30 Kasım 2011 Çarşamba

THE TRUMAN SHOW (1998)

Yönetmen: Peter Weir
Oyuncular: Jim Carrey, Ed Harris
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-Yönetmen, yardımcı aktör ve senaryo (Andrew Niccol) dallarında 3 Oscar adaylığı
-Yönetmen, senaryo ve prodüksiyon dizaynı dallarında 3 BAFTA ödülü ve en iyi film dahil 4 adaylık
-Yönetmenler Birliği en iyi yönetmen adayı
-Aktör, yardımcı aktör ve müzik dallarında 3 Altın Küre ve en iyi film, yönetmen, senaryo adaylıkları
-Senaristler Birliği en iyi senaryo adaylığı
IMDB Puanı: 8/10
Estar Abi Puanları:
-Andrew Niccol: 10
-Peter Weir: 8
-Jim Carrey: 8
-Ed Harris: 10
Genel Puan: 9/10

Bir senaryo şaheseri... Bazı filmleri müzikleriyle hatırlarsınız, bazı filmlerin başrol oyuncusu kafanızda yer edinir, bazı filmlerde yönetmen tavrı filmin kalitesini yukarı çeker, bazı filmlerin de hikayesi öyle muhteşemdir ki geri kalan özellikleri daha geri planda kalır. İşte Andrew Niccol'ü sinema dünyasında büyük üne kavuşturan ve yaratıcı senaryo konusunda bir aranan adam haline getiren film de Truman Şov'dur. Gerçi önce Gattaca'yla farkını konuşturmuştur Yeni Zelandalı genç senarist ama Truman Şov çok büyük bir şaşaa yaratan ilk senaryosudur. Niccol, Gattaca'nın yönetmen koltuğunda da oturmasına rağmen bu filmde yalnızca senaryoya yoğunlaşarak koltuğu bir başka önemli isim Peter Weir'a bırakmıştır.

Truman Şov, Jim Carrey'nin en iyi filmi olarak değerlendirilir. Jim Carrey kimdir? Jest ve mimiklerini fevkalade kullanan, filmleri çoğunlukla bu yeteneğinin üzerine kurulan Amerika'nın gelmiş geçmiş en iyi 3 komedyeninden biridir. Ama Truman Şov, Carrey'nin bu özelliklerini minimumda tuttuğu ve deyim yerindeyse "olgun" bir performans sergilediği ilk filmidir. Zaten filmin senaryosu da Carrey'ye o çılgınlıkları yapma imkanı tanımaz.

Truman Şov bol alt okumalı bir film. Filmi din eleştirisi, medya eleştirisi veya Amerikan toplumu eleştirisi yönleriyle okuyabilirsiniz. İşin güzel ve sinemanın keyfine her daim aç izleyici için bulunmaz yanı ise her üç eleştiri de doğru okuma örnekleridir. ABD'de yayınlanan ve bizdeki karşılığı Biri Bizi Gözetliyor olan Big Brother reality şovu sayesinde televizyon seyircisinin mahremiyeti ve başkalarının hayatı kalıbını, önündeki tüm setleri çekerek yıktığı hatırımızda. Türkiye'de de her akşam her tür seyircinin TV başına geçip yarışmacılar için sevinip üzüldüğünü, onlara cep telefonu mesajlarıyla destek verdiğini henüz unutmadık. Zaten günümüzde de aynı kalıpta olmasa da benzer birçok yarışmanın hala nesli tükenmedi. Bir medya zaafiyeti, hem yapımcılarına büyük para kazandırdı ve bugün örneğin sırayla bütün kutuları açtırıp sonda kalan 2 kutudan birini seçerek para kazanan bir "yarışmacı"nın serüveninin izlenmesi suretiyle Acun Ilıcalı gibi bir adamın zengin olması, başbakanın yanı başında oturup kendisine yağ çekmek suretiyle karşılıklı pay kazanmaları günümüzün bir gerçeği haline geldi.

Truman Şov bütün o medya unsurlarının üzerine konulabilecek tüm riskleri ekliyor ve bir insanın doğumundan büyümesine, okulundan evliliğine kadar her şeyini bir TV programı haline getiriveriyor. Üstelik bu bir yarışma da değil. Bu programın tek kazananı yapımcıları ve o çarkın içinde dönen diğer ticari dişliler. Kaybeden ise, saatlerini Truman'ın sıradan yaşamına odaklayan izleyici ve Truman'ın bizzat kendisi. Şovun en şok edici özelliği ise bunca dönen dolaptan Turman'ın haberdar olmayışı. O Seaheaven adında bir adada sigorta işinde çalışığ hemşire karısı ve kasiyer arkadaşıyla sıradan bir hayat sürdüğünü zannediyor. Attığı her adımın bütün dünyada izlendiğinin farkında değil. Truman'ın bu durumu seyircisinden farksız kılıyor. Seyirci de aslında Truman gibi bu şovun kazanımlarının kendileri dışında herkese aktarıldığının ve kendi TV izleme alışkanlıkları sayesinde birçok kişinin zengin olduğunun farkında değil. Bu zaten televizyon ve medya çağının en utanç verici gerçeği olarak Truman Şov'un her anına hatta son karesine kadar işliyor. Şov bittiğinde izleyici hemen başka bir kanalda yeni başlayan başk bir şov programına geçiveriyor. Truman'ın da kurtuluşu kendisi için ikilemli. Bugün BBG evinde yarışan yarışmacıları nasıl hiçbirimiz hatırlamıyorsak, onların bunalıma girip intihar ettiklerini gazetelerin iç sayfalarında küçücük bir köşede okuyup geçebiliyorsak Truman'ı da aynı son bekliyor. Oysa Seaheaven'da hiçbir şeyin farkında olmadan yaşadığı müddetçe dünyanın en iyi korunan adamı o. Hiçbir sorunu yok. İyi bir işi var. En ufak bir bunalımda hemen hayali bir müşteri çıkıp Truman'a kendini sigortalattırıp onun mutlu olmasını sağlayıveriyor. Yaptığı her şey bir rol olmasına rağmen onunla tam bir karı-koca hayatı yaşayan ve bundan da son derece memnun olan bir karısı bile var. Truman Şov, biz Trumanların bu sahte dünyada ne kadar mutlu olduğumuzu, ancak aydınlanma ihtiyacımız, güvenli ve mutlu hayata baskın geldiğinde her şeyin nasıl da tepetaklak oluvereceği gerçeğini acımasızca yüzümüze vuruyor. Filmin her anında Truman'la özdeşleşmemiz de boşuna değil zaten. Truman'ın yaşadığı her çelişki ve kafasında dönen her soru aslında bizim de kendi yaşamlarımızdaki sorularımız ve çelişkilerimiz...

Truman Burbank... Karakterimizin adı bu. Truman, True-man kalıbından geliyor. Gerçek Adam... Filmin her anına sinmiş o ironik yapı burada da kendini gösteriyor ve her yaşadığı sahte olan Truman'a gerçeklik duygusu yükleniyor. Soyadı olan Burbank ise Hollywood'un arkasında yer alan sıra tepelerin adı. Bütün olayların bir Hollywood kurgusundan farksız olduğuna dair bir gönderme.

Truman Şov, aynı zamanda bir din eleştirisi. Şovu kurgulayan, yönetmenin adı Christoph... Hristiyanlığa yapılan bu büyük atıf bununla da kalmıyor. Christoph'un Truman'la konuştuğu sahnede kamera önüne bir tanrıymışçasına yerleşiyor. O, Ay'a benzeyen reji binasının özel odasında, Truman'a gökyüzünden bakan ulu bir figür. Her çalışanı kendisinin bütün emirlerine amade. Hiç kimse hatta yapımcılar bile Christoph'la tartışmıyor bile. Bir yapımcı "sana emrediyorum, bunu hemen durdur" dese bile Christoph ona dönüp bakmıyor bile. Christoph o şovun tek ve en güçlü tanrısı olarak özgürlüğe yelken açmak isteyen Truman'a rüzgarını, fırtınasını ve sağanağını gönderiveriyor. Truman'ı helak etmek için bütün doğa olaylarını kullanmaktan çekinmiyor. Ama başa çıkamayınca klasik İncil tabirlerini kullanarak ona tanrısal öğütler veriyor. Seaheaven'dan çıkmanın (dinden çıkmanın metaforu) kendisine zarar getireceğini, Seaheaven'ın kendisi için mutlu bir yer olacağını söylüyor. Truman'ın aydınlanma karşısındaki müthiş isteği, Christoph'u yendiğinde ancak, bir kulunun kendine tapmayı bıraktığını gören bir tanrının sıfatıyla karşılaştığımızı ister istemez tahayyül ediyoruz.

Truman Şov son olarak bir ABD toplumu eleştirisi... Filmde, Truman'ın Fiji gibi uzak diyarları merak etmemesi ve oraları keşfetmemesi için yapay gazetelerde "Avrupa'ya ihtiyacımız yok" manşetleri atılıyor. Seaheaven'ın dünyanın en güzel yeri olduğuna dair bilboard ve gazete yazılarına rastlıyoruz. Bir uçak bileti firmasının ofisinde uçağın kanadını delip geçen bir yıldırım fotoğrafına rastlıyoruz. ABD'nin vatandaşlarına sürekli empoze ettiği "biz bize yeteriz" anlayışının bir metaforu Truman'ı Seaheaven'a bağlamak için kullanılan bu figürler. Oysa Truman, en büyük aşkının ardından sürekli Fiji adalarına gitmeyi isteyerek bu tatlı rüyayı bozmak için yoğun çaba sarfediyor. Fiji'ye gidip gidemediğini bilemiyoruz ama Seaheaven'ın kapılarını keşfetmesi onu bu ABD baskısından yeterince uzaklaştırıyor.

Truman Şov'un her anı ve her karesinde üzerinde yazılıp çizilecek notlar var. Bu yüzden de 20. yüzyılın en iyi senaryolarından biri olarak kabul ediliyor zaten. Ed Harris'in Christoph rolünü mükemmel yorumlaması ve Jim Carrey'nin ağırbaşlı "şovu" sayesinde film oyunculuk anlamında da çok güçlü bir noktaya ulaşıyor. Ödül törenlerinde bu filmin en iyi senaryo ödülü alamaması, hatta kendilerinden daha iyi olduğu Saving Private Ryan/Er Ryan'ı Kurtarmak ve Shakespeare in Love/Aşık Şekspir gibi filmlere çoğu ödülü kaptırması ise 1998 yılının kesinlikle en büyük ayıplarından. Film kanımca gelmiş geçmiş en iyi iki film afişine de sahip. Milyonlarca insanın bir binaya kurulan sinevizyondan Truman'ın uyuduğunu seyretmesi ve Truman'ın yaşamındaki her olayın kendisini oluşturduğu kareler bütünü temalı iki afiş de büyük sanat eserleri. Böyle bir filme de böyle afişler yakışırdı zaten.

İlginç Bilgi: Bu film Laura Linney ile Ed Harris'i buluşturan ilk film değil. Öncesinde bu ikili Absolute Power/Mutlak Güç filminde de beraber oynadılar.

LORD OF WAR/SAVAŞ TANRISI (2005)

Yönetmen: Andrew Niccol
Oyuncular: Nicolas Cage, Bridget Moynahan
Başlıca ödül ve adaylıklar: Yok
IMDB Puanı: 7,7/10
Estar Abi Puanları:
-Andrew Niccol (senarist): 9
-Nicolas Cage: 7
-Andrew Niccol (yönetmen): 9
-Bridget Moynahan: 5
Genel Puan: 8/10

Filmi izlemeye başladığımda çeşitli notlar almış ve Facebook üzerinden sinemasever dostlarımla paylaşmıştım. Bu notlar sırasıyla şunlardı:

-Evvela filmin açılış cümlesi hoşuma gitti. Oldukça çarpıcıydı bu cümle. Bir sürü kurşunun arasında duran savaş tanrısı Yuri "Dünya üzerinde 500 milyon silah var. Bu da her 12 kişiden birinin silahlı olması demek. Soru şu: Kalan 11 kişiyi nasıl silahlandırabiliriz?" Bu herhalde 20. yüzyılın ikinci yarısını boydan boya kaplayan ve etkileri 21. yüzyıla da eklenen terör ve iç savaş belasının yalınca bir özeti. Kimi örgütler özgürlüğü için, kimi generaller düzen için, kimi ordular da bağımsızlık için savaştığını söyleyedursun aslında hepsi de savaş tüccarlarının ceplerini doldurmak için savaştıklarının ne kadar farkındalar?

-Filmin açılış sahnesi. Bir kurşun, fabrikada üretim aşamasından geçiyor ve bir kargoyla Afrika'ya kadar gidiyor. Orada bir militanın silahına giriyor, namludaki yerini buluyor ve tetiklendikten sonra küçük bir çocuğun alnına gömülüyor. Biz bütün bunları kameranın hemen önündeki kurşunun rotasıyla seyrediyoruz. Bu açık ve yaratıcı simgesel dilin filmin geri kalanına da sirayet edeceğini hesaplıyoruz elbette. Benim gibi metaforlarla dolu, yan-anlatım kurmacalarıyla süslenmiş filmleri sevenler için büyük bir ziyafet çekmek amacıyla masaya oturulan ilk ana benziyor.

-Bir sonraki sahnede Nicolas Cage'in Yuri karakteri henüz savaş tanrısı olmadan önce haç şeklinde bir liman köprüsünün tam ortasında duruyor. Hayallerinin kadını Ava da caddede bir tanıtım filosunun önünde halkı selamlıyor. Çarmıhtaki İsa ve büyük hedef Ava (Havva) filmin dinsel göndermelerinin başlangıcı oluyor bu sahnede. Fakat ilerleyen bölümlerde bu göndermelerin sayısı azalıyor ve filmin ekseninden din maddesi yavaş yavaş çıkartılıyor.

-Uzi marka bir silahtan çıkan her merminin sesi bildiğimiz tetikleme sesi olarak değil de bir yazarkasanın açılırken çıkardığı çınlama sesi olarak veriliyor. Bu da savaş ve silah sanayiinde dönen paraların doğrudan ilişkisi için olağanüstü bir simgesellik oluşturuyor.

-Böyle bir dünyada herkes, kendi yaptığı işi aklamak için bahaneler üretir. Bu hepimizde vardır. Yuri'nin kendini tesellisi ise şu şekilde: "Kaç araba satıcısı evde işinden bahsediyor ya da kaç sigara satıcısı? Onların sattıkları da bir sürü insanı öldürüyor, hem benim sattığımın emniyet kilidi var."

Lord of War, anlatım tarzı ve Andrew Niccol gibi mükemmel bir senaristin (Gattaca, The Truman Show, S1m0ne) yaratıcı dokunuşları sayesinde türdeşlerinden farklı ele alınan özel bir film. Nicolas Cage'in masumane suratını gözünü para hırsı bürümüş, kurnaz bir silah tüccarı olarak kullanabilmek de Niccol için bir yönetmenlik başarısı ayrıca. Sierra Leone, Rusya ve Arap ülkelerinde sebepsiz iç savaş ve terör olayları sayesinde hayatının kadınıyla evlenen, lüks içinde yaşayan Yuri'ye mi kızmalı yoksa o savaşlara kutsallık atfedip hem kendi hayatlarını hem de başkalarının hayatlarını mahveden üçüncü dünya ülkelerinin büyük pazar sahiplerine mi kızmalı film boyunca hep sorduğumuz bir soru. İlginç olanı ise bu sorunun net bir cevabını bulamıyorsunuz. Yuri, filmin ilk yarısı boyunca lüksün tadına sonuna kadar varırken gelişmeler ona büyük bir yıkımı getiriyor. Peki Yuri iflah oluyor mu? Sistemin sürekli Yuri gibilere ihtiyaç duyması yüzünden Yuri, emekliye ayrılamayacağını bildiğinden iflah olma şansının sıfır olduğunun da farkında. İzleyici de finalde Ethan Hawke'ın İnterpol polisi Jack karakteri gibi ancak finalde aydınlanabiliyor. Lord of War finalindeki adalet-adaletsizlik temasıyla da aynı zamanda günümüz dünyasına yakılan bir ağıt gibi duruyor ve Yuri'nin yolu yeni satışlar için kıtadan kıtaya değişmeye devam ediyor.
İlginç Bilgi: Bu filmde gördüğünüz tüm general, devlet başkanı gibiler de Yuri gibi sadece adı değiştirilerek sunulan gerçek kişiler. Yuri'nin farkı ise 5 farklı silah tüccarının bir karışımı olması.

25 Kasım 2011 Cuma

8MM (1999)

Yönetmen: Joel Schumacher
Oyuncular: Nicolas Cage, Joaquin Phoenix
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-Berlin Altın Ayı adayı
IMDB Puanı: 6,3/10
Estar Abi Puanları:
-Andrew Kevin Walker (senarist): 7
-Joel Schumacher: 7
-Nicolas Cage: 6
Genel Puan: 7/10

Yaşadığı bir olayla sınırlarını aşan, çileden çıkan ve şiddete eğilim yönünde bir değişiklik gösteren kahramanları ele almayı çok sever Joel Schumacher. Falling Down, Phone Booth/Telefon Kulübesi gibi örneklerde bu temaları işler. Sıradan insanın toplumun kirlenmesine sabrı taşar ve o da eleştirdiği toplumun özelliklerini kendinde göstermeye başlar bu tip filmlerde. Falling Down'da Michael Douglas, Phone Booth'ta Kiefer Sutherland ve elbette Batman karakterleri bu durumun tipik örnekleridir.

8MM'de de Nicolas Cage için benzer bir karakter çizilmiş. Aldığı bir snuff film araştırmasına vakit harcarken özünden çok uzaklara düşen yeni bir karakter edinir Cage'in canlandırdığı özel dedektif Tom. Çok zengin bir adamın ölümünden sonra karısı, gizli kasadan çıkan 8 mm'lik bir filmin kökenini öğrenmek ister. Bunun için de takip alanında başarılı bir araştırmacı olan Tom'u yüksek bir ücretle tutar. Tom, kasette öldürülürken kayda alınan kızla ilgili bu kasetin efektlerle mi yapıldığı yoksa gerçek mi olduğu konusunda bir araştırma yapar. Eğer gerçekse katili de bulmak zorundadır ve bu kasetin o kasaya nasıl girdiğini de. Tom, araştırmasını yaparken porno satıcılarının dünyasına girmek zorunda kalır. Bu underground kültür, Tom gibi bir aile babasının daha evvel hiç rastlamadığı apayrı bir dünya olduğundan o dünya içerisinde bocalaması  işin beklenen sonucudur. Tom, gelişmelerle birlikte çığrından çıktığında, snuff yapımcılarıyla aynı derecede şiddetin içinde bulunduğunu farkeder.

8MM, neyse ki tarzı olan ve bir bütünlük içinde derdini anlatamaya çalışan önemli bir yönetmenin elinde çekildi. Bir senaryo zaafiyeti olarak finale giden son bölümü ve finali klişe ve sıradan kaçsa da genel olarak film, günümüz toplumunun, özellikle de elit toplumun tarihinin kan ve şiddetle yazıldığı üzerinde durabiliyor ve Schumacher'in de tıpkı David Fincher gibi 21. yüzyıl insanıyla olan sorunları kendine irdelenme şansı buluyor.

Filmin senaristi Andrew Kevin Walker'ı ilk senaryosu olan muhteşem Se7en/Yedi filminden hatırlıyoruz. 8 MM'deki Joaquin Phoenix karakteri Max gibi o da zaman zaman porno olmak üzere bir film kiralama şirketinde çalışırken yazmış Se7en'ın senaryosunu. Bu açıdan Quentin Tarantino'yla da benzer bir kadere sahip. Walker, bu filme koyduğu Max karakteriyle, ancak rüştünü ispatlamış ve senaryo işinde 20 yıldan fazla bulunmuş yazarların alabileceği bir riski alıyor. Bu tip yazarlar, kendi yazma içgüdülerinin kaynaklarının deşifre olmasından dolayı bu tip cameoları eleştirilen yazarlar olsa da Andrew Kevin Walker bu hamlesiyle kaydadeğer bir eleştiriye uğramamış. Film, atmosfer olarak Se7en'dan farklı olsa da suç mekanlarının işlenişi ve nedensiz şiddet (Machine karakterinin itiraflarını hatırlayalım) temasıyla öncülü başyapıtla benzeşiyor.

İlginç Bilgi: Yukarıda da belirttiğim gibi hem Joel Schumacher'in tarzı ve anlatısı David Fincher'la benzerlik gösterir. Bu filmin senaristi Andrew Kevin Walker da ilk senaryosu Se7en'da David Fincher'la çalışmıştır. Hal böyle olunca yapımcıların 8MM'yi çekmek için teklif götürdükleri ilk kişinin David Fincher olması bizi şaşırtmıyor. Fincher, Fight Club/Dövüş Kulübü ile meşgul olduğundan teklifi reddetmiş.

23 Kasım 2011 Çarşamba

KEY LARGO/ÖLÜM GEMİSİ (1948)

Yönetmen: John Huston
Oyuncular: Humphrey Bogart, Lauren Bacall, Edward G. Robinson
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-Claire Trevor'ın kazandığı en iyi yardımcı aktrist Oscar ödülü
-Yazarlar Birliği en iyi senaryo adayı
IMDB Puanı: 7,9/10
Estar Abi Puanları:
-Fred MacLean (set tasarımcısı): 8
-Humphrey Bogart: 7
-John Huston: 8
-Edward G. Robinson: 7
Genel Puan: 7/10

The Treasure of the Sierra Madre/Altın Hazineleri, The Maltese Falcon/Malta Şahini gibi filmlerin efsanevi yönetmeni John Huston'ın Humphrey Bogart'la çektiği filmler arasında başarılı bir yapım Key Largo. Bir tiyatro oyunundan uyarlanan film, Huston'ın iyi adam-kötü adam karşıtlığını dengeleyerek kurduğu kara film örneklerinden biri. Bu filmi diğer kara filmlerden ayıran şey ise iyi ile kötünün temel bir ayrımını yansıtabilmek. Oysa 40'lı yıllarda işlenen genel kara-film şablonunda iyi karakterin içinde yatan kötü ruhun ortaya çıkması da yer alır.

Key Largo benzerlerinin aksine bir, tek mekan yapımı. Florida'da birbirlerine uzun köprülerle bağlanan adalardan biri olan Key Largo'ya asker arkadaşının ailesini ziyaret etmek için giden bir asker eskisinin ailenin işlettiği pansiyonda kalan bir kaçak gangster çetesinin herkesi rehin alması üzerine yaşadığı gerilimi anlatıyor film. Bogart, hem rol arkadaşı hem de eşi Lauren Bacall'la birlikte rol alıyor filmde. Key Largo'nun baş gangsteri ise bu rolleri daha önce de canlandırmış olan, klasik dönemin en iyi 5 karakter oyuncusundan biri olarak gördüğüm Edward G. Robinson. Frank Capra'nın It's A Wonderful Life/Şahane Hayat ve You Can't Take it with You/Para Beraber Gitmez filmlerinde de yer bulan Lionel Barrymore da yine aynı listenin oyuncusu ve bu filmde de pansiyon sahibi, tekerlekli sandalyeye mahkum adamı canlandırıyor.

Edward G. Robinson'ın İtalyan gangster şefi Johnny Rocco tam da 30'lu yılların gangsterleri gibi. İtalya'dan yokluklar içinde gelmiş ve Amerika'da içki yasağı günlerini fırsat bilip büyümüş de büyümüş bir çetebaşı. Ama kendisinin ve diğer çete liderlerinin en büyük hatası olarak da yasak döneminde uzlaşının yerini çatışmanın almasını görüyor. Bu nedenle Amerika'ya ikinci kez girerken daha büyük bir Rocco hayali kuruyor. İşe yaramaz olduğu her hallerinden belli olan çete üyeleri ve düşmüş bir eski şarkıcıyla Key Largo'da kalan Rocco, canı tehlikeye girince eski Rocco olmaktan çekinmiyor. Asker eskisi McCloud'la girdiği tartışmalarda da bu büyüklük kompleksi perdenin her zerresini dolduruveriyor. Karakteri canlandıran da Robinson olunca ortaya dört başı mamur bir karakter çıkıyor.

Key Largo benzeri rehine filmlerinden farklı olarak sürekli yükselen bir gerilim içermiyor. Bunun yerine gerilimi filmin çeşitli anlarına eşit olarak dağıtmakla yetiniyor yönetmen. Altın Hazineleri'ndeki çöküşü, usul usul, seyirciye hissettirmeden ve seyirciyi de içine alarak inşa eden bir anlatım tarzına sahip bir yönetmen olarak aynı formülü kullanma fırsatını kaçırıyor. Max Steiner'in filme pek katkısı olmayan tema müzikleri de bahsi geçen gerilime katkı sağlamayınca filmin elinde koz olarak başarılı oyunculuklar kalıyor. Burada da kadronun kalitesi ön plana çıkıveriyor zaten. Bunu sinema diliyle değil de futbol diliyle anlatırsak, üç büyük takımdan birinin kötü oynamasına karşın kadro kalitesi sayesinde bir Anadolu takımını yenebilmesi gibi bir karşılığını bulabiliriz.

İlginç Bilgi: Filmde Bogart'ın karakteri McCloud bir yerde Little Ceasar adasını soruyor. Little Ceasar aynı zamanda bu filmde de oynayan Edward G. Robinson'ın dizi filmlerle meşhur ettiği bir gansgter lideri.

MERCURY RISING/ŞİFRE: MERKÜR (1998)

Yönetmen: Harold Becker
Oyuncular: Bruce Willis, Alec Baldwin
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-Bruce Willis'e verilen en kötü aktör Razzie ödülü
IMDB Puanı: 5,8/10
Estar Abi Puanları:
-Bruce Willis: 5
-Miko Hughes (çocuk oyuncu): 8
Genel Puan: 7/10

Bruce Willis'in kariyerinin parasal açıdan zirve yaptığı ama beğeni açısından dibe vurduğu bir dönemde çektiği ve sinemalarda pek fazla ilgi göremeyen bu politik-gerilim aksiyonunu daha önce yerli TV kanallarında defalarca seyretmiştik. Film, Amerika'nın "meşhur" gizli teşkilatlarından Ulusal Güvenlik Dairesi'nin hazırladığı bir savunma şifresini kıran otistik bir çocuğun peşine düşen ajanlar ve çocuğu korumak için and içen bir FBI ajanının kedi-fare oyununu işliyor. Klasik şablon filmlerden birisi olan Şifre: Merkür, daha en başa Bruce Willis'in oynadığı ajanın bir çocuğu kurtaramayışını koyup onun otisitik çocuk karakteri iyice sahiplenmesinin yolunu açıyor. Bu tip filmlerin çoğunda filmin başında polisin ya da kahramanın başarısız geçen bir harekatını izleriz zaten. Filmin sonlarına doğru da bilindik şablon korunuyor. Kendisine inanmayan ama bir süre sonra kendisinin tarafına geçecek başka bir FBI ajanı, işlerin arkasındaki adama ulaşıp onu bi temiz döven ajanımız ve nihayet çocukla sıcak bağlantı kurabilecek bir kadın karakter klişe şablona oturtuluveriyor.

Şifre: Merkür, ancak ve ancak sıkı bir aksiyon filmi izlemek için ekran başına geçen izleyiciler için çekilmiş ve bu amacında da başarılı olmuş bir film. Bu filmden başka da bir beklentiye de girmemek lazım zaten.

İlginç Bilgi: Bruce Willis'in dipteki günlerinin am ortasına denk geliyor Mercury Rising. Willis'i kurtaracak film ise 1 yıl sonra geliyor: The Sixth Sense/Altıncı His. İşin ilginç yanı Willis, bu filmde de normalden farklı bir çocukla iletişim kurma öyküsünün baş kahramanını canlandırıyor.

22 Kasım 2011 Salı

POUR LA PEAU D'UN FLIC/BİR AYNASIZIN POSTU İÇİN (1981)

Yönetmen: Alain Delon
Oyuncular: Alain Delon, Anne Parillaud
Başlıca ödül ve adaylıklar: Yok
IMDB Puanı: 6,2/10
Estar Abi Puanları:
-Alain Delon (oyuncu olarak): 6
-Anne Parillaud: 5
Genel Puan: 4/10

Kanal D Home Video'dan çıkan iki farklı 5'erli DVD setinden ikincisini aldım. Le Clan des Siciliens/Sicilyalılar Çetesi'ni izlediğimden bu yana Alain Delon'u severim. Hem görüntü hem de tarz olarak bana bir başka favorim olan Cüneyt Arkın'ı da hatırlatır. Sette yer alan 5 filmin tamamı Delon'un daha az beğenilen filmlerinden oluşuyor ve aktörün büyük bir aktör olarak anıldığı 1960'lı yılları kapsamıyor. Bir Aynasızın Postu İçin de tıpkı Cüneyt Arkın'ın 80'lere girilirken yaptığı gibi kendi çektiği bir film.

Daha ilk 10 dakikasından bir roman uyarlaması olduğu anlaşılan "olağanüstü olmayan-olağanüstü hikaye" kalıbını seziyorsunuz. Bu kalıbın çıkış noktası Alfred Hitchcock'tan gelir. Hitchcock'un anlattığı hikayelerde doğa üstü olaylar olmasa bile asla yaşanmayacak olaylara rastlarız. Vertigo/Ölüm Korkusu'ndaki entrika ya da North by Northwest/Gizli Teşkilat'taki yanlış anlaşılmalar silsilesinde olduğu gibi... Bu film de Jean-Patrick Manchette'in yazdığı aynı türden bir hikaye. Delon filmde Choucas adlı bir özel dedektifi canlandırıyor. Choucas'a bir kadın kayıp kızı ile ilgili bir iş getiriyor ve ardından bir çete ve polis Choucas'ın işini sürekli engellemeye çalışıyor. Hikayesiyle Roman Polanski'nin 1970'lerde film-noir'ı yeniden canlandırdığı Chinatown/Çin Mahallesi filmine benziyor film. Ama tabii ki Chinatown kalitesinde bir yapım değil bu yarı film-noir. Delon'un dışındaki oyuncularda klasik bir soğuk hava hakim. Ayrıca kötü adamlar da Delon'un önceki klasiklerine oranla fazla karikatürize. Film boyunca sayamadığım kadar çok çalan Bensonhurst Blues da fazlasıyla sinir bozucu. Şarkıyı aşağıdaki videodan dinleyebilirsiniz.

İlginç Bilgi: Bu film Fransız çıtırı Anne Parillaud'nun oynadığı 6. film olmasına rağmen çıkış filmi sayılıyor. Parillaud'nun ilk baş aktristliği için sıradan olduğunu ve bir kara-film için fazla şen şakrak olduğunu söyleyebilirim.

GELİN (1973)

Yönetmen: Ömer Lütfi Akad
Oyuncular: Hülya Koçyiğit, Kerem Yılmazer, Kahraman Kıral
Başlıca ödül ve adaylıklar: Yok
Sinematürk Puanı: 9,11/10
IMDB Puanı: 7,2/10
Estar Abi Puanları:
-Ömer Lütfi Akad: 9
-Ali Şen: 9
-Aliye Rona: 9
-Hülya Koçyiğit: 9
-Kahraman Kıral: 10
Genel Puan: 9/10

Türk sinemasını kısırdöngüden kurtaran yönetmenlerden biriydi Lütfi Akad. 60'lı yıllarda Yılmaz Güney'le beraber yaptıkları, altın çağını yaşayan sinemamızın daha da güçlenmesine vesile olmuştu. 1970'lere girdiğindeyse göç temasını ele alan Gelin-Düğün-Diyet üçlemesiyle sinema tarihimizde çok özle bir alanı kaplamıştı. Ama maalesef geçen hafta kendisini kaybettik ve Yeşilçam'ın en önemli değerlerinden biri daha aramızdan ayrıldı.

Lütfi Akad'ın en sevdiğim filmi Gelin'i bu yılki Kurban Bayramı'nın ilk gününde Samanyolu TV'de izledim. Ne ilginçtir ki film kurban verme inancına da hafiften dokunduran bir yapım olarak STV gibi bir kanalda hem de bayram günü yayınlanabiliyor.

Gelin göç üçlemesinin ilk ve en önemli filmi. Düğün'e henüz maalesef rastlayamadım. Diyet ise Hakan Balamir'in çok kötü oyunculuğu ve özensiz teknik ekibiyle oldukça zayıf bir film. Her üç filmde de rol alan Koçyiğit, Gelin'de kocasının ailesinin yanına, İstanbul'a taşınan Yozgatlı tek çocuklu bir kadını oldukça inandırıcı oynuyor. Aile bireyleri de her biri kendi rollerinde daha önce de benzer örnekler veren isimlerden seçilmiş. Evin Hacı Babası sözü dinlenen, yaşlı, dini değerlerine dört elle sarılmış ama son derece cahil ve gözünü para hırsı bürümüş biri olarak bu role cuk oturan isimlerden biri olan Ali Şen tarafından canlandırılıyor. Hacı'nın karısı rolünde Aliye Rona ise Hacı'dan da tutucu ve cahil üstelik şirret kaynana rolünde hiç zorlanmadan mükemmel bir oyun çıkarıyor. Kerem Yılmazer ve Kamran Usluer de evin oğulları rolünde oyunculuklarını konuşturuyorlar.

Yozgat'tan göç eden aile İstanbul'da kendi küçük Yozgatlarını kurmak istiyor filmde. Bir mahalle bakkalıyla yetinmeyen aile lüks semtlerde açacakları market sayesinde büyümeyi ve İstanbul'un ağalarından olmayı hedefliyorlar. Bu yüzden ailenin yanına karısını ve çocuğunu da alıp gelen Veli, önce bu yeni hayata uyum sağlamak için babası ve abisi ne derse onu yapıyor. Yapıyor yapmasına ama bu kez de oğlunun önemli bir rahatsızlığı olduğundan şüphelenen karısını önemsememeye başlıyor. Küçük Osman rolünde her zamanki gibi muhteşem olan Kahraman Kıral'ı kaynanasının "okuyup üflerim, geçer" baskısına rağmen hastaneye götüren gelin Meryem kötü haberi, çocuğunun kalbinin delik olduğunu öğrendiğindeyse filmin tonu bir anda değişiveriyor. Gözünü para hırsı bürümüş ailede baba dahil hiç kimse Osman'ı önemsemeyince Meryem, savaşını tek başına vermek zorunda kalıyor.

Fabrikada çalışan kadına kötü gözle bakılan bir ortamı anlatıyor bu film. Ne ilginç, yıllar sonra İstanbul, Tekirdağ gibi bölgelere Yozgat, Tokat gibi Orta Anadolu kentlerinden göç eden aileler kadın kız demeden hep beraber fabrikalarda çalışıp ekmek parası kazanmanın savaşını veriyorlar. Gelin'e bugünden baktığımızda en azından o kör, kara cahilliğin bir nebze olsun azaldığını görüyoruz bugünün Türkiye'sinde.

Ömer Lütfi Akad, film için koyu bakır tonundan renkler tuturuyor. Özgün müzik eksikliğine rağmen dramatizmi Kahraman Kıral ve Hülya Koçyiğit'in yüz ifadelerinde yakalıyor. Tempoyu Aliye Rona ve Ali Şen'in olaylara bakış açılarındaki değişmez kaba tututmla yakalayıp finalde kamerasını Osman'a yönlendiriyor ve muhteşem bir "kurban" metaforuyla finalini süslüyor. Filmin son repliği olarak Veli'nin, fabrikada çalışmaya başlayan karısına söylediği "fabrikada bana da yer var mıdır" sözüyle bitirerek de aydınlanmanın uğruna ağır bedeller ödense de mutlaka yaşanabileceğini hatırlatıyor. Kahraman Kıral bu filmde kalp sorunundan dolayı sürekli havale geçiren çocuğu adeta yaşayarak canlandırınca ortaya dört başı mamur bir göç filmi çıkıyor. Cüneyt Arkın'ın da ilk filmi olan Halit Refiğ yapımı Gurbet Kuşları'yla beraber sinema tarihimizin belki de en büyük göç temalı filmi olan Gelin'i özellikle de Lütfi Akad sinemasını doğru anlayabilmek için mutlaka izlenmeli. Malum, sinema tarihimizde "büyük" film sayısı çok az çünkü.

İlginç Bilgi: Kahraman Kıral'ın kısa filmografisinde üç filmde hasta çocuk rolüne girdiğini görüyoruz. Canım Kardeşim'de kanser, Oğul'da kuduz olan Kıral bu kez Gelin'de kalbi delik bir çocuğu canlandırıyor. Bu üç film arasında kronolojik olarak, çekilen ilk filmin 1 ay farkla Canım Kardeşim olduğunu belirtelim.

MOON/AY (2009)

Yönetmen: Duncan Jones
Oyuncular: Sam Rockwell
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-Bilimkurgu Ödülleri en iyi film ve aktör adaylıkları
-En iyi çıkış yapan yönetmen dalında BAFTA ödülü
IMDB Puanı: 8/10
Estar Abi Puanları:
-Kevin Spacey (seslendirme): 9
-Sam Rockwell: 5
-Duncan Jones: 6
Genel Puan: 4/10

Source Code/Yaşam Şifresi filmiyle tanıştığım Duncan Jones'un bir önceki filmi Moon çok beğenilince izleme ihtiyacı hissettim. Modern bir 2001: A Space Odyssey/2001: Uzay Macerası ile karşılaşacağımı düşündüm. 2001'in kötücül bilgisayarı HAL'e karşılık gelen Gerty ile bağlantısı haricinde o filmle pek bir bağlantı yakalayamadığımı söyleyebilirim. Moon'un derdi aslında uzay bilimkurgusu da değildi. Gittikçe klonlama kültürünün getirileri ve götürülerini dert edinen bir film Moon. Tüm filmi robot Gerty'nin dışında Sam Rockwell'in bir anlamda çift rolle götürdüğü bir film olunca oyunculuk gücünden de faydalanması gerekiyordu. Oysa Rockwell, The Green Mile/Yeşil Yol ya da Matchstick Men/Üçkağıtçılar'daki kadar canla başla oynayamamıştı rolünü.

Moon üzerinde durmaya pek gerek olmayan bir film. Yönetmenin kendi tarzını yaratmak için büyük adımlar attığı bir film olması dışında bilimkurgu sinemasına önemli bir getirisi yok. Benzer bir konuyu ele alan ve sırf Arnold Schwarzenegger filmi diye kaale alınmayan The 6th Day/Altıncı Gün filmi Moon'dan daha iyi diyebilirim. Tabii Kevin Spacey'nin mükemmel seslendirmesini ayrı tutuyorum. Gerilim dolu sesi sayesinde Gerty'nin kötücül bir robot olup olmadığı konusunda son ana kadar hep şüphede kaldım. Seyircisini yakalayan çok başarılı bir dublaj örneğiydi bu.


İlginç Bilgi: Yönetmen Duncan Jones'un babası David Bowie de 1969 tarihli Space Oddity şarkısında uzayda kaybolan bir adamı işlemiş.

1 Kasım 2011 Salı

THE GREEN HORNET/YEŞİL YABAN ARISI (2011)

Yönetmen: Michel Gondry
Oyuncular: Seth Rogen, Jay Chou, Christoph Waltz
Başlıca ödül ve adaylıklar: Yok
IMDB Puanı: 6,1/10
Estar Abi Puanları:
-Michel Gondry: 5
-Seth Rogen: 2
-Christoph Waltz: 7
-Cameron Diaz: 5
-Jay Chou: 6
Genel Puan: 5/10

Inglourious Basterds/Soysuzlar Çetesi'nde kendisini izleyip hayranı olduktan sonra Christoph Waltz'un yer aldığı tüm filmleri izlemek boynumuzun borcu olmuştu. Waltz gibi muhteşem bir aktörün hemen Hollywood'a transfer olacağı çok açıktı zaten. Ama nedense Avrupa'da müthiş oyunculuklar sergileyen ve saygın bir yer edinen aktörler Amerika'da nerede sulu bir film varsa o filmde oynamak için hemen imza atıveriyorlar. Bu, yönetmenler için de geçerli. Florian Henckel von Donnersmarck'tan da Das Leben der Anderen/Başkalarının Hayatı'ndan sonra başka büyük bir film beklerken The Tourist filmini çekmişti. Waltz'un başarısız seçimleri yalnızca The Green Hornet'la da bitmiyor. Robert Pattinson'lı bir romansta oynamayı bile kabul ederek Water for Elephants'ta da yer aldı büyük aktör. Bu seçimlerinden dolayı normalde hiç vakit ayırmayacağım bu tarz filmleri bile izlemek zorunda kalacağım. The Three Musketeers/Üç Silahşörler hakkında da benzer duygulara sahibim ki daha fazla yaşlanmadan Waltz'u büyük bir filmde görmek nasip olur umarım.

Asıl konumuz olan filme gelirsek sanırım yazmak gereken tek şey klasik bir Seth Rogen filmi diyebiliriz. Kötü bir film olduğunu söyleyemem ama benzeri bir dolu film var. Üstelik Michel Gondry gibi a klasmanında bir yönetmenin neden böyle bir filmi çektiği gibi bir soru işareti bile var. 1966'da Bruce Lee'yi şöhret yollarında koşturan aynı adlı dizinin saygınlığından ekmek yemeye soyunan film, senaryosuna da Seth Rogen karışınca iyice sıradanlaşmış. Cameron Diaz için seyredecekler çıkacaktır ama onun da artık yaşlandığını söylemeliyim. Yine de Christoph Waltz'u özleyenler için en azından ilk sahnenin mutlaka seyredilip aktöre bir kez daha hayran olunması gerektiğini belirteyim.

İlginç Bilgi: The Pink Panther/Pembe Panter serisinde Müfettiş Clouseau'nun uşağı Kato'yla olan habersiz dövüş sahneleri The Green Hornet'ın ilk versiyonundan esinlenilerek yaratılmış.

FIELD OF DREAMS/DÜŞLER TARLASI (1989)

Yönetmen: Phil Alden Robinson
Oyuncular: Kevin Costner, James Earl Jones
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-Film, müzik ve senaryo dallarında Oscar adaylıkları
-Japonya Film Akademisi en iyi yabancı film ödülü
-Yönetmenler Birliği en iyi yönetmen adayı
-Senaristler Birliği en iyi senaryo adayı
IMDB Puanı: 7,6/10
Estar Abi Puanları:
-Kevin Costner: 8
Genel Puan: 7/10

Hakkında yazılmış her yazı övgülerle biçimlendirilen Düşler Tarlası, 80'li yılları kapatan filmlerdeki benzer naifliği taşıyan güçlü bir bağımsız film. Dönemin insanın hayalleri ve umutlarına fantastik açıdan bakan diğer filmleri arasında yer bulan Düşler Tarlası kimileri için geriye dönüldüğünde tekrar tekrar seyredilen bir yakın nostalji çalışması olmuş.

Kevin Costner'ın canlandırdığı Iowalı çiftçinin gaipten duyduğu ve sinema tarihinin en çok hatırlanan replikleri sıralamasında bile kendine yer bulan "inşa et, o gelecek" cümlesinden sonra tarlasına bir beyzbol sahası kurmasıyla başlayan film, geçmişte kadri bilinememiş bazı beyzbol oyuncularının hayaletlerinin sahaya gelip maç yapmasıyla devam ediyor. Hayaller, sesler ve düşler bununla da bitmeyince çiftçi Ray Kinsella uzun ve fantastik bir yolculuğa çıkmak zorunda kalıyor.

Filmin kendine özgü bir temposu var. Başta Darth Vader olmak üzere birçok önemli karaktere sesini veren James Earl Jones'un da filme dahil olmasıyla dozunda kullanılan fantastik öğeler doğru hamlelerle serpiştirilmiş filme. Aile olma olgusu, Amerikan efsaneleri ve toplumla biraradalıkla ilgili dertlerini hikayeye çok iyi yediren bir çalışma var karşımızda. Oldukça dokunaklı finaliyle de tüm bu becerilerini taçlandıran bir yapı... Afişi yüzünden sıradan bir film gibi gözükse de kendine has bir tadı var filmin. Ne bir başyapıtlık ne de sıradanlık... Belki de düşler tarlası kişiye özel filmlerden biri olarak görülmeli. Aşağıdaki tirad da bu kişiye özel olmayı daha da sağlamlaştırıyor.

İlginç Bilgi: Filmde adı Terence Mann olarak değiştirilen aslında J.D. Salinger. Salinger, bir hikayesinde Ray Kinsella karakterini yaratıyor ve bu karakter Field of Dreams'e de ilham veriyor. Salinger'la yaşanan anlaşmazlık tıpkı yazar gibi topluma küsen Terence Mann karakterini şekillendiriyor.

EKİM 2011 DÖKÜMÜ

Filmler:

1-Tropa de Elite 2 - O Inimigo Agora e Outro/Özel Tim 2 (2010-Jose Padilha): 10
2-Chugyeogja/Ölümcül Takip (2008-Hong-jin Na): 9 - eleştirisi daha önce yayınlandı
3-In Bruges (2008-Martin McDonagh): 8
4-Tropa de Elite/Özel Tim (2007-Jose Padilha): 8
5-Mou Gaan Dou/Kirli İşler (2002-Wai-keung Lau ve Alan Mak): 8
6-The Manchurian Candidate/Casuslara Karşı (1962-John Frankenheimer): 8
7-The Killing Fields/Ölüm Tarlaları (1984-Roland Joffe): 8
8-Field of Dreams/Düşler Tarlası (1989-Phil Alden Robinson): 7 - eleştirisi henüz yayınlanmadı
9-Source Code/Yaşam Şifresi (2011-Duncan Jones): 6
10-The Green Hornet/Yeşil Yaban Arısı (2011-Michel Gondry): 5 - eleştirisi henüz yayınlanmadı
11-The Son of No One (2001-Dito Montiel): 5 - eleştirisi yayınlanmayacak
12-Moon/Ay (2009-Duncan Jones): 4 - eleştirisi henüz yayınlanmadı

Puan Ortalaması: 7,1/10

Belgesel:

1-Onibus 174 (2002-Jose Padilha): 8