18 Ekim 2011 Salı

TROPA DE ELITE/ÖZEL TİM İKİLEMESİ (2007-2010) - 10 PUANLIK FİLMLER (2. BÖLÜM)

Yönetmen: Jose Padilha
Oyuncular: Wagner Moura, Andre Ramiro
Toplam ödül ve adaylık: 48 ödül ve 19 adaylık
IMDB Puanları:
1. film: 8/10
2. film: 8,3/10
Estar Abi Puanları:
1. film: 8/10
2. film: 10/10

Dünyanın en seksi şehri... Rio de Janerio'nun en bilinen sıfatı bu. Ama Fernando Meirelles, Cidade de Deus/Tanrıkent'i çektiğinde Rio'nun tek özelliğinin buram buram seks kokması olmadığını anlamıştık. Rio'nun gerçek yüzünü ortaya koymaya baş koymuş yönetmen Jose Padilha'yla da Tropa de Elite sayesinde tanıştık. Özellikle ikinci filmin tüm dünyada yarattığı yankıdan sonra gördük ki Padilha'nın tüm filmografisi Rio'nun nasıl bir suç cenneti olduğunu ortaya koymaya yönelik. Daha sonra bu blogda da tanıtımı yapılacak olan Onibus 174'le başlayan bir Rio serisi var yönetmenin. Bu yıl içinde gösterime girecek Rio, Eu Te Amo çeşitlemesinde de yer alacak olması onun Rio kentini hem yerdiğini hem de çok sevdiğinin mühim bir örneği.

Tropa de Elite başlarken siyah zemin üzerinde akan jeneriklere bir türlü geçilemiyor. Bunun sebebi filme ortak ya da sponsor olan şirketlerin çokluğu. Anlaşıldığı kadarıyla bütçe denkleştirme işi epey zorlamış yapımcıları ve ikna ettikleri sponsorların tanıtımını filmin başına alarak bu filmi ne kadar zor şartlarda kotardıklarını göstermişler. Zaten ilk filme Hollanda, ABD ve Arjantin'in ortak olması da bunun bir kanıtı.

Jose Padilha'nın asıl amacının ikinci filmi çekebilmek ve bunu yapabilmek için de önce tüm dünyada beğenebilecek bir aksiyon filmi çekmek olduğu çok belli. Kendisinin ana derdi Brezilya'da, özellikle de Rio'da derin devletin nasıl işlediği, uyuşturucu çetelerinin büyüyüp serpilmesinde hangi devlet görevlilerinin parmağı olduğunu aktarabilmek. İlk filmin kötü adamları baştan sona çeteler. Çoğu ergenlik çağındaki çocuklardan oluşan bu çetelerin Rio sokaklarında ellerinde uzun namlulu, otomatik silahlarla gezdiğini gördüğümüzde zaten yeterince dehşeti yaşıyoruz. Üstüne üstlük Sidney Lumet'nin Serpico'sundakinden daha ağır bir rüşvetçi polis ortamı da var. Tüm bunların ortasında ise normal polisin beceremediği işleri yapan, mükemmel bir askeri polis ekibi olan tropa de elite/özel tim (BOPE) var. Ana kahramanımız Nascimento da bu birliğin takımlarından birinin lideri ve çocuğunun dokumuna az bir zaman kala psikolojik problemler yaşayıp işi bırakmak zorunda kalıyor. Ama bırakmadan önce yerine geçecek takım liderini belirlemek de onun görevi.

Birinci film iki aşamalı akıyor. Biri tropa de elite'nin çetelerle savaşı. Diğeri de birliğe alınacak yeni adamların polislikteki kökenleri ve eğitimleri. Hatta film bir yerde normal anlatısını bırakıp uzunca bir süre bu eğitime zaman ayırıyor. Tropa de Elite'nin ender olumsuz yanlarından biri de bu. Paralel kurguyla anlatabileceği bir sahneyi diğer alanı unutarak uzattıkça uzatması.

Başta da söylediğim gibi yönetmenin asıl amacı ikinci filmi çekebilmek. İlk filmle yeterli bir gişe ve beğeni sağladığından artık tek yapım ülkesi Brezilya olan yine bol sponsorlu ama az ortaklı, dolayısıyla yönetmenin işine karışabilecek kişi ve ülkelerin olabildiğince azaltılıp işe başlanıyor. İkinci film, birinci filme oranla daha az aksiyon içermesine karşın hikayede devletin yeri ikinci filmde daha büyük bir yer kaplıyor. Yozlaşmış vekiller, savcılar, valiler ve emniyet müdürlerinin yanında ilk filmde gördüğümüz çeteler Disney kahramanları gibi kalıyor. Kahramanımız Nascimento ise başarısız giden bir hapishane isyanını bastırma görevinden sonra cezalandırılıp (!) bakanlık müsteşarlığına terfi ettiriliyor. Nascimento özellikle bu yeni görevinden sonra adeta aydınlanıyor. Rio'nun nasıl uyuşturucuya battığını, bu şehri bu ortama kimlerin hazırladığını, kimlerin bu işten nasıl çıkarları olduğunu tek tek izliyor ve süreci değiştirmek için harekete geçiyor.

Nascimento'nun savaşımının sisteme karşı olduğunu keşfetmesiyle sistemle savaşmak için sadece o sistemin başındakileri öldürmenin yetmeyeceğini anlaması da bir oluyor. Zaten bunun acı sonunu da filmin sonunda kendisine ve bize itiraf edebiliyor. Brezilya'nın en iyi timi bile politikayla yoğrulmuş bir sistemle baş edemezken Nascimento'nun bireysel çabaları hiçbir işe yaramıyor. Bu uğurda ölen arkadaşlarının acısı da cabası.

Tropa de Elite 2, JFK'dan beri izlediğim en iyi politik gerilim-aksiyon filmi oldu. Çok hoşlanmadığım Tanrı Kent'in aksine sadece içeriğiyle değil biçimiyle de mükemmel bir film izlemiş oldum. İlk film de çok iyiydi ama ikinciyi izledikten sonra birinci filmin sadece bir araç olduğunu keşfedince asıl tadı 2. filmle almanın keyfini yaşamış oldum. Nascimento rolündeki Wagner Moura'yı keşfetmek bu filmin katkılarından biri. Hem ilk filmdeki karizmatik takım komutanı hem de ikinci filmdeki politikacı-asker kimliği üzerine cuk oturuyor aktörün. Özellikle de ikinci filmi tek başına alıp götürebiliyor. İkinci filmin başındaki helikopter sahnesi sayesinde tüm Rio'yu baştan sona geziyoruz. Yönetmen bu sahneyle bir cennet olan Rio'yu bize baştan gösteriyor ve sonrasında izleyeceklerimizle o cennetin nasıl talan edildiğine şahit oluyoruz. Pastel renklerdeki lenslerle seyirciyi içine alan ve yer yer büyüleyen görüntü yönetimi, handy cam çekimlerindeki profesyonellik ve özellikle ikinci filmdeki kurgulama takdire şayan. Tropa de Elite ikilemesi tekrar tekrar seyredilmesi gereken bir klasik, yıllarca unutulmayacağını tahmin ettiğim bir ustalık işi.

Son olarak bu filmi izlerken yabancılık çekmeyeceğinizi aynı derin devlet organizmalarının ülkemizde de bulunduğunu, bu konunun üzerine giden Kurtlar Vadisi gibi dizi/filmlerin Tropa de Elite gibilerinin yanında nasıl da kalitesiz ve boş durduğunu bir kez daha farkedeceksiniz. Böyle cesur ve teknik açıdan da mükemmel bir film Türkiye'de de çekilsin, başka film çekilmese de olur.

İlginç Bilgi: Tropa de Elite, Brezilya'da Avatar'dan sonra tüm zamanların en çok izlenen filmi olmuş.

2 yorum:

Osman Turan dedi ki...

Latin Amerika sineması bir şeyler yapmaya çalışıyor ama bizim Türk sineması gibi yapmaya çalıştığı ile kalıyor, çok fazla ileri gidemiyor. Bu kıtanın önemli ülkelerinden Brezilya sineması da aynı şekilde. Yıllarca pembe dizi sektörüne yatırım yapmış ve bu yüzden türün gayrıresmi adının da Brezilya dizisi olmasını sağlamış ("Brezilya dizisi gibi" diye bir deyim de oluştu:)) bir ülke Brezilya. Türkiye gibi dizi manyağı yani. İşte bu ortamda sinema filmi yapmak zor, misal yine Türkiye. (Bu sektörde ne kadar birbirimize benziyormuşuz. :)

Sadece dizi sektöründe değil futbol sektörüde de bir marka olan Brezilya'da neden halen adam gibi futbol film(ler)i çıkmamış anlam veremiyorum... Ancak herşey rağmen kalite filmler de çıkıyor. Brezilya sineması dendiğinde ilk sıraya koyacağım film ve genel sinema beğenilerim arasında da yukarılarda olacak film Tanrıkent'tir.

Tanrıkent'i çıkaran ülke nihayet Özel Tim gibi filmler de çıkarmaya başladı. Aslına bakılırsa 2si de (3ü mü demeliydim) arka sokakları gösterme furyasının bir yansıması. Bu açıdan birbirine selam veren filmler de diyebiliriz...

Özel Tim'e gelirsek...Serinin 2 filmini de izledim. Dediğin gibi ilk filmde çeteler daha çok yer kaplarken 2.de esas anlamda polislerin ve derin devletin çeteciliğini görüyoruz. İlk filmi izleyeli 1 seneyi egçiyor, o yüzden bazı şeyleri tam hatırlamıyorum ama 2.yi 1,5-2 ay önce izledim ve şunu diyebilirim ki 2. sağlam bir sistem eleştirisi. Gerek polis, gerekse de politika arenasında dönen pislikleri gösteriyor. Dolayısıyla bu koca çarka parmağını sokan/sokmaya çalışan kahramanımız bunda doğal olarak çok fazla bir başarı gösteremiyor. 2. filmin dediği çete dediklerimiz veya devlete karşı olanlar dışarıda değil içimizde diyor, ki zaten 2. filmin adındaki "O Inimigo Agora É Outro" İngilizce karşılığında "The Enemy Within" (yani "İçerideki (ya da içimizdeki) Düşman") diye geçiyor.

Özellikle 2. filmi izlerken ben de Wagner Moura'ya dikkat ettim. Bu seri bize Wagner Moura gibi bir oyuncu kazandırdı... Ek olarak, 2. film şu anda imdb'de Brezilya yapımı filmler listesinde Tanrıkent'ten sonra 2. sırada, 1. filmse 3. sırada...

Muhammed Tiryaki dedi ki...

Eğer sadece birinci filmi görmüş olsaydım, belli aralıklarla tekrar tekrar izleyip keyif alabileceğim bir aksiyon sineması örneği keşfetmiş olurdum. Ama ikinci film öyle değil. İkinci film, izleyiciyi bir sandalyeye bağlıyor ve film bitene kadar tokatlıyor. Bittiğinde ciddi ciddi dayak yemiş kadar oluyor insan. Bu açıdan alanında biricik diyebilirim. Ben aynı etkiyi bu türde yalnızca JFK'de almıştım. Şimdi hafıza sildirme teknolojisini bekliyorum ki bu filmi yeniden keşfedebileyim.:))

Bu arada izlemediysen dokümanter Onibus 174'ü de tavsiye ederim.