Yönetmen: Michel Hazanavicius
Oyuncular: Jean Dujardin, Berenice Bejo
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-En iyi film, yönetmen, aktör dahil 5 Oscar ödülü ve en iyi senaryo dahil 5 adaylık
-En iyi film dahil 7 BAFTA ödülü ve 5 adaylık
-En iyi aktör Cannes Altın Palmiye ödülü
-Yönetmenler Birliği en iyi yönetmen ödülü
-Avrupa Film Ödülleri en iyi müzik ödülü ve en iyi film dahil 3 adaylık
-En iyi film ve aktör dahil 3 Altın Küre ödülü ve 3 adaylık
-Yapımcılar Birliği en iyi film ödülü
-Oyuncular Birliği en iyi aktör ödülü
IMDB Puanı: 8,5/10
-En iyi film, yönetmen, aktör dahil 5 Oscar ödülü ve en iyi senaryo dahil 5 adaylık
-En iyi film dahil 7 BAFTA ödülü ve 5 adaylık
-En iyi aktör Cannes Altın Palmiye ödülü
-Yönetmenler Birliği en iyi yönetmen ödülü
-Avrupa Film Ödülleri en iyi müzik ödülü ve en iyi film dahil 3 adaylık
-En iyi film ve aktör dahil 3 Altın Küre ödülü ve 3 adaylık
-Yapımcılar Birliği en iyi film ödülü
-Oyuncular Birliği en iyi aktör ödülü
IMDB Puanı: 8,5/10
Estar Abi Puanları:
-Jean Dujardin: 9
-Berenice Bejo: 7
-Michel Hazanavicius (yönetmen-senarist): 8-8
Genel Puan: 7/10
-Konuş
-Hayır konuşmayacağım...
Film içinde film bu diyalogla başlıyor. Daha en baştan niyetini gösteren, temasını bir ana başlığa bağlayan ve "konuşma, ses, sessizlik" teması üzerinden sinemanın son 15 yıldır en önemli teması haline gelen "iletişime" odaklanan bir film Artist. Arka fonda, sessiz sinema döneminin starlarından George Valentin adındaki kurgu kahramanın sesli filmin çıkışıyla birlikte yıldızının nasıl söndüğü ve sektörün kendine yeni starlar yarattığı anlatılırken usul usul iletişimsizlikten kıvranan günümüz insanını masaya yatırıyor film. Hugo gibi sinemanın ilk dönemlerine ayna tutan bir başka yapımla Oscar başta olmak üzere birçok törende yarışa giren Artist, Fransa-Belçika ortak yapımı bir sessiz film olarak niyetini ve anlatmak istediğini bağırarak söylemek zorunda kalıyor.
Karısının, mutsuzluğu hakkında konuşmak istediğinde ona sessizlikle cevap veren ve bu tutumuyla karısına sinir krizleri geçirten George, gerçekten de sinir bozucu bir inatla sessizlik yemini ediyor sanki. 1929'da sesli filmin çıkmasıyla çağa ayak uyduramayan George, gerçek sanatın sessiz sinemada olduğunu düşünüyor ve sanatçı kimliğini kaybetmemek adına sinemayı bırakmak zorunda kalıyor. Filmin adı olan artist kelimesi günümüzde artık filmde oynayan oyuncuyu tanıtmak için kullanılıyor. Ama art-ist kökü ve ekiyle birlikte aslında sanatçı anlamına gelen bu kelime, George'un da tutkuyla bağlandığı inadının kökünü oluşturuyor. George, yıldız aurasını sanatına borçlu olduğunu düşünüyor ve sesin sanatına darbe vuracağına inanıyor.
Öte yandan, George'un star olduğu dönemde, figüran olarak sektöre adım atan Peppy de sesli dönemin starı olarak George'un kronolojik kaderinin tersini yaşıyor. Peppy'nin ünlü olmasına giden yol ise bir film çıkışında hayranları George'un etrafını sarmışken ona ulaşabilmesi ve onu öpmesi sayesinde açılıyor. George'la "iletişim" kurmak isteyen Peppy, korumalar yüzünden bu amacına ulaşamıyor ama cüzdanı yere düşüp de onu almaya kalkışınca kendini George'un yanı başında buluveriyor ve ilk iletişimi sayesinde starlık yolunun ilk adımını atmış oluyor. George'a kendini sahnede kanıtlaması ise yüzünün görünmediği, yalnızca bacaklarının göründüğü bir sette yaptığı dans sonucu gerçekleşiyor. O set orada olmasa muhtemelen George'la birlikte yaptığı doğaçlama dans da gerçekleşmeyecekken, yine iletişimsizlik kalıbının kırıldığı bir başka örnek yaşanıveriyor.
Artist, bir sanatçının trajedisini, çöküşünü anlatırken bu çöküşü en çok da unutulmaya bağlıyor. Bir zamanlar, yüzlerce insan tarafından ayakta alkışlanan ve hayranlık duyulan bir sanatçının kimsenin tanımadığı bir adama dönüşmesi filmin temel izleği. Bu izlek, bize geçtiğimiz günlerde Erol Büyükburç'un başına gelen stüdyodan kovulma olayını anımsatabilir. Ne tesadüf, filmde de en trajik anlardan birinde geçen "hayat işte" cümlesi, Büyükburç'un da ağzından dökülüvermişti canlı yayında. Gerçi o programın bir mizansen olduğunu düşündüğüm için bu bağlantının net olduğunu söyleyemem ama biz, eskimiş ve eskidiği için de unutulmuş çok sanatçı gördüğümüzden George'u rahatlıkla etrafımızdaki sönmüş yıldızlara benzetebiliriz. Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni filminde Şener Şen de bir başka George Valentin'i canlandırmıyor muydu? Ya da Levent Kırca'nın az bilinen harika filmi Son'da sinema emekçilerinin unutuluşunun trajedisini görmemiş miydik? Artist de aynı üzücü durumu içeriyor. Tek fark, diğer filmler bu trajediyi günümüz şartlarında ele alırken Artist, bizi bizzat o günlere götürüyor.
Filmi, gelenek-modernizm çatışması ekseninde de okuyabiliyoruz. George'un bir türlü sesli filmlerde oynamaya ikna olmaması insanın temelinde yatan geleneksele bağlılık ve modernizmi reddetme içgüdüsüne koşut bir örnek. Teknolojinin sinema endüstrisine sağladığı büyük bir güç ses. Birçok yönetmen ve teknik sinemacının anında kendilerini geliştirmeleri için de zemin hazırladığını söyleyebiliriz. Ama ses ve dolayısıyla getirdiği modern sanat anlayışı, kamera arkasındakilere yaradığı kadar kamera önündekilere yaramayınca gelenek-modern çatışması hemen su yüzüne çıkıveriyor. Billy Wilder klasiği Sunset Blvd. filminde Gloria Swanson'ın akıllara zarar bir gerçeklikle canlandırdığı Norma Desmond karakteri de bir başka George Valentin örneği olarak bu temanın çarpıcı bir önderidir. Desmond'un trajedisi başka insanları da etkileyecek şekilde felaketle sonuçlanırken George'un inadının aşk sayesinde kırılması bize Michel Hazanavicius'un iletişimsiz toplum için bile hala bir ümit olduğu mesajından başka bir şey değil.
Her ikisini de ilk defa izlediğim başrol oyuncuları, başarılı bir "artistlik" sergilemişler ama Jean Dujardin'in bir adım önde olduğunu söylemeliyim. James Cromwell, John Goodman, Malcolm McDowell, Penelope Ann Miller gibi tanıdık oyuncular da kendilerinden bekleneni veriyor. Ama yine de film üzerinde en büyük etki senaryoyu da yazan yönetmen Hazanavicius'a ait. Sessiz sinema dönemi hakkında uzun uzadıya bir araştırmaya giriştiğine emin olduğumuz yönetmen, karakterleri için Greta Garbo, Rudolph Valentine, Mary Pickford, Douglas Fairbanks gibi sessiz sinema abidelerinden bolca esinlenmiş ve hepsine birkaç sahnede saygı duruşunda bulunma zerafetini göstermiş.
Artist, en iyi film, yönetmen, senaryo, aktör, yardımcı aktrist gibi dallar da dahil olmak üzere 10 dalda Oscar'a aday oldu ve büyük ödülün de en büyük favorisi. İlk bakışta kendisinin en yakın rakibinin The Descendants/Senden Bana Kalan olduğunu söyleyebiliriz ama ödüllerin kaçını hak ettiğini belirtebilmem için diğer adayları da izlemem gerekiyor. Oscar'a aday 9 filmi izleyeceğim bu hafta içinde ilk sıraya Artist'i almamın sebebi de filmin şimdiden favori gösteriliyor oluşuydu. Artist, son iki-üç yıldır görülen eşit şansa sahip 2-3 filmin yarışması gibi çetrefilli bir durumda olmayan favorilerden...
İlginç Bilgi: Artist, Oscar büyük ödülünü alması durumunda bu ödüle sahip olan ikinci sessiz film olacak. Son 1 dakikasındaki sesli bölümü saymazsak Artist, Oscar tarihinin ilk galibi Wings/Kanatlar'dan bu yana ilk kez ödüle ulaşan sessiz film olabilir. Öte yandan bu ödüle ulaşan son siyah-beyaz filmin de 1993 tarihli Schindler's List olduğunu hatırlatalım.


4 yorum:
Bu aralar her yerde bu filmi görüyorum, bu filmin analizlerine denk geliyorum. En son Öteki Sinema'da denk gelmiştim. Şimdi sen de yazınca bu filmi iyice merak ettim ve yakın zamanda izlemek farz oldu...
Film sessiz demişsin, çok az konuşma var demişsin. Bu, altyazı hazırlayan/çeviren kesimin çok sevdiği bir şeydir. Az önce merak ettim baktım, sadece 137 satırlık bir çeviri var, ki bu çeviri alemi :) için çok az sayılabilecek bir sayı...
Filme gelince... Yazıdan anladığım kadarıyla film, anlattığı konu itibariyle bir "loser" (kaybeden/düşen kişi) filmi... Ancak "o" döneme değinmesi itibariyle de sinemanın ilk dönemine starlarına bir saygı duruşu ve bir teşekkür mahiyetinde.
Yazıda sesli-sessiz sinemaya ve geçişe değinirken benim aklıma hemen "Singin' in the Rain" filmi geldi. Malum, o da geçişi anlatıyordu ama aşk soslu bir komedi ve müzikal havasında anlatıyordu...
Bu arada Erol Büyükburç'a yapılan hareketten ilk defa haberim oldu. Merak edip baktım ve videoyu izledim. Çok üzüldüm yapılan saygısızlığa. "Hayat işte" lafıyla da Erol Büyükburç olayı özetlemiş. Benim diyebileceğim ise sadece "Kurt kocayınca köpeklerin maskarası olur."
Artist'in hoşuma giden yanı posterine "bu film 1929 tarihli olup ilk defa gösterime girebilmiştir" yazılsa hiç kimsenin bu filmin 2011 filmi olduğundan şüphelenmeyecek olmasıydı.
Erol Büyükburç'un olayı mizansen değilse hakikaten çok büyük bir saygısızlık ve o spikerleri ben olsam kovarım. Ama mizansen olma ihtimali de az değil bence.
Blogum olmadigi icin buradan yazayim dedim Muhammed. Ben Özgür :o)
Az önce sinemadan geldik abimle. Gercekten begendim bu filmi. Tabii bir Schindler'in Listesi degil, ama amacina ulasmis. Yönetmenini tebrik etmeli. Sinemada ilk kez bir sessiz film izlemek de ayrica büyük keyifmis. Filmdeki cok yazi kullanilmamis, ama durumlari anlatmak icin kenarda kösede görülen film afisleri bu hizmeti yeterince görmüs.
Iletisimsizlik iki yerde dikkatimi cekti. Birincisi Penny'nin evine George'un esyalarini müzayededen al(dir)masina sebep olan George duydugu hayranliginin ve askinin, George tarafindan kiskanclik ve öfke ile algilamasi. Ikincisi de, Penny'nin Kinograph Studios'un sahibi Al Zimmer'e (John Goodman) santaj(!) yapmaya cabalarken kurmus oldugu yanlis ifadeler, sanirim modern cagin önemli sorunlarindan biri sayilacak, iletisimi sekteye ugratacak yanini ortaya koyuyor... Bu arada Kinograph'taki Kino kelimesi Almanca "sinema" kelimesinin karsiligi oluyor. Oynadigi filmin ismi de "The Russian Affair". Sessiz sinema dönemindeki Alman, Avusturya, Rusya ve Macar kökenli sinemacilara bir gönderme oldugunu düsündüm.
Aslinda bütün artislerle bir sekilde kesisiyor George Valentin. Ismi bile Rudolph Valentino ile soyadi benzerligi tasiyor :o) Konusu bana "Bir Yildiz Doguyor" filmini bile animsatirken, abim de Sadri Alisik'a benzetti artisti. Köpegiyle Tarkan da olabilirdi, aslinda Polis'i yangin yerine getirisiyle :o)
Sessiz sinemayla unutlan bir Gloria Swanson, Pola Negri vs. isimler aklimdan gecmedi degil. Büyük Buhran'in da etkileri, adeta George'un evindeki refahin sefalete dönüsümüyle kestirme bir sekilde anlatilmis.
Yönetmen, sessiz sinemadan, bir George Meiles usulü efektlere ya da Yurttas Kane tadinda siyah-beyaz filmlere has yan kamera cekimlerine yer vermis.
Oscar'larda The Help ve Hugo'nun önünde gördüm filmi. Gerci Hugo'nun set dekorasyonu daha cok hosuma gitse de...
Berenice Bejo'nun Oscar sansi var, ama Octavia Spencer her bir yerden ödüle ulasirken sürpriz bölümüne giriyor ki bu tahminim, bence ikisi de ayni kalitede oyunculuklar ortaya koymus.
:O) Sinemanin köklerine inerken, sessiz sinema oyunculugunun danslara, jest ve mimik agirlikli oldugunu daha net farkettim! Bir de siyah-beyaz filmlerde kamera cekimlerini ve sahneleri daha iyi okumak sanki daha mümkünmüs gibi. Tabii bu yönetmenin basarisi degildiyse :o)
Ben 10 üzerinden 8 verdim !
Sanırım bu yılın Oscar galibini yorumluyoruz Özgür. Yani diğer filmlere açık ara fark attı şimdiden diğer ödüllerde. Ben bu sene çok ağırdan alıyorum bu filmleri izlemeyi. Midnight in Paris'i bitirmek üzereyim. Sonra The Help'i de izleyeceğim.
Yorum Gönder