30 Kasım 2011 Çarşamba

THE TRUMAN SHOW (1998)

Yönetmen: Peter Weir
Oyuncular: Jim Carrey, Ed Harris
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-Yönetmen, yardımcı aktör ve senaryo (Andrew Niccol) dallarında 3 Oscar adaylığı
-Yönetmen, senaryo ve prodüksiyon dizaynı dallarında 3 BAFTA ödülü ve en iyi film dahil 4 adaylık
-Yönetmenler Birliği en iyi yönetmen adayı
-Aktör, yardımcı aktör ve müzik dallarında 3 Altın Küre ve en iyi film, yönetmen, senaryo adaylıkları
-Senaristler Birliği en iyi senaryo adaylığı
IMDB Puanı: 8/10
Estar Abi Puanları:
-Andrew Niccol: 10
-Peter Weir: 8
-Jim Carrey: 8
-Ed Harris: 10
Genel Puan: 9/10

Bir senaryo şaheseri... Bazı filmleri müzikleriyle hatırlarsınız, bazı filmlerin başrol oyuncusu kafanızda yer edinir, bazı filmlerde yönetmen tavrı filmin kalitesini yukarı çeker, bazı filmlerin de hikayesi öyle muhteşemdir ki geri kalan özellikleri daha geri planda kalır. İşte Andrew Niccol'ü sinema dünyasında büyük üne kavuşturan ve yaratıcı senaryo konusunda bir aranan adam haline getiren film de Truman Şov'dur. Gerçi önce Gattaca'yla farkını konuşturmuştur Yeni Zelandalı genç senarist ama Truman Şov çok büyük bir şaşaa yaratan ilk senaryosudur. Niccol, Gattaca'nın yönetmen koltuğunda da oturmasına rağmen bu filmde yalnızca senaryoya yoğunlaşarak koltuğu bir başka önemli isim Peter Weir'a bırakmıştır.

Truman Şov, Jim Carrey'nin en iyi filmi olarak değerlendirilir. Jim Carrey kimdir? Jest ve mimiklerini fevkalade kullanan, filmleri çoğunlukla bu yeteneğinin üzerine kurulan Amerika'nın gelmiş geçmiş en iyi 3 komedyeninden biridir. Ama Truman Şov, Carrey'nin bu özelliklerini minimumda tuttuğu ve deyim yerindeyse "olgun" bir performans sergilediği ilk filmidir. Zaten filmin senaryosu da Carrey'ye o çılgınlıkları yapma imkanı tanımaz.

Truman Şov bol alt okumalı bir film. Filmi din eleştirisi, medya eleştirisi veya Amerikan toplumu eleştirisi yönleriyle okuyabilirsiniz. İşin güzel ve sinemanın keyfine her daim aç izleyici için bulunmaz yanı ise her üç eleştiri de doğru okuma örnekleridir. ABD'de yayınlanan ve bizdeki karşılığı Biri Bizi Gözetliyor olan Big Brother reality şovu sayesinde televizyon seyircisinin mahremiyeti ve başkalarının hayatı kalıbını, önündeki tüm setleri çekerek yıktığı hatırımızda. Türkiye'de de her akşam her tür seyircinin TV başına geçip yarışmacılar için sevinip üzüldüğünü, onlara cep telefonu mesajlarıyla destek verdiğini henüz unutmadık. Zaten günümüzde de aynı kalıpta olmasa da benzer birçok yarışmanın hala nesli tükenmedi. Bir medya zaafiyeti, hem yapımcılarına büyük para kazandırdı ve bugün örneğin sırayla bütün kutuları açtırıp sonda kalan 2 kutudan birini seçerek para kazanan bir "yarışmacı"nın serüveninin izlenmesi suretiyle Acun Ilıcalı gibi bir adamın zengin olması, başbakanın yanı başında oturup kendisine yağ çekmek suretiyle karşılıklı pay kazanmaları günümüzün bir gerçeği haline geldi.

Truman Şov bütün o medya unsurlarının üzerine konulabilecek tüm riskleri ekliyor ve bir insanın doğumundan büyümesine, okulundan evliliğine kadar her şeyini bir TV programı haline getiriveriyor. Üstelik bu bir yarışma da değil. Bu programın tek kazananı yapımcıları ve o çarkın içinde dönen diğer ticari dişliler. Kaybeden ise, saatlerini Truman'ın sıradan yaşamına odaklayan izleyici ve Truman'ın bizzat kendisi. Şovun en şok edici özelliği ise bunca dönen dolaptan Turman'ın haberdar olmayışı. O Seaheaven adında bir adada sigorta işinde çalışığ hemşire karısı ve kasiyer arkadaşıyla sıradan bir hayat sürdüğünü zannediyor. Attığı her adımın bütün dünyada izlendiğinin farkında değil. Truman'ın bu durumu seyircisinden farksız kılıyor. Seyirci de aslında Truman gibi bu şovun kazanımlarının kendileri dışında herkese aktarıldığının ve kendi TV izleme alışkanlıkları sayesinde birçok kişinin zengin olduğunun farkında değil. Bu zaten televizyon ve medya çağının en utanç verici gerçeği olarak Truman Şov'un her anına hatta son karesine kadar işliyor. Şov bittiğinde izleyici hemen başka bir kanalda yeni başlayan başk bir şov programına geçiveriyor. Truman'ın da kurtuluşu kendisi için ikilemli. Bugün BBG evinde yarışan yarışmacıları nasıl hiçbirimiz hatırlamıyorsak, onların bunalıma girip intihar ettiklerini gazetelerin iç sayfalarında küçücük bir köşede okuyup geçebiliyorsak Truman'ı da aynı son bekliyor. Oysa Seaheaven'da hiçbir şeyin farkında olmadan yaşadığı müddetçe dünyanın en iyi korunan adamı o. Hiçbir sorunu yok. İyi bir işi var. En ufak bir bunalımda hemen hayali bir müşteri çıkıp Truman'a kendini sigortalattırıp onun mutlu olmasını sağlayıveriyor. Yaptığı her şey bir rol olmasına rağmen onunla tam bir karı-koca hayatı yaşayan ve bundan da son derece memnun olan bir karısı bile var. Truman Şov, biz Trumanların bu sahte dünyada ne kadar mutlu olduğumuzu, ancak aydınlanma ihtiyacımız, güvenli ve mutlu hayata baskın geldiğinde her şeyin nasıl da tepetaklak oluvereceği gerçeğini acımasızca yüzümüze vuruyor. Filmin her anında Truman'la özdeşleşmemiz de boşuna değil zaten. Truman'ın yaşadığı her çelişki ve kafasında dönen her soru aslında bizim de kendi yaşamlarımızdaki sorularımız ve çelişkilerimiz...

Truman Burbank... Karakterimizin adı bu. Truman, True-man kalıbından geliyor. Gerçek Adam... Filmin her anına sinmiş o ironik yapı burada da kendini gösteriyor ve her yaşadığı sahte olan Truman'a gerçeklik duygusu yükleniyor. Soyadı olan Burbank ise Hollywood'un arkasında yer alan sıra tepelerin adı. Bütün olayların bir Hollywood kurgusundan farksız olduğuna dair bir gönderme.

Truman Şov, aynı zamanda bir din eleştirisi. Şovu kurgulayan, yönetmenin adı Christoph... Hristiyanlığa yapılan bu büyük atıf bununla da kalmıyor. Christoph'un Truman'la konuştuğu sahnede kamera önüne bir tanrıymışçasına yerleşiyor. O, Ay'a benzeyen reji binasının özel odasında, Truman'a gökyüzünden bakan ulu bir figür. Her çalışanı kendisinin bütün emirlerine amade. Hiç kimse hatta yapımcılar bile Christoph'la tartışmıyor bile. Bir yapımcı "sana emrediyorum, bunu hemen durdur" dese bile Christoph ona dönüp bakmıyor bile. Christoph o şovun tek ve en güçlü tanrısı olarak özgürlüğe yelken açmak isteyen Truman'a rüzgarını, fırtınasını ve sağanağını gönderiveriyor. Truman'ı helak etmek için bütün doğa olaylarını kullanmaktan çekinmiyor. Ama başa çıkamayınca klasik İncil tabirlerini kullanarak ona tanrısal öğütler veriyor. Seaheaven'dan çıkmanın (dinden çıkmanın metaforu) kendisine zarar getireceğini, Seaheaven'ın kendisi için mutlu bir yer olacağını söylüyor. Truman'ın aydınlanma karşısındaki müthiş isteği, Christoph'u yendiğinde ancak, bir kulunun kendine tapmayı bıraktığını gören bir tanrının sıfatıyla karşılaştığımızı ister istemez tahayyül ediyoruz.

Truman Şov son olarak bir ABD toplumu eleştirisi... Filmde, Truman'ın Fiji gibi uzak diyarları merak etmemesi ve oraları keşfetmemesi için yapay gazetelerde "Avrupa'ya ihtiyacımız yok" manşetleri atılıyor. Seaheaven'ın dünyanın en güzel yeri olduğuna dair bilboard ve gazete yazılarına rastlıyoruz. Bir uçak bileti firmasının ofisinde uçağın kanadını delip geçen bir yıldırım fotoğrafına rastlıyoruz. ABD'nin vatandaşlarına sürekli empoze ettiği "biz bize yeteriz" anlayışının bir metaforu Truman'ı Seaheaven'a bağlamak için kullanılan bu figürler. Oysa Truman, en büyük aşkının ardından sürekli Fiji adalarına gitmeyi isteyerek bu tatlı rüyayı bozmak için yoğun çaba sarfediyor. Fiji'ye gidip gidemediğini bilemiyoruz ama Seaheaven'ın kapılarını keşfetmesi onu bu ABD baskısından yeterince uzaklaştırıyor.

Truman Şov'un her anı ve her karesinde üzerinde yazılıp çizilecek notlar var. Bu yüzden de 20. yüzyılın en iyi senaryolarından biri olarak kabul ediliyor zaten. Ed Harris'in Christoph rolünü mükemmel yorumlaması ve Jim Carrey'nin ağırbaşlı "şovu" sayesinde film oyunculuk anlamında da çok güçlü bir noktaya ulaşıyor. Ödül törenlerinde bu filmin en iyi senaryo ödülü alamaması, hatta kendilerinden daha iyi olduğu Saving Private Ryan/Er Ryan'ı Kurtarmak ve Shakespeare in Love/Aşık Şekspir gibi filmlere çoğu ödülü kaptırması ise 1998 yılının kesinlikle en büyük ayıplarından. Film kanımca gelmiş geçmiş en iyi iki film afişine de sahip. Milyonlarca insanın bir binaya kurulan sinevizyondan Truman'ın uyuduğunu seyretmesi ve Truman'ın yaşamındaki her olayın kendisini oluşturduğu kareler bütünü temalı iki afiş de büyük sanat eserleri. Böyle bir filme de böyle afişler yakışırdı zaten.

İlginç Bilgi: Bu film Laura Linney ile Ed Harris'i buluşturan ilk film değil. Öncesinde bu ikili Absolute Power/Mutlak Güç filminde de beraber oynadılar.

3 yorum:

hemera-nyks dedi ki...

güzel filmdir ;)

nyks

Osman Turan dedi ki...

Böyle güzel bir filme güzel bir yazı olmuş...

Jim Carrey, bizim Kemal Sunal'ın Amerikan versiyonudur. Kemal Sunal gibi onun da komediye uygun bir yüzü vardır ve o da bunu çok iyi kullanmıştır. Birçok bakımdan birbirine benzerler... Bu film de Jim Carrey'nin sinema kariyerinin "Düttürü Dünya"sıdır benim gözümde. Önceki filmleri ile alakası olmayan ve çok farklı bir yerde duran bir film...

Jim Carrey'nin genel anlamda performansını ve yeteneğini takdir etsem de çoğu filmlerini pek sevmiyorum ve hatta benim için Jim Carrey, "Eternal Sunshine of the Spotless Mind/Sil Baştan", "The Truman Show", "Bruce Almighty/Aman Tanrım" ve diğerleri şeklindedir. Bu diğerlerinin içinde "The Number 23" gibi 1 kelime-1 işlem türündeki berbat bir gerilim denemesi de mevcuttur. Öte yandan, 2008'deki "Yes Man" filmini de çok beğendiğimi söyleyemem. Jim Carrey'nin 2008'den sonrası ise bende yoktur... Kısaca, bir komedi oyuncusu olmasına rağmen beğendiğim filmleri Eternal S. of the S.M., The Truman Show ve B.Almighty gibi komedi dış filmleridir, ki bu 3lüden de kitlelerin Eternal S.... tercihine rağmen Truman Show en beğendiğim filmidir Jim abimizin...

Truman Show, Jim Carrey sinematografisinin 1 numarası olmasının yanı sıra genel sinema eğilimleri içinde de üst sıraları zorlayan bir filmdir... Filme baktığımızda, filmin kendine has, sade bir yapısı olduğunu ve aslında özgün bir film olduğunu görüyoruz. Bence film ekibi son derece cesur davranarak yapılması zor ve cearet isteyen bir işe imza atmışlar, bu açıdan tebrik etmek gerek... Filmin kendine özgü ve özgün bir yapısı olmasına rağmen diğer taraftan da belli kategorilere dahil: Din/Toplum/TV-Medya/Siyaset eleştirileri, Aydınlanma filmi, hapishane filmi olması...

Din/Toplum/Medya-TV kısmını belirtmişsin, tamamen katılıyorum. Ek olarak, bir taraftan "başkasının evi/mahremi gözlenmez, ayıp" diyen ama karşı komşunun perdesi hafif aralık olduğunda "ne oluyor acaba içeride" diye izleyenlere karşı da bir eleştiri getiriyor. "Kendi hayatında her şeyi haelletin, sıra başkalarının hayatına mı geldi?" şeklinde de bir eleştiri getiriyor...

Siyaset eleştirisi, din eleştirisi kısmında geçiyor. Filmdeki yönetmen Christoph ve ekibi, gerçek hayattaki siyasilerin yansıması konumunda. Siyasilerin halk üzerinde otorite kurmak için fiziksel ya da psikolojik baskı kurması, zihnini bulandırmaya çalışması gibi Christoph da Truman'ın o dünyada kalması için, kendi özgürlüğüne ulaşmaması için her şeyi yapıyor, aniden gece-gündüzler oluyor, fırtınalarını-sağanağını gönderiyor. Siyasilerin düşünce özgürlüğüne karşı olması misali Christoph da Truman'ın gerçek dünyayla temasını engellemeye çalışıyor, ne var ki bunda başarısız oluyor ve bütün her şeye rağmen Chritoph ve ekibinin kağıttan bir kaplan olduğu, bir nefeslik canı olduğu görülüyor...

Film, Truman'ın doğumundan itibaren içinde yaşadığı sanal dünyadan gerçek dünyaya geçmeyi başardığı için, bir aydınlanma filmi. Film, aynı zamanda bir hapishane filmi. Hapishane derken, evet demir parmaklıklar yok ama Truman zaten doğumundan itibaren, yaratılan ve sınırları çizilen bir açık hava (görünümlü kapalı) hapishanesinde yaşıyor. Bu açıdan, gerçek anlamda olmasa da zihinsel anlamda bir tutsaklık filmi...

Bu filmin Oscar'a sadece 3 dalda aday gösterilmesi ve eli boş gönderilmesi, bu filme yapılacak büyük bir hakarettir. Ancak, Oscar alamamasına rağmen Oscarlılardan daha kaliteli olan birçok film vardır, bu film de öyle bir filmdir... Son olarak, bahsettiğin gibi afiş çalışmaları harika, 2sinin de anlamı var. Bu da gösteriyor ki film ekibi baştan sona, en ufak ayrıntıya kadar her şeye büyük bir özen göstermiş...

Muhammed Tiryaki dedi ki...

Jim Carrey'nin Düttürü Dünya'sı tabiri çok yerinde. İyi bulmuşsun.

Jim Carrey'i severim. Saydıklarının dışında Liar Liar da en sevdiğim filmlerinden. Maske, Pet Detective serisi, 23 Numara gibi filmleri gerçekten de kötüdür. Baş Belası gibi kötü ama ilginç filmini de saymak lazım. Batman'deki performansını ise henüz izlemedim.

Bence Carrey'nin sıkıntısı da birçok komedyeninkinin aynı. Ciddiye alınmak istenen bir oyuncu olmaya çalışıyorlar bir süre sonra. Bu yüzden de komedi dışındaki filmlerde de kendilerini göstermek istiyorlar. Oysa buna hiç gerek yok. Trajikomik filmler (Düttürü Dünya, Abuk Sabuk bir Fİlm gibi) olabilir ama bi 23 Numara gibi filme hiç gerek yoktu.

Truman Şov'u daha da derinden ele aldığımızda bir kitap dolusu çıkarım oluşacaktır. Sadece bu yüzden bile gelmiş geçmiş en iyi 5 senaryodan biridir bana göre.