyi film dahil 6 Oscar adaylığı
-5 BAFTA adaylığı
-En iyi film ve müzik dallarında Altın Küre adaylığı
IMDB Puanı: 7,3/10
Estar Abi Puanları:
-Steven Spielberg: 7
-Janusz Kaminski (görüntü yönetmeni): 10
-Michael Kahn (kurgu): 8
-John Williams (müzik): 5
-Lee Hall (senaryo): 9
Genel Puan: 8/10

Steven Spielberg filmleri, kendisine çektiği ve izleyiciye çektiği filmler olarak ikiye ayrılabilir. Ne tuhaftır ki kendisi için çektiği bazı filmler (E.T.Close Encounters of the Third Kind/Üçüncü Türle Yakınlaşmalar vs...) izleyicinin de büyük beğenisine ulaşmış; öte yandan izleyici ve gişe için çektiği bazı filmler de (A.I./Yapay Zeka, Empire of the Sun/Güneş İmparatorluğu vs...) pek beğenilmeden, yönetmenin kişisel arşivinin tozlu raflarına gönderilmişti. Bir ana akım yönetmen olarak aynı zamanda prodüktörlükle de iştigal eden Spielberg yılda en az 4 filmin yapımcılığını üstlenince kendi çektiği filmlere daha az emek sarfeder oldu. Ama özellikle bu yıl çektiği 2 filmde amaçlarını tam olarak tutturdu.

The Adventures of Tintin/Ten Ten'in Maceraları'nda ilk defa 3 boyutlu görüntüyü deneyen Spielberg, şüphesiz bu adımı hem yenilenmiş teknolojiye ayak uydurabilmek hem de bir blockbuster daha üretebilmek adına atmıştı. Filmi beraber kotardığı Peter Jackson'ın çocukluk hayali King Kong'u filme alma şansını yakalaması gibi Spielberg de bir yandan çok sevdiği Ten Ten'i çekmeyi başararak bir başka amacını daha gerçekleştirmiş oldu. Ünlü yönetmen, Savaş Atı'nda büyük bir gişe başarısı ya da Oscar ödülleri beklemiyordu. Bunu filmin minimal tavrından bile rahatça anlayabiliyoruz. Beklediği de oldu sayılır. Savaş Atı bir Spielberg filmi için "mütevazı" bir gişe elde edip, Oscar ödüllerinde ana ödül dışında yan adaylıklar elde edebildi.

Spielberg, çocuk kitapları yazarı Michael Morpurgo'nun 1982'de basılan romanı Savaş Atı'nı kişisel olarak çok beğenmiş ve "çocuk ve uzaylı dostluğu", "çocuk ve robot dostluğu" gibi daha evvel kullandığı temalarının yanına bir de "çocuk ve hayvan dostluğu" temasını da eklemiş. Bu temayı çekici kılabilmek adına da filmini 1. Dünya Savaşı sosuna bulamış. Ama bu sosu da amatörce bir tavır alıp bir arka fon kullanımı biçiminde işlememiş. Savaş sahnelerine de gereken önemi vermiş. Paths of Glory/Zafer Yolları'ndan anımsayabileceğimiz, 1. Savaş'ın meşhur hendeklerinde geçen kimi sahneler ve ara duraklar filmin savaş temasındaki başarısını kanıtlar nitelikte.



Çok iyi bir storyteller olan ve Yeni Hollywood akımını çağdaşlarıyla beraber hikaye anlatımında yeni açılımlar geliştirerek ilerleten Spielberg, bu özelliğini Savaş Atı'nda mükemmelen kullanmış. Filmin ana mevzuya girişte gecikmesini saymazsak, bütün bir film asla rayından çıkmayan bir tren gibi engelsiz bir biçimde ilerlemiş. Tabii bunda ilk defa Spielberg ile beraber dijital kurgu kullanan Michael Kahn'ın da etkisi çok önemli... Janusz Kaminski'nin film dışında da tek başına ele alınması gereken sinematografisi için söylenebilecek tek şey, Kaminski'nin Spielberg'in yönetmenliğinin ikinci devresi için müthiş bir şans olduğu. Kaminski daha önce Munich'te zamansal dokuyu, Schindler's List'te siyah-beyaz tecrübeyi, Saving Private Ryan'da ise ses kurgusu ile senkronize çalışmayı tecrübe etmişti. Usta, Savaş Atı'nda da mekansal dokuyu ön plana çıkarma konusundaki hünerlerini gösterebildi. Sinemanın Martin Scorsese, Clint Eastwood gibi büyük yönetmenlerinin filmlerinde hep aynı ekibi görürsünüz. Bu yönetmenlerin büyük olmasının bir sebebidir hep aynı isimlerle çalışmak. Bu adeti Yeni Hollywood'da ilk başlatan kişilerden biri olarak Spielberg de yönetmenliğinde Munich'ten bu yana geçirdiği gerileme sürecini kapatabiliyorsa bu biraz da ekip alışkanlığının avantajından yararlanmasından kaynaklanıyor. Öte yandan, bu filmde nispeten daha az tanınırlığa sahip oyuncularla çalışan Spielberg'in Savaş Atı'nda, Un Prophete filminde neredeyse Marlon Brando kalitesini yakalayan Niels Arestrup'a yer vermesi, hangi oyuncudan yüksek performans alacağını artık adı gibi bilen bir tecrübenin seçiminden başka bir şey değildi.

Son olarak belirtmeliyim ki Savaş Atı, sanırım kimsenin müthiş bir başyapıt demeyeceği bir film. Yerden yere vuranı da pek çıkmaz. Genel olarak izleyip keyif alan ama ikinci bir defa izlemeyi kabul etmeyecek bir seyirci kitlesine sahip olacak bu film. Ama izleyici olarak hangi kategoriye girerseniz girin atı tellerden kurtarma sahnesinin aklınızdan çıkmayacağına eminim. Bu filmin bir zirve sahnesi varsa bu da kesinlikle o sahnedir. Sık sık savaş karşıtı filmler çeken, hatta savaşanları onurlandırdığı savaş filmlerinde bile savaşın ne kadar aptalca ve dehşet verici bir şey olduğunu ortaya koyan Spielberg'in o zirvelerinden biri bu sahne. Peter ve Colins'in küçük sohbetinden çıkaracak çok ders var.

İlginç Bilgi: Filmde 14 farklı at kullanılmış. Atlı sahnelerin çok azında CGI efektine başvurulmuş. Ana at Finder, Seabiscuit filminde de yer almış.

7 Şubat 2012 Salı

MIDNIGHT IN PARIS/PARİS'TE GECEYARISI (2011)

Yönetmen: Woody Allen
Oyuncular: Owen Wilson, Rachel McAdams
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-En iyi senaryo Oscar ödülü ve en iyi film ve yönetmen dahil 3 adaylık
-En iyi senaryo BAFTA adaylığı
-Yönetmenler Birliği en iyi yönetmen adaylığı
-En iyi senaryo Altın Küre ödülü ve en iyi film dahil 3 adaylık
-En iyi senaryo Goya adaylığı
-Senaristler Birliği en iyi senaryo ödülü
IMDB Puanı: 7,8/10
Estar Abi Puanları:
-Owen Wilson: 2
-Woody Allen (yönetmen-senarist): 5-5
Genel Puan: 5/10

İzlediğim az sayıda Woody Allen filmi arasında Annie Hall'den sonra en beğenmediğim film Midnight in Paris oldu. Dün blogunu kapatma kararı alan ve biz sürekli okuyucularını üzen Marlonbarando, bu film hakkında yazdığı yazıda " 42 filmlik filmografisinde defalarca kez canlandırdığı növrotik, ilhamı gelmeyen entellektüel rolüne bir başkasını koyması bence maalesef Allen'ın uzatmaları oynadığına bir işaret." şeklinde bir değerlendirme yapmış ve filmin kalitesi konusundaki sorunun odak noktasını yakalamıştı. Üstelik bu kez Allen'ın yerine gelmiş geçmiş en yeteneksiz oyunculardan biri olan Owen Wilson alınmıştı.

Midnight in Paris'in tek sorunu Allen'ın rutin karakterini başkasının oynaması değil elbette. Woody Allen filmlerinin genelinde karikatür karakterler hep vardır ve bunların en başında kendisi gelir zaten. Ama Midnight in Paris hemen tüm karakterlerinin karikatürize edildiği bir film olmuş. İyi karakter çok iyi, gıcık karakter çok gıcık, itici kız çok itici, yobaz baba çok yobaz vs... Hiçbir karakter kompleks bir izlenim yaratmıyor. Bu da senaryoda yalnızca tema üzerine çalışılıp karakter düzenlemesine hiç zaman ayırılmadığını gösteriyor. Oysa Match Point/Maç Sayısı, Cassandra's Dream/Cassandra'nın Rüyası gibi filmlerde karakterlerin değişken ruh hali ve etki şartlarına göre tepki şartları oluşan tavırları son derece profesyonelceydi.

Öte yandan, Midnight in Paris, sıkıcı bir film. Bir filmin sıkıcı olması için uzun olması gibi saçma bir anlayışı tek bşına yıkacak cinsten hem de... Ön ve bitiş jeneriklerini saymazsak hepi topu 1 saat 25 dakika süren filmi 3 parçaya ayırarak izlediğimi belirteyim. Bu sıkıcılığın sebebi de konunun sürekli kendini tekrar edişi ve yukarıda belirttiğim karakter ilerlemesinin olmayışıdır.

Konu bakımından bu senenin Oscar törenine damgasına vuran "geçmişe özlem" teması üzerine şekillenen film, bir yazarın, sıradan nişanlısı ve ailesinden çok sıkıldığı ve "yazar tıkanması" yaşadığı bir dönemde geceyarısı Paris'in eski günlerine zamanda yolculuk yapması anlatılıyor. Filmi kötü sıfatından vasat sıfatına çıkaran da bu yolculuğun altyapısının iyi oluşturulması zaten. Eskiye özlemin doğal bir içgüdü olduğunu belirten Allen'ın "eski"-"yeni" gibi kavramlar yerine bu kavramların kişiye göre nasıl değiştiğini gösterdiği twist sahnede öykü ilk defa kendini güncelleme şansını yakalayabiliyor.

Woody Allen, Maç Sayısı'ndan beri sürekli Avrupa'da film çekiyor. Şimdiy kadar Londra ve Barcelona'da çektiği 3 film var. Midnight in Paris'le listesine Paris'i de ekleyen yönetmen, filmlerinde bulunduğu şehri cazibe sahibi bir karaktere dönüştürmeyi çok iyi biliyor. Filmin son sahnesiyle beraber Paris'in sadece geçmişte güzel bir şehir olmadığını, insanın asıl aradığını bugünkü zamanda da bulabileceği bir şehir olduğunu belirtiyor. Paris'in hakkı da böylece verilmiş oluyor. Salvador Dali, Ernest Hemingway gibi birçok edebiyatçının da arz-ı endam ettiği film, dönem edebiyatına düşkün izleyiciler için bulunmaz bir nimet. Film sonuna kadar entelektüel. Ama işbu entelektüalite, sinema kurgusuna yavan gelmiş. Yine de filmin senaryo Oscar'ının favorilerinden biri olduğunu görmek şaşırtıcı.

İlginç Bilgi: Son günlerde Türkiye'yle yıldızı barışmayan Sarkozy'nin eşi Carla Bruni'nin ilk profesyonel aktristlik denemesi Midnight in Paris'e nasip olmuş. Kendisini müze rehberi rolünde izleyebilirsiniz.

1 Şubat 2012 Çarşamba

OCAK 2012 DÖKÜMÜ

Geçtiğimiz aydan itibaren izlediğim tüm filmlerin yorumlarını bloga yazmaktan vazgeçip sadece belirli filmleri eleştirmeye karar verdim. Dolayısıyla artık dökümlerde blogda eleştirisi yer almayan filmleri de görebilirsiniz.

Filmler:

1-No Way Out/Çıkış Yok (1987-Roger Donaldson): 9
2-Bir Zamanlar Anadolu'da (2011-Nuri Bilge Ceylan): 9
3-Rise of the Planet of the Apes/Maymunlar Cehennemi: Başlangıç (2011-Rupert Wyatt): 9
4-3 Idiots/3 Aptal (2009-Rajkumar Hirani): 8
5-Incendies/İçimdeki Yangın (2010-Denis Villeneuve): 8
6-Un Prophete (2009-Jacques Audiard): 8
7-Snatch./Kapışma (2000-Guy Ritchie): 7
8-The Artist (2011-Michel Hazanavicius): 7
9-Haevnen/Daha İyi Bir Dünyada (2010-Susanne Bier): 7
10-Jacob's Ladder/Dehşetin Nefesi (1990-Adrian Lyne): 7
11-Devil/Şeytan (2010-John Erick Dowdle): 6
12-What Lies Beneath/Gizli Gerçek (2000-Robert Zemeckis): 5
13-The Last House on the Left/Soldaki Son Ev (1972-Wes Craven): 5
14-The Mothman Prophecies/Gecenin Nefesi (2002-Mark Pellington): 3

Ortalama Puan: 7/10

Diğer yazarlar:

Özgür Şahin - The Help/Yardımcı (2011-Tate Taylor): 7

Belgesel:

1-The 16th Man (2010-?)