30 Aralık 2011 Cuma

REPULSION / TİKSİNTİ (1965)

Yönetmen: Roman Polanski
Oyuncular: Catherine Deneuve, Yvonne Furneaux
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-En iyi görüntü yönetimi dalında BAFTA adayı
-Cannes'da FIPRESCI ve Jüri Özel Ödülleri
IMDB Puanı: 7,9/10
Estar Abi Puanları:
-Catherine Deneuve: 10
-Roman Polanski (yönetmen-senarist): 9-10
Genel Puan: 9/10

Karar verebilmiş değilim... Sinema tarihinin en iyi kadın oyuncu performansı Requiem for a Dream/Bir Rüya İçin Ağıt'ta bağımlılıkları yüzünden yavaş yavaş deliren anne karakteriyle Ellen Burstyn'ınki mi yoksa Catherine Deneuve'ün bu filmdeki performansı mı? Açıkçası bu iki tuhaf karakter sinemada oynanılacak en zor roller olarak göze çarparken her iki oyuncu da mükemmel bir oyun sergilemişler. Bu filmi Roman Polanski'nin apartman üçlemesindeki izlemediğim tek film olduğu için izlemeye başlamışken bir süre sonra Catherine Deneuve'ün gözlerinden beden diline, ses tonundan yatağa yatış şekline kadar her yeriyle gerçekten de çıldırıyormuş gibi hissettirdiği performansına kapılıp gittiğimi hissettim.

Polanski, kendisi ve çoğu filmde beraber çalıştığı yazar Gerard Brach ile oluşturduğu senaryosunda daha baştan hiçbir şeyin normal gitmeyeceğini gösterir. Film, tıpkı Alfred Hitchcock'un Vertigo/Ölüm Korkusu filmindeki gibi bir kadının gözlerinde açılır. Ön jenerik yazıları normal şekilde akmaz ve ekranda bir sağa bir sola gider gelir. Daha sonra anlarız ki bu bile ana karakterin aklının gidişatının bir metaforudur. Sakince bir dehşetle bize bakan gözden Deneuve'ün katatoniye girmek üzere olan yüzüne doğru geçiş yaparız.

Catherine Deneuve, bu filmde bir güzellik merkezinde çalışan manikürcü genç bir kız olan Carol'ı canlandırır. Carol, genç, güzel ama içe kapanık, pek konuşmayan, insanlarla iletişime girmekten kaçınan bir kızdır. Sokakta yürürken kendisine laf atan erkeklere dehşetle bakar. Evde beraber yaşadığı ablası ise tam tersidir. Kadının evli bir adamla ilişkisi vardır ve birkaç gün sonra Carol'ı evde yalnız bırakıp İtalya'ya gezmeye gideceklerdir. Carol bu ilişkiye onay vermez. Ablasının sevgilisinden nefret eder ama sözünü dinletemez. Kendisine aşık olan Michael'ı ise sürekli reddeder. Açık ve net bir şekilde Carol'ın erkeklerden, ilişkilerden, seksten ve hatta romantizmden nefret ettiğini görürüz. Carol dışarıdan bakıldığında oldukça uysal bir genç iken içinde büyüyen canavarı sakinleştiren tek şey karşı kilisenin bahçesinden top oynayan rahibelerin görüntüsüdür. Bekaretle donatılmış rahibeler ona bu dünyadaki en temiz insanlar olarak görünür.

Ablasının İtalya'ya gitmesiyle başlayan süreç ise tempoyu arttırır ve daha sonra çok filmde kullanılacak bir ayna sahnesiyle her şey baştan başlar. Carol'ın inanılmaz değişimi, ölü bir tavşanla resmedilen doğurganlığın yitimi ve şiddetli bir seksi temsil eden duvarların sertçe çatlaması eşliğinde Carol, şizofrenik bir dünyaya adım atar.

Balık gözü lenslerle ve alan genişliğinin ters yüz edilmiş haliyle çekilen ve bu şekliyle mükemmel bir sinematografiye sahip Repulsion, seyircinin Carol'la özdeşleşmesine de ona cephe almasına da izin vermez ve izleyicisini tedirginlik içinde, çaresizce olacakları seyretmeye zorlar. Zaten bu yüzden de açık ara en iyi gerilim filmlerinden biridir Repulsion. Şiddet sahnelerini göstermeyerek ama hissettirerek seyircinin üzerindeki çaresizlik hissini daha da arttıran Polanski, Psycho/Sapık'ta Norman Bates'in seyirciye hissettirdiklerini Carol'da dener ve hedefi on ikiden vurur. Tabii bunda şansının yaver gitmesinin başlıca sebebi Catherine Deneuve'dür. Deneuve ve Norman Bates'i canlandıran Anthony Perkins'in kaderi bir çizilmiştir sanki. Her ikisi de normal olmayan bir karakteri canlandırarak popüler olurlar. Fakat Deneuve için bir dişi Perkins diyemeyiz. Zira Perkins'in Norman Bates'i Carol'dan farklı olarak farklı kimlikler taşır. Bu yüzden Perkins çift yüzle oynamak zorundadır rolü. Ama Deneuve zaman zaman katatonik şizofreni halleri de başta olmak üzere hem saldırgan hem de sükut içinde bir performans göstermek zorundadır ve zaten fazlasıyla da yapar bunu. Deneuve rolünde o kadar inandırıcıdır ki halisünasyonlarından duyduğu korkuyu, gerçek olmadığını bildiğimiz halde biz de duyarız.

Muhteşem bir final sekansı... Maalesef dikkatsizliğime yenilerek amacı ıskaladığım fotoğrafa doğru 180 derecelik açıyla yönelen kameranın muhteşem hareketini ancak film bittikten sonra okuduğum yorumlarda farkedebildim ve gerçek bir şok yaşadım. Film boyunca 3 kez gösterilen fotoğrafta benim ilk dikkatimi çeken herkesin başka yönlere bakmasıydı. Meğer fotoğrafın esprisi bambaşkaymış. Buraya tüm fotoğrafı almak yerine yalnızca Carol'ın küçüklüğünü alıyorum. Henüz izlememiş olanlar için yeterince davet edici bir kare bu. Repulsion, gerilim filmlerinden özellikle de psikolojik-gerilim filmlerinden hoşlananlar için bir nimet. Carol'ın gözlerinde o nimetin küçük bir parçası mevcut. Büyük parçayı keşfetmek ise istekli seyircilere kalmış.

İlginç Bilgi: Filmdeki ustura sürekli kapalı konumdayken Carol'ın elinde vajinayı temsil eden V harfinin şeklini alıyor.

LE LOCATAIRE / KİRACI (1976)

Yönetmen: Roman Polanski
Oyuncular: Roman Polanski, Isabelle Adjani
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-Cannes'da Altın Palmiye adaylığı
IMDB Puanı: 7,8/10
Estar Abi Puanları:
-Roman Polanski (yönetmen-oyuncu-senarist): 7-8-7
Genel Puan: 7/10

Polanski'nin apartman üçlemesinin son filmidir Kiracı. Malum tecavüz suçlamasından dolayı ABD'den kaçtıktan sonra çektiği bu film üçlemenin ilk iki ayağındaki paranoya ve şizofreni temalarını tamamlar. Repulsion/Tiksinti'de şizofreniyi sebeplerini de araştırarak ele alan yönetmen Rosemary's Baby/Rosemary'nin Bebeği'ndeyse şizofreniden ziyade paranoyanın gerçekle örtüşebilme şansını ele almıştı. Le Locataire'de ise şizofreninin sebeplerinden ziyade sonuçlarına doğru alıyor. Şizofreninin getireceği anti-sosyal kişilik bozukluğu ve sonuçlarının nerelere kadar uzanabileceği Kiracı'nın işleği olmuş durumda.

Roman Polanski, hikayesini yavaş yavaş ve acele etmeden anlatıyor. Ön adını bilmediğimiz Trelkovsky'nin yeni taşındığı daire ve tuhaf komşularıyla birlikte başka açılardan tuhaf iş arkadaşlarını gösteriyor bize. Sanki tüm bu insanların arasında tek normal olanı Trelkovsky gibi görünüyor. Suratsız bir kapıcı, haddinden fazla hassas bir ev sahibi, asık suratlı komşular, paranoya içinde olup olmadığı anlaşılamayan bir başka komşu ve dünya umurlarında olmayan, başkalarının haklarını hiçe sayan iş arkadaşları arasında Trelkovsky bir yandan kendi yalnızlığı ile uğraşırken bir yandan da bu tuhaf insanlara adapte olmaya çalışıyor. Kendini çok çabuk ele veren şizofreni ise Polanski'nin yalın anlatımıyla bize tuhaf bir çelişki sunuyor. Zira normal gibi görünen insanlar mı anormaldir yoksa tuhaflık göreceli midir sorusu geliyor aklımıza. Polanski, çok sonra gördüğümüz ve haklarında karar verdiğimiz karakterlerin hep Trelkovsky'nin gözünden anlatıldığını gösteriyor ki bu da deliliğin toplumlaşmış ama kendi kabuğuna çekilmiş insanların şizofrenik bir karakterden bakış açısını oluşturuyor.

Polanski üst metinde apartman hayatı ile de ilgilenip günümüz insanının blok apartmanlardaki yaşantısının iletişime ne büyük zararlar verdiğini gösteriyor. Şizofreni gibi temelde iletişimle ilgili bir temayı bu ortak yaşam saplantısıyla birleştiriyor. Üzerine döktüğü sos ise yabancılık. Sürekli Polonya asıllı bir Fransız vatandaşı olduğunu belirtmek zorunda kalan Trelkovsky üzerinden toplumdaki "öteki" algısını işliyor. Şizofren kişilerin ötekileşmesiyle etnik ötekilik arasında hoş bir denge kuruyor.

Final ise birçok Polanski filmi gibi soru işaretleriyle dolu. Trelkovsky'nin şizofren olmama, her şeyin hastanedeki Simone'un gözünden aktarılma ihtimaliyle bizi başbaşa bırakıp kaçıyor Polanski. Ama cevap ne olursa olsun elde ettiği sonuçlar değişmiyor ve şizofreni ile yabancılık teması üzerinden toplumsal ötekileştirmeyi, bununla birlikte apartman yaşantısı üzerinden de toplumsal biraradalığı tüm sakat yönleriyle yüzümüze vuruyor. Üstelik tüm bunları Trelkovsky'nin geçmişinden hiç bahsetmeden yapıyor.

Roman Polanski filmi hem romandan uyarlayıp hem yönetirken aynı zamanda Trelkovsky karakterini de bu rolü canlandıracak aktör bulamadığından bizzat oynuyor. Polanski, Leh genlerinin bir izdüşümü olarak iyi bir yönetmenliğin yanı sıra kaliteli bir oyunculuğu da kotarabileceğini gösteriyor. Trelkovsky'nin Simone'a dönüştüğü anlarda Polanski de o dönüşüm konusunda ikna edici bir rolbazlık sarfediyor.

İlginç Bilgi: Eski bir Sinema dergisinde dergi yazarlarının izlemeyi en çok isteyip de henüz ulaşamadığı filmler listesinde bir numarayı Le Locataire almıştı. Criteron Collection sayesinde hepsi izlemiştir sanırım.

SAVING PRIVATE RYAN / ER RYAN'I KURTARMAK (1998)

Yönetmen: Steven Spielberg
Oyuncular: Tom Hanks, Tom Sizemore
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-Yönetmen, görüntü yönetmeni, kurgu, ses ve ses efekti dallarında 5 Oscar ödülü ve en iyi film dahil 6 dalda Oscar adaylığı
-Amerikan Sinema Editörleri en iyi kurgu ödülü (Michael Kahn)
-Eni iyi ses ve özel efekt dallarında BAFTA ödülü, film ve yönetmen dahil 8 adaylık
-Yönetmenler Birliği en iyi yönetmen ödülü
-En iyi film ve yönetmen dallarında Altın Küre ödülü ve 3 dalda adaylık
-Senaristler Birliği en iyi senaryo adayı
IMDB Puanı: 8,5/10
Estar Abi Puanları:
-Steven Spielberg: 9
-Tom Hanks: 7
-Janusz Kaminski (görüntü yönetmeni): 10
-Robert Rodat (senaryo): 7
-John Williams (müzik): 3
-Ses ve ses efekti ekibi: 10
-Makyaj departmanı: 9
Genel Puan: 8/10

Apocalypse Now/Kıyamet fanatikleri bana kızacak olsa da sinema tarihinin en iyi açılış sahnesinin bu filme ait olduğunu söylemeden edemem. Tuhaftır bu filmden pek hoşlanmayan kimseler aynı cümleyi kurar ve filmin genelini pek sevmediklerini ama açılış sahnesini muhteşem bulduklarını söylerler. Gerçekten de öyledir ve bu yazının da ilk paragrafının konusu olmayı hak eder. Mezarlıktaki intro sahneden sonra Tom Hanks'in titreyen elleriyle başlayıp yaklaşık 24 dakika sonra sona eren Omaha Sahili çıkarma sahnesi Spielberg'in nasıl bir yönetmen olduğunun en iyi kanıtlarındandır. Spielberg kalitesini örnekleyen bir sahne getirmemizi isteseler ben bu sahneyi seçerdim ve hem de Schindler's List/Schindler'in Listesi'ndeki gaz odası sahnesine hiç acımadan yapardım bunu. Açılış sahnesi savaş nedir, savaşa giden askerler neyle karşılaşır, bir adam kaybettiği saatini arar gibi vücudundan kopmuş kolunu nasıl sakince ararın cevabını içerir sahne ve Almanların, sahile çıkmaya çalışan müttefik askerlerine yaşattığı dehşetin yüzde yüzüne tanık oluveririz.

Geri kalanı? Açıkçası bana geri kalanı çok da bir şey vaadetmiyor. Bu filmi ikinci kez izleyişim ve çoğu Spielberg filmini 3'ten fazla kez izlediğim düşünülürse yönetmenin en popüler ikinci filmine yaklaşımımın soğuk olduğunu söyleyebilirim. Ama bunda filmin kendisi kadar cephe filmlerinden hoşlanmamam da bir sebeptir. Açıkçası baştan sona düşmanla çarpışılan, mermilerin ve bombaların durmaksızın havalarda uçuştuğu savaş filmlerinden ziyade The Guns of Navarone/Navarone'un Topları gibi yalnızca belli bir olaya odaklanan ya da Schindler's List gibi savaşın insani yönüne odaklanmış filmleri daha çok tercih ediyorum. Tabii bu Saving Private Ryan gibi bir filmi kalitesiz yapmıyor. Bir kere her şeyden önce alanında bir deha olarak gördüğüm Janusz Kaminski'nin emeği var ortada. Çalıştığı her filmde olduğu gibi yine muazzam bir iş koyuyor kendisi ortaya. Öte yandan özellikle son 1 saati için yapılan çalışması ne kadar zor olduğu daha izlerken bile belli olan kurgu çalışması için Michael Kahn'ın da övgü dolu cümleler ve ödülleri hak ettiğini görmek lazım.

Diğer yandan nedendir bilemem ama büyük bir müzik eksikliği var filmde. Spielberg'in kadrolu müzisyeni John Williams, çoğu sahnede müzik kullanmamış, kullandığı sahnelerde de sıradan bir marş havasından başka bir şey ortaya koyamamış. Schindler's List, Star Wars/Yıldız Savaşları ve elbette çok sevdiğim Indiana Jones serisindeki a kalite işlerinin yanında oldukça sönük kalmış burada.

Film, Spielberg'in herhalde en propagandist filmlerinden biri. Amerikan bayrağıyla başlayıp Amerikan bayrağıyla sona ermesi bana kalırsa son derece hatalı bir seçim. Evrensel olmaya çabalayan ve sürekli eleştirmek için can atılan bir yönetmenin bu denli yerel kalması tuhaf. Sadece Normandiya Çıkarması'nın tek başına Amerikan başarısı olarak göstermesi bile filmin değerini küçültüyor. Yahudi askerin ölümü, onu öldüren kişi, Amerikan askerinin korkudan yardıma gidememesi sahnesi de o dönemin Yahudi halkına batı dünyasının her şey olup bittikten ve en büyük felaketler yaşandıktan sonra gitmesini bir yansıması olarak başarılı bir sahne olsa da film, bu tip deha sahnlerine çok sık başvurmuyor.

Saving Private Ryan aynı zamanda 90'lu yılların en büyük Oscar sürprizinin de konusu olmuştu. Steven Spielberg, ikinci yönetmenlik Oscar'ını kazandı kazanmasına ama herkesin en iyi film ödülü açıklanırken yaşadığı şaşkınlık hala unutulmaz. O yıl törenden önce ve tören esnasında herkesin favori gördüğü film Saving Private Ryan'dı. Ödüllerin gidişatı da bunu gösteriyordu ama ödül Shakespeare in Love/Aşık Shakespeare filmine gidivermişti. Açıkçası son derece sıradan bir filmdi ve Saving Private Ryan karşısında yarışacak güçte bile değildi ama Akademi onu seçmişti işte. Amerikan bayrağıyla başlayıp yine o bayrakla biten bir filmin büyük ödüle ulaşamaması da herhalde en çok Oscar konusunda açık yakalamaya çalışan eleştirmenleri yıkmıştı.

İlginç Bilgi: Çıkarmadan sonra tepeye varabilen Amerikan askerlerinin öldürdüğü 3 düşman asker altyazısız bölümde "biz Alman değiliz Çekiz" demeye çalışıyormuş. Gerçekten de bu çıkarma esnasında Çekoslovakya'dan zorla asker getirilmiş ve bunlar Alman zannedilerek Müttefiklerce öldürülmüş.

THE MECHANIC (1972)

Yönetmen: Michael Winner
Oyuncular: Charles Bronson, Jan-Michael Vincent
Önemli ödül ve adaylıklar: Yok
IMDB Puanı: 6,8/10
Estar Abi Puanları:
-Michael Winner: 8
-Charles Bronson: 8
Genel Puan: 8/10

Michael Winner-Charles Bronson işbiriliğine ilk defa Death Wish/Öldürme Arzusu isimli klasikte rastladım. Amerika'nın zamanında en ses getiren filmlerinden birini beraber kotarmıştı bu ikili. Film tartışmalar yaratmış, seyirciyi ikiye bölmüş ve bireysel adalet kavramını yeniden gündeme oturtmuştu. Sonradan başarısız devam filmleri çekildi ve bu filmler yalnızca ilk filmin kalitesini bir kez daha anlamamıza yol açtı. The Mechanic o yolun hazırlayıcısı olan film. Death Wish gibi bir film olmasa da estetik açıdan o kaliteyi aşan bir yapım.

Mekanik, mafyanın araya aracılar koyarak tuttuğu ve tepedekilerin tanımadığı bir kiralık katil tipi. Aynı şekilde mekanikler de mafya liderlerini tanımıyorlar. Öldürdükleri insanların kimlere ne zarar verdiklerini bilmiyorlar. Mekaniklerin bir başka özelliği de babadan oğula geçen bir mesleğe sahip olmaları. Eğer evli değillerse bir varis yetiştirmek zorundalar. Charles Bronson da bu filmde bir mekaniği canlandırıyor. Her ne kadar mekanik teriminin bazı öğeleri deforme edilse de (mafya liderini tanımak gibi) yine de bu az bilinen meslek tipini başarıyla işliyor Bronson. Filmi estetize edense Bronson'ın öldürme yöntemleri.

Film, 15 dakika boyunca tek bir diyalog olmadan başlıyor. Klasik senaryo şablonlarından biri bu filmde de karşımıza çıkıyor. İlk sahne karakteri tanıtmak için onun başarılı olduğu bir "iş"i anlatır. Bu iş ve öldüreceği kişi filmin geri kalanı için önemsizdir. Bu sahne sadece "görevliye" adapte olmamıza yarar. Michael Winner da bu şablonu kullansa da tekniğiyle çok iyi bir iş çıkararak bir klişeden önemli bir kazanım elde ediyor ve izleyicinin hem merak hem özdeşleşme hem de gerilim sorununu çözüveriyor.

Mekanik, evli olmadığı ve artık emekliye ayrıldığı için kendisine bir varis bulmak zorunda olduğundan menejerinin oğlunu bu görev için seçiyor. Aynı zamanda yaptığı "iş" dolayısıyla gence borçlu olduğunu hissediyor. Fakat varis bulma işinde bazı kuralları atladığından ve yanlış ata oynadığından işler sarpa sarıyor.

The Mechanic, türdeşlerinden atmosfer olarak hemen ayrılan bir film. Aynı zamanda fabrikasyon Bronson filmlerinden de çok çok uzak. Tam bir 70'ler havası ve içinde bir punk yatan anti-kahramanıyla kült filmler statüsüne saygınlığıyla girebilecek bir film. Death Wish kadar popüler olmaması da bu filmi ayrıca özel kılıyor. Alain Delon'un oynadığı ve The Mechanic'ten daha çok sevilen Le Samourai'den daha başarılı bulduğumu da belirteyim. Filmin bu yıl çekilen re-makeini henüz izlemedim ama finali değiştirilmiş, üstelik Charles Bronson'ın yerini Jason Statham'ın aldığı bir re-makei izlemeye zaten pek gerekli bulmuyorum.

İlginç Bilgi: Filmin temeli şu cümle üzerine oturuyor: "Cinayet ehliyet sahibi olmadan adam öldürmektir. Herkes öldürür."

29 Aralık 2011 Perşembe

FATAL ATTRACTION/ÖLDÜREN CAZİBE (1987)

Yönetmen: Adrian Lyne
Oyuncular:Michael Douglas, Glenn Close
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-Film, yönetmen, senaryo, aktrist, yard. aktrist (Anne Archer) ve kurgu dallarında 6 Oscar adaylığı
-En iyi kurgu BAFTA ödülü ve 2 adaylık
-Yönetmenler Birliği en iyi yönetmen adayı
-Film, yönetmen, aktrist, yard. aktrist dallarında 4 Altın Küre adaylığı
-Senaristler Birliği en iyi senaryo adayı
IMDB Puanı: 6,8/10
Estar Abi Puanları:
-Glenn Close: 9
-Michael Douglas: 7
-Adrian Lyne: 7
Genel Puan: 7/10

Bu aralar sıkça, bir aktristin sırtlayıp götürdüğü filmler izliyorum. Glenn Close da bunlardan biri. Açıkçası filmde ilk gördüğümde Close'un yanlış bir tercih olduğunu düşünmüştüm. Bunda filmin Türkçe adından dolayı yanılmamın payı büyük hiç kuşkusuz.Glenn Close öldürücü bir cazibeye sahip değil, 40'lı yılların kara filmlerindeki gibi bir erkeği baştan çıkararak onu avcuna alabilecek bir görüntüsü yok. Ama zaten film de o tip bir femme fatale anlatıcısı değil. Glenn Close da rahatlıkla femme fatale klasmanına dahil oluyor. Ama filmin bir kara film olmadığını da söyleyebiliriz. Zira film o janrın kurallarının epey dışında seyrediyor.

80'li yıllarda Soğuk Savaşın da sona ermesi ve Reagan yönetimiyle birlikte halkın da Hollywood'un da kendi içine dönmesi konusunda Ordinary People/Sıradan İnsanlar filmi hakkındaki yazıda epey kalem oynatmıştık. Fatal Attraction da o eğilimin son örneklerinden birisi. Klasik bir Amerikan orta sınıf ailesinin mutlu mesut yaşantısını resmederek başlayan film, aynı ailenin neşeli bir fotoğrafıyla son buluyor. Bu dengeyi bozansa erkeğin tek gecelik bir ilişki yaşama isteği... Michael Douglas, filmde karısı ve çocuğu kayınpederini ziyarete gittiğinde bir partide tanıştığı kadınla tek gecelik bir ilişki yaşayan adamı oynuyor. Fakat tek gecelik ilişki bu karakterin sandığı şekilde sona ermiyor. Kadın kendisini kullanılıp atılacak bir kadın olarak görmüyor. Üstelik erkeğin evli ve evliliğinde mutlu biri olduğunu bilerek ilişkiye girmesine rağmen. Glenn Close'un canavarca oyunu sayesinde tam bir dehşet yumağına dönen hastalıklı kadın, Douglas'ın tüm aile dengesini yok ediyor. Böylece Amerikan toplumunun cezbedici dış mihraklara kapılmamasını, eğer kapılırsa bir anda hayatlarının ters yüz edileceğini öğütlüyor film. Bütün bir senaryo da zaten başta baba olmak üzere aileye, bağlarını kuvvetlendir dersi veriyor. Yoksa ne olacağını görürsün! Bu yüzdendir ki ABD, 1. Dünya Savaşı'ndan beri kendi kendine yeten bir ülke olma ve buna binaen kendi kendine yeten bireyler yaratmak için çabalıyor.

Film, kadının birey olarak değer görme arzusuna da olabildiğince destek çıkıyor ve yer yer Glenn Close'un deliliğin sınırlarını çoktan aşmış karakterine hak ve destek veriyor. Erkekler tarafından gelip geçici bir "unsur" olmaktan çıkıp yaşamlarının tam merkezlerine kurulmayı bir hak olarak gören kadınların da var olacağı, bu kadınları ciddiye almamanın doğuracağı zararın büyük çapta olacağı filmin diğer nasihatlerinden.

Ahlakçı bir film olduğu her halinden belli olan Fatal Attraction, Michael Douglas'a da bir kariyer haritası çizmiş oluyor. Bu sayede Douglas da sürekli "normal olmayan" kadınlarla ilişkiye giren karakterleri oynamaya 1 numaralı aday olup çıkıyor. Hatta Disclosure/Taciz filminde bu filmdeki karakterin tam tersini canlandırarak garip bir ironiye de imza atıyor ve bu sefer de başı Demi Moore'la derde giriyor. Aynı şekilde Basic Instinct/Temel İçgüdü'de Sharon Stone tarafından ayartılan polis rolünde kendi yarattığı bu akımın zirvesine yerleşiyor. Sonrası ise medya tarafından yaratılıyor ve bir gazete Douglas'ın her an seks düşünen erkeklerden biri olduğunu yazıp çizince ortalık karışıyor. Hollywood'un medyayla ilişkisinin Fatal Attraction'la başlayan macerası da Michael Douglas'ın popülerliğine popülerlik katmasıyla son bulmuş oluyor. Catherine-Zeta Jones gibi bir kadınla evlenmek de cabası!

İlginç Bilgi: Bu filmden esinlenip çekilen bir porno film de var. Adı, Fatal Erection!

KISA FİLM: KAFES

Sinema bölümü öğrencisi sevgili dostum Bayram Demir, bir kısa film ödevi hazırlamış. 9 dakikalık film, bize bizi anlatıyor. Bu satırları yazanı ve şu anda okuyan sizi hep beraber içeriyor bu film. Cumhuriyet okuyoruz, Nazım Hikmet kitapları alıyoruz.  Faturalar bizi endişeleniyor. Ülkenin gidişatı hakkında hayıflanıyoruz. Aydınız, ilericiyiz ama poşetteki bir kitaptan farkımız yok. Çünkü yanıbaşımızda vuku bulan şiddete bile el koymaktan korkup sadece bütünsel şiddete ve toplumsal bozulmaya dair söylecek sözlerimizi söyleyebiliyoruz kısık sesle. Bastırılmış şiddet duygumuzu savaş oyunlarından çıkarıyoruz. Sevgili Bayram'a ses miksajı konusunda biraz daha çalış diye haddim olmadan tavsiyede bulunup, diyalogsuz, metaforik anlatım gücü için tebrik ediyorum. Inception soundtrack için de kulaklarımızın pasını yine sildi diyebilirim.

28 Aralık 2011 Çarşamba

THE POSTMAN ALWAYS RINGS TWICE/POSTACI KAPIYI İKİ KERE ÇALAR (1946)

Yönetmen: Tay Garnett
Oyuncular: Lana Turner, John Garfield
Başlıca ödül ve adaylıklar: Yok
IMDB Puanı: 7,6/10
Estar Abi Puanları:
-Tay Garnett: 6
-Lana Turner: 7
-John Garfield: 6
Genel Puan: 6/10

Sanırım James M. Cain hep kocasını, kendisine aşık ettiği erkeklere öldürtmeyi ve bu sayede kocasının hayat sigortasını kazanmayı amaçlayan femme fatale karakterler hakkında roman yazıyor. 1946'nın bir başka filmi Double Indemnity/Çifte Tazminat da aynı konuyu işleyen bir James M. Cain roman uyarlamasıydı. Billy Wilder filmografisinin en iyi örneği çıkmıştı o filmle ama Tay Garnett aynı malzemeyle daha iyi bir film çıkaramamış.

Konusu yukarıda özetlediğim gibi olan Postacı Kapıyı İki Kere Çalar, Lana Turner'ın 40'lı yılların vamp femme fataleleri arasında göz dolduran güzelliğine kapılan avare Frank rolünde daha iyisi bulunabilirmiş diyebileceğimiz John Garfield'ın başına gelenlerle bir klişe. Aynı yıl çekilmiş ve çok beğenilmiş bir filmin yarattığı sükseden nasibini almak için çekilmiş olduğu çok belli bir film karşımızdaki. Üstelik romanın ilk uyarlaması da değil. 1939 ve 1943 yıllarında La Dernier Tournant ve Ossessione adlarıyla Fransa ve İtalya'da çekilmiş iki film daha var. Tay Garnett'ınki son uyarlama da olmamış zaten. Bugün kendisinden daha fazla tanınan 1981 versiyonu kulaktan kulağa yayılan tecavüz skandalıyla daha fazla biliniyor. Jack Nicholson ve Jessica Lange'ın olduğu bu versiyon Türk televizyonlarının daha fazla film yayınladığı dönemlerde, elbette ki kuşa çevrilerek, birkaç kez yayınlanmıştı.

Filmin kendine has belki de tek özelliği Lana Turner'ın sürekli beyaz elbiseler içinde görünmesi ve iki farklı ruh durumunu anlattığı iki sahnede siyah elbiselerle karşımıza çıkması... Daha ziyade Alfred Hitchcock ve Howard Hawks'ın kullandığı bu renklerle temsil metaforu bu filmde de başarıyla kullanılıyor. Cinayet anındaki merdiven altından geçmek ve kara kedi figürleriyle de karakterlerimizin işlerinin yolunda gitmeyeceği, başlarına türlü dertler geleceğini görüyoruz.


İlginç Bilgi: Bu film Tay Garnett'ın bugüne kalabilen ve tanınan tek filmi olma özelliğini taşıyor.

27 Aralık 2011 Salı

NO WAY OUT/ÇIKIŞ YOK (1987)

Yönetmen: Roger Donaldson
Oyuncular: Kevin Costner, Gene Hackman
Başlıca ödül ve adaylıklar: Yok
IMDB Puanı: 7/10
Estar Abi Puanları:
-Kevin Costner: 9
-Robert Garland (Senaryo-uyarlama): 9
-Roger Donaldson: 9
Genel Puan: 9/10

Kevin Costner'ın bütün iyi filmlerini izlediğimi zannederdim. Oysa Çıkış Yok'un farkına daha bu hafta vardım. Meğer en gözde aktörlerimden birinin en iyi filmlerinden birini hep ıskalamışım. Waterworld/Su Dünyası'nda büyük bir batağa girdiğinden beri bir türlü göze giremeyen ve kariyerinin ilk 10 yılındaki başarılı döneme bir daha geri dönemeyen Costner'ın filmi en az Clint Eastwood klasiği Absolute Power/Mutlak Güç kadar mükemmel bir yapım. Üstelik biri Beyaz Saray'da uçkuruna hakim olamayan bir adamın yarattığı kargaşayı anlatırken diğerinde de benzeri bir karakter Pentagon'da kriz yaratıyor. Ne tesadüf, her iki rolü de Gene Hackman oynuyor. Hackman, The Firm/Şirket'te de uçkuruna hakim olamayan bir başka karakteri canlandırmıştı ama neyse ki o filmde Pentagon ya da Beyaz Saray gibi yönetim bölgeleri yoktu.

Film, Kenneth Fearing adında casus romanlarıyla meşhur bir yazarın romanından uyarlama. Ekşi Sözlük'te hakkında 5. dakikadan sonra nefes kesen bir gerilim tabiri kullanılmış. Aslında gerilim 5. dakikada değil 40. dakikada başlıyor. İlk 40 dakika hep "acaba"larla ilerleyen film asıl tadını ikinci yarıya saklamış belli ki. Ama ne tat! İlk bölümdeki sıkıcı tempo bir anda hız kazanıyor ve gözünüzü ekrandan ayıramıyorsunuz.

Savunma Bakanı, metresiyle gizli aşk yaşarken, bir deniz yarbayı da aynı kadına tutulur. Bakan, yarbayı olan bitenin farkında olmadan bir örtbas olayında kullanmaya kalkar. Ama metres öldürülünce ortalık birbirine girer. Yarbay hem namlunun hem de kelepçenin ucundadır. Üstelik bakan tarafından katili bulma görevi de yarbaya verilir.

Film, bir katil kim filmi değil. Tıpkı Hitchcock gibi kadını öldüren kişiyi cinayet esnasında saklamıyor. Bu açıdan Absolute Power için de aynı durum için geçerli. Eastwood'un Absolute Power'ı Hitchcock'a bir saygı duruşu olarka çektiğini de hatırlatalım. Çıkış Yok'ta da aynı durum söz konusu. Alfred Hitchcock'un çok sevdiği suçsuz adamın suçsuzluğunu ispat etmesi temasını birebir kullanıyor bu film de. Ama yine de sakladığı bir giz var fakat onu filmin son anına kadar öğrenemiyoruz. Öğrendiğimizde ise ağzımız beş karış açık bir şekilde bitiş jeneriğini izliyoruz.

Bir filmin açılışı ve kapanışı çok önemlidir. Zira izleyicinin belleğinde en çok bu anlar kalır. Film, yine Hitchcockyen bir açılışla başlıyor. Washington semalarında bir helikopterden yapılan çekimde ilk karede Beyaz Saray'ı ve Lincoln'ün heykelinin de bulunduğu anıtı görüyoruz. Kamera oradan yavaş yavaş ayrılıp Pentagon'un üzerine geliyor. Orada da belli bir süre durup daha da gerilere gidiyor ve akan trafiğin ardından ağaçlık bir alanda tek başına bulunan bir eve kadar geliyor. Beyaz Saray'da başlayan yolculuğumuz 2-3 dakika içerisinde bu evin kapısına kadar sürüyor. İçeride de ajan ya da polis olduğu belli olan iki adamın karşısında ifade veren Kevin Costner'ı görüyoruz. Ardından gelen "6 ay önce" ibaresiyle birlikte o sorgunun 6 aylık bir maceradan sonra yeniden karşımıza çıkacağını zihnimize kaydediyoruz. Ama filmin gerilimi ve temposu o kadar yüksek ki finale kadar geldiğimizde o kaydı unutuveriyoruz. Final sahnesi de zaten bu durumdan yararlanıp küçük bir şok yaratıyor. Ardından gelen açıklama ise büyük şoku oluşturuyor ve izleyici otomatikman şaşkınlığın getirdiği beğeniyle filmi tamamlıyor. Açıkçası sonraki filmlerde hep bunu deneyen ama bir türlü başarıya ulaşamayan Roger Donaldson'ın bu kurgu ısrarının altında yatan sebebi Çıkış Yok'u izledikten sonra kavradım. Donaldson haklı! Her tarafından Hitchcock akan bir kurgu tekniğinin peşini ben olsam ben de bırakmazdım.

İlginç Bilgi: No Way Out özgün bir roman uyarlaması gibi gözükebilir ama hikaye daha önce de 2 defa sinemaya uyarlanmış. 1948 yapımı The Big Clock ve 1976 yapımı Police Python 357 daha önceki filmler. No Way Out yalnızca karakterlerin bazı özelliklerini değiştirmiş.

THE FAMILY MAN/AİLE BABASI (2000)

Yönetmen: Brett Ratner
Oyuncular: Nicolas Cage, Tea Leoni
Önemli ödül ve adaylıklar: Yok
IMDB Puanı: 6,6/10
Estar Abi Puanları:
-Nicolas Cage: 5
-Brett Ratner: 4
-Tea Leoni: 7
-David Diamond-David Weissman (senaryo): 1
Genel Puan: 4/10

Bu ay izlediğim filmlerin büyük çoğunluğu çok güzeldi. Tam bir sinemasal keyif ayı yaptığım söylenebilir. Üstelik izlediğim çoğu filmi ilk kez izliyordum. Ama araya nasıl böyle bir filmi sıkıştırmışım izlerken hayret ettim. Belki de DVD afişindeki "what if" yazısının çekiciliğine kapıldım. Zira böyle filmleri seviyorum ki en sevdiğim 10 film arasında bir what if filmi olan Sliding Doors/Rastlantının Böylesi mevcut. Groundhog Day/Bugün Aslında Dündü gibi It's a Wonderful Life/Şahane Hayat gibi fantastik öğelerle bezeli "farkına varma, aydınlanma" filmlerinn bende hep özel bir yeri olmuştur. Aile Babası da aynı izleğe uyan bir film ama diğerlerinden farkı kötü çekilmiş olması sanırım.

Brett Ratner çoğunlukla macera filmleri çeken bir yönetmen. En iyi filmi Hannibal Lecter serisinin son çekilen filmi olan Red Dragon/Kızıl Ejder... Kesinlikle Aile Babası gibi bir filmi çekebilecek tarzda bir yönetmen değil kısacası. Nicolas Cage de belli bir fantastik olay yaşayarak minimal bir hayatın güzelliğinin farkına varacak iş adamı rolü için uygun değil. Hal böyle olunca filmde bize kalan tek şey Tea Leoni'nin başka hiçbir filminde bu denlisine rastlamadığım güzelliği oluyor.

Film, her şeyi ben bilirim, benim her şeyim var havasındaki bir yuppienin yıllar önce İngiltere'ye staja gitmeden önce havaalanında bıraktığı kız arkadaşının görüşme talebini kaale almamasının ardından bir sabah uyandığında kendisini aynı kızla yatakta ve iki çocuğu, bir köpeği yanında bulmasını anlatıyor. Normal şartlarda böyle bir hikayede karakterin şaşkınlığı filmin mizah dozunu yükseltmesi gerekirken (bkz. Jim Carrey-Bruce Almighty/Aman Tanrım)  Nicolas Cage'in isteksiz oyunu yüzünden bu şans güme gidiyor. Şahane Hayat'ın melek Clarence'ının simetriğini canlandıran Don Cheadle filmde daha fazla görünmesi gerekirken en lazım anlarda ortaya çıkmıyor. Baş karakterimiz Jack'in karısını aldatma girişiminin sebep ve sonuçları hakkında hiç bilgi verilmeyerek o kısım havada bırakılıyor. Kısacası, Aile Babası baştan sona senaryo zaafiyetiyle dolu, kötü tercihlerle donanmış bir film.


İlginç Bilgi: Bu film de tıpkı Şahane Hayat gibi bir Christmas filmi.

CÜDAİYE NADİR EZ SİMİN/BİR AYRILIK (2011)

Yönetmen: Aşgar Ferhadi
Oyuncular: Peyman Maadi, Leyla Hatemi
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-Yabancı dilde en iyi film Oscar ödülü ve en iyi senaryo adayı
-Berlin Uluslararası Film Festivali'nde Altın Ayı, aktör ve aktristler için verilen Gümüş Ayı da dahil 5 ödül
-İngiliz Bağımsız Film Ödülleri en iyi yabancı bağımsız film
-Altın Küre'de İran adına en iyi yabancı dilde film ödülü
-Los Angeles film eleştirmenlerince en iyi senaryo ödülü ve en iyi 2. yabancı film ödülü
-New York film eleştirmenleri en iyi yabancı film ödülü
-İngilizce çekilmemiş en iyi film BAFTA adaylığı
IMDB Puanı: 8,6/10
Estar Abi Puanları:
-Tüm ana oyuncular: 10
-Aşgar Ferhadi (yönetmen-senarist): 8-9
Genel Puan: 9/10

Herhalde 2011 yılının flaş filmi hangisi şeklindeki bir soruya bu filmi göstererek cevap verebiliriz. Şimdiden en iyi yabancı film Oscar'ının sahibi olduğunu bile iddia edebiliriz. Avrupa'da ve diğer Batı ülkelerinde A Separation adıyla tanınan bu filmi ilk kez Altın Ayı aldığında duymuştuk. Geçen yıl bir Türk filmine (Bal) giden ödül bu yıl da bir İran filmine gitmiş ve Ortadoğu sineması Berlin'de altın bir dönem geçirmişti. Ödülden hemen sonra en önemli interaktif film sıralama anketi olan IMDB Top 250'de yükseliş göstermesi de filmi ABD nezdinde de tanıtan bir unsur oldu. Bu yıl hiçbir Hollywood filminin ve hiçbir Avrupa filminin yaratamadığı sükseyi tek başına yarattı Bir Ayrılık.

Sırada bir boşanma öyküsü anlatılan. Nadir ve Simin adında bir karı-kocadan, Simin'in İran'ın şartlarından hoşlanmadığı için yurtdışına gitme çabasına kocasından karşılık bulamaması sebebiyle ayrılması... Filmin adından da öykünün tamamen bu ayrılığı anlatacağını düşünüyoruz ilk başta. Zaten hemen açılış sahnesinde hakimin seyirci olduğu bir boşanma celsesinde buluyoruz kendimizi. Hem Simin hem de Nadir savlarını bir avukat aracılığı olmaksızın anlatıyor bize. Simin'in ülkesi hakkındaki endişesini de kaçıp gitme isteğini de haklı buluyoruz, Nadir'in hasta babasını geride bırakamayacağı için bu terk-i diyara onay vermemesini de haklı buluyoruz. Her iki taraftan birini tutamıyoruz şaşırtıcı bir şekilde. İşin en güzel tarafı ise bu tarafsızlığın sadece bu ayrılık için geçerli olduğunu zannediyoruz. Oysa öykü asıl sonrasında bize bu ikilemi tattırıyor. Bir orta sınıf ailesi olan Nadir ve Simin çifti ile alt sınıftan gelen Raziye ve Hocat'ın bambaşka bir davada karşı karşıya gelmeleri, işi iyice çetrefilli bir hale sokuyor. Nadir ve Raziye'nin sonu düşük yapmaya giden bir tartışması İran gibi bir ülkede bile sınıf çatışmasının boyutlarını gösteriyor bize. Bu çatışma bir davaya dönüştüğünde ise hakiminden tanığına taraflarından bu davadan etkilenen diğerlerine kadar herkes yapması gerekeni yapıyor. Davaya müdahil hiç kimseye kızamıyoruz, hiç kimseyi haklı göremiyoruz. Haksız gördüğümüz tek şey ise sınıf ayrışması oluyor ve kaderle birlikte toplumsal sistemin bu insanları bu çetrefilli olaya iteklediğine tanık oluyoruz.

Aşgar Ferhadi'nin başka hiçbir filmde bu denli rastlamadığım, tarafsızlık üzerinden özdeşleşme oyunu zaten Doğu sinemasında bir devrimken oyuncuların herbirinin muhteşem performansı filmi daha da lezizleştiriyor. Başta Peyman Maadi olmak üzere her oyuncu adeta hikayenin içinde yaşıyor. Stanislavski metodu uygulanmaksızın metodik bir oyunculuk gösterisi sunuluyor sanki. Hocat karakterinde Şahap Hüseyni'nin biraz abartıya kaçan dışavurumcu oyununu saymazsak A Separation ekibi adeta Hollywood oyuncularına ders veriyor. Hayatında ilk defa bir filmde oynayan Alzheimer hastası baba rolündeki Ali Aşgar Şahbazi'nin gerçek hayatta da Alzheimer olduğundan şüphe duyduracak sessiz sedasız oyunculuğu bile tek başına bir cevher.

Filmin iki anı var. Zirve anları bana göre... Birincisi Nadir'in babasını temizlerken ona sarılıp ağladığı sahne, diğeri ise Raziye'nin Nadir'in kendisine yönelttiği suçlamayı kabul etmeyip sürekli şehitler üzerine yemin ettiği sahne. İkisi de çok çarpıcı ve izleyeni tarumar eden anlar. Nadir, film boyunca karısı Simin de dahil olmak üzere herkese karşı çok güçlü bir görüntü sergilemeye uğraşırken, hiçbir şeyden haberi olmayan babasının kollarında kendi içine düştüğü duruma hıçkıra hıçkıra ağlarken aslında bir orta sınıf vatandaşın hayata tutunma çabasını simgeselleştiriyor. Raziye ise çaresizliğini dini değerlerini ortaya koyarak yok etmeye çalışıyor. Zaten film boyunca da onun her hareketini dininin gerekleri yönlendiriyor. Bütün olayı çözen de yine Raziye'nin din kurallarını çiğnemeye cesaret edememesi oluyor. Basit mantık süzgecinden geçirip hareket edebileceği konuları bile fetva hatlarına danışan Raziye'ye bile bu yaptığından dolayı kızamıyoruz. Raziye'nin içine doğduğu toplumun da aile şartlarının da eğitim durumunun da onu bu çıkışsızlığa ve dine sarılmaya ittiğini adımız gibi biliyoruz çünkü. Benim asıl merak ettiğim ise başta Amerikan izleyicisi olmak üzere Batılı seyircinin Raziye'yi nasıl tanımlayacağı.

Bir Ayrılık, yılın en iyi filmlerinden biri. Hepsini izlemedim ama son dönem İran filmlerinin de Şahmaran'ı gibi görünüyor. Oscar yarışında kalbimiz bu filmden yana. İngilizce çekilseydi büyük ödülü kazanamaması için hiçbir sebep kalmayacak Bir Ayrılık, vicdan, adalet, sınıf ve din gibi konularda düşünen bireyler için duruyor orada. Hemen almalı!

Not: Filmin adının İngilizce yazımı Jodaeiye Nader az Simin olarak geçtiği için siz Google'a başvururken bu şekilde yazabilirsiniz.

İlginç Bilgi: Bir Ayrılık, Peyman Maadi'nin ikinci filmi. İlk filmi de bir başka Aşgar Ferhadi yapımı olan Darbaraye Elly/Elly Hakkında. Filmi izlediğinizde Maadi'nin 40 yıllık aktör olduğunu düşünüyorsunuz. Öte yandan hiçbir yerde böyle bir yoruma rastlamadığım için şaşkınlık duyuyorum ama Simin karakterini canlandıran Leyla Hatemi'nin Ingrid Bergman'a çok benzediğini düşünüyorum.

ANGELS & DEMONS/MELEKLER VE ŞEYTANLAR (2009)

Yönetmen: Ron Howard
Oyuncular: Tom Hanks, Ayelet Zurer
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-Dünya Soundtrack Ödülleri en iyi müzik adayı (Hans Zimmer)
IMDB Puanı: 6,7/10
Estar Abi Puanları:
-Tom Hanks: 6
-Ron Howard: 6
-Ewan McGregor (aktör): 3
-David Koepp (senarist): 7
-Salvatore Totino (görüntü yönetmeni): 9
-Hans Zimmer (müzik): 10
Genel Puan: 7/10

Melekler ve Şeytanlar'ın kitabını okuduğumda aklımda ne kalmıştı. Başta Illuminati olmak üzere Hristiyanlık tarihinin, hele de Orta Çağ'ın en önemli sırları, Vatikan ve Papalık'ın işleyişi, günümüzde halen devam eden Hristiyan gizli oluşumları vs... Peki, filmi izledikten sonra aklımda ne kaldı. Yalnızca Roma ve Vatikan'ın muhteşem tarihi eserleri. Bunu edinebilmek için Roma'yla ilgili bir National Geographic belgeseli de izlesem yetermiş sanırım. Gerçi o kadar da kötü bir film değil Melekler ve Şeytanlar. Hatta vasatı aşıyor bile. Ama yönetmen Ron Howard'dan daha yüksek bir beklentimiz olması da bizim suçumuz değil.

Melekler ve Şeytanlar, Dan Brown'ın The Da Vinci Code/Da Vinci Şifresi'nden de önce yazdığı ama aradığı popülariteyi Da Vinci Şifresi sayesinde kazanan geç keşfedilmiş bir best-seller. Ne ilginçtir ki iki eserin filme alınma sırası da aynı oldu. Dan Brown'ın son kitabı hariç tüm eserlerini okumuş biri olarak diyebilirim ki okuyucu onun yalnızca ilk okuduğu romanını çok beğeniyor. Çünkü Brown bir şablon tutturup o şablonda kitaplar yazan, gidişatı ve kurguyu hiçbir kitabında değiştirmeyen bu yüzden de çok profesyonel gibi görünen ama gerilim-macera romancılığında daha gidecek çok yolu olan bir yazar. Tabii Brown'ın tarih ve simgebilim konusundaki yetkinliği için aynı şeyi söyleyemeyiz. Zaten kendisi de bu kitapları önce bilimsel bir kitap olarak hazırlamayı düşündüğünü ama bu şekilde yazarsa çok az kişinin okuyacağını tahmin ettiğini, bu yüzden de ele aldığı konuları romanlaştırdığını söylüyor. Bu da Brown'ın eksikleri konusunda yeterince fikir veren bir durum zaten.

Türkiye'de 1 milyondan fazla kişinin okuduğu Melekler ve Şeytanlar'ın konusu hakkında bilgi vermek gereksiz olur. Ama şunu diyebiliriz ki senaristler David Koepp ve Akiva Goldsman kitaba yeterli ölçüde bağlı kalıp en iyi senaryoyu yazmaya çalışmışlar. İyi niyetli diye nitelendireceğimiz bu çalışmayı ise Ron Howard'ın tercihleri bozmuş. En başta filmin "suçlu"su kitapta çok iyi gizlenmesine rağmen filmde sürekli kendini ele veriyor. Bunda da bu karakteri oynayan oyuncunun isteksiz oyununun büyük etkisi var. İkinci olarak suikastçi katil Haşhaşin, filmde o role gidecek en son oyuncu tarafından canlandırılıyor. Tom Hanks, oynadığı her filme fark katarken bu filmde kaliteyi aşağı çeken unsurlardan biri haline gelmiş. Ayelet Zurer ise filmin bir diğer karakter-oyuncu uyuşmazlığı örneği. Öte yandan Zurer ve Hanks, beyazperdenin kimyası tutmayan oyuncu çiftlerine cuk oturan örnek bir görüntü veriyorlar.

Filmin en kaliteli çalışanı yine Hans Zimmer. Da Vinci Şifresi için bestelediği Chevaliers de Sangreal'in akustik ve keman sololu versiyonu 503'le yine kulakların pasını siliyor büyük usta. 503buradan indirebilirsiniz.

İlginç Bilgi: San Pietro Meydanı'nda çekilmiş görünen birçok sahne California'daki stüdyolarda inşa edilen dev bir meydanda çekilmiş. Öte yandan kiliselerdeki sahneler gerçek mekanlarda çekilmiş.

26 Aralık 2011 Pazartesi

RISE OF THE PLANET OF THE APES/MAYMUNLAR CEHENNEMİ: BAŞLANGIÇ (2011)

Yönetmen: Rupert Wyatt
Oyuncular: Andy Serkis, James Franco
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-Washington ve San Diego eyaletleri film kritisyenleri en iyi yardımcı aktör (Andy Serkis) adayı
IMDB Puanı: 7,7/10
Estar Abi Puanları:
-Andy Serkis: 10
-Görsel efekt ve makyaj departmanı: 10
-Rupert Wyatt: 9
-Rick Jaffa ve Amanda Silver (senaristler): 9
Genel Puan: 9/10

Bu film serinin en iyisi desem acaba günaha girer miyim? Ya da serinin büyük fanatiklerinin hışmına uğrar mıyım? Charlton Heston mezarında ters döner mi? Şaka elbette, aralarında 2'şer 3'er yıl fark olan bir seri film olsa belki bir karşılaştırma yapıp biri diğerinden daha iyi diyebilirdik ama 43 yıl arayla çekilen ve arada birçok devam filmi, versiyonlar ve TV dizileriyle çoktan evrilmiş bir hikayeye sahip 2 film var karşımızda. Bu yüzden o tip bir karşılaştırma olanağımız yok. İlk film 1968'in şartlarında mükemmeldi ve fikir olarak da çığır açan, bilimkurguda devrim yaratan bir filmdi. Başlangıç ise bir nevi prequel. Aradaki devam filmlerinden bazılarını yok sayan bir prequel hatta. Conquest of the Planet of the Apes filminde zaten bir prequel özelliği vardı, bu yüzden Başlangıç'ın hikayenin öncesini bir kez daha ele alan ve yalnızca ilk filmle bağı olan bir film olduğunu söyleyebiliriz. (Aradaki filmi yok sayma konusunda Terminator 3: Rise of the Machines'ın talihsizliğini de bir de burada analım)

Başlangıç'ın çekileceğini ilk duyduğumda yönetmenine baktım. Rupert Wyatt gibi tanınmamış bir ismi gördüğümde bir seriyi daha mahvedecekler diye düşündüm. İlk fragman geldiğinde konuyu bayat buldum. Bu yüzden filmi de ilk çıktığı aylarda izlemek için bir istek duymadım. Ama "zamanı geldi" deyip izlediğimde neye uğradığımı şaşırdım. Zira, Başlangıç kimi eksiklerine rağmen mükemmel bir prequel olmuştu. Her şeyden önce Gollum ve King Kong'da zaten rüştünü ispat etmiş müthiş canlandırma oyuncusu Andy Serkis, Sezar rolünde alıp götürmüş öyküyü. Diğer karakterlere hiç ihtiyaç kalmamış diyebiliriz. Özellikle barınaktaki sahnelerde yalnızca maymunlar oynamış olsa rahatlıkla filmin insan karakterlerine ihtiyacı kalmayabilirmiş. Tabii Serkis'a bu alanı yaratan senaristlere de bir teşekkür boynumuzun borcu. Pierre Boulle'ün orijinal romanı ve ilk film hakkında belli ki çok iyi durulmuş. Eser didik didik edilmiş ve ilk filmdeki detayları alıp belli bir elemeden geçirdikten sonra Başlangıç'a elde edilen hammaddeden bolca serpiştirilmiş.

Filmin her yerinden ilk filmle bağlantı ipuçları akıyor. Birçok sahnede Sezar'ın başlattığı devrimle ilk filmdeki astronotların maymunlar gezegenini keşfi arasında bağlar kuruluyor. Seyirci bunları keşfettikçe daha da bir zevkle izliyor filmi. Başlangıç'ın tek numarası bu da değil üstelik. Evrimle gelen devrime giden yolu büyük bir yaratıcılıkla sunuyor film. İnsanoğlunun kendi sonunu nasıl hazırladığı ve tıpta ilerlemek adına kapitalist hırsı sayesinde alanı nasıl da deney hayvanlarına bıraktığını bir bir ve telaş etmeden gösteriyor. Devrim sahneleri o ana kadar hazırlanmış ve görsel belleğine yerleştirilmiş objelerle antrenmanı yaptırılmış izleyici bahsi geçen sahnede olanlara hiç şaşırmıyor ve hiçbir şey abartılı ya da saçma gelmiyor.

2011 yılına ait çok az film izledim, aralarında şimdilik en iyisi Başlangıç'tı. (Filmin orijinal adı da Türkçe adı da çok uzun olduğundan sadece Başlangıç olarak kullanıyorum, aman Christopher Nolan harikası Inception'la karışmasın) En azından Ted Post'un mahvettiği ve Tim Burton'ın farklılık ve özgünlük katacağım diye büyük zararlar verdiği orijinal yapıtın karizmasına halel getirmemiş bu film. Hatta o filmi bir adım ileriye bile taşımış. Koca seride sevdiğim tek film ilk filmken şimdi bir de Başlangıç eklendi bu listeye. Teknolojiyi bulduğunda ve doğru kullandığında sinemacıların bir klasiği nasıl güzel süslediği ve yenlikleriyle beraber nasıl bir ziyafete dönüştürdüğünün bir kanıtı bu film. Belki Oscar ya da diğer ödüllerde es geçilecek, belki Andy Serkis'ın kendi yüzü hiç görünmediğinden muhteşem performansı yok sayılacak ama hiç olmazsa seyirci filme hakettiği değeri verecek diye düşünüyorum hatta.

İlginç Bilgi: Bu filmin ilk filme gönderme yapan o kadar çok anı var ki birini yazsam diğerini yazmamış olmanın eksikliğini yaşarım. Bu yüzden IMDB'de filmin sayfasını açıp Trivia bölümünün tamamını okumanızı öneririm.

25 Aralık 2011 Pazar

MUNICH (2005) - 10 PUANLIK FİLMLER

Yönetmen: Steven Spielberg
Oyuncular: Eric Bana, Ayelet Zurer, Ciaran Hinds
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-AFI (Amerikan Film Enstitüsü) Yılın Filmi
-Film, yönetmen, senaryo, kurgu ve müzik dallarında 5 Oscar adaylığı
-Sinema Editörleri en iyi kurgu adayı
-Yönetmenler Birliği en iyi yönetmen adayı
-Yönetmen ve senaryo dallarında Altın Küre adaylıkları
IMDB Puanı: 7,7/10
Estar Abi Puanları:
-Steven Spielberg: 9
-Eric Bana: 9
-Janusz Kaminski (Görüntü Yönetmeni): 10
-John Williams (müzik): 7
-Michael Kahn (kurgu): 10
Genel Puan: 10/10

 
Benim için, aksi ne kadar iddia edilirse edilsin bir gerçek var. O da günümüz Türk halkının Yahudi düşmanı bir halk olduğu gerçeği. Şu anki halkımız 2. Dünya Savaşı'nda Almanya'da yaşasaydı eminim soykırımda ölenlerin sayısı 3 katına çıkardı. Munich de bu düşüncemi şekillendiren en önemli unsurlardan birisidir. Çünkü The Godfather/Baba filmine kötü bir film denmesine bile aldırmayan ben bu filmin bir Yahudi propagandası olduğu temelinde eleştiriler okuduğumda o yazıya ayırdığım zamana bile kızıyorum. Munich hakkında yapılan belli başlı yorumlar var.

 
-Teknik olarak mükemmel orası tamam ama Spielberg bariz Yahudi propagandası yapmış.
-Spielberg en iyisi gitsin uzaylılar, dinozorlar hakkında film çekmeye devam etsin.
-Ey Spielberg, sıkıysa Filistin halkının acısını da anlatan filmler yapsana.
-Spielberg sözde hem Yahudileri hem Filistinlileri haklı göstermiş, yemezler, demek ki doğru bildiğini söyleyen bir adam değilmiş.

 
Dahası da var ama temel olarak bu filme dair yorumlarımız bu düzeyi aşamıyor. İsrail'de de özellikle din adamları Spielberg'in Yahudilere küfür gibi bir film çektiğini yazıp çizmişlerdi film gösterimdeyken, o da ayrı bir ironi.

 
Bu yazının konusu Munich hakkında yazılanlara cevap değil ama girizgahı temel yorumlara birer kısa cevap vererek asıl konumuza, yani filmin kendisine dönelim.

 
1-Teknik olarak mükemmel olan bir filmin varsayalım taraflı bir senaryosu var. Öyleyse filmin aldığı çeşitli ödül ve adaylıklara neden laf ediliyor ki? Oscar ya da diğer ödüller filmlerin tarafsızlığına göre verilmiyor nihayetinde.

2-Spielberg uzaylılar hakkında da dinazorlar hakkında da, egzotik maceracılar hakkında da , 2. Dünya Savaşı hakkında da, holocaust hakkında da filmler yapmaya devam etsin mümkünse. Her konuda film yapsın kendisi. Ne de olsa dünyada emekli olmamış ya da ölmemiş yönetmenler arasında o işi en iyi bilen 5 isimden birisi. Kaldı ki senede 2 filmle son sürat devam ediyor işine zaten.

3-Spielberg, Filistin halkının acısını film yapmak zorunda mı? Şahsen bir Filistinli olsam ve Spielberg bizim hakkımızda bir film yapsa kahrımdan ölürdüm. Çünkü benim Filistinli halkım, benim dost Arap ve Türk kardeşlerim tembellikten hiçbir haltı doğru dürüst beceremeyen milletler olarak benim haklılığımı gösteren adam gibi filmler yapmayıp da düşmanı olduğum, vatanım için savaştığım Yahudilerden biri benim için film yapıyorsa biz o savaşı zaten kaybetmişiz demektir.

4-Munich'i beğenmeyenler için de filmler var. Kurtlar Vadisi Filistin var mesela. Mastürbasyona endeksli sinemalarımızda gösterilen cinsten muhteşem bir film. Üretici-tüketici nitelikleri dengesi açısından şaşmamış olur hiç olmazsa Necati Şaşmaz'ın sirk gösterisi.

 
Önce hakkını verelim... Günümüzde çekilip de 70'li yılları anlatan çok film seyrettik ama hiçbiri Munich kadar başarılı bir dönem filmi olamadı. Avrupa'nın çoğu kentinde geçen hikayesi bir an bile fire vermiyor. Her bölgenin giyim-kuşamı, müziği, trafiği, insan tipi birebir fotoğraflanıyor. Üstelik film, bahsi geçen şehirlerde çekilmemiş bile. Büyük çoğunluğu Malta'da çekilmiş. Bu konuda set dekorasyon ve kostüm ekibini ne kadar övsek azdır filmin. Ondan da iyisi görüntü yönetiminde. Schindler's List/Schindler'in Listesi filmiyle Oscar ödülü kazanan sinematograf Janusz Kaminski'nin değerini aslında o filmde bile anlayamamışız. Tabii Scihndler's List'in siyah-beyaz olması da bir etkendi bunda ama Munich'teki çalışması bir görüntü yönetmeni, bir filmin değerini ne kadar yükseltebilir onu kanıtlıyor Kaminski. Bu filmde Kaminski değil de başka birisi çalışsaydı bu kadar güzel bir film izleyemezdik sanırım. Tek başına, Avner'la Louis'in pazarda hem alışveriş yapıp hem de sohbet ettiği sahnedeki çekimler bile Kaminski'yi övmeye yetiyor.

 
John Williams, Schindler's List'teki kadar başarılı değil. Daha genel olarak bakarsak ortalama bir John Williams kalitesine bile yaklaşamamış bu filmde. O yüzden Munich, müzikal desteği çok az alarak yürüyebilen bir film olmuş. Finaldeki çatışma sahnesini saymıyorum elbette bu yorumumda.

 
Spielberg'in kendisi de bu filmde farklı bir tarz tutturmuş. Munich, ustanın hiçbir filmine benzemiyor. Spielberg külliyatında çoğu film birbirine benzer. Close Encounters of the Third Kind/Üçüncü Türle Yakınlaşmalar ve E.T. kardeş filmlerdir mesela. Schindler's List 2. savaşın insani yönüne bakan bir filmken Saving Private Ryan/Er Ryan'ı Kurtarmak cephede geçer. Ama iki film tarz olarak birbirine çok benzer. Catch Me if You Can/Sıkıysa Yakala ve The Terminal başka konuları ele alan, birbiriyle alakasız iki film gibi görünür ama bu iki film de çoğu açıdan akrabadır. Munich, Spielberg külliyatındaki hiçbir filmle akraba gibi durmuyor. Filme uygulanan atmosfer yaratımı olsun, kamera tekniği olsun, karakter yaratımı olsun diğer filmlerde benzeri olmayan örnekler. Her Spielberg filminde mutlaka bulunan kendine özgü yaratıcı hınzır bir tip bile yok bu filmde. Tabii kısacık rolüyle Moritz Bleibtreu'yu saymazsak.

 
Gelelim konuya... Munich, 1972'de aynı adlı kentte düzenlenen olimpiyatlarda Kara Eylül adını alan Filistinli bir terör örgütünün İsrailli sporcuları öldürmesinin ardından dönemin İsrail başbakanı Golda Meir'in intikam için Mossad ajanlarını örgütün lider ekibini öldürmeye göndermesini anlatır. Filmin detaylardaki en büyük yardımcısı George Jonas'ın Vengeance isimli kitabıdır. Filmle ilgili bir yapım belgeselinde Spielberg'in şüpheci yaklaşımını görüyoruz. Zira Spielberg, Jonas'ın kitabında yazanların gerçekliğini onaylatma ihtiyacı hissettiğini, bunun için araştırmalar yaptığını ama nihayetinde kitapta anlatılanlarını tam olarak doğrulatamadığını ima ediyor. Bu yüzden de hem kitaptaki bilgileri kullanıp hem de Tony Kushner ve Eric Roth gibi başarılı iki senaristin kurgusal hikayelerini filme alıyor. Bu yüzden de film "gerçek olayları anlatan" değil "gerçek olaylardan esinlenen" bir film konumunda... Zaten filmden sonra tarihçilerin bu olaylar hakkında daha titiz yaklaştıklarını ve dönemin bazı gerçeklerini ortaya çıkarttıklarını; olayların tam olarak filmdeki gibi olmadığını ama temel yapının doğru olduğunu 2011 itibariyle görebiliyoruz.

Filmin, biri patlayıcı uzmanı, biri şoför, biri "temizlikçi" biri mühimmat ve hesaplardan sorumlu, biri de lider ajan olmak üzere 5 ajanın yürüttüğü operasyonlardan meydana geldiğini biliyoruz. Ama Munich'in asıl şaşırtıcı yanı bize olaylar esnasında taraf olanın ya da bu olaylardan belirli karlar elde edenlerin yalnızca Mossad ve Kara Eylül olmadığını göstermesi. Ekibin ölüm listesindeki kişilerin adreslerini Avner'a satan Fransız aile filmin belki de en ilginç yapısını oluşturuyor. Soğuk Savaş döneminin en büyük çıbanlarından biri olan İsrail-Filistin çatışması ve diğer bazı Avrupa ülkelerindeki ayrılıkçı örgütlerin Avrupa'yı adı konulmamış bir savaş alanı haline getirmelerinin arkasında, bu isimsiz savaştan nemalanan gruplar olduğunu bu aile sayesinde bir kez daha kavrıyoruz. The Day of the Jackal/Çakalın Günü filmiyle tanıdığım Michael Lonsdale'in abartısız bir karizma eşliğinde kelime kelime vurguladığı oyunculuk nedir gösterisiyle beraber Avrupa'nın son 5 yılında dünyaya tanıttığı en önemli oyuncularından biri olan Mathieu Amalric'in karakterine cuk oturması da bu aileyi film için daha kıymetli hale getiriyor.

Munich her yanından hüzün akan bir film ve tam da Spielberg'in tanımladığı gibi "barış için bir dua". Gerek Avner'ın gerekse de Ali'nin içine düştüğü bu kavganın ne kadar anlamlı ya da ne kadar anlamsız olduğuna dair varoluşçu çözümlemelerine giden yolda çok kan aktığı gibi çok da gözyaşı akıyor. Kendi aralarında şakalaşırken yatağın altına konulan patlayıcılardan korkup her geceyi gardropta uyuyarak geçiren bir ajandan bahseden ajanların bir gün gelip ironik bir şekilde aynı korkuyla gardroplarına saklanmasından tutun da başkalarını öldürmek için bir türlü doğru patlayıcıları kuramayan bombacı ajanın mükemmel bir bomba düzeneği kurmasıyla sonunu hazırlamasına kadar Munich'te her şey 70'li yıllarda ve devamında İsrail ve Avrupa'da yaşanan, tarafı kim olursa olsun, her kıyımın anlamsız olduğunu anlatmak için kurgulanmış. Spielberg, Yahudi kimliğiyle belki yüksek sesle dile getiremediklerini Munich'te sesinin yettiğince anlatmış. Ne ilginçtir ki bu filme karşı çıkmamış tek halk Filistinliler oldu. Hatta Spielberg, gülerek ne İsa'ya ne Musa'ya yaranamadığı minvalinde bir ropörtaj verirken kendisini en çok tebrik edenlerin Filistinliler olduğunu gizlemiyor.

Filmin sevemediğim tek sahnesi, güvenli evde Filistinli örgüt üyesiyle Mossad'dan Steve'in radyoda çalan müzik üzerine inatlaştığı sahne. Bu sahnede kriz, bir Amerikan şarkısı sayesinde çözülür ki Spielberg'in buradan, bu savaşı çözse çözse ABD çözer mesajı verdiğini düşünüyorum. Böyle bir fikir de açıkçası bütün filmi yaralıyor.

Birçok kişi Munich'in Spielberg'in üçüncü yönetmenlik Oscar'ı ve ikinci film Oscar'ını kazanmak için yaptığı bir çalışma olduğunu düşünüyor. Oysa film Amerika'daki en önemli iki ödül töreninden de eli boş döndü. Hem de Crash/Çarpışma gibi kendi çapında kaliteli ama Munich'in yanına bile yaklaşamayacak bir filme kaptırdı ödülleri. Üstelik o yıl adı ödül için anılan film de yine Munich değil Brockeback Mountain/Brockeback Dağı idi. Adaylıklar açıklandığında her yerde Munich'in bir Oscar projesi olduğu söyleniyordu. Majör dallar dahil 5 adaylık herkese bu cesareti vermişti. Ama ödül gecesi film sıfır çektiğinde yeni bir bahane bulundu. Zaten Oscar ödülleri Yahudilerin tekelinde ve Yahudiler de bu filmden hoşlanmadı o yüzden ödül vermediler. Bu konuyla ilgili fikrimi Cehalet başlıklı yazımda yazdığım için belirtmeyeceğim yeniden.

Son olarak Spielberg'e ve herbiri birbirinden kaliteli ekip üyelerine teşekkür etmek lazım. Sinema tarihine böyle bir filmi armağan ettiği için. Hala değeri bilinmiyor ama bu kanlı savaş bittiğinde bu filmin de değeri anlaşılacak. It's a Wonderful Life/Şahane Hayat'ın değeri de tam 20 yıl sonra anlaşılmıştı ve her Noel'de de yeniden anlaşılıyor. Munich'in de değeri barışın her yıldönümünde bir kez daha anlaşılacaktır.

İlginç Bilgi: Filmdeki ajan karakterlerinin her birinin ülkesi ayrı. Ekipte 2 Alman, 1 Fransız ve 1 G. Afrika Yahudisi bulunuyor. Bu karakterleri oynayan oyuncular da aynı ülkelerden seçilmiş. Bu duruma uymayan tek oyuncu Avustralyalı Eric Bana.

22 Aralık 2011 Perşembe

LİGDE İLK YARININ EN'LERİ (2011-2012)

Ligde ilk yarı bitti. Şike iddianamesi sürecinin damgasını vurduğu sezonda her şeye rağmen futbolun kendisi de vardı. Ben de maçların büyük çoğunluğunu izlemiş biri olarak bir değerlendirme yapmak istedim. Bu değerlendirmede:

-"Yılın" ibaresi bu sezonun ilk yarısını kapsıyor.
-Listeyi olabildiğince objektif hazırladım. Bu objektifliğin kaybolduğunu hissettiğiniz anda yazıyı yarıda bırakmanızı tavsiye ederim.
-Değerlendirme, takımlarımızın Avrupa maçları ve milli maçlar da dahil edilerek hazırlandı.
-Yanlarında numara olmayan değerlendirmelerde belirli bir sıra yoktur.

TAKIMLAR:

Yılın Takımı:
1-Galatasaray
2-Beşiktaş
3-Fenerbahçe

Seyir zevki veren takımlar:
-Sivasspor
-Gençlerbirliği
-Galatasaray

"Kasap" takımlar:
1-Manisaspor
2-Mersin İdman Yurdu
3-Sivasspor

En başarısız takımlar:
1-Ankaragücü
2-Samsunspor
3-Trabzonspor

FUTBOLCULAR:

Yılın futbolcusu:
1-Burak Yılmaz
2-Ricardo Quaresma
3-Johan Elmander

Yılın en iyi karakterli futbolcuları:
-Gökhan Gönül
-Turgay Bahadır
2-Hugo Almeida

Yılın Kalecisi:
1-Fernando Muslera
2-Volkan Demirel
3-Vanja Ivesa

Yılın Defans Oyuncuları:
1-Egemen Korkmaz
2-Semih Kaya
3-Tomas Ujfalusi

Yılın Orta Saha Oyuncuları:
1-Manuel Fernandes
2-Selçuk İnan
3-Ricardo Quaresma
4-Alex de Souza
5-Hurşut Meriç

Yılın Forvetleri:
1-Burak Yılmaz
2-Johan Elmander
3-Gökhan Ünal

Yılın Karakter Olarak En Kötü Oyuncuları:
1-Emre Belözoğlu
2-Engin Baytar
3-Felipe Melo
4-Emanuel Eboue
5-Ferhat Çökmüş

TEKNİK DİREKTÖRLER:

Yılın T. Direktörü:
-Fatih Terim
-Carlos Carvalhal
-Kemal Özdeş

Yılın en kötü T. Direktörleri:
1-Yücel İldiz
2-Şenol Güneş
3-Vladimir Petkoviç

HAKEMLER:

Yılın Hakemleri:
1-Fırat Aydınus
2-Bülent Yıldırım
3-Yunus Yıldırım

Yılın en kötü hakemleri:
1-Cüneyt Çakır
2-Hüseyin Göçek
3-Kuddusi Müftüoğlu

MAÇLAR:

Yılın maçı
1-Galatasaray-Fenerbahçe
2-Karabükspor-Mersin İdman Yurdu
3-Beşiktaş-Fenerbahçe

GOLLER:

Yılın Golü:
1-Simao Sabrosa (BJK-FB maçı)
2-Veysel Sarı (İBB-ESK maçı)
3-Ricardo Quaresma (Maccabi-BJK maçı 1. gol)
4-Özer Hurmacı (MİY-FB maçı)
5-Ricardo Quaresma (Maccabi-BJK maçı 3. gol)



DİĞER:

Yılın hakem faciaları:
1-Barış Şimşek (SİV-ESK maçı)
2-Hüseyin Göçek (SİV-SAM maçı)
3-Cüneyt Çakır (FB-TS maçı)

Yılın fair-play anları:
-Turgay Bahadır'ın Bursa-Samsun maçında devamında gol olan bir pozisyonda elle oynadığını hakeme söylemesi
-Gökhan Gönül'ün FB-TS maçında hakemin Aykut'a gösterdiği kırmızı kartta kendisine faul yapılmadığını hakeme söylemesi
-Beşiktaş-Karabük maçında Beşiktaş seyircisinin Karabüklü Erdem'e içmesi için su göndermesi ve Erdem'in taraftara jesti.
-Fenerbahçe-Trabzonspor maçında Aykut Kocaman ve Şenol Güneş'in barışmaları.

Yılın fair-play dışı anları:
-Emre Belözoğlu'nun ayrı iki maçta takım arkadaşları Gökhan ve Baroni'yla kavga etmesi
-Turgay Bahadır'ın elle kestiğini söyleyip gollerinin iptal olmasına sebep olan pozisyonda hakemden sarı kart görmesi
-Felipe Melo'nun ligin ilk haftasında rakibine kafa atması ve cezalandırılmaması.
-Trabzonspor-Galatasaray maçında Trabzonspor taraftarının tuttuğu takımın kalecisine kapalı su bardağı atması
-Beşiktaş-Galatasaray maçında Beşiktaş taraftarının son dakikalarda sahaya yabancı madde yapdırması
-Felipe Melo ve Engin Baytar'ın Beşiktaş-Galatasaray maçında Beşiktaş taraftarına küfür edip hareket çekmesi
-Türk milli takımının maçlarında Emre Belözoğlu ve Volkan Demirel yuhalanması, Emre Belözoğlu'nun milli takım taraftarına küfür etmesi.

YILIN ALKIŞ ALANLARI:
-Fair-play örneği gösteren Gökhan Gönül ve Turgay Bahadır
-Fenerbahçe - Manisaspor maçında tribünleri dolduran Fenerbahçe'nin kadın ve çocuk taraftarları
-Görev aldığı iki derbiyi de kusursuz yöneten Fırat Aydınus
-Kendisinin heykelinin yapılacağını öğrenen ve buna karşılık "heykelim dikilecek ne yaptım ki?" karşılığı veren Alex de Souza
-Lehlerine gelişen hakem hatalarını da her basın toplantısında dile getiren Fatih Terim
-Eskişehirspor taraftarı ve bando grubu
-Kendi taraftarının attığı kapalı su bardağı yüzüne gelen Tolga Zengin'in taraftara tepki göstermemesi.

21 Aralık 2011 Çarşamba

NIGHT OF THE LIVING DEAD/YAŞAYAN ÖLÜLERİN GECESİ (1968)

Yönetmen: George A. Romero
Oyuncular: Duane Jones, Judith O'Dea
Başlıca ödül ve adaylıklar: Yok
IMDB Puanı: 8/10
Estar Abi Puanları:
-George A. Romero (senarist-yönetmen): 9-8
Genel Puan: 8/10

Halka bir umut olabilecek Kennedy'nin de öldürülmesinden sonra Soğuk Savaş döneminin Amerika'sında bir nükleer savaş çıkacak korkusu yüzünden, toplum tamamen kuşkucu ve organize olamayan yığınlar haline dönüşmüştü. İşte böyle bir cümle hakkında film çekmek isteseniz ne yapardınız? Muhtemelen dönemin Amerika'sında gerçekleşmiş ve içinde Sovyetler'in de olduğu bir olayı hikayeleştirip filme aktarırdınız, ya da kurgu karakterler üreterek politik eksende bir film çekerdiniz. George A. Romero çok farklı bir şey yapmış. 70'lerde iyice doruğa varacak, tamamen başka bir konu anlatılarak Soğuk Savaş atmosferini anlatmak yönteminin adeta temelini kazmış Romero. 1-2 gün önce ölen insanların radyoaktif serpintilerle temas etmesinden dolayı canlanmaları ve ortalığa dehşet saçmaları karşısında onlarla savaş veren bir ev dolusu insanın hikayesini anlatmış.

Radyoaktif serpinti, daha sonra da dönemin başlıca metaforlarından biri olacak. Nükleer savaşın bir-iki defa kıyısından dönen ABD-Sovyetler eksenli bir dünyada her türlü musibetin kökeni olan bu silahlanma yarışı ve yarışın nükleer boyutta sürmesi en çok da korku filmlerine fon oluşturdu. Bundan en büyük nasibi de sanırız Romero aldı ve bir türlü gösterim şansı bulamayıp nihayet gösterildiğinde hasılat karı rekoru kıran bir film çekti. Yaşayan Ölülerin Gecesi bir bağımsız film ya da o dönemdeki sınıflandırmasıyla bir "b" filmi olarak birçok korku filminin önünü açtı.

60'lı yıllar, 50'li yıllara oranla daha az korku filmi çekilen ve Hollywood'da artık korku filmlerine pek yer verilmeyen bir dönemdi. Onyılın sonuna doğru gelen bu Romero klasiği 70'lerde bir anda korku türünün yeniden canlanmasına ön ayak oldu. En büyük katkıyı da yine kendisine sağladı ve bu hikayeden sırf Romero iki ayrı üçleme çıkardı. Özel efekt uzmanı Tom Savini'ye ve Zack Snyder'a birer farklı uyarlama ve onlarca taklit zombi filmi getirdi. Ölülerin uyanması gibi bir tema Romero'nun öncülüğünde sistemin her türlü unsurunu hicvetmek için kullanıldı. Bu ilk film, evin içine sıkışıp kalan bir aile, nişanlı bir çift ve biri beyaz diğeri siyah iki kişinin zombilerden kurtulma mücadelesini anlattı.

Bu tip filmlerin olmazsa olmazı, tehlike altındaki karakterlerin büyük çoğunluğunun sağlıklı düşünememesidir. Böyle durumlarda film kendi içinde bir lider çıkarır. Filmde de bizzat kendi "burada patron benim" sözleriyle Ben'in liderliği sözkonusu. Ama ev halkı, diğer tehlike filmlerine nazaran bir türlü oydaşmayı sağlayamayan tamamen uyumsuz insanlardan oluşunca liderliğinde pek bir önemi olmadı. Filmde hemen hemen her karakter dediğim dedik türden. Ben, aile babası Harry'ye sözünü geçiremezken, Tom nişanlısına sözünü geçiremiyor. Aynı zamanda Harry'nin karısı, Harry'le anlaşamıyor ve Barbra fikren paralize olduğu için diğerleriyle iletişimi bir müddet sonra tamamen koparabiliyor. Böyle bir durumdan en karlı çıkanlarsa zombiler oluyor şüphesiz. İşte bu görüntü Amerika'ya Vietnam kapılarını açan toplumsal ikilemin de bir metaforu sayılabilir. Toplum bir türlü kendi içinde anlaşamayınca bu zaaftan yararlanan Lyndon Johnson'ın Vietnam macerası kendine muhalif bir kanal üretemiyor ve kazanan da Amerikan hükümeti oluyor pek tabii.

Filmi metaforik bir politika yapıtı olarak incelemeyip salt korku filmi olarak görürsek yine ortaya elle tutulur bir başarı çıkıyor. Bugün izlendiğinden biraz komik ve telaşlı bir film olarak görülse de dönemi için son derece cesur bir film Yaşayan Ölülerin Gecesi. Özel efekt ve bol miktarda çikolata şurubuyla üretilen insan eti yeme sahneleri ve yavaş hareket eden zombilerin görüntüsü işin korku kısmını üstlenirken kamyonet sahnesi ve ev içinde yaşanan şiddetli tartışmalar da gerilimi sağlıyor. Ünü 1970'lerin ilk yarısında hakettiği şekilde kazanan filmin belki de tek eksik yanı siyah-beyaz olması. Neredeyse 30'lu yılların kamera kalitesiyle çekilmiş bir film olarak görüntü yönetimi kimi zaman izlemeyi zorlaştırıyor.

İlginç Bilgi: Filmde zombileri oynayan figüranlar filmin çekildiği Pittsburg'den seçilmişler ve herbiri 1'er dolar ve üzerinde "Ben Yaşayan Ölülerin Gecesi Filminde Oynadım" yazayan tişörtler kazanmışlar.

19 Aralık 2011 Pazartesi

WHITE DOG/BEYAZ KÖPEK (1982)

Yönetmen: Samuel Fuller
Oyuncular: Kristy McNichol, Paul Winfield
Başlıca ödül ve adaylıklar: Yok
IMDB Puanı: 7,1/10
Estar Abi Puanları:
-Samuel Fuller (yönetmen): 10
-Kristy McNichol: 7
-Paul Winfield: 8
-Ennio Morricone (müzik): 9
Genel Puan: 9/10

Hayatının son yılları çileli geçmiş Amerikan aktrist Jean Seberg ve kocası yazar Romain Gary'nin tanık olduğu ilginç bir ırkçı köpek vakası, Gary'nin otobiyografik romanına konu olunca Paramount'un filme çekilebilecek romanları bulup raporlama uzmanlarının da ilgisini çeken White Dog, sinema tarihinin en ilginç kaderlerinden birine sahip tartışmasız kült bir yapımı oldu. 1972'den 1982'ye kadar sadece sinopsis olarak bekletilen bu ilginç hikaye, şirketin nihayet çekim sırasına girdiğinde ilk yönetmen adayı Roman Polanski olmuştu. Fakat Polanski, meşhur tecavüz iddiasıyla ülke dışına kaçınca film bu kez de yönetmensizlikten ortada kaldı. Paramount'un ve tüm sinema tarihinin en etkili patronlarından Robert Evans'ın müdahalesi olmasaydı belki de bu müthiş filmi hiç izleyememiş olacaktık.

The Big Red One/Ölüme Koşanlar gibi afili bir savaş filmi çektikten sonra yapımcıların da ciddiyetle yaklaşmaya başladığı Samuel Fuller, bugün L.A. Confediental/Los Angeles Sırları gibi mükemmel bir filmin yönetmeni olarak tanınan senarist Curtis Hanson'la biraraya gelerek yazdığı senaryoyu Paramount'a kabul ettirince White Dog'un ilginç öyküsü nihayet tozlu raflardan kurtulabildi. Film çok kısa bir sürede çekildi. Ön gösterimi yapıldı ve seyirciler perdeye atmadık eşya bırakmadı. Çoğunluğu beyazlardan oluşan San Diego seyircisi filmi hiç beğenmemişti. Fuller, Evans'la görüşüp filmin hiçbir yerini makaslamayacağını hatta ılımlı finalini sert bir finalle değiştireceğini söyledi. Nasıl olduysa Evans bu ilginç teklifi kabullendi. White Dog'un genel gösterime girmesiyle çıkması bir oldu. 2 gün içinde bütün Amerika filme aynı tepkiyi gösterdi. Fuller da filmini Avrupa'da göstermek zorunda kaldı. Avrupa'da, özellikle de Fransa'da belli bir eleştirmen kitlesi filmi beğense de White Dog talihsizlikle başlayan bir proje olarak yıllar içinde unutuldu gitti. Nihayet çekildikten 26 yıl sonra Criterion Collection, DVD baskısını çıkardığında bir kayıp film daha gösterim fırsatı bulmuş oldu.

Peki neydi White Dog'a duyulan bunca nefretin sebebi? Hiç şüphesiz seyirciyi parmağında oynatan Samuel Fuller'ın bizzat kendisiydi bu sorunun cevabı. Film, gece vakti bir aktrist adayının arabasının altında kalan beyaz, sevimli bir köpeğin hikayesini anlatıyor. Aktrist köpeğe acıyıp veterinere götürdükten sonra onu korumasına ve evine alıyor. Köpek, kadına hem güven duygusu aşılıyor hem de yalnızlığını alıyor. Fakat çok geçmeden köpeğin sırrı ortaya çıkınca işler değişiyor. Bir Alman kurdu olan köpek birkaç cinayet işliyor. Köpek yalnızca saldırgan bir köpek olsa yine normal sayılabilir. Fakat ilginç olan, köpeğin yalnızca siyahları öldürmesi...

Fuller baştan sona izleyicinin içindeki ırkçılık ve nefret duygularını açığa çıkarmaya odaklanmış. Hikayenin içindeki "çözüm"ün arkasında sonuna kadar duran Fuller, izleyicinin köpekten nefret duymasını ve şefkat göstermesini aynı anda istiyor. İzleyici filmin akışına göre köpeğe karşı olan duygularında sürekli bir değişiklik hissediyor. Köpeğin temsil ettiği ırkçı nefretin aslında her insanın içinde olduğu bunun da ancak sorunla yüzleşmekle çözülebileceğini gösteren film, köpek üzerinden ne tür bir karşı-eğitimle sorun çözülürse çözülsün bunun yalnızca ırkçılığı kazıdığını ama nefretin yön değiştirdiğini gösteriyor bize. Mükemmel final sahnesi insanın ağzını açık bırakacak cinsten. Zira hiç beklenmeyen bir son var karşımızda. İki farklı ihtimalden birisi olacak derken film üçüncü ihtimali göstererek sona eriyor.

Fuller, bazı biçim ve sembol unsurlarını da kullanıyor filmde. Örneğin köpeklerin dünyayı siyah-beyaz olarak görmesini rahatlıkla ırkçılık temasında kullanmış. Filmin açılış jeneriğinde yazılar bir siyah bir beyaz olarak görünüyor. Köpeğin türü 2. Dünya Savaşı'ndan bu yana ırkçılık damgasını yiyen Almanlara bir gönderme olarak Alman kurdu bir cinsten seçilmiş.

White Dog'u izlediğinizde insanlardan yalnızca renkleri yüzünden nefret duyma gibi saçmasapan bir hissi yargılama şansı buluyorsunuz. Bu, filmin kolay çözümlemesi. Bu çözümlemede eğer ırkçı değilseniz rahatlıkla bu fikri eleştirebiliyorsunuz. Zor olanı ise ırkçı bir insana bu fikrinden dolayı duyulan nefret. Buna bizzat tanıklık eden ben, filmin ilk yarım saatinden sonra köpeğin öldürülmesini istemiştim. Filmi izleyen çoğu insanın da o esnada bu fikirde olacağına eminim. Ama daha sonra hikaye bize köpeğin siyahlara duyduğu nefretin bir benzerini bizim köpeğe duyduğumuzu hatırlatıyor. Hem de siyah bir insanı bakış açısıyla. Zaten White Dog'un zarif tarafı da bu. Hissettirmeden, izleyicisine kendi kendisini değerlendirme imkanı sunuyor. Irkçı olmasanız bile ırkçılara duyduğunuz nefretin ırkçılık kaynaklı nefretle eşdeğer olduğunu söylüyor. Sanırım Amerikan izleyicisini de ayağa kaldıran noktası bu olmuş filmin. Siyahlara yönelik ırkçı hareketlerden daha yeni kurtulmuş bir toplumun bu zaafını en sert şekilde gözler önüne seren film provakatif bir yapıt olarak değerlendirilmiş. İşin daha da ilginç ve şok edici yanı ise filmin gerçek bir olaya dayanması. Sahibi tarafından farklı renkteki insanlara nefret duyması öğretilen bir köpek fikri başlı başına düşündürücü iken bir de o köpeğin serbest bir şekilde toplumun içinde gezmesi fikri daha da tüyler ürpertici. Sanırım zor olan köpeği ırkçı bir hale getirmek değil, o öğretilmiş nefreti köpekten geri alabilmek. Film de zaten bunun ne derece zor bir iş olduğunu anlatıyor. Eğer bu konulara kafa yormak ve renk kaynaklı ırkçılığın temelinde neler olduğunu bir kez daha kavramak isteyen bir insansanız White Dog alanının en iyi filmi diyebilirim.

Samuel Fuller köpekle birlikte
İlginç Bilgi: Filmde 5 farklı köpek kullanılmış. İzlerken bunu hiç farkedemiyorsunuz.