30 Ocak 2012 Pazartesi

IMDB TOP 5 DEĞİŞİKLİK: PULP FICTION 4. SIRAYA YÜKSELDİ

IMDB Top 250 sıralamasında 2009'un ocak ayından bu yana 5. sırada bulunan Pulp Fiction/Ucuz Roman 3 sene sonra 4. sıraya yükseldi. Bu aynı zamanda filmin listede şimdiye kadar yükselebildiği en üst sıra oldu. Öte yandan Pulp Fiction'a sırasını kaptıran Il Buono, il Brutto, il Cattivo/İyi, Kötü, Çirkin ise 2007'nin ocak ayından beri çoğunlukla 4. sırada idi. Zaman zaman 5. sıraya düşen film 4. sıradaki yerini çabucak geri alıyordu. En son 2010 kasımında Inception/Başlangıç'ın 3. sıraya çıkmasından dolayı yerini kaybeden film 14 aydır 4. sıradayken bugün Pulp Fiction'a geçildi.

28 Ocak 2012 Cumartesi

THE ARTIST (2011) - OSCAR ÖDÜLLÜ FİLMLER

Yönetmen: Michel Hazanavicius
Oyuncular: Jean Dujardin, Berenice Bejo
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-En iyi film, yönetmen, aktör dahil 5 Oscar ödülü ve en iyi senaryo dahil 5 adaylık
-En iyi film dahil 7 BAFTA ödülü ve 5 adaylık
-En iyi aktör Cannes Altın Palmiye ödülü
-Yönetmenler Birliği en iyi yönetmen ödülü
-Avrupa Film Ödülleri en iyi müzik ödülü ve en iyi film dahil 3 adaylık
-En iyi film ve aktör dahil 3 Altın Küre ödülü ve 3 adaylık
-Yapımcılar Birliği en iyi film ödülü
-Oyuncular Birliği en iyi aktör ödülü
IMDB Puanı: 8,5/10
Estar Abi Puanları:
-Jean Dujardin: 9
-Berenice Bejo: 7
-Michel Hazanavicius (yönetmen-senarist): 8-8
Genel Puan: 7/10

-Konuş
-Hayır konuşmayacağım...

Film içinde film bu diyalogla başlıyor. Daha en baştan niyetini gösteren, temasını bir ana başlığa bağlayan ve "konuşma, ses, sessizlik" teması üzerinden sinemanın son 15 yıldır en önemli teması haline gelen "iletişime" odaklanan bir film Artist. Arka fonda, sessiz sinema döneminin starlarından George Valentin adındaki kurgu kahramanın sesli filmin çıkışıyla birlikte yıldızının nasıl söndüğü ve sektörün kendine yeni starlar yarattığı anlatılırken usul usul iletişimsizlikten kıvranan günümüz insanını masaya yatırıyor film. Hugo gibi sinemanın ilk dönemlerine ayna tutan bir başka yapımla Oscar başta olmak üzere birçok törende yarışa giren Artist, Fransa-Belçika ortak yapımı bir sessiz film olarak niyetini ve anlatmak istediğini bağırarak söylemek zorunda kalıyor.

Karısının, mutsuzluğu hakkında konuşmak istediğinde ona sessizlikle cevap veren ve bu tutumuyla karısına sinir krizleri geçirten George, gerçekten de sinir bozucu bir inatla sessizlik yemini ediyor sanki. 1929'da sesli filmin çıkmasıyla çağa ayak uyduramayan George, gerçek sanatın sessiz sinemada olduğunu düşünüyor ve sanatçı kimliğini kaybetmemek adına sinemayı bırakmak zorunda kalıyor. Filmin adı olan artist kelimesi günümüzde artık filmde oynayan oyuncuyu tanıtmak için kullanılıyor. Ama art-ist kökü ve ekiyle birlikte aslında sanatçı anlamına gelen bu kelime, George'un da tutkuyla bağlandığı inadının kökünü oluşturuyor. George, yıldız aurasını sanatına borçlu olduğunu düşünüyor ve sesin sanatına darbe vuracağına inanıyor.

Öte yandan, George'un star olduğu dönemde, figüran olarak sektöre adım atan Peppy de sesli dönemin starı olarak George'un kronolojik kaderinin tersini yaşıyor. Peppy'nin ünlü olmasına giden yol ise bir film çıkışında hayranları George'un etrafını sarmışken ona ulaşabilmesi ve onu öpmesi sayesinde açılıyor. George'la "iletişim" kurmak isteyen Peppy, korumalar yüzünden bu amacına ulaşamıyor ama cüzdanı yere düşüp de onu almaya kalkışınca kendini George'un yanı başında buluveriyor ve ilk iletişimi sayesinde starlık yolunun ilk adımını atmış oluyor. George'a kendini sahnede kanıtlaması ise yüzünün görünmediği, yalnızca bacaklarının göründüğü bir sette yaptığı dans sonucu gerçekleşiyor. O set orada olmasa muhtemelen George'la birlikte yaptığı doğaçlama dans da gerçekleşmeyecekken, yine iletişimsizlik kalıbının kırıldığı bir başka örnek yaşanıveriyor.

Artist, bir sanatçının trajedisini, çöküşünü anlatırken bu çöküşü en çok da unutulmaya bağlıyor. Bir zamanlar, yüzlerce insan tarafından ayakta alkışlanan ve hayranlık duyulan bir sanatçının kimsenin tanımadığı bir adama dönüşmesi filmin temel izleği. Bu izlek, bize geçtiğimiz günlerde Erol Büyükburç'un başına gelen stüdyodan kovulma olayını anımsatabilir. Ne tesadüf, filmde de en trajik anlardan birinde geçen "hayat işte" cümlesi, Büyükburç'un da ağzından dökülüvermişti canlı yayında. Gerçi o programın bir mizansen olduğunu düşündüğüm için bu bağlantının net olduğunu söyleyemem ama biz, eskimiş ve eskidiği için de unutulmuş çok sanatçı gördüğümüzden George'u rahatlıkla etrafımızdaki sönmüş yıldızlara benzetebiliriz. Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni filminde Şener Şen de bir başka George Valentin'i canlandırmıyor muydu? Ya da Levent Kırca'nın az bilinen harika filmi Son'da sinema emekçilerinin unutuluşunun trajedisini görmemiş miydik? Artist de aynı üzücü durumu içeriyor. Tek fark, diğer filmler bu trajediyi günümüz şartlarında ele alırken Artist, bizi bizzat o günlere götürüyor.

Filmi, gelenek-modernizm çatışması ekseninde de okuyabiliyoruz. George'un bir türlü sesli filmlerde oynamaya ikna olmaması insanın temelinde yatan geleneksele bağlılık ve modernizmi reddetme içgüdüsüne koşut bir örnek. Teknolojinin sinema endüstrisine sağladığı büyük bir güç ses. Birçok yönetmen ve teknik sinemacının anında kendilerini geliştirmeleri için de zemin hazırladığını söyleyebiliriz. Ama ses ve dolayısıyla getirdiği modern sanat anlayışı, kamera arkasındakilere yaradığı kadar kamera önündekilere yaramayınca gelenek-modern çatışması hemen su yüzüne çıkıveriyor. Billy Wilder klasiği Sunset Blvd. filminde Gloria Swanson'ın akıllara zarar bir gerçeklikle canlandırdığı Norma Desmond karakteri de bir başka George Valentin örneği olarak bu temanın çarpıcı bir önderidir. Desmond'un trajedisi başka insanları da etkileyecek şekilde felaketle sonuçlanırken George'un inadının aşk sayesinde kırılması bize Michel Hazanavicius'un iletişimsiz toplum için bile hala bir ümit olduğu mesajından başka bir şey değil.

Her ikisini de ilk defa izlediğim başrol oyuncuları, başarılı bir "artistlik" sergilemişler ama Jean Dujardin'in bir adım önde olduğunu söylemeliyim. James Cromwell, John Goodman, Malcolm McDowell, Penelope Ann Miller gibi tanıdık oyuncular da kendilerinden bekleneni veriyor. Ama yine de film üzerinde en büyük etki senaryoyu da yazan yönetmen Hazanavicius'a ait. Sessiz sinema dönemi hakkında uzun uzadıya bir araştırmaya giriştiğine emin olduğumuz yönetmen, karakterleri için Greta Garbo, Rudolph Valentine, Mary Pickford, Douglas Fairbanks gibi sessiz sinema abidelerinden bolca esinlenmiş ve hepsine birkaç sahnede saygı duruşunda bulunma zerafetini göstermiş.

Artist, en iyi film, yönetmen, senaryo, aktör, yardımcı aktrist gibi dallar da dahil olmak üzere 10 dalda Oscar'a aday oldu ve büyük ödülün de en büyük favorisi. İlk bakışta kendisinin en yakın rakibinin The Descendants/Senden Bana Kalan olduğunu söyleyebiliriz ama ödüllerin kaçını hak ettiğini belirtebilmem için diğer adayları da izlemem gerekiyor. Oscar'a aday 9 filmi izleyeceğim bu hafta içinde ilk sıraya Artist'i almamın sebebi de filmin şimdiden favori gösteriliyor oluşuydu. Artist, son iki-üç yıldır görülen eşit şansa sahip 2-3 filmin yarışması gibi çetrefilli bir durumda olmayan favorilerden...

 İlginç Bilgi: Artist, Oscar büyük ödülünü alması durumunda bu ödüle sahip olan ikinci sessiz film olacak. Son 1 dakikasındaki sesli bölümü saymazsak Artist, Oscar tarihinin ilk galibi Wings/Kanatlar'dan bu yana ilk kez ödüle ulaşan sessiz film olabilir. Öte yandan bu ödüle ulaşan son siyah-beyaz filmin de 1993 tarihli Schindler's List olduğunu hatırlatalım.

18 Ocak 2012 Çarşamba

BİR ZAMANLAR ANADOLU'DA (2011)


Yönetmen: Nuri Bilge Ceylan
Oyuncular: Muhammet Uzuner, Yılmaz Erdoğan, Taner Birsel
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-Cannes Film Festivali Büyük Jüri en iyi film ödülü
-Cannes Film Festivali Altın Palmiye ödülü adayı
-SİYAD ödüllerine en iyi film ve yönetmen dahil 6 ödül
IMDB Puanı: 8,4/10
Sinematürk Puanı: 9,5/10
Estar Abi Puanları:
-Nuri Bilge Ceylan (yönetmen-senarist): 10-9
-Yılmaz Erdoğan: 10
-Muhammet Uzuner: 9
-Taner Birsel: 9
-Gökhan Tiryaki (görüntü yönetmeni): 9
Genel Puan: 9/10

1968 yılında Sergio Leone, C'era una Volta il West/Bir Zamanlar Batı'da - Batıda Kan Var filmini çektiğinde bir akımı da bilmeden başlatmış oldu. Artık bazı özel filmlerin başına "Once Upon a Time" yani "Bir Zamanlar" ibaresi konulacaktı. Yönetmenler ülkelerinin geçmişlerini anmak ve geçmişte kalmış duygulara ağıt yakabilmek adına Bir Zamanlar'ı sahiplenecekti. Hatta Sergio Leone, bizzat aynı trendi sürdürerek Bir Zamanlar Amerika filmini bile çekti. Bir Zamanlar ibaresi daha sonra Hindistan, Çin, Meksika gibi ülkeler için de kullanıldı. Bu filmler genelde bahsi geçen ülkenin geçmişinden bir kesit sunuyordu. Örneğin Bir Zamanlar Batı'da, Amerika'nın batısına tren raylarının döşenmeye başlamasından, yani medeniyetin gelip yerleşmesinden hemen öncesini anlatarak bir devrin bitişini gösteriyordu. Bir Zamanlar Hindistan'da, yüz yıl evvel bir kriket maçında Hint köylülerinin İngiliz askerlerini nasıl yendiğini anlatıyordu. Kısacası, Bir Zamanlar ibaresi yönetmenler için ülkenin geçmişine duyulan özlemi ve bazı büyüklük simgelerini göstermek için bulunmaz bir nimetti.

Nuri Bilge Ceylan da çok sevdiği Sergio Leone'nin anısına filme bu adı verdiğini söylüyor. Ceylan, senaryoda "bir zamanlar Anadolu'da böyle bir gece yaşadım dersin" repliğini gördüğünde filmin adını Bir Zamanlar Anadolu'da koymaya karar vermiş. Ceylan'ın filmi diğer Bir Zamanlar serisinin aksine günümüzde geçiyor ve bu hikayenin "bir zamanlar" vasfıyla anlatılabilmesi için geleceğe ihtiyaç duyuyor. Bu ihtiyaca karşılık gelen karakterin Doktor Cemal olduğunu düşünürsek film bu karakterin hikayesini etrafındaki birkaç erkek karakterler aracılığıyla anlatıyor. Üstelik herbiri birbirinden farklı meslekleri olan, herbirinin farklı bir kadınla sorunları olan erkekler bunlar. Tıpkı Doktor Cemal gibi...

Bir Zamanlar Anadolu'da, memleketime yakın olduğundan kültürünü çok iyi bildiğim ve son yıllarda suç oranının hayli yükselmiş olduğunu duyduğum Kırıkkale'nin Keskin ilçesinde geçiyor. Keskin deyince konuya hakim olanlar Türk Halk Müziği'nin bozlak kültüründen gelme sanatçıların adını anacaktır evvela. Çekiç Ali, Hacı Taşan ve oralı olmasalar da Muharrem ve Neşet Ertaş yörenin sembolleri... Bu isimlerin her biri türkülerinde yakıcı aşkları anlatırlar. Herbirinin derdi, sevdikleri kadın aracılığıyla yası ve acıyı tadıp ilahi aşkla bütünleşebilmektir. Üstadların hemen her türküsünde bu kaygının yeri vardır. Filmde tamamı erkeklerden oluşan karakterlerin de derdi aynı. Hepsinin hayatında bir kadın var ve hepsi bu kadınlardan ya da kendilerinden kaynaklı sorunları aşıp huzura varma derdinde.

SPOILER----------------------------------------------------------------------

Bir cinayetin aydınlatılma gecesi aynı zamanda karakterlerin içindeki karanlığın da aydınlatılmasına hizmet ediyor. Bir komiser, bir polis, bir astsubay, birkaç asker, iki zanlı, bir doktor, iki şoför, bir savcılık görevlisi ve bir savcı Keskin bozkırının gecesinde gömülü bir cesedi arıyorlar. Filmin karanlık açılış sahnesinde gösterilen lastikçi, aynı karede kendisiyle içki içenler tarafından öldürülüp gömülmüş. Herkesin öncelikli derdi bu cesedin yerini bulabilmek. Uzun bir süre zanlı, yeri bulamıyor. Hep bir çeşme-ağaç-tarla üçlüsünün yer aldığı araziye gitseler de bir türlü zanlıya hatırlatamıyorlar. Bu yolculuk bizi, Anadolu'nun orta yerindeki bir grup memurun iç savaşına götürüyor. Her iki arazi arasındaki yolculukta bir karakteri derinden tanıyoruz.

Yılmaz Erdoğan'ın canlandırdığı Komiser, cep telefonunda Love Story melodisi çalacak kadar romantik ama karısıyla hasta çocuğu yüzünden tam olarak geçinemediğini öğreniyoruz. Onların hayatını ters yüz eden çocuk olsa da Komiser'in içinde aşkla bağlantılı özlemleri derinden hissedebiliyoruz. Şoför Ali, ceset aranırken gözyaşı döken tek isim. Belli ki onun da bir derdi var ve ortam, durum bu derdi tetikliyor. Onun da karısının akrabalarının bulunduğu köye tuhaf dedikodular yüzünden adım atmadığını öğreniyoruz daha sonra. Fırat Tanış'ın canlandırdığı zanlı, cinayeti itiraf etse de cesedin yerini söylemeye korkuyor. Bir şeylerin onun vicdanını harekete geçirmesi lazım. Ama ne beraberindekilerin rutin konuşmaları, ne de komiserin tatlı-sert yaklaşımı bu devinimi sağlamıyor. Daha sonra öğreniyoruz ki cinayet sebebi bir kadınmış. Maktülün karısıyla olan ilişkisinden dolayı cinayet işleyen zanlının da kendine dert edindiği bir çocuk var tıpkı Komiser gibi.

Taner Birsel'in savcı karakteri filmin ana örgüsünün dışında ilerleyen ve zaman zaman ana hikayeyle paslaşıp nihayet finalde birleşen bir hikayenin de baş kahramanı. Başkasının karısıymış gibi anlattığı kendi karısının intiharı onun hem yüzünde hem de içinde derin yaralar büyütmüş. O da bir kadının cezalandırdığı erkeklerden biri. Üstelik işlediği suç, yani aldatma da yine bir başka kadının çekiciliği ile ilgili olduğundan savcı tamamen kadınların etrafında bir acı ördüğü karakterlerden... Nihayet içinde tuttuğu sırrı da bir itiraf dahilinde olmasa da rasyonalizmin sembolü doktora açık etmesi, savcının içindeki cerahati, akıl yoluyla ortadan kaldırmayı amaçlamasında gizli.

Komutan astsubay diğerleri gibi kadınlarla sorunu olup olmadığını öğrenebildiğimiz tiplerden biri değil. O bu filmin ikinci temasının, yani umursamazlığın sembollerinden. Ortada bir ceset var, bir trajedi yaşanmış. Bir cinayetten dolayı biri mezara, ikisi hapishaneye gidecek 3 kişinin gölgesinde, komutanın derdi yetkinin kimde olduğu. Diğerleri de komutandan farklı değil. Savcı bir an önce cesedin bulunmasını istiyor, çünkü ertesi gün Ankara'ya gitmesi gerekli. komiser geceyi ve gecenin hatırlattıklarını sonlandırmak için bir an önce cesede kavuşmak istiyor. Cesedin otopsisini yapacak hastane görevlisi de masada yatan ölü adamı hiç umursamadan bölüme alınması gereken alet-edevatın derdine düşmüş durumda. Tüm bu umursamazlığı Fırat Tanış'ın yüzündeki hüzünle paylaşıyoruz, cinayeti neden işlediği ortaya çıktığında ve çocuğu tarafından taşlandığında bunca "dertli" insanın arasında belki de özdeşleşebileceğimiz tek kişinin o olduğunu düşünüyoruz.

Özdeşleşme konusunda aslında seyirciye en yakın isim Doktor Cemal. Fakat doktor film boyunca diğerleri kadar içini açmıyor bizlere. Fakat onun da yüreğinde derin bir yaranın saklı olduğunu anlıyoruz. Manda yoğurdu, kuzu eti, prostat, Karakovan balı gibi olayla alakası olmayan muhabbetlerde bile kamera sürekli doktoru görebileceğimiz bir yerde duruyor ve onun tüm bu konular konuşulurken bambaşka sıkıntılarla boğuştuğunu farkediyoruz. Doktor, diğerlerinin aksine içini yalnız bize döküyor. Boşandığı karısıyla olan fotoğraflarına bakarken zamanda geriye doğru gidiyor ve öğrencilik yıllarından çocukluğuna kadar bir dizi fotoğrafa beraberce bakıyoruz. Belli ki filmin adında yer alan "bir zamanlar" teması en çok doktorun üzerinde bir yük.

İzleyenlerin hemen ayırtedebileceği dönüm noktası sahnesinde filmin iki önemli kadın karakterlerinden birine, muhtarın kızına rastlıyoruz. Elektriklerin gittiği bir gecede gaz lambasının verdiği büyüleyici ışığın çarptığı yüzünü bize ilk gösterdiği sahnede biz de diğer karakterlerle birlikte bir şok yaşıyoruz. Karşımızda o köye ait değilmiş gibi duran gencecik bir kız var. Savcı ölen karısını, doktor unutmadığı eşini onda görüp şoka uğruyor. Zaten hemen ardından savcı, ölen kişinin kendi karısı olduğunu belli eden bir sohbete dalıyor doktorla. Ama en büyük değişikliği zanlı yaşıyor ve kızın büyüleyici güzelliğine bakarken öldürdüğü adamı görüyor. Boğularak öldürüldüğünü bu sahnede anladığımız lastikçi, kıza diğerlerinden farklı olarak tepki vermeyen tek karakter. Zanlı bu olaydan sonra cesedin yerini komisere açıklıyor ve içindeki derdi dışarı vurup geride kalan çocuğunu komisere emanet ediyor.

Bu noktada bir durak yeri, bir sığınma bölgesi olan köye de dikkat etmek gerek. Köyde muhtar tarafından her türlü gıdanın en iyisi sağlanıyor. Balın, etin en iyilerini sofrada buluyoruz. Şoför Ali, özlemini çektiği bazlamaya kavuşuyor. Hatta öyle ki zanlılardan biri, normalde bir köyde bulunmayacak kolaya bile kavuşabiliyor. Sıkıntılı erkek karakterlerden bıkmak üzere olan seyirci de bir anda filmin temposunu arttıran bir kadın karakterle "ödüllendiriliyor". Zaten köyden çıktıktan sonra da her şey çorap söküğü gibi gelişiyor. O esnaya kadar hiç müzik kullanılmayan filmde Neşet Ertaş, Allı Turnam'ı söylemeye başlıyor. Ceset bulunuyor ve grup nihayet Keskin'e geri dönüyor.

Filmdeki umursamazlık teması cesedin bulunduğu sahnede çok net olarak gösteriliyor. Bagaja sığmadığı için cesedi bağladığını söylüyor zanlı, savcı, polis, komutan gibi hukukla ilgili karakterlerin hiçbiri bu bilgiyi doğrulamaya kalkışmıyor ve hepsi de bu yalan inanıyor. Zira nihayet filmin sonunda adamı canlı canlı gömüldüğünü öğreniyoruz. Böylece ipin sebebi de aşikar oluyor. Aslında izleyici de bu bilgiden sonra zanlının bagaj yalanını umursamaya başlıyor.  Yine aynı sahnede şoför Ali'nin arazideki kavunları topladığını ve cesedin yanına, bagaja koyduğunu görüyoruz. Bu hareketin özellikle o anki ortama uymadığını hemen kavrıyoruz. Mezar kazıcılar, kazma getirmeyi, savcılık görevlisi ve doktorun ceset torbası getirmediğini hayretle izliyoruz. Günümüz insanının içine yavaş yavaş zerkedilen bir virüs gibi "umursamazlık" en çıplak haliyle karşımızda duruyor.

SPOILER-----------------------------------------

Bu filmin her sahnesi, her repliği ayrı ayrı değerlendirilmeyi hak ediyor. Nuri Bilge Ceylan filmlerinden korkan kitlenin ağızlarına sakız ettiği uzun uzun camdan bakan karakter örneği bu filmde de var ama filmin içine girebilen herkes o sahneyi zaten büyük bir dikkatle takip ettiğinden "sıkılma" hissini yaşamıyor. Zaten böyle bir filmde insan nasıl sıkılır onu da anlayabilmiş değilim.

Yılmaz Erdoğan ilk kez kendisinin yapımcı ya da yönetmen olmadığı bir filmde oynuyor ve ne gariptir ki daha önceki tüm performanslarının çok çok üzerinde bir rol çıkartıyor. Fırat Tanış, Ahmet Mümtaz Taylan, Muhammet Uzuner ve Taner Birsel nüanslı oyunculuk ne demektir, nasıl yapılmalıdır konulu ders veriyor adeta. Ama muhtar rolünde Ercan Kesal hepsinin üzerine çıkıyor. Kesal'ı bu filmde izleyen ve onu daha önce tanımayan herkes Kesal'ın gerçekten de o köyde muhtarlık yapan birisi olduğunu iddia edecektir. O nasıl bir rolü içselleştirmedir, nasıl yaşayarak oynamadır anlatılmaz. Yöre insanlarından birisi olduğum için muhtar tipinde yaşı geçmiş ve köyün en çok sözü dinlenen insanlarını çok iyi bildiğimden bu karakteri ayrıca gözlemleme fırsatı bulabildim. Kesal, rolünde hiç fire vermiyor ve SİYAD'da aldığı ödülü sonuna kadar hak ediyor.

Film, güzelliğini sadece senaryosu ve oyuncularından almıyor. Görüntü yönetmenliğinin de bir harika olduğunu belirtmek gerek. Bir fotoğraf sanatçısı olan Nuri Bilge Ceylan ve TRT çıkışlı Gökhan Tiryaki normal şartlarda bir bozkırdan elde edilebilecek en iyi kareleri alıyor. Kabartmanın üzerie düşen ışık, sadece araba farlarıyla elde edilen aydınlatmalar, morg ve otopsi odasının soğukluğunu hissettiren tonsuz çekimler ve elbette muhtarın kızı sahnesindeki ışık kullanımı birinci sınıf işler olarak sıralanabilir.

Züğürt Ağa'dan sonra çekilen filmler arasında hiçbir film beni bu kadar sarsamamıştı ki buna Eşkıya, Babam ve Oğlum gibi toplum tarafından çok sevilen filmler de dahil. Üstelik Bir Zamanlar Anadolu'da, Nuri Bilge Ceylan'la tanışma filmim oldu. Filmdeki bazı makyaj devamsızlıkları, müziksizliğin abartılması ve senaryodaki bazı ucu açık, havada kalmış noktalar olmasa, yine Züğürt Ağa'dan beri ilk defa bir yerli yapıma 10 puan verebilirdim ama bu haliyle de yeterince sarsıcı bir film zaten Bir Zamanlar Anadolu'da.

Film, Cannes'da en iyi film ödülünü alamadı ama o ödülü kazanan The Tree of Life/Hayat Ağacı'nın çoğu izleyici tarafından beğenilmediğini düşünürsek Bir Zamanlar Anadolu'da filminin hakkının yendiğini söyleyebiliriz. Yine de jüri ödülünün de çok büyük bir başarı olduğunu ekleyelim. Bir Zamanlar Anadolu'da, yabancı dilde en iyi film Oscar adayı olabilecek mi çok merak ediyorum ama orada Cüdaiye Nadir ez Simin/Bir Ayrılık gibi çok güçlü bir film varken zaten ödülü alamayacaktır. Gerçi ödüle aday olabilmek bile Türkiye için (İsviçre adına yarışan Reisse der Hoffnung/Umuda Yolculuk'u saymazsak) bir ilk olacağından çok büyük bir başarı olarak değerlendirilebilir. Nihayetinde Bir Zamanlar Anadolu'da sinemayı seviyorum diyen herkesin mutlaka izlemesi ve izletmesi gerektiği bir film, bir olay ve bir ağıt. Umursamazlıklarımıza, gizli acılarımıza yakılan ve bir süre sonra "bir zamanlar" yaftası yiyecek olan büyük bir ağıt.

Not: Bu yazıyı yazdıktan birkaç saat sonra içlerinden 5 Oscar adayı çıkacak 9 film duyuruldu ve maalesef Bir Zamanlar Anadolu'da bu 9'luk listede yer alamadı.


İlginç Bilgi: Filmde muhtarı canlandıran Ercan Kesal aynı zamanda filmin üç senaristinden birisi.

17 Ocak 2012 Salı

SİYAD ÖDÜLLERİNE BİR ZAMANLAR ANADOLU'DA DAMGASINI VURDU

Filmle ilgili yazımda da belirteceğim ama şimdiden yazayım, son 20 yılın, hatta daha da öncesinin en iyi yerli filmi olan Bir Zamanlar Anadolu'da, SİYAD ödüllerini sildi süpürdü. Filmin aldığı ödüller şu şekilde:

-En iyi film
-En iyi yönetmen (Nuri Bilge Ceylan)
-En iyi senaryo (Nuri Bilge Ceylan, Ebru Ceylan, Ercan Kesal)
-En iyi yardımcı aktör (Ercan Kesal)
-En iyi kurgu (Bora Gökşingöl)
-En iyi görüntü yönetimi (Gökhan Tiryaki)

SİYAD ödüllerinde ayrıca aktör ve aktrist ödülleri Saç (Ayberk Pekcan, Nazan Kesal) filmine giderken, en iyi yardımcı aktrist ödülü Press (Asiye Dinçsoy) filmine verildi. Dedemin İnsanları, Karbeyaz ve Atlı Karınca da birer ödül aldı. En iyi yabancı film ise beklenildiği üzere Cüdaiye Nadir ez Simin/Bir Ayrılık seçildi.

16 Ocak 2012 Pazartesi

AJANDA DERGİ'DEYİM

2012 ile birlikte yeni yazılarımı birkaç mecrada daha yazacağım. Bunlardan ilki Ajanda Dergi oldu. Daha önce  e-dergi şeklinde çıkan kültür-sanat dergisi artık web site halinde yayın yapıyor. E-dergi döneminde 2010 Oscar töreni ile ilgili bir değerlendirmemle konuk yazar olmuştum dergiye. Bundan böyle derginin Sinema köşesinde sürekli yazarım. Geçtiğimiz hafta, blogda daha evvel yayınladığım Otopsi: Psycho'nun Sahne Sahne İncelenmesi yazımı yayınlayarak başladığım bu yeni serüven ilk özgün yazım olan Sinemada 10 Efsanevi Mekan'la devam ediyor. Yazılarımı buradan takip edebilirsiniz.

14 Ocak 2012 Cumartesi

HAEVNEN/DAHA İYİ BİR DÜNYADA (2010)

Yönetmen: Susanne Bier
Oyuncular: Mikael Persbrandt, Trine Dyrholm
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-Danimarka adına en iyi yabancı film Oscar ödülü
-Avrupa Film Ödülleri en iyi yönetmen ödülü
-Yabancı dilde en iyi film Altın Küre ödülü
IMDB Puanı: 7,7/10
Estar Abi Puanları:
-Morten Soborg (görüntü yönetimi): 9
-Susanne Bier: 7
-Trine Dyrholm: 8
Genel Puan: 7/10

Geçtiğimiz yılın yabancı dilde en iyi film ödülü Oscar adaylarından yalnızca Kynodontas/Köpek Dişi'ni izlemiştim. Kalan filmlerden en çok ses getirenlere de nihayet sıra verebildim. Ödülü kazanan Haevnen için sık sık bu ödülü almak için zayıf kalıyor yorumları yapılıyordu. Yorumlarda haklılık payı var. Ama bu Haevnen'ın ortalamanın üzerinde bir film olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Şu ana kadar izlediğim 3 film arasında ödülü hak edenin hala Kynodontas olduğunu söyleyebilirim. Haevnen ise bir diğer aday Incendies/İçimdeki Yangın'ın da ardında kalıyor.

Danimarkalı yönetmen Susanne Bier, hikayesinde iki farklı sorunlu aile ve Afrika ülkelerinin makus talihi üzerinden şiddet mevhumunu ele alıyor. Biri, yakın zamanda annesini kanserden kaybetmiş olan ve bunun suçunu babasında arayan şiddete meyilli Christian, diğeri ise okulda İsveçli olması sebebiyle sevilmeyen ebeveyni boşanma sürecinde olan bir başka çocuk olan Elias'ın etrafındaki büyükler bu çocukların üzerine sinen şiddet duygusunu bir türlü göremiyor. Elias'ın babası, adı verilmeyen bir Afrika ülkesinde gönüllü doktorluk yapıyor ve karşılaştığı akılalmaz şiddet olaylarına rağmen yapıcı ve çözüme odaklı şiddet-sevmez bir insan olmaktan taviz vermiyor. Bahis üzerine hamile kadınların karnı deşilip bebeğin cinsiyetini öğrenen silahlı bir çete bile onun şiddete bakış açısını değiştiremiyor. Ama onun yaşadıkalrı çocuğunun üzerine sinebiliyor. Öte yandan annesinin özlemini dışarıya şiddet yoluyla yansıtan Christian boyunu aşan kavgaların ve büyük yıkımlara sebeiyet verecek olayların içine düşünmeden dalabiliyor.

Susanne Bier özellikle sebep-sonuç ilişkisini ters yüz ederek çekmiş bu filmi. Filmde cevabı alınamayan bir dolu soru var. Fakat bu cevapsızlık senaryo boşluğundan değil yönetmenin "tercih"inden kaynaklanıyor. Christian'ın babasının Londra'da ne iş yaptığı, Elias'ın babası Anton'un hangi ülkede çalıştığı, Anton ve karısının neden ayrılık kararı aldığı, laf anlamaz tamircinin finaldeki olaydan sonra nasıl bir tepki verdiği gibi birçok soruya cevap bulamıyoruz filmde. Bu yüzden de sadece belli bir alana odaklanıyoruz. Klasik sinema kurallarından birisi bu filmde de işliyor ve merkezi çevresizleştirerek odak noktasının sabitlendiğini görüyoruz. Bier, hikayesini ancak ve ancak kartpostal tadında Danimarka ve frika görüntüleriyle süslüyor. Bunu da dikkati dağıtmadan, sanki filmin dışındaymış gibi kotarıyor.

Bu filmde bütün karakterler "daha iyi bir dünya"yı yaratmaya çalışıyor ve her faciadan bir iyi sonuç çıkıyor. Çoğu zaman şiddetin kıyısından dönen kararlar sayesinde karakterler birbirlerine daha çok yaklaşıyor. Baba-oğul, karı-koca ve iki arkadaş arasındaki açmazlar ancak sağduyu sayesinde çözülebiliyor. Filmin orijinal adının anlamı olan intikam, yalnızca Afrikalılara yarıyor. Onların aldığı intikamın da sonuçları yukarıda bahsettiğim sebep-sonuç ilkesinin ters akışından dolayı bize anlatılmıyor.

Haevnen, kusursuz bir görüntü yönetimine sahip olduğu kadar sorunlu oyunculuklara sahip bir film. Elias'ın annesini canlandıran Trine Dyrholm ve çocuklar dışındaki tüm oyuncular sürekli aksıyor. Özellikle Anton rolündeki Mikael Persbrandt sürekli aynı bakış ve zorlama tepkilerle karakterine hiçbir şey katamıyor. Bir filmin en önemli sac ayaklarından birisinin oyunculuklar olduğu düşünülürse Haevnen daha baştan bu sorun yüzünden aldığı ödülleri hak etmeyen bir film olup çıkıyor.


İlginç Bilgi: Bu film aldığı Oscar ödülüyle geçen yıl Oscar bahis şirketlerine en çok kaybettiren film olmuş.  Film, Altın Küre almasına rağmen çoğu bahissever paralarını Biutiful ve Incendies'e yatırmış.

13 Ocak 2012 Cuma

SNATCH./KAPIŞMA (2000)

Yönetmen: Guy Ritchie
Oyuncular: Jason Statham, Brad Pitt
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-Empire Ödülleri, en iyi İngiliz yönetmen ve en iyi İngiliz aktör (Vinnie Jones) ödülleri ve en iyi İngiliz filmi ödülü adayı
IMDB Puanı: 8,3/10
Estar Abi Puanları:
-Guy Ritchie: 7
-Brad Pitt: 8
-Jon Harris (kurgu): 10
Genel Puan: 7/10

Tarantinesk diye bir kavram varsa herhalde bu Guy Ritchie filmlerinden dolayı var. Özellikle de Kapışma bu kavramın doğmasının en büyük sebebi sanırım. Kapışma'yı izlerken Pulp Fiction/Ucuz Roman ya da Reservoir Dogs/Rezervuar Köpekleri'ni izlemiş kadar oluyorsunuz. Tarantino filmlerindeki bol karakterli hikayeler, farklı karakterleri birbirine bağlayan usta işi kurgu çalışması ve elbette özenle seçilmiş şarkılar Kapışma'da da var. Kapışma için gördüğüm en iyi Tarantinesk film diyebilirim.

Guy Ritchie'nin iki önemli filmi var. İlki Lock, Stock and Two Smoking Barrels/Ateşten Kalbe, Akıldan Dumana. İkincisi de Kapışma. Kapışma, diğer filmden daha çok beğenildi. Bunun sebebi de benzeri görülmeyen bir suç hikayesi anlatması. Karakterlerinin tamamı suçlulardan oluşuyor. Hırsızlar, soyguncular, mafya babalar, bahisçiler, kaçak dövüşçüler ve yaptığı her şey suç olan Çingeneler... Karakterlerin hiçbiri diğerinden daha temiz değil. Hal böyle olunca Ritchie, senaryoda kötünün kötüsü karakterleri bir bir sıralıyor önümüze. Bundan dolayı da daha az kötü olan karakterlerle özdeşleşmek zorunda kalıyoruz.

Film Jason Statham'ın karakteri Türk'ün dış sesinden anlatılıyor. Anlatım, filmin finaline kadar götürüyor bizi. Türk, önce kendi adının kaynağını açıklıyor. Ebeveynlerinin düşen bir uçaktan kurtulduklarında tanıştıklarını bu yüzden de kendisine havayolu şirketinin adının verildiğini söylüyor. Ortağıyla beraber anlattığı hikayede akılalmaz tesadüfler birbirini kovalıyor. Birbirlerinden hiç haberi olmayan Amerikalı, Rus, İngiliz ve Çingene karakterler bri elmasın çevresinde her türlü suçu işliyorlar. Bu suçlar işlenirken de son derece absürd sahnelere rastlıyoruz. Bu sahneler olabilecek en kaliteli replik ve diyaloglarla süsleniyor. Özellikle Brick Top karakterinin Nemesis kavramının anlamını açıkladığı sahne ve Brad Pitt'in Çingene Mickey karakterinin anlaşılmayan konuşmaları bu diyalogların zirveleri sanki.

Kapışma, klasik bir suç filmi olmasına rağmen suçlulara gerekli profesyonelliği ve ağırlığı vermiyor. Tersine rastladığımız her karakterin kendine özgü bir beceriksizliği var. Bahis şirketi soygunu sahnesinde bu beceriksizlikler silsilesi tavan yapıyor adeta. Bütün bu adamların arasında en zekisinin, en az kaale alınan Mickey olduğu ise filmin müthiş finalinde anlaşılıyor.

Filmin tamamı bir yana, Oasis grubunun Fuckin' in the Bushes şarkısıyla süslenmiş finaldeki dövüş sahnesi bir yana. Bir kurgucunun marifetli ellerini dokundurduğunda sahneyi nasıl abad edeceğinin dersi veriliyor adeta. Donan karelerde bahisçilerin suratları, dövüşün sonucunu önceden bildiğimiz için oluşan gerilim ve müziğin her karede daha da gerilimi arttıran ritmik numaraları sahneyi benzersizleştiriyor.

Final sahnesinde yer alan Fuckin' in the Bushes şarkısını buradan indirebilirsiniz.

İlginç Bilgi: Filmde ilginç bir kasting anlayışı var. Aslen Çingene olan Rade Şerbetçiya, bir Rus'u canlandırıyor. Amerikalı Brad Pitt, bir Çingeneyi, İngiliz Jason Statham bir İrlandalıyı ve Meksika kökenli Benicio Del Toro da bir Amerikalıyı canlandırıyor. Dennis Farina'nın da bir Yahudiyi canlandırdığını ekleyelim.

3 IDIOTS/3 APTAL (2009)

Yönetmen: Rajkumar Hirani
Oyuncular: Emir Han, Şerman Coşi, Medavan
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-Bombay Filmfare Ödülleri en iyi film, yönetmen ve yardımcı aktör (Boman Irani) ödülleri
IMDB Puanı: 8,3/10
Estar Abi Puanları:
-Rajkumar Hirani: 9
-Emir Han: 8
-Medavan: 7
-Senaryo ekibi: 10
Genel Puan: 8/10

Zaman zaman, sürekli her yerde adını duyup da izlememiş olduğum filmleri de listeme alıyorum ve hatta ön sıralarda yer açıyorum o filme. 3 Aptal'ı da sık sık duydum; forum, blog ve sözlüklerde hakkında birçok yorum döndüğünü gördüm ve nihayet merakımı celbetti. Emir Han'ın hem yapımcı hem de oyuncusu olduğu Lagaan: Once Upon a Time in India/Bir Zamanlar Hindistan'da filmini daha önce izlemiş ve çok beğenmiştim. Filmin oyuncu listesinde adını görünce de izlemeye karar verdim.

Bollywood filmlerinin eski olanlarını severim. Raj Kapoor'un oynadığı birkaç filmi defalarca izlemişliğim vardır. Ama bu genellikle filmden dolayı değil müziklerinden dolayıdır. Bugüne kadar Avare ve Bir Zamanlar Hindistan'da hariç hiç iyi bir Bollywood filmi izlememiştim. 3 Aptal'a da pek şans vermeyerek başladım. Ama film daha ilk yarım saatinde kendine çekti beni. Öncelikle bir Bollywood filmini, Holywood ya da Avrupa filmlerini değerlendirir gibi değerlendirmemek gerektiğini bildiğimden filmle yakınlaşmakta hiç zorluk yaşamadığımı söyleyeyim. Eski Yeşilçam filmlerinde olduğu gibi bazı abartıları ve bazı eksiklikleri göz ardı edip izlemek yerinde olacaktır. Böyle olunca oyuncuların abartı replik ve mimiklerini normalleştirebiliyorsunuz. Zaten o abartılar da o ülkenin kültüründen kaynaklı olduğu için olumlu ya da olumsuz bir değerlendirme yapmanız gerekmiyor.

3 Aptal, adı üzerinde 3 ilginç üniversite öğrencisinin üniversite yıllarını ve yaşadıklarını anlatıyor. İçlerinden ikisi sınıfın en tembel öğrencileri iken diğeri en başarılısı. Ama en çalışkanı değil. Zira okuduğu mühendislik bölümüne doğuştan gelen bir yeteneği var. Emir Han'ın canlandırdığı (Rancho) bu öğrenci eğitim sistemine de a'dan z'ye karşı. Ülkemizde de bir benzeri vuku bulan ezberci eğitim sistemini üniversite çağında ortadan kaldırmak için elinden geleni ardına koymuyor. Ama ülkenin en başarılı fakültesi sıfatını almış bir fakülteyi yönetmekle sorumlu dekanı aşabilmesi de mümkün değil. Öğrencilerin intiharına kadar varan boğucu sistemi delebilmek için Rancho, oda arkadaşları Ferhan ve Raju'nun yardımını almak zorunda kalıyor. Bütün zorlukların yanında bir de dekanın kızına aşık olunca işler karışıyor.

3 Aptal, sıcak, samimi bir Hint filmi. Konusu ve vaad ettiklerinin çok ötesinde her tarafından zeka fışkıran mükemmel bir senaryoya da sahip. Senaryo doğru noktalarda enfes bağlantılar sağlayınca kurgucunun da işi kolaylaşıyor ve gerisi oyunculara kalıyor. Özellikle dekan rolündeki Boman İrani gençlere taş çıkartıyor ve hem komik hem de sinir bir karakteri başarıyla canlandırıyor. Film, çoğu repliğiyle hem güldürüyor hem de düşündürüyor. Yer yer melodrama kaçan ve izleyiciyi yakalayabilmeyi amaçlayan göz yaşartıcı sahneleri olsa da bir komedi filmi için hiç de çıkıntı durmuyor bu sahneler. Tıpkı bir Ertem Eğilmez filmi gibi dramayı komediye başarıyla yedirmenin hoş bir örneğini izlemiş oluyoruz.

Karşısında Slumdog Millionaire/Milyoner gibi profesyonel bir film görmeyi bekleyen izleyici için biraz hayal kırıklığı olabilir ama 3 Aptal kesinlikle kötü bir film değil. Hatta şu anda IMDB Top 250'nin 245. sırasında yer aldığını da söylersek sağlam bir filmle karşı karşıya olduğunuzu bile söyleyebiliriz. Son olarak Bollywood filmlerindeki uzun ve bol dans sahnelerinden korkanlar için ekleyelim. Bu filmde 3 adet şarkılı/danslı sahne var ve hiç de uzun ve sıkıcı değiller. Ama eski Bollywood filmlerinin müzikalitesini de aramayın derim.

İlginç Bilgi: Filmde üniversiteye yeni başlayan bir öğrenciyi canlandıran, Hintlilerin en meşhur aktörlerinden Emir Han bu filmin çekildiği yıl 44 yaşınaydı.

12 Ocak 2012 Perşembe

THUNDERBOLT AND LIGHTFOOT (1974)

Yönetmen: Michael Cimino
Oyuncular: Clint Eastwood, Jeff Bridges
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-Yardımcı aktör dalında Oscar adaylığı
IMDB Puanı: 7/10
Estar Abi Puanları:
-Michael Cimino: 5
-Jeff Bridges: 7
-Clint Eastwood: 6
Genel Puan: 5/10

2011 yılında izlediğim son film olan Thunderbolt and Lightfoot, 70'li yıllarda pek sevilen yol filmlerinin ve soygun filmlerinin melez bir örneği. İlk yarısı tam bir yol filmi. Clint Eastwood ve Jeff Bridges iki aylak serseri rolünde tesadüfler üzerine tanışan ikiliyi canlandırıyor. Eastwood (Thunderbolt) kendini vaiz gibi gösteren bir soygun çetesi üyesiyken Bridges (Lightfoot) ise sorumluluk almadan hayatın zevklerini yaşamaya çalışan bir avare rolünde zamanın ruhunu vermeye çalışıyor. Nixon döneminin getirdiği başıboşluk iki kahramanımızın da yaşam tarzına sirayet etmiş. Thunderbolt'la görülecek hesabı olan, çetenin diğer üyeleri de işin içine girince film birden yön değiştirip bir soygun filmine dönüşüyor.

The Deer Hunter/Avcı ile Oscar kazanan ve kariyerinde zirveyi yaşayan Michael Cimino'nun kariyerinin ilk filmi bu film. Zaten Avcı'nın dışında da kaliteli bir filmde imzasını göremiyoruz yönetmenin. Mario Puzo'nun mükemmel romanı The Sicillian/Sicilyalı'yı uyarladığı filmde de gelmiş geçmiş en kötü uyarlamalardan birine rastlıyoruz. Cimino hem toplumsal vaziyetten hem de Eastwood'un ekran personasından faydalanmaya kalktığı filmde 70'ler Amerika'sı ile ilgili kelamlar etmeye kalkışsa da ortaya yine tekdüze bir yapıtın çıkmasına engel olamıyor.

Thunderbolt and Lightfoot'un belki de kaydadeğer tek sahnesi soygun sahnesi diyebiliriz. Yolunda gitmemesi için hiçbir sebep olmayan soygun, öyle noktalara ulaşıyor ki son yarım saat, filmin sıkıcı temposuna oranla bir anda hızlanıveriyor. Filmin finalindeki sürpriz ise tek kelimeyle saçmalık. Yıllar evvel saklanan para, taşınan binayla beraber götürüldü şeklindeki sürpriz hiç de inandırıcı durmuyor.

Bu filmi Clint Eastwood için de bir ara film olarak görebiliriz. 1974 yılında sanatçının yer aldığı tek film olan Thunderbolt and Lightfoot, günümüze ulaşamamış, Eastwood'un kariyer basamaklarına herhangi bir katkı sağalamayan bir filmken Jeff Bridges bir Oscar adaylığı kazanıyor bu filmden. Ama karşısında The Godfather Part 2/Baba 2'deki rolüyle Robert De Niro olduğu için adaylığı ödüle çevirememiş. Bilindiği gibi Bridges bu ödülü 2 yıl önce Crazy Heart/Çılgın Kalp ile ilk kez kazanmıştı. Thunderbolt and Lightfoot, sanatçının ikinci Oscar adaylığı olarak kalıyor.

İlginç Bilgi: Filmin iki farklı finali var. Kullanılmayan final mutlu sonla bitiyor.

V FOR VENDETTA (2006)

Yönetmen: James McTeigue
Oyuncular: Hugo Weaving, Natalie Portman
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-Chicago Film Eleştirmenleri Birliği en iyi çıkış yapan yönetmen adayı
IMDB Puanı: 8,2/10
Estar Abi Puanları:
-James McTeigue: 7
-Natalie Portman: 7
-Wachowski Kardeşler (senaryo): 6
Genel Puan: 6/10

2000'lerle birlikte sinema seyircisi bir kuşak daha atladığında yeni gelen izleyici kuşağa uygun filmler de iki koldan dönmeye başladı. Birinci kolda Harry Potter, Twilight tipi filmlerle kuşağın nispeten daha genç üyelerine seslenilmeye çalışılırken bu kuşağın sinemayı biraz daha geç tanımış 20'li yaşlardaki üyelerine yönelik filmleri de yine genç yönetmenler kotarmaya başladı. Amerikan çizgiromanlarının da 90'lara göre yükselişe geçmesiyle birlikte hem klasik Spider Man gibi kahramanların filmleri çekildi hem de V for Vendetta'da olduğu gibi Alan Moore tarzında çizgi romanların önü açıldı. Watchmen, Sin City gibi çizgiroman uyarlamaları bu konuya eğilmeye meyilli yönetmenler tarafından, çizgiroman usulüne yakın bir tarzda çekildi. Aralarında en çok kabul gören de V for Vendetta oldu.

V for Vendetta, çizeri Alan Moore tarafından kabul görmeyen bir film. Çizgiromanın yaratıcısı, filmde adının yer almamasını sağlamaya varacak kadar çok kızmış yönetmen ve senarist ekibe. Çünkü ona göre kahramanı V, yeni nesil anarşistlere tıpkı Che'de olduğu gibi kapitalist sistemin sinsi yöntemlerinden biriyle yaklaşamayacak kadar özelmiş. V çıkartmalı bardaklar, tişörtler gibi unsurlara kucak açan bir film olduğunu düşünüyor yazar. Hakikaten de filmde anti-kahraman V'yi kahramana dönüştürürken, çabucak klişeye çevirebilecek bir yorum getirilmiş. V'nin kendisiyle başbaşa kaldığı ya da sadece Evey ile beraber olduğu sahnelerde nasıl sıradan bir yaşam sürdüğü, basit şeyleri yaşamaya meraklı olduğunu görüyoruz. Buna karşılık kalabalıklar içinde, V, sadece bir kahraman gibi yaşamaya çalışıyor. Bu çelişki ise V'den değil, diğerlerinin V'ye bakış tarzından kaynaklanıyor. Bu noktada V, günümüzün halk kahramanlarının bir izdüşümüne dönüşüyor.

Hikaye, 1984 misali bir totaliter rejimin yaşandığı fütüristik bir İngiltere'de geçiyor. John Hurt'ün canlandırdığı başbakan Adam Sutler'ın diktatörlüğündeki İngiltere'de halk rejimi kanıksamış ve bu baskı ortamına tam olarak uyum sağlamışken V, oyunu bozuyor ve tam 1 yıl sonra, İngiliz halk kahramanı Guy Fawkes'ın ölüm yıldönümünde parlemento binasını patlatacağını ilan ediyor. Film hakkındaki tartışmalar da zaten bununla başlıyor. V,  geçmişte deneylerde kullanıldığı dönemin mi intikamını alıyor, yoksa İngiliz halkının çektiği acıların intikamı için mi savaşıyor tam kestirmek mümkün değil. Öte yandan, totaliter bir rejimi ortadan kaldırmak için parlementoyu ve başbakanı öldürmek çare midir sorusuna da net bir cevap veremiyor. Bilişsel çözülme yolunda V'nin "eğittiği" Evey, tıpkı V'nin kendisinde olduğu gibi bir deney hayvanı olarak kullanıldığında V ile özdeşleşen seyirci Evey ile özdeşleşemiyor. Bunun da sebebi Evey ile V arasındaki ilişkinin senaryo boşlukları gibi görünüyor. Çaykovski'nin 1812 Üvertürü eşliğindeki patlama sahneleri ve domino taşlarıyla paralel yaratılan meydanda toplanma sahnelerinde önemli bir görsel etki vedrebiliyor film. Bu da filmin arkasındaki Wachowski Kardeşlerin filme olan büyük etkilerini gözler önüne seriyor.

V for Vendetta, yönetmen James McTeigue'nin ilk filmi. Fakat bu film öncesinde McTeigue, Star Wars -2 gibi, The Matrix serisi gibi filmlerde asistan yönetmenlik yaparak önemli bir tecrübe kazanmıştı. Fakat yönetmenin daha sonraki çalışmaları V for Vendetta kadar büyük sükse yapamadı.

İlginç Bilgi: Bir başka totaliter rejim hikayesi olan 1984'te sistemin mağdurunu oynayan John Hurt bu filmde rejimin başındaki despot Adam Sutler'ı canlandırıyor.

3 Ocak 2012 Salı

ÖZGÜR ŞAHİN'İN KALEMİNDEN: THE HELP (2011)

Yönetmen: Tate Taylor
Oyuncular: Emma Stone, Viola Davis, Octavia Spencer
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-En iyi film dahil 5 Altın Küre adaylığı
-Los Angeles, San Diego ve New York Film Eleştirmenleri en iyi yardımcı aktrist ödülü (Jessica Chastain)
IMDB Puanı: 8/10
Özgür Şahin Puanları:
-Viola Davis: 7
-Octavia Spencer: 7
-Jessica Chastain: 8
-Tate Taylor (yönetmen-senarist): 6-10
Genel Puan: 7/10

Kadin yazar Kathryn Stockett'in 2009 yilinda yayimladigi, en cok satanlar listesinde yer almis olan eseri „The Help“', oyuncu-senarist-yönetmen Tate Taylor tarafindan 2011 yilinda beyazperdeye ayni isimle basarili bir sekilde aktarilmis.

------------SPOILER----------------------------

Filmde ABD'nin hali vakti yerinde Mississippi eyaletinin Jackson sehrinde yasayan son derece basarili bir ögrenci olan güzel Skeeter'in, mezuniyetinden sonra iyi bir yazar olma cabasini ve ilk eserini yaratma sürecini izliyoruz. Basvuru yaptigi gazete icin „ev temizligi“ ile ilgili bir yaziya soyunan Skeeter, o günler icin hayli hassas bir konu olan siyahi hizmetcilerin yasadiklarini kaleme almak ister. Kiyafetleri, saci ve siyahlara dair olumlu düsünceleriyle ters düstügü beyaz-burjuva ahlaki ve onun en büyük temsilcisi sayilabilecek Hilly'nin hinlikleriyle bas etmesi gereken asi ruhlu genc yazar adayinin en büyük sorunu siyahi hizmetcileri konusturmaktir. Kitabi icin ilk olarak ayaklari yere basan, oglunun ölümünden sonra yasama küsen, dindar bir Hristiyan olan ve annesi hatta büyük annesi gibi iyi bir hizmetci sayilan Aibileen'i düsünen Skeeter, umdugunu baslangicta bulamaz, ancak Aibileen, en yakin arkadasi Minny'nin kocasi tarafindan dövülmesi, diger hizmetcilere yapilan haksizliklar ve oglunun aci bir irkci cinayete kurban gitmesinin verdigi yillanmis acisini dindirebilmek icin cesaretini toplayarak yasadigi kötü tecrübeleri Skeeter'a anlatmaya baslar. Aibileen'in israri üzerine son derece rahat, öz güveni yerinde ve beyaz efendilerinden nefret eden Minny de bu sürece katilir ve en cok sükse yaratacak olan „kakaolu turta“ (!) anekdotuyla kitaba damgasini vurur. Siyahi bir gencin Klu Klux Klan tarafindan öldürülmesinin haberinin yarattigi dehsetin etkisiyle tüm hizmetciler, Skeeter'a konusmaya karar verir. The Help isimli kitap böylece ortaya cikar. Eser raflarda yerini aldiktan sonra büyük bir etki yaratir. Skeeter, bu basariyla New York'ta yazarlik teklifi alirken, Aibileen, hizmetcilikten kovulur ve yazar olmaya karar verir. Minny ise hizmetcilik meslegine seksi ama masum Celia Foote'nin yaninda devam eder.

-------------SPOILER----------------

Bizzat rengarenk görüntülerle ilk anda gözümüzü boyayan Amerikan rüyasinin kabusunu, siyahi hizmetcilerin, ayri tuvaletleri kullanmak zorunda birakilmalari gibi, ikinci sinif insan muamelelerinde veya beyazlarin yasadiklari lüks villarina karsin, siyahlarin kücük, berbat ve karanlik evlerinde gözlemliyoruz. Cicek desenli, rengarenk une piece kiyafetler, son derece düzenli bicim verilmis kabarik saclariyla belirgin bir uyum icerisindeki hanimefendiler, calisanlarini ulu-orta yerde istedikleri gibi bozabilirken, aslinda kendileri de kocalari tarafindan sürekli ihmal edilir veya terk edilir. Bu acimasiz muameleden diger beyazlar da nasibini alir: Alt siniftan gelip, evlilik disi cocuk doguran ve Hilly'nin erkegini aldigi icin hafifmesrep görülen ve sehir disinda yasamak zorunda birakilan Celia Foote; hatta talihsiz turta tecrübesinde Hilly'e gülebilme hatasina düsen annesi (Sissy Spacek) solugu huzur evinde alarak cezalandirilir. 1960'larin hemen basinda Martin Luther King'in önderligindeki „Amerikan Yurttas Haklari“ hareketinin yasandigi bir dönemde etkisi günümüze kadar süre gelen siyah-beyaz ayrimini anlatan filmin öyküsü, sinema tarihinden ­bir „Mor Yillar“, „Beklenmeyen Misafir“ ve „Bülbülü Öldürmek“ten ayri düsmez. Kadinlar arasindaki iliskilere bu derece iceriden bakmasi, onu G. Cukor klasigi „Kadinlar“ veya haiz oldugu komedi unsurlariyla F. Ozon'un „8 Kadin“ina akraba yapar. Tabii filmin yaptigi en önemli vurgu ise 'kitaplarin, haksizliklarin duyurulabilmesi icin önemli bir etki gücüne­ sahip olmasi' fikridir. Bunun yani sira cocuklari okuyup hayatlarini kurtarsinlar diye cabalarken, onlari irkci cinayetlerle kaybeden hizmetcilerin, büyüyünce beyaz anneleri gibi gaddar olan kiz cocuklarina tüm sevgilerini ve sefkatlerini vermesi, siyahlarin, beyazlarla ilgili nefret ve sevgi dilemmasi da göz ardi edilmez ve bu cehennemden bir cikis yolu olarak böylesi insani duygulari isaret eder. Bir kitabi sinemaya aktarmanin zorlugunu basariyla astigini düsündügüm film, gereksiz ayrintilara yer vermemek adina kimi zaman skeclerden olusmus hissini veriyor. Görkemli villalarin tepe cekimleri, 1960'li yillarin TV-dizilerini animsatiyor. Film, Hollywood'un dönem filmi yaratmadaki becerisini bir kez daha ispatliyor.

Tüm oyuncularin ortalama basariyla rol yaptigi filmde Skeeter karakterini canlandiran Emma Stone'un, oyunculugu ve makyaji 2000'lerden 1960'lara yanlislikla düsmüs hissi veriyor ve yer yer inandiriciligini kaybediyor. Viola Davis ve Octavia Spencer ise keyif veren oyunculuklarina ragmen, tek boyutlu bir oyunculuk sergiliyor ve filmin senaryosu gibi cok tanidik geliyor. Celia Foote'u canlandiran Jessica Chastain'i ise cok begendigimi belirtmeliyim. Özellikle „Kuzenim Vinny“deki Marisa Tomei'nin hinzirligi ve „Mavi Gök“teki Jessica Lange'in hülyali halinin bir birlesimi gibi. Üst sinif aliskanliklarini bir hizmetciden ögrenmeye calistigi sahnelerde veya Hilly ile hayli komik anlar yasadigi yemek bölümünde gercekten izlenesi.

Oscar yolunda film, senaryo, şarki, oyuncu kategorilerinde adi gececek olan The Help icin senaryo ve Jessica Chastain, ödüle bir adim daha yakin görünüyor.

Ayrica kitabin yazari Kathryn Stockett, Skeeter karakteriyle neredeyse özdestir. 1969 yilinda Jackson'da dogmus ve 2003'te üniversite okumak icin New York'a gelmis ve su anda bircok gazete ve dergide yazarlik yapmaktadir. Jackson sehri ise sag görüslülügüyle bilinir. 1960'larda Amerikan Yurttas Haklari Hareketi'ne katilan yüzlerce kisi tutuklanmistir. Filmde öldürüldügü duyurulan siyahi genc ise Medgar Evers'tir. 12 Haziran 1963 günü Amerikan Irkci Hareketi'nin bir üyesi tarafindan Ekonomi ögrencisiyken öldürülür ve katili ancak 2003 yilinda mahkeme karariyla cezalandirilmistir.

1 Ocak 2012 Pazar

2011 DÖKÜMÜ

2010 verilerine göre yıl boyunca 8'ini 2 defa olmak üzere 226 film izlemişim ve bu da günde 0,61 filme denk geliyormuş. 2011'de ise bu veriler epey düştü. Bu yıl, 3'ü 2'şer defa olmak üzere toplam 156 film izlemişim. Bu kez günlük film izleme oranım 0,42'ye düşmüş durumda. Bu yıl geçen yıla göre 70 film daha az izlememin kanımca 3 sebebi var. Birincisi Almina Eda'nın doğumu ve filme ayıracağım zamanın önemli bir kısmını ona ayırmam. İkincisi, eve Digitürk alıp bütün maçlar paketine üye olmam. Üçüncü sebep ise bazı dizilerin ilk sezonlarına vakit ayırmam. Bu sebeplerden dolayı film sayısında düşüş var. Bu yıl 2 defa izlediğim filmlerden, ilginçtir, 2'si Güney Kore filmleri olan Yeopgijeogin Geunyeo ve Chugyeogja. Diğer film ise Brian De Palma'nın Femme Fatale'si. Clint Eastwood filmlerinin çoğunu 2010'da bitirdiğim için aktörün filmlerinin sayısı düştü. Alfred Hitchcock filmlerindeki yolculuğum ise bitmek üzere. Bu yıl da ustanın birçok filmini ilk kez izledim. Oscar yarıında en iyi film ödülü almış yapımlarda ise sırada Hamlet var ve orada da çok az film kaldı. Bu yıl sinemada hiç film izlemedim, Erzincan Es-in sinemalarının başarı derecesini buradan ölçebilirsiniz. Yıl içinde izlediğim en iyi film The Godfather Part 2 oldu. Yıl içinde ilk kez izlediğim filmler arasında en iyi ise Tropa de Elite 2 oldu. Bu yıl ilk kez izlediğim filmlerden sadece 3'ü (Tropa de Elite 2, Celda 211 ve You Can't Take it with You) 10 puan aldı benden. Listenin en ilginç yanı ise, benim gibi bir filme çekinmeden 1 puan verebilen birinin 1,2 ve 3 puan verdiği sadece 6 film çıkması. Geçen yıl bu sayı, 32 idi.

Aşağıdaki listede puansal sıralamaya göre bulacaksınız filmleri. Aynı puana sahip filmler ise alfabetik sıraya göre sıralandılar. Kalın harflerle yazılmış olanları ay birincisi olan filmler.

10 PUAN

1-Absolute Power/Mutlak Güç (1997-Clint Eastwood)
2-Celda 211 (2009-Daniel Monzon)
3-Dances with Wolves/Kurtlarla Dans (1990-Kevin Costner)
4-Das Leben der Anderen/Başkalarının Hayatı (2006-Florian Henckel von Donnersmarck)
5-Munich (2005-Steven Spielberg)
6-Plots with a View/Dört Cenaze Bir Nikah (2002-Nick Hurran)
7-Terminator 2: Judgment Day/Terminatör 2: Mahşer Günü (1991-James Cameron)
8-The Godfather Part 2/Baba 2 (1974-Francis Ford Coppola)
9-The Lord of the Rings: The Fellowship of the Ring/Yüzüklerin Efendisi: Yüzük Kardeşliği (2001-Peter Jackson)
10-The Lord of the Rings: The Return of the King/Yüzüklerin Efendisi: kralın Dönüşü (2003-Peter Jackson)
11-The Lord of the Rings: The Two Towers/Yüzüklerin Efendisi İki Kule (2002-Peter Jackson)
12-Tropa de Elite 2 - O Inimigo Agora e Outro/Özel Tim 2 (2010-Jose Padilha)
13-You Can't Take it with You/Para Beraber Gitmez (1938-Frank Capra)

9 PUAN

1-Chugyeogja/Ölümcül Takip (2008-Hong-jin Na)
2-Cüdaiye Nadir ez Simin/Bir Ayrılık (2011-Aşgar Ferhadi)
3-Das Experiment/Deney (2001-Oliver Hirschbiegel)
4-Der Untergang/Çöküş (2004-Oliver Hirschbiegel)
5-Die Welle/Tehlikeli Oyun (2008-Dennis Gansel)
6-Gelin (1973-Ömer Lütfi Akad)
7-In the Line of Fire/Ateş Hattında (1993-Wolfgang Petersen)
8-Indiana Jones and the Temple of Doom/Indiana Jones: Kamçılı Adam (1984-Steven Spielberg)
9-JFK/Kapanmayan Dosya (1991-Oliver Stone)
10-No Way Out/Çıkış Yok (1987-Roger Donaldson)
11-North by Northwest/Gizli Teşkilat (1959-Alfred Hitchcock)
12-Primal Fear/İlk Korku (1996-Gregory Hoblit)
13-Repulsion/Tiksinti (1965-Roman Polanski)
14-Rise of the Planet of the Apes/Maymunlar Cehennemi: Başlangıç (2011-Rupert Wyatt)
15-The Day the Earth Stood Still/Uçan Dairenin Esrarı (1951-Robert Wise)
16-The Silence of the Lambs/Kuzuların Sessizliği (1991-Jonathan Demme)
17-The Truman Show (1999-Peter Weir)
18-White Dog/Beyaz Köpek (1982-Samuel Fuller)
19-Yeopgijeogin Geunyeo/Hırçın Sevgilim (2001-Jae-young Kwak)

8 PUAN

1-12 (2007-Nikita Mikhalkov)
2-A Simple Plan/Basit Bir Plan (1998-Sam Raimi)
3-Aliens/Yaratıklar (1984-James Cameron)
4-Buried/Toprak Altında (2010-Rodrigo Cortes)
5-Der Tunnel/Tünel (2001-Roland Suso Richter)
6-Die Hard 2/Zor Ölüm 2 (1990-Renny Harlin)
7-Don't Look Now/Karanlığın Gölgesi (1973-Nicolas Roeg)
8-Ev (2010-Alper ve Caner Özyurtlu)
9-Femme Fatale/Öldüren Kadın (2002-Brian de Palma)
10-Fight Club/Dövüş Kulübü (1998-David Fincher)
11-Gone with the Wind/Rüzgar Gibi Geçti (1939-Victor Fleming)
12-Heat/Büyük Hesaplaşma (1995-Michael Mann)
13-In Bruges (2008-Martin McDonagh)
14-Inception/Başlangıç (2010-Christopher Nolan)
15-Indiana Jones and the Last Crusade/Indiana Jones: Son Macera (1989-Steven Spielberg)
16-Kynodontas/Köpek Dişi (2009-Giorgios Lantimos)
17-Lord of War/Savaş Tanrısı (2005-Andrew Niccol)
18-Mou gaan dou/Kirli İşler (2002-Wai-keung Lau-Alan Mak)
19-Night of the Living Dead/Yaşayan Ölülerin Gecesi (1968-george A. Romero)
20-Nuovo Cinema Paradiso/Cennet Sineması (1988-Giuseppe Tornatore)
21-Öğretmen (1988-Kartal Tibet)
22-Red Heat/Kızıl Ateş (1988-Walter Hill)
23-Rio Bravo/Kahramanlar Şehri (1959-Howard Hawks)
24-Salinui Chueok/Cinayet Günlükleri (2003-Joon-ho Bong)
25-Saving Private Ryan/Er Ryan'ı Kurtarmak (1998-Steven Spielberg)
26-Shallow Grave/Mezarını Derin Kaz (1994-Danny Boyle)
27-Snake Eyes/Yılan Gözler (1998-Brian De Palma)
28-Stalingrad (1993-Joseph Vilsmaier)
29-Sweet Smell of Success/Başarının Tatlı Kokusu (1957-Alexander Mackendrick)
30-The Asphalt Jungle/Elmas Hırsızları (1950-John Huston)
31-The Killing/Son Darbe (1956-Staley Kubrick)
32-The Killing Fields/Ölüm Tarlaları (1984-Roland Joffe)
33-The Man from Earth/Dünyalı (2007-Richard Schenkman)
34-The Manchurian Candidate/Casuslara Karşı (1962-John Frankenheimer)
35-The Mechanic (1972-Michael Winner)
36-The Reader/Okuyucu (2008-Stephen Daldry)
37-The Town/Hırsızlar Şehri (2010-Ben Affleck)
38-Toy Story 3/Oyuncak Hikayesi 3 (2010-Lee Unkrich)
39-Tropa de Elite/Özel Tim (2007-Jose Padilha)
40-True Lies/Gerçek Yalanlar (1994-James Cameron)
41-Zodiac (2007-David Fincher)

7 PUAN

1-8MM (1999-Joel Schumacher)
2-Abre Los Ojos/Aç Gözünü (1997-Alejandro Amenabar)
3-Angels & Demons/Melekler ve Şeytanlar (2009-Ron Howard)
4-Around the World in Eighty Days/80 Günde Devr-i Alem (1956-Michael Anderson)
5-Av Mevsimi (2010-Yavuz Turgul)
6-Being There/Bir Yerde (1979-Hal Ashby)
7-Bird on a Wire/Teldeki Kuş (1990-John Badham)
8-Black Swan/Siyah Kuğu (2010-Darren Aronofsky)
9-Body heat/Ateşli Vücutlar (1981-Lawrence Kasdan)
10-Collateral/Tetikçinin Gecesi (2004-Michael Mann)
11-Dawn of the Dead/Ölülerin şafağı (2004-Zack Snyder)
12-Dead Sexy/Ölümcül Güzellik (2003-Roberto Angelo)
13-Fatal Attraction/Öldüren Cazibe (1987-Adrian Lyne)
14-Field of Dreams/Düşler Tarlası (1989-Phil Alden Robinson)
15-Gemide (1998-Serdar Akar)
16-His Girl Friday/Cuma Kızı (1940-Howard Hawks)
17-Key Largo/Ölüm Gemisi (1948-John Huston)
18-Killer's Kiss (1955-Stanley Kubrick)
19-Le Locataire/Kiracı (1976-Roman Polanski)
20-Madeo/Anne (2009-Joon-ho Bong)
21-Mercury Rising/Şifre: Merkür (1998-Harold Becker)
22-Mission: Impossible/Görevimiz Tehlike (1996-Brian De Palma)
23-Murder by Death/22 Numarada Cinayet (1976-Robert Moore)
24-Reise der Hoffnung/Umuda Yolculuk (1990-Xavier Koller)
25-Reservoir Dogs/Rezervuar Köpekleri (1992-Quentin Tarantino)
26-Sleepers/Kardeş Gibiydiler (1996-Barry Levinson)
27-Tarantula (1955-Jack Arnold)
28-The Changeling/Dehşet (1980-Peter Medak)
29-The Lodger: A Story of London Fog/Kiracı (1927-Alfred Hitchcock)
30-The Man Who Knew too Much/Çok Şey Bilen Adam (1934-Alfred Hitchcock)
31-The Mission/Görev (1986-Roland Joffe)
32-The Parallax View/Parallax Esrarı (1974-Alan J. Pakula)
33-The Social Network/Sosyal Ağ (2010-David Fincher)
34-Vertigo/Yükseklik Korkusu (1958-Alfred Hitchcock)
35-Young and Innocent/Genç ve Masum (1937-Alfred Hitchcock)

6 PUAN

1-127 Hours/127 Saat (2010-Danny Boyle)
2-Ajeossi (2010-Jeong-beom Lee)
3-Dr. No (1962-Terence Young)
4-House of Games/Oyun Evi (1987-David Mamet)
5-Mrs. Miniver (1942-William Wyler)
6-Perfect Stranger/Kusursuz Yabancı (2007-James Foley)
7-Pit and the Pendulum/Dehşet Saati (1961-Roger Corman)
8-Psycho 4: The Beginning/Sapık 4- Başlangıç (1990-Mick Garris)
9-Raising Cain/İçimizdeki Şeytan (1992-Brian De Palma)
10-Recep İvedik 3 (2010-Togan Gökbakar)
11-Scream/Çığlık (1996-Wes Craven)
12-Source Code/Yaşam Şifresi (2011-Duncan Jones)
13-Terminator Salvation/Terminatör Kurtuluş (2009-McG)
14-The Ghost Writer/Hayalet Yazar (2010-Roman Polanski)
15-The King's Speech/Zoraki Kral (2010-Tom Hooper)
16-The Postman Always Rings Twice/Postacı Kapıyı İki Kere Çalar (1946-Tay Garnett)
17-The Thomas Crown Affai/Kibar Soyguncu (1968-Norman Jewison)
18-Thirteen Days/Yakın Tehlike (2000-Roger Donaldson)
19-True Grit/İz Peşinde (2010-Coen Kardeşler)
20-V For Vendetta (2006-James McTeugie)

5 PUAN

1-2012 (2009-Roland Emmerich)
2-Eyes of Laura Mars/Laura Mars'ın Gözleri (1978-Irvin kershner)
3-Hereafter/Öteki Dünya (2010-Clint Eastwood)
4-Hwanghae (2010-Hong-jin Na)
5-Red Eye/Gece Uçuşu (2005-Wes Craven)
6-The Fighter/Dövüşçü (2010-David O. Russell)
7-The Green Hornet/Yeşil Yaban Arısı (2011-Michel Gondry)
8-The Jackal/Çakal (1997-Michael-Caton Jones)
9-The Son of No One (2011-Dito Montiel)
10-Thunderbolt and Lightfoot (1974-Michael Cimino)

4 PUAN

1-4 Luni, 3 Saptamani si 2 Zile/4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün (2007-Christian Mungiu)
2-Batoru Rowaiaru/Ölüm Oyunu (2000-Kinji Fukasaku)
3-Eyyvah Eyvah 2 (2011-Hakan Algül)
4-Fa Yeung Nin Wa/Aşk Zamanı (2000-Wong Kar Wai)
5-Hang 'em High/Onları Yükseğe As (1968-Ted Post)
6-Jamaica Inn/Kanlı Meyhane (1939-Alfred Hitchcock)
7-Moon/Ay (2009-Duncan Jones)
8-Por La Peau D'un Flic/Bir Aynasızın Postu İçin (1981-Alain Delon)
9-Rich and Strange/Zengin ve Garip (1931-Alfred Hitchcock)
10-Secret Agent/Gizli Ajan (1936-Alfred Hitchcock)
11-The Family Man/Aile Babası (2000-Brett Ratner)
12-Winter's Bone/Gerçeğin Parçaları (2010-Debra Granik)

3 PUAN

1-Nae Yeojachingureul Sogae Habnida (2004-Jae-young Kwak)

2 PUAN

1-Lakpoşta Ham Parvaz Mikonand/Kaplumbağalar da Uçar (2004-Bahman Gobadi)
2-The Cable Guy/Baş Belası (1996-Ben Stiller)
3-You Can't Win 'em All/Paralı Askerler (1970-Peter Collinson)

1 PUAN

1-The Black Dahlia/Cehennem Çiçeği (2006-Brian De Palma)
2-The Kids are All Right/İki Kadın Bir Erkek (2010-Lisa Cholodenko)

ONYILLAR:

1-2000-2009: 43 film
2-1990-1999: 31
3-2010-2011: 26
4-1980-1989: 16
5-1970-1979: 11
6-1950-1959: 10
7-1930-1939, 1960-1969: 7'şer
8-1940-1949: 4
9-1920-1929: 1

YÖNETMENLER:

1-Alfred Hitchcock: 8 film
2-Brian De Palma: 5
3-Steven Spielberg: 4
4-David Fincher, James Cameron, Peter Jackson, Roman Polanski: 3'er film

ARALIK 2011 DÖKÜMÜ

Filmler:

1-Munich (2005-Steven Spielberg): 10
2-No Way Out/Çıkış Yok (1987-Roger Donaldson): 9
3-Rise of the Planet of the Apes/Maymunlar Cehennemi: Başlangıç (2011-Rupert Wyatt): 9
4-Repulsion/Tiksinti (1965-Roman Polanski): 9
5-White Dog/Beyaz Köpek (1982-Samuel Fuller): 9
6-Cüdaiye Nadir ez Simin/Bir Ayrılık (2011-Aşgar Ferhadi): 9
7-Saving Private Ryan/Er Ryan'ı Kurtarmak (1998-Steven Spielberg): 8
8-The Mechanic (1972-Michael Winner): 8
9-Night of the Living Dead/Yaşayan Ölülerin Gecesi (1968-George A. Romero): 8
10-Fatal Attraction/Öldüren Cazibe (1987-Adrian Lyne): 7
11-Le Locataire/Kiracı (1976-Roman Polanski): 7
12-Angels & Demons/Melekler ve Şeytanlar (2009-Ron Howard): 7
13-V For Vendetta (2006-James McTeigue): 6 -eleştirisi henüz yayımlanmadı-
14-The Postman Always Rings Twice/Postacı Kapıyı İki Kere Çalar (1946-Tay Garnett): 6
15-Thunderbolt and Lightfoot (1974-Michael Cimino): 5 -eleştirisi henüz yayınlanmadı-
16-The Family Man/Aile Babası (2000-Brett Ratner): 4

Ortalama Puan: 7,56/10

Diziler:

-The Dead Zone/Ölü Bölge (2002-Sezon 1): 7/10