31 Ekim 2011 Pazartesi

IN BRUGES (2008)

Yönetmen: Martin McDonagh
Oyuncular: Colin Farrell, Brendan Gleeson, Ralph Fiennes
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-En iyi senaryo dalında Oscar adaylığı
-En iyi senaryo dalında BAFTA ödülü ve en iyi İngiliz filmi dahil 3 adaylık
-En iyi senaryo dalında Edgar Allan Poe ödülü
-En iyi aktör (Colin Farrell) dalında Altın Küre ödülü ve en iyi film dahil 2 adaylık
IMDB Puanı: 8/10
Estar Abi Puanları:
-Martin McDonagh (yönetmen): 9
-Martin McDonagh (senaryo): 8
-Colin Farrell: 7
-Brendan Gleeson: 9
-Ralph Fiennes: 10
Genel Puan: 8/10

Gösterime girdiği yıl önce Amerika'da değil Avrupa'da ses getirmişti film. Oscar'da senaryo ödülüne çok yakındı. Sinema eleştirmenlerinin tamamından olumlu yorumlar almıştı ve IMDB Top 250'ye hala çıkmamacasına adım atmıştı. O gün bu gündür merak eder dururdum filmi. Ralph Fiennes'ın varlığına rağmen bu kadar ertelediğim filmi izlediğimde çarpıcı bir suç ve şehir filmiyle karşılaştım. Sinema tarihinde bazı filmler çekildiği şehirlerle anılır. Hatta Woody Allen, Manhattan ve diğer filmlerindeki New York düşkünlüğünden sonra Match Point/Maç Sayısı filmiyle beraber adeta her filmini bir şehre adamıştı ve bu projeden Londra, Barcelona ve Paris'e dair filmler çıktı. Martin Scorsese onulmaz bir New York aşığı olarak filmlerinde bu şehri canlı bir figür haline getirmişti. In Bruges de Belçika'nın Bruges kentinde geçmesinin dışında şehri başrole taşımış. Ama bu taşıma Yılmaz Erdoğan'ın Organize İşler'de yaptığı gibi şehri sürekli helikopter çekimleriyle izleyiciye göstermek kadar yavan değil tam tersine şehrin tarihini filme yedirmekle alakalı bir çalışma.

Bruges, Avrupa'da Orta Çağ'ı hem mimarisi hem de atmosferi bakımından hala taşıyan şehirlerden biri. Bu film sayesinde de şehrin kasvetli ve puslu bir havası olduğunu öğreniyoruz. Eh böyle bir kentte de romantik bir film değil bir suç filmi çekilebilirdi. Şehir, yönetmene atmosferi bizzat sağladıktan sonra filmi ancak teslim edebiliyor. Zaten bu yüzden de filmin ilk yarım saati izleyiciyi boğuk bir film seyrediyor olma fikri konusunda tereddüte sokuyor. Şehirle hikaye paralel olarak ilerledikçe film de açılıyor ve bir başyapıt olmaya doğru yelken açıyor. In Bruges, bir başyapıt olamıyor ama direkten dönüyor dersek de haksızlık etmemiş oluruz.

Filmde biri tecrübeli diğeri daha ilk işine çıkan iki tetikçinin hikayesi anlatılıyor. Yaptıkları ters giden bir işten sonra patronları bu ikiliyi Bruges kentine gönderiyor. Tetikçiler patronlarının bu kararını kendilerinin saklanmasına yoruyor. Ama işin rengi sonradan ortaya çıkıyor. Amerikan yaşam tarzı ve Amerikan sinemasını yerin dibine sokan bir yan anlatıma da sahip film. Özellikle cüce karakterin ağzından dökülen her cümle yönetmenin de bu ülke hakkındaki fikriyatını açık ediyor.

Filmin kimi açıkları da var. Ters giden iş sahnesinde kameranın yanlış yerde durması sonucu devamlılık hatası yaşanıyor. 50 metreden yere çakılan bir adam birkaç kelime de olsa konuşmaya devam edebiliyor. Yer yer çekimlerde kaymalar yaşanıyor. Ama tüm bunları McDonagh'ın ilk filmi olmasına verebiliyoruz. Film nedense bir komedi filmi olarak pazarlandı ama o gülmekten gözlerden yaş getiren karate diyalogu ve müze görevlisine dayak sahnesi haricinde bir komedi filmi olduğunu söyleyemeyiz. Ama In Bruges 50'lere özgü buram buram bir kara-mizahı da taşıyabiliyor. Filmin asıl derdi ise nedamet dolu karakterlerinin gözünden işlediği dram. Tam bir psikopat olan delifişek patron karakterinin bile onuru ve prensipleriyle çözülmesi gereken dramı mevcut. Yılların eskitemediği büyük aktör, IRA'nın General'i rolünden de hatırladığımız Brendan Gleeson ise Raplh Fiennes'la karşılıklı döktürdüğü sahnelerde dramını mükemmelen yansıtıyor perdeye. Hatta sırf o sahneler için bile bu film mutlaka izlenmeli.

Kısacası In Bruges, eksiklerine ve keşkelerine rağmen bu zamana kadar ertelediğime pişman olduğum bir film oldu. Türü sevenlerin, sivri dilli bir dramayı özleyenlerin kaçırmaması gereken etkileyici bir film. Ortalığı Amerika'yı ve dolayısıyla dünyayı kurtarmak için kendini paralayan süperkahramanların, vampirlerin, kurt adamların sardığı şu dönemde tam bir sığınılacak liman In Bruges. Yönetmeni Martin McDonagh'ı eksiklerini giderdiği yeni filmlerinde görmek için sabırsızlanıyorum.


İlginç Bilgi: Film, tıpkı Bruges gibi içinden nehir geçen bir başka kentte, Venedik'te geçen mükemmel psikolojik dram Don't Look Now/Karanlığın Gölgesi'ne de anlamlı bir selam gönderiyor.

SOURCE CODE/YAŞAM ŞİFRESİ (2011)

Yönetmen: Duncan Jones
Oyuncular: Jake Gyllenhaal, Michelle Monaghan
Başlıca ödül ve adaylıklar: Yok
IMDB Puanı: 7,6/10
Estar Abi Puanları:
-Jake Gyllenhaal: 7
-Vera Farmiga: 7
-Duncan Jones: 8
-Ben Ripley (senarist): 6
Genel Puan: 6/10

David Bowie'nin oğlu Duncan Jones, önceki filmi Moon/Ay ile bilimkurguseverler tarafından benimsenen bir yönetmen olmuştu. Sonraki projeleri ilgiyle beklenen Jones'un yeni filmi Source Code evvelce başka filmlerde sıkça işlenen bir sanal gerçeklik filmi oldu. Temelde Groundhog Day/Bugün Aslında Dündü ve 12:01'de işlenen hep aynı günü yaşayan adam temasıyla geçmişe gidip kötü olayları engelleme temasıyla Back to the Future/Geleceğe Dönüş filmleri etrafında dönen yapısı geçmişi değiştirememe ve birden fazla paralel zaman oluşturma gibi alt-temalarla farklılaştırılmaya çalışılan bir film var karşımızda. The Matrix ve Inception/Başlangıç gibi örneklerle de bağı olan film izleyiciye pek bir yenilik duygusu vermekten uzak olsa da insanın çaresizliği temasına göndermeleriyle en azından tür içinde bir hatır kazanabiliyor.

Film, bir trende patlayan bombanın failini öğrenmek için Afganistan'da çarpışan bir askeri yeni bir teknoloji sayesinde trendeki yolculardan birinin ruhuna göndermesiyle alakalı. Her geri dönüşü için 8 dakikalık zamanı bulunan kahramanımız bir süre yeni kimliğine adapte olmaya çalışıp görevini yapmaya koşullanıyor. İlginç ve aktif bir senaryo olmasına rağmen içi doldurulamamış kısımlara da sahip. Bombacının silik bir görüntü çizmesi, treni havaya uçurma sebebinin altyapısının fazla sıradan olması gibi. Ama filme en büyük zararı finali veriyor. Bu tip filmlerde gereksiz yere ana mantığın üzerine çıkmaya çalışır bazı senaristler ve hikayeyi de tam orada mahvederler. Source Code'un paralel zaman teorisini kendi elleriyle yıktığı ve bunu normalleştirmek için öyküye geçirdiği kılıf seyirciyi filmden soğutabiliyor. Yine de görüntü yönetimi ve özel efektleriyle ayrıca Michelle Monaghan unsuruyla ve hızlı temposuyla iyi bir boş vakit değerlendirme unsuru sayılabilir film.

İlginç Bilgi: Colter'ın 8 dakika sürmesi gereken turlarından biri 7 dakika 30 saniye sürüyor.

THE MANCHURIAN CANDIDATE/CASUSLARA KARŞI (1962)

Yönetmen: John Frankenheimer
Oyuncular: Frank Sinatra, Laurence Harvey
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-Yardımcı aktrist (Angela Lansbury) ve kurgu dallarında 2 Oscar adaylığı
-Yönetmenler Birliği en iyi yönetmen adayı
-Yardımcı aktrist dalında Altın Küre ödülü ve yönetmen dalında adaylık
IMDB Puanı: 8,2/10
Estar Abi Puanları:
-Frank Sinatra: 8
-Angela Lansbury: 9
-John Frankenheimer: 7
-Ferris Webster (kurgu): 9
Genel Puan: 8/10

Soğuk Savaş döneminde anti-komünizm filmleri genelde b filmleri dediğimiz kuşak içinde yer alır ve çoğu da bilimkurgu filmleri olarak tasarlanırdı. Genelde dünyayı ele geçiren uzaylılar metaforuyla ABD'yi ele geçirmesi muhtemel "yabancı"lar ve elbette ki Amerikan yaşam tarzını ve düşünce sistemini kökten değiştirecek Kominizm "bela"sı işlenirdi. Casuslara Karşı, tam anlamıyla bir anti-komünizm filmi değil, film boyunca özdeşleşme yaşadığımız kişilerin arasında kominüzme pek de soğuk bakmayan insanlar da var. Öte yandan senaryonun izleyicinin nefretini ele geçirmeyi planladığı en önemli karakterler de anti-komünistler. Ama filmin ana teması komünistlerin Kore'de Amerikan askerlerinin beyinlerini yıkamaları sonucu gelişen olası felaketler olunca filmin dengesi de sağa doğru kayıyor ister istemez.

60'lı yıllarda senaryo sıkıntısı çekilen bir dönemde Casuslara Karşı, hayli ilginç bir başarı elde ediliyor. Sinemanın tamamen epik yapımlarla müzikaller arasında paylaşıldığı ve In the Heat of the Night/Gecenin Sıcağında filmindeki ırkçılık temasına kadar hep bu şekilde işlediği bir ortamda Casuslara Karşı çok farklı bir yerde duruyor. Sinatra gibi Janet Leigh gibi yıldızların yanısıra Angela Lansbury, Laurence Harvey gibi oyunculuk yeteneği üst düzey olan ama parlayamamış isimleri de bünyesinde barındıran film, Kore'de komünist askeri doktorlar tarafından beyni yıkanmış bir takım askeri konu alıyor. Bu askerlerin arasında bir suikastçi olarak yetiştirilen ise komünist orduya en çok kayıp verdiren komutanlardan biri arasından seçiliyor. Amerika'ya geri gönderilen askerler arasında uyanmalar yaşandıkça durumun vehameti daha iyi ortaya konuyor.

Filmin iki zirvesi var. Biri müthiş bir kurgu örneği olan beyin yıkamanın sonuçlarını izlediğimiz Kore'deki sahne. Bu sahnede askerlerin gördüğü yaşlıca kadınlarla komünist asker ve doktorların sürekli yer değiştirdiği sahne klasik sinema dilinin cevherlerini taşıyor. Diğer zirve anıysa şüphesiz final sahnesi. Daha sonra Alan J. Pakula'nın da benzerlerini kullanacağı son suikast sahnesi Hitchcock tarzı açılar ve sürprizlerle çekilmiş. Francis Ford Coppola'nın The Godfather Part 3/Baba 3'ün finalinde oluşturduğu atmosferin de izlerini taşıyor Casuslara Karşı'nın finali.

Öte yandan filmde tuhaf mantık hataları da var. Acaba sadece ben mi anlayamadım ya da bir konsantrasyon kaybı mı yaşadım o an diye başka sinema sitelerinde ya da interaktif sözlüklerde yazılan yorumları okudum ve trende Janet Leigh ile Frank Sinatra'nın sohbet ettiği sahnedeki anlamsız diyaloglara şaşıranın sadece ben olmadığımı gördüm. Birbirlerine durduk yere "sen Arap mısın?", "hayır sen Arap mısın?" gibi sorular soran ve bazı kelimeleri ilginç bir şekilde tekrarlayan çiftin diyalogları ister istemez Janet Leigh'in oynadığı karakterin de komünist ajan olduğu düşüncesini aklıma getirse de filmin sonunda bu karakterin gizemini çözmeden havada bırakıyor senaryo. Ya da bu durum ben ve birkaç kişinin daha evhamı gibi duruyor.

Filmin bir başka ilgi çekici özelliği ise tehlikeli anne figürü. Sinemada sıklıkla karşımıza çıkan ve daha çok Alfred Hitchcock filmlerini süsleyen bu figür Casuslara Karşı filminde kendi zirvesini yapıyor. Tabii bunda karakterin doğru şekillendirilmesi kadar Angela Lansbury'nin de başarısı var. Casuslara Karşı'nın 2004 yapımı Denzel Washington ve Liev Schreiber'lı yeniden çevriminin de başarısız olduğunu ekleyelim.

İlginç Bilgi: Filmde kullanılan uçak, Frank Sinatra'nın kendi koleksiyonundan. O yıllarda Sinatra'nın ABD'nin İbrahim Tatlıses'i gibi bir konumda olduğunu hatırlatalım.

26 Ekim 2011 Çarşamba

ONIBUS 174 (2002)

Yönetmen: Jose Padilha
IMDB Puanı: 7,9/10
Estar Abi Puanı: 8/10

Yönetmen Jose Padilha ile Tropa de Elite/Özel Tim film serisi sayesinde, Rio de Janeiro'daki suç ve suçlu dünyasıyla da Cidade de  Deus/Tanrı Kent sayesinde tanışmıştık ilk olarak. Hepsinden önce Padilha, Rio'nun nasıl bir kent olduğunu Onibus 174 belgeseli sayesinde anlatmış aslında.

Tarih 12 Haziran 2000. Rio de Janeiro'da 174 numaralı otobüsün yolcusu Sandro do Nascimento, bir grup yolcuyu rehin alır. Sebebi belli değildir. Polis otobüsün etrafını çevirir. Keskin nişancılarını yerleştirir ve süreç başlar. Sabahtan geceye kadar olan bu zorlu süreçte do Nascimento, birçok yolcuyu serbest bıraksa da birkaç kadın yolcuyu içeride tutar. Artık istediği şey otobüsten kurtulup kaçıp gitmektir. Günün sonunda Rio büyük bir trajediye sahne olur.

Belgeselin başına geçtiğimizde bir rehin alma olayını izleyip yolcuların nasıl kurtarılacağını göreceğimizi zannederiz. Ama Padilha bu 2,5 saatlik belgeselde bize yalnızca bunu sunmuyor. do Nascimento'nun geçmişini de didikliyor ve ortaya küçük yaşta gözleri önünde annesinin boğazı kesilen, sokaklarda büyüyen, baliye ve hırsızlığa bulanan ve sürekli bir "normalleşme" yolu arayan ama bir türlü tutturamayan do Nascimento ve onun üzerinden Rio'nun tüm sokak çocukları ve evsizlerinin trajedisini de izliyoruz. Özellikle silahsız ve savunmasız onlarca çocuğu katleden Brezila polisi ve büyüklerden oluşan çetelerin yarattığı dehşet, do Nascimento'nun yarattığı rehine krizini birdirbir oyunu kadar tehlikeli kılıyor. Padilha, Tropa de Elite serisinin ilkinde sokaktaki uyuşturucu çetelerine yoğunlaşmış ve Rio'nun kanayan yarası olarak göstermişti. 2. filmde ise bu çetelerin yanında Rio polisinin rüşvet ve derin devlet kurgusunda yarattığı sistemin Rio'nun daha büyük bir belası olduğunu da resmetmiş ve büyük olguyu tamamlamıştı. Padilha Onibus 174'te de aynısını yapıyor. Üstelik bu kez karşımızdaki bir kurgu değil, tamamiyle gerçek.

Sandro do Nascimento gibi suça bulaşmış sokak çocukları dünyanın bütün büyük şehirlerinde mevcut. Onlara sokak köpekleri gibi bakıyoruz. Karşımıza çıktığında kaldırım değiştiriyoruz ama öte yandan onların da bizden korktuğunu farketmiyoruz. Trafikte yolu kesip sürücülerin paralarını gasp eden çocuk ve evsizlerin varlığı ne kadar gerçekse onları suça iten sistemin de o kadar gerçek olduğunu göremiyoruz. Polisin, Sandro kadar tehlikeli bir varlık olduğunu da ancak filmin sonunda anlayabiliyoruz. İlginçtir, bu belgesel başlarda polise özdeşleşmemizi sağlarken finale doğru tamamen Sandro'nun tarafında buluyoruz kendimizi. Padilha, bizim bu seçimimizi doğrulayan adımları ise ancak son 15 dakikada atıyor. Onibus 174, gelir adaletsizliğin suçu getirdiği noktayı daha iyi algılamak isteyenler için mükemmel bir belgesel.

MOU GAAN DOU/KİRLİ İŞLER (2002)

Yönetmen: Wai-keung Lau, Alan Mak
Oyuncular: Andy Lau, Tony Leung Chiu Wai
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-En iyi film dahil 7 dalda Hong Kong Film Ödülü ve 9 dalda adaylık
-Anthony Wong Chau-Sang'a Hong Kong Film Eleştirmenleri Birliğince verilen en iyi aktör ödülü
IMDB Puanı: 8,1/10
Estar Abi Puanları:
-Wai-keung Lau ve Yiu Fai-Lai (görüntü yönetmenleri): 9
-Tony Leung: 9
-Andy Lau: 8
Genel Puan: 8/10

Hong Kong sinemasının dünya çapındaki en ünlü filmlerinden birisi Kirli İşler. Bunda Martin Scorsese'nin filmin yeniden çevrimini kotarması ve üstelik filmi The Departed/Köstebek'le ilk Oscar'ına uzanması, Kirli İşler'i bir anda popüler yapmıştı. Scorsese bu film sayesinde ilk defa Amerika dışında bir ülkenin yapımından çevrilen bir filmle Oscar büyük ödülüne uzanan ilk kişi olmuştu.

Hikaye bir polisin gangster çetesine sızması ve aynı çeteden birinin de polis olması sonucu karşılıklı oynanan bir köstebek oyununu anlatıyor. Polis içindeki haini ararken mafya da polisten kendisine katılan köstebeğin kim olduğunu araştırıyor. Öte yandan polisin mafyayı çökertmek için gereken kanıtların yok edilmesine çare araması da filmin hızına hız katıyor. The Departed'ı birkaç defa izledim ve kanımca Scorsese'nin en iyi filmlerinden biri oldu bana göre. Ama Kirli İşler'in The Departed'dan çok daha iyi olduğunu söyleyebilirim. Senaryoda, özellikle de finalde yapılan değişiklik The Departed'ın Kirli İşler'e oranla değerine biraz köstek olmuş gibi. Ayrıca hem Andy Lau hem de Tony Leung, aynı karakterleri canlandıran Leonardo Di Caprio'nun da Matt Damon'ın da fersah fersah önündeler. Özellikle Tony Leung, karakterinin psikolojik çöküşünü mükemmelen yansıtmış. Ama filmin asıl büyük oyuncusu The Departed'da Martin Sheen'le karşılanan Anthony Wong olmuş. Michael Mann polisiyelerini de andıran filmin asıl başarısı ise görüntü yönetmenliğinde. Özellikle çatılarda gerçekleştirilen çekimlerde sinematografi ekibi gayet başarılı.

İlginç Bilgi: IMDB Top 250 listesinde ikisi de yer alan tek yeniden çevrim örneği Mou Gaan Dou ve The Departed.

18 Ekim 2011 Salı

TROPA DE ELITE/ÖZEL TİM İKİLEMESİ (2007-2010) - 10 PUANLIK FİLMLER (2. BÖLÜM)

Yönetmen: Jose Padilha
Oyuncular: Wagner Moura, Andre Ramiro
Toplam ödül ve adaylık: 48 ödül ve 19 adaylık
IMDB Puanları:
1. film: 8/10
2. film: 8,3/10
Estar Abi Puanları:
1. film: 8/10
2. film: 10/10

Dünyanın en seksi şehri... Rio de Janerio'nun en bilinen sıfatı bu. Ama Fernando Meirelles, Cidade de Deus/Tanrıkent'i çektiğinde Rio'nun tek özelliğinin buram buram seks kokması olmadığını anlamıştık. Rio'nun gerçek yüzünü ortaya koymaya baş koymuş yönetmen Jose Padilha'yla da Tropa de Elite sayesinde tanıştık. Özellikle ikinci filmin tüm dünyada yarattığı yankıdan sonra gördük ki Padilha'nın tüm filmografisi Rio'nun nasıl bir suç cenneti olduğunu ortaya koymaya yönelik. Daha sonra bu blogda da tanıtımı yapılacak olan Onibus 174'le başlayan bir Rio serisi var yönetmenin. Bu yıl içinde gösterime girecek Rio, Eu Te Amo çeşitlemesinde de yer alacak olması onun Rio kentini hem yerdiğini hem de çok sevdiğinin mühim bir örneği.

Tropa de Elite başlarken siyah zemin üzerinde akan jeneriklere bir türlü geçilemiyor. Bunun sebebi filme ortak ya da sponsor olan şirketlerin çokluğu. Anlaşıldığı kadarıyla bütçe denkleştirme işi epey zorlamış yapımcıları ve ikna ettikleri sponsorların tanıtımını filmin başına alarak bu filmi ne kadar zor şartlarda kotardıklarını göstermişler. Zaten ilk filme Hollanda, ABD ve Arjantin'in ortak olması da bunun bir kanıtı.

Jose Padilha'nın asıl amacının ikinci filmi çekebilmek ve bunu yapabilmek için de önce tüm dünyada beğenebilecek bir aksiyon filmi çekmek olduğu çok belli. Kendisinin ana derdi Brezilya'da, özellikle de Rio'da derin devletin nasıl işlediği, uyuşturucu çetelerinin büyüyüp serpilmesinde hangi devlet görevlilerinin parmağı olduğunu aktarabilmek. İlk filmin kötü adamları baştan sona çeteler. Çoğu ergenlik çağındaki çocuklardan oluşan bu çetelerin Rio sokaklarında ellerinde uzun namlulu, otomatik silahlarla gezdiğini gördüğümüzde zaten yeterince dehşeti yaşıyoruz. Üstüne üstlük Sidney Lumet'nin Serpico'sundakinden daha ağır bir rüşvetçi polis ortamı da var. Tüm bunların ortasında ise normal polisin beceremediği işleri yapan, mükemmel bir askeri polis ekibi olan tropa de elite/özel tim (BOPE) var. Ana kahramanımız Nascimento da bu birliğin takımlarından birinin lideri ve çocuğunun dokumuna az bir zaman kala psikolojik problemler yaşayıp işi bırakmak zorunda kalıyor. Ama bırakmadan önce yerine geçecek takım liderini belirlemek de onun görevi.

Birinci film iki aşamalı akıyor. Biri tropa de elite'nin çetelerle savaşı. Diğeri de birliğe alınacak yeni adamların polislikteki kökenleri ve eğitimleri. Hatta film bir yerde normal anlatısını bırakıp uzunca bir süre bu eğitime zaman ayırıyor. Tropa de Elite'nin ender olumsuz yanlarından biri de bu. Paralel kurguyla anlatabileceği bir sahneyi diğer alanı unutarak uzattıkça uzatması.

Başta da söylediğim gibi yönetmenin asıl amacı ikinci filmi çekebilmek. İlk filmle yeterli bir gişe ve beğeni sağladığından artık tek yapım ülkesi Brezilya olan yine bol sponsorlu ama az ortaklı, dolayısıyla yönetmenin işine karışabilecek kişi ve ülkelerin olabildiğince azaltılıp işe başlanıyor. İkinci film, birinci filme oranla daha az aksiyon içermesine karşın hikayede devletin yeri ikinci filmde daha büyük bir yer kaplıyor. Yozlaşmış vekiller, savcılar, valiler ve emniyet müdürlerinin yanında ilk filmde gördüğümüz çeteler Disney kahramanları gibi kalıyor. Kahramanımız Nascimento ise başarısız giden bir hapishane isyanını bastırma görevinden sonra cezalandırılıp (!) bakanlık müsteşarlığına terfi ettiriliyor. Nascimento özellikle bu yeni görevinden sonra adeta aydınlanıyor. Rio'nun nasıl uyuşturucuya battığını, bu şehri bu ortama kimlerin hazırladığını, kimlerin bu işten nasıl çıkarları olduğunu tek tek izliyor ve süreci değiştirmek için harekete geçiyor.

Nascimento'nun savaşımının sisteme karşı olduğunu keşfetmesiyle sistemle savaşmak için sadece o sistemin başındakileri öldürmenin yetmeyeceğini anlaması da bir oluyor. Zaten bunun acı sonunu da filmin sonunda kendisine ve bize itiraf edebiliyor. Brezilya'nın en iyi timi bile politikayla yoğrulmuş bir sistemle baş edemezken Nascimento'nun bireysel çabaları hiçbir işe yaramıyor. Bu uğurda ölen arkadaşlarının acısı da cabası.

Tropa de Elite 2, JFK'dan beri izlediğim en iyi politik gerilim-aksiyon filmi oldu. Çok hoşlanmadığım Tanrı Kent'in aksine sadece içeriğiyle değil biçimiyle de mükemmel bir film izlemiş oldum. İlk film de çok iyiydi ama ikinciyi izledikten sonra birinci filmin sadece bir araç olduğunu keşfedince asıl tadı 2. filmle almanın keyfini yaşamış oldum. Nascimento rolündeki Wagner Moura'yı keşfetmek bu filmin katkılarından biri. Hem ilk filmdeki karizmatik takım komutanı hem de ikinci filmdeki politikacı-asker kimliği üzerine cuk oturuyor aktörün. Özellikle de ikinci filmi tek başına alıp götürebiliyor. İkinci filmin başındaki helikopter sahnesi sayesinde tüm Rio'yu baştan sona geziyoruz. Yönetmen bu sahneyle bir cennet olan Rio'yu bize baştan gösteriyor ve sonrasında izleyeceklerimizle o cennetin nasıl talan edildiğine şahit oluyoruz. Pastel renklerdeki lenslerle seyirciyi içine alan ve yer yer büyüleyen görüntü yönetimi, handy cam çekimlerindeki profesyonellik ve özellikle ikinci filmdeki kurgulama takdire şayan. Tropa de Elite ikilemesi tekrar tekrar seyredilmesi gereken bir klasik, yıllarca unutulmayacağını tahmin ettiğim bir ustalık işi.

Son olarak bu filmi izlerken yabancılık çekmeyeceğinizi aynı derin devlet organizmalarının ülkemizde de bulunduğunu, bu konunun üzerine giden Kurtlar Vadisi gibi dizi/filmlerin Tropa de Elite gibilerinin yanında nasıl da kalitesiz ve boş durduğunu bir kez daha farkedeceksiniz. Böyle cesur ve teknik açıdan da mükemmel bir film Türkiye'de de çekilsin, başka film çekilmese de olur.

İlginç Bilgi: Tropa de Elite, Brezilya'da Avatar'dan sonra tüm zamanların en çok izlenen filmi olmuş.

17 Ekim 2011 Pazartesi

THE KILLING FIELDS/ÖLÜM TARLALARI (1984)


Yönetmen: Roland Joffe
Oyuncular: Sam Waterston, Haing S. Ngor
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-Yardımcı aktör, görüntü yönetmeni ve kurgu dalında 3 Oscar ödülü ve film, aktör, yönetmen ve senaryo dallarında 4 adaylık
-Japonya Akademi Ödülleri en iyi yabancı film adayı
-En iyi film ve en iyi aktör (Ngor) dahil 8 BAFTA ödülü ve en iyi yönetmen dahil 5 adaylık
-Yönetmenler Birliği en iyi yönetmen adayı
-En iyi yardımcı aktör Altın Küre ödülü ve en iyi film dahil 5 adaylık
-Senaristler Birliği en iyi senarist ödülü
IMDB Puanı: 8/10
Estar Abi Puanları:
-Roland Joffe: 7
-Sam Waterston: 7
-Chris Menges (Görüntü yönetimi): 9
-Haing S. Ngor: 9
Genel Puan: 8/10

Pol Pot... Kamboçya'da 1975-1979 yılları arasında Kızıl Kmerler örgütünün de desteğiyle liderlik ve diktatörlük yapmış 20. yüzyılın en eli kanlı liderlerinden biri. İktidarı boyunca 2 milyondan fazla insan öldürten Pol Pot yaptığı kıyım açısından dünyanın en ilginç diktatörlerinden biridir. Pol Pot yepyeni bir toplum ideasıyla ortaya çıkıp, bütün eğitimli insanları öldürür. Gözlük takan kimseleri bile tahsil durumuna bakmaksızın katleder. Doktorlar, mühendisler, öğretmenler Pol Pot'un dehşetinden nasibini alır. Geri kalan halkı da şehirlerden toplayıp kırsal alanda kamplara doldurur ve para, alış-veriş, ticaret gibi tüm unsurları 4 yıl boyunca ortadan kaldırır. Kamplarda yaşayan halk, tarlalara ektiklerini çoğunu Kızıl Kmerlere vermek üzere aralarında bölüşürler. İşte bu kampların adı dünya tarihine "Ölüm Tarlaları" olarak geçer.

The Mission/Görev filmiyle Cannes'da Altın Palmiye kazanan Roland Joffe'nin  dünyaya adını duyurduğu Ölüm Tarlaları yönetmenin ilk filmi olmasına rağmen son derece zorlu bir konuyu ele alır. Kıyımların üzerinden henüz 5 yıl geçmesine rağmen taze acıların üzerine gider ve yaşanmış bir dostluk öyküsünü Ölüm Tarlaları'nın önce çevresinde sonra bizzat içinde anlatır. Amerikalı gazeteci Sydney ve onun Kamboçya'daki hem rehberi hem de yardımcısı olan aynı zamanda gazetecilik yapan Dith Pran'ı askeri yönetimden kurtarmak için çabalar. Ülkedeki beyazları tek tek kendi ülkelerine gönderen Pol Pot yönetimi yüzünden Sydney, Amerika'ya Dith Pran olmadan dönmek zorunda kalır. Pran'ı ise ölüm tarlalarında acı günler beklemektedir.

Filmde önce Dith, Sydney ve arkadaşlarını Kızıl Kmerlerin zulmünden kurtarır ancak aynı başarıyı beyaz arkadaşları gerçekleştiremez. Özellikle Dith için hazırlanan pasaport sahnesinde mükemmel bir kurgu örneği gösteren hikaye, Pnomh Penh'in sokakları boşaldıkça ve halk tarlalara geçtikçe sessizleşir. Atmosfer, ciddi anlamda bir dinginliğe ulaşır. Dith'in gözünden anlatılan tarlalarda çekilen işkencelere seyircinin de ortak olması sağlanır. İç savaş zamanını anlatan ilk 1 saatteki keşmekeş son bölümde tamamen ortadan kalkar. Bu sayede biz de o yılların Kamboçya'sını birebir yaşamış oluruz. Filmde Pol Pot bir anlığına bile görülmez. Ama yaptıkları en ince detayına kadar anlatılır. İnsan iskeletleriyle dolu bataklıklar, nehirler dehşetin görselliğini yakalamak adına çok başarılıdır. Özellikle final karesi muhteşemdir.

Sam Waterston'un zaman zaman aksayan performansını sürekli kapatan Haing S. Ngor, bu başarısı sayesinde oyunculuk dalında Oscar ödülü kazanan ilk Asyalı olur. Filmde çok genç bir John Malkovich de yer alır.

İlginç Bilgi: Haing S. Ngor, sinema tarihinde Oscar kazanan ikinci amatör oyuncudur. William Wyler'ın savaş sonrası cepheden dönen askerlerin yabancılaşmasını anlattığı The Best Years of our Lives/Hayatımızın En Güzel Yılları'nda rol alan savaş gazisi Harold Russell bu durumun ilk örneğidir. Haing S. Ngor, Russell'in aksine daha sonra birkaç filmde daha yer alır.

14 Ekim 2011 Cuma

GEMİDE (1998)

Yönetmen: Serdar Akar
Oyuncular: Erkan Can, Haldun Boysan
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-Ankara Uluslararası Film Festivali, en iyi aktör, yardımcı aktör, yeni yönetmen ve jüri özel ödülü
-Antalya Altın Portakal Film Festivali, en iyi 2. film, en iyi yönetmen, en iyi aktör, en iyi kurgu ödülü
IMDB Puanı: 8/10
Sinematürk Puanı: 8,7/10
Estar Abi Puanları:
-Erkan Can: 10
-Serdar Akar: 8
-Mehmet Akşin (görüntü yönetmeni): 5
Genel Puan: 7/10

Eşkıya'nın Türk sinemasını yeniden diriltmesinin ardından yeni ve genç bir yönetmen kuşağı oluşmuş ve yerli sinemayı zenginleştirecek ürünler vermeye başlamıştı. 90'ların ilk 6 yılı boyunca neredeyse hiç film üretilmemesinin ardından yeni çekilecek Türk filmleri izleyicide de belli bir ilgiyi uyandıracaktı. Serdar Akar ve içinde bulunduğu Yeni Sinemacılar ekibi bir dizi film projesini hayata geçirmeye karar verdiğinde ilk ortaya çıkan yapım Gemide olmuştu.

Mahallenin Muhtarları adlı TV dizisinde saf ve komik Laz çaycıyı canlandıran ve izleyicinin beyninde o imajla çakılı kalan Erkan Can'ın tam ters bir karakterde rol aldığı film, en çok da karakterlerin iç dünyaları ve dar alanda yaşadığı iktidar mücadelesine odaklanıyor. Film, aynı geminin içinde hayatını geçiren bir kaptan ve bir grup işçinin bulaştıkları türlü belaları anlatıyor. Cinayet zannettikleri bir darp olayı, bir fahişeyi kaçırma ve tecavüz gibi vakaları aynı gün içinde gerçekleştiren ekibin kaptanı İdris (Erkan Can) sabah ayılıp kendine geldiğinde tüm yaptıklarının temizlenmesi için uğraşmak zorunda kalıyor.

Film daha ilk repliğinden amacını oluşturuyor. Memleket gibidir gemi repliği, mekanın bir metafor olarak kullanılacağını işaret ediyor. İdris, geminin kaptanı olarak bir başbakan sorumluluğu taşıyor. En önemli yardımcısı Kamil'i (Haldun Boysan) hem destekçisi hem de rakibi olarak gördüğünden içki masasında bile Kamil'in anlattığı kişisel hikayelerini değersizleştiriyor. Tayfalarına "hem döver hem sever" mantığıyla yaklaşıp onların kirlerini temizlemeye çalışırken dengeyi kaybetmemek için çabalıyor.

Gemide, Türk sinemasının belki de en çok küfür içeren filmi. Özellikle Erkan Can'ın filmin sonlarına doğru içinde bulundukları hali anlatan tiradı baştan sona küfür yüklü. Ama bu küfürler filmi iğrençleştirmek şöyle dursun bambaşka bir gerçekçilik sunuyor. Bir gemi tayfasının birbiriyle nazikçe konuşmasını hayal edemiyorsunuz, film de kazandırdığı bu gerçekçiliğin ekmeğini yiyor. Her ne kadar televizyonda yayınlanması imkansız hale gelse de.

İlginç Bilgi: Filmdeki bazı içki sofrası sahnelerinde Erkan Can doğaçlama yapmış.

10 Ekim 2011 Pazartesi

NAE YEOJACHINGUREUL SOGAE HABNIDA (2004)

Yönetmen: Jae-young Kwak
Oyuncular: Gianna Jun, Hyuk Jang
Başlıca ödül ve adaylıklar: Yok
IMDB Puanı: 7,1/10
Estar Abi Puanları:
-Jae Young Kwak: 5
-Gianna Jun: 5
-Hyuk Jang: 3
-Jae-young Kwak (senarist olarak): 1
Genel Puan: 3/10

Geçen ay keşfedip aynı haftada iki defa izlediğim ve ne zaman olsa yine keyifle izleyeceğim Yeopgijeogin Geunyeo/Hırçın Sevgilim'in devam filmi/prequeli sayılabilecek Windstruck (uluslararası ismi) maalesef büyük bir hayalkırıklığı. Bu film sayesinde öğrendiğim tek şey ilk filmin kalitesini asıl ortaya koyanın Tae-hyun Cha olduğu. Gerçekten de Cha'nın yokluğunda ikinci film hiçbir işe yaramıyor.

Film bir prequel. Ama tam manasıyla değil. Zira ilk filmde anlatılanların öncesini göstermesine rağmen tam olarak ikinci filmle bağlayamıyorsunuz. Arada uyuşmayan noktalar var. Senarist-yönetmen Kwak'ın en büyük hatası da bu zaten. Aynı hikayeden iki farklı film yaratıp birini mutlu son diğerini mutsuz sonla bitirip farklı izleyici türlerine bırakıyor işi. Böylelikle de izleyicinin her iki filmi de beğenme olasılığı iyice düşüyor. Oysa hikayenin ana hatlarında değişiklik yapmayıp prequeli ilk filme bağlayabilse Hırçın Sevgilim kadar olmasa da düzgün bir film çıkabilirdi ortaya.

Yönetmenin bir başka hatası da filmin ilk yarısını ilk filmin ilk yarısıyla tıpatıp aynı çekmesi. Yine sevgilisine dünyayı dar eden şirin kız ve onun her dediğini yapan sevgili var ortada. Böyle olunca da Tae-hyun Cha ile bu filmdei Hyuk Jang'ı ister istemez karşılaştırmak zorunda kalıyor izleyici ve elbette ibre Cha'dan yana dönüyor.

Yine de "sevgilinin ölmesi" (bu bir spoiler değil) temasını biraz fantastik biçimde işleyen filmleri seven izleyiciler beğenebilir bu filmi. Ama ben Hırçın Sevgilim'i bir seri filmin ilk halkası değil tek halkası olarak anmaya devam edeceğim.

İlginç Bilgi: İki film arasında birçok tutarsızlık var. Bunlardan biri de Gianna Jun'un bu filmde yarı-zamanlı bir polis olması. Sırf filme enerji katması için konulan bu özellik filmi sıkıcılaştırabiliyor.

AJEOSSI (2010)

Yönetmen: Jeong-beom Lee
Oyuncular: Bin Won, Sae-ron Kim
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-Asya Film Ödülleri en iyi görsel efekt adayı
IMDB Puanı: 7,8/10
Estar Abi Puanları:
-Jeong-beom Lee: 7
-Bin Won: 7
Genel Puan: 6/10

Kore sinemasının son 10 yılında çekilen başlıca filmlere dair yolculuğumda vasat bulduğum iki film vardı. Bir Hwanghae, diğeri de Gwoemul/Yaratık'dı. Bunlara Ajeossi de eklendi. Madeo/Anne filminde çok iyi bir zeka özürlü çocuk profili çizen Bin Won'u ilk kez o filmde izleyip oradaki pasif haline alışınca Ajeossi'deki aksiyonerliği biraz tuhaf kaçıyor. Yine de Bin Won'un bir sinematik surata sahip olduğunu söylemek mümkün.

Film tipik Hollywood aksiyonlarına benziyor. Crank/Tetikçi ya da The Transporter/Taşıyıcı gibi filmlerden tek farkı dövüş sahnelerinin biraz daha estetik olması. Normal şartlarda izleme listeme hiç almadığım bu tür filmlerden biri olan Ajeossi, etiketindeki Güney Kore armasından dolayı izlenebilen filmler arasında yer aldı. Eski bir özel kuvvetler askerinin hayatındaki tek varlık olan, komşunun küçük sevimli kızının kaçırılmasının ardından tövbesini bozan adamımız Cha'nın mafyayı dize getirişini izliyoruz film boyunca. Hong-jin Na'nın yönettiği aksiyon filmlerinde yer alan felsefi boyut ve toplum eleştirisi Ajeossi'de bulunmuyor. Kusurlu bir anti-kahramanla yavan bir aksiyon birleşince de ortaya böylesi bir aksiyon çıkıyor. Dövüş filmlerini sevenlerin bayılacağı ama benim gibi dövüş filmlerini ancak sağlam bir temel üzerine kurulduğunda seven seyircileri yakayalamacak filmin en önemli artısı ise küçük oyuncu Sae-ron Kim'in filmdeki herkesten daha iyi rol yapması.

İlginç Bilgi: Ajeossi, yönetmenin ilk profesyonel filmi.

7 Ekim 2011 Cuma

DEAD SEXY/ÖLÜMCÜL GÜZELLİK (2001)

Yönetmen: Robert Angelo
Oyuncular: Shannon Tweed, John Enos 3
Başlıca ödül ve adaylıklar: Yok
IMDB Puanı: 3,9/10
Estar Abi Puanları:
-Shannon Tweed: 7
Genel Puan: 7/10

80 kuşağının ergenlik döneminde bugünkü gibi internet olmadığı için cinsel içerikli yayın konusunda Show TV'nin kırmızı noktalı gece kuşağı el üstünde tutulurdu. Bugünkü gibi yüzlerce porno siteye ulaşılamayan bir dönemde VHS kasetler haricinde belki de tek kaynaktı Show TV. Fakat bu filmler yalnızca erotik film olsun diye çekilmemişti. Büyük çoğunluğu aynı zamanda suç filmleriydi. Yaklaşık 85 dakikalık süreleri olurdu, bu sürenin toplam 20 dakikası "usturuplu" seks sahnelerine ayrılırdı ama filmin geri kalanı ilgi çekici bir hikaye de anlatırdı. Suç filmleriyle kardeş olan kara film türünün 90'larda iyi örnekleri çıkmasına rağmen sayıca gerilemesinden dolayı kara film janrı erotik filmlerde yoğunlaşmaya başlamıştı.

İşte geçenlerde Digitürk'ün Moviemax Speed kanalında gecenin 3'ünde denk geldiğim ve adından tutun da oyuncularına ve yönetmenine kadar ilk defa duyduğum Dead Sexy de o kırmızı noktalı dönemin son ürünlerinden biriydi. Moviemax Speed, biz Türksat abonelerince izlenilebilen tek sinema kanalı Digitürk üzerinde. Fakat bu kanal ay boyunca 3 ya da 4 güzel film yayınlıyor onun dışında hiç tanınmamış filmlere yer veriyor. Bazı geceler kırmızı noktasız kırmızı nokta filmler yayınlayan MS kanalı Dead Sexy ile bir 90'lar yolculuğu yaptırmış oldu. Film, fahişeleri öldüren bir seri katille ilgili. L.A. Confidential/Los Angeles Sırları adlı muhteşem filmden apartma bir senaryoya sahip. Türkçe seslendirme izlediğim katilin cinayet esnasında çıkardığı seslerden kim olduğunu maalesef hemen çözdüm. Ama orijinal dilde de izlesek sonuç değişmeyecekti. Zira yönetmen ışık kullanmasını beceremediğinden cinayetlerden birinde katilin yüzünü gösteriyor. Filmin heyecanı ise katil adayını yakalayabilmek için kendisini fahişe gibi gösteren bir kadın polisin olaya dahil olmasıyla başlıyor. Filmde kimi ilginç senaryo boşlukları da var. Örneğin bir katil adayının saatine 3 defa farklı sahnelerde zoom yapılmasına rağmen oradan hiçbir şey çıkmıyor, film de o noktanın üzerine bir daha hiç gitmiyor. Dead Sexy zaman öldürmek için keyif alınabilecek bir film. Bulmacasını çabuk çözdürmese ve katil adaylarını çoğaltabilse hikayesi de sağlam denebilir. Ama bu haliyle "kabullenilebilir" olmasını tamamen Shannon Tweed'e borçlu.

İlginç Bilgi: Moviemax Speed filmdeki birçok seks sahnesini sansürlemezken Shannon Tweed'in oynadığı sahneye sansür koydu. Hem de sesi açık tutup görüntüyü dondurarak!

ABSOLUTE POWER/MUTLAK GÜÇ (1997) - 10 PUANLIK FİLMLER

Yönetmen: Clint Eastwood
Oyuncular: Clint Eastwood, Gene Hackman, Ed Harris
Başlıca ödül ve adaylıklar: Yok
IMDB Puanı: 6,6/10
Estar Abi Puanları:
-Clint Eastwood (hem oyuncu hem de yönetmen olarak): 10
-Ed Harris: 9
-Gene Hackman: 9
-William Goldman (uyarlama senaryo): 8
-Joel Cox (kurgu): 10
Genel Puan: 10/10

Tesadüf eseri Ankara'da kitabını da bulup okuduğum ve filmin kitaba sadece şablon olarak bağlı kaldığına şahit olduğum Absolute Power, yıldız kadrosuna ve sürükleyiciliğine rağmen nedense pek beğenilmeyen bir Eastwood filmi oldu. Oysa Eastwood, 1991'den sonra sürekli yükselttiği hikaye anlatıcılığı çıtasını bu filmde zirveye çıkarmış durumda. David Baldacci'nin ABD'nin en güçlü adamını bile filmde türlü rezillikler içinde gösterdiği cesur hikayesini sonlara doğru mahvetmesine rağmen Eastwood ve senarist William Goldman, kitabın nerelerini düzelteceklerini iyi bilmişler.

Filmin açılışı Alfred Hitchcock'un özellikle de Rear Window/Arka Pencere filmi başta olmak üzere tüm "izleyici" temalı eserlerini müthiş etüd etmiş olan Eastwood'un yaratıcılıkla dolu çalışmasıyla başlıyor. Hırsızlık için gittiği bir malikanede tek taraflı aynalı bir mücevher mahzeninde iş üzerindeyken birden odaya "çok tanıdık" birinin bir kadınla girdiğini gören hırsız önce yakalanma korkusu yaşasa da sonra tanık oldukları o korkuyu hemen unutturuyor. Eastwood'un canlandırdığı usta hırsız Luther, bulunduğu odadan önce sert bir seksi sonra da bir cinayeti izliyor. Böylece duyulsa dünya çapında bir skandala yol açacak bir cinayetin tek tanığı konumuna düşüyor. Aynı zamanda hırsızlardan şüphelenen polisin de baş şüphelisi olarak tam anlamıyla köşeye sıkışıyor.

Gene Hackman'ın mükemmel bi rolbazlık gösterdiği filmin kimi zirve anları var. İzleyiciyi filme hemen bağlayan açılış sahnesinin haricinde Hackman'la yardımcısı rolündeki Judy Davis'in dans sahnesi oyunculuk okullarında ders olarak gösterilecek kadar muhteşem. Bir dans, ancak bu kadar gerilim içerebilirdi. Ed Harris'in China Moon/Çin Mehtabı'ndan sonra iyiden iyiye ısındığı polis şefi rolünde eksiksiz oynaması, The Silence of the Lambs/Kuzuların Sessizliği ile tanınırlığını arttıran Scott Glenn'in rolüne uyumu ve henüz sinemada yeni yüzler olan ama sonradan kalitelerini kanıtlayacak olan Laura Linney ve Dennis Haysbert... Bunlar da yetmiyormuş gibi kısa bir rolle de olsa büyük usta E.G. Marshall'a da filmde yer ayrılmış. Absolute Power sanki matematiksel olarak ölçülmüş sahneleri ve çok önemli oyuncularıyla başarısını baştan garantiliyor.

İlginç Bilgi: 24 dizisinin ilk iki sezonunda Başkan David Palmer'ı canlandıran Dennis Haysbert bu filmde Başkan'ın 2 numaralı koruması bir Gizli Servis çalışanını oynuyor. Aynı dizide eşini canlandıran Penny Johnson ise bir polis memurunu... Ed Harris ve E.G. Marshall da George A. Romero'nun Stephen King'den uyarladığı Creepshow filminde beraber oynamışlardı.

MÜZİK BLOGUM LONGERPLAY AÇILDI

Longerplay adını verdiğim ve daha çok bu blogda rastladığınız 45'lik ve şarkı tanıtımları içeren yazıları daha sistematik bir şekilde yayınlayabileyeceğim blogumu açtım. Buradan ziyaret edebilirsiniz.

5 Ekim 2011 Çarşamba

IN THE LINE OF FIRE/ATEŞ HATTINDA (1993)

Yönetmen: Wolfgang Petersen
Oyuncular: Clint Eastwood, John Malkovich, Rene Russo
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-3 Oscar adaylığı: John Malkovich, senaryo ve kurgu
-Aynı dallarda 3 BAFTA adaylığı
-John Malkovich-Altın Küre adaylığı
-Senaristler Birliği en iyi senaryo adaylığı
IMDB Puanı: 7,2/10
Estar Abi Puanları:
-Ennio Morricone (müzik): 7
-Wolfgang Petersen: 9
-Anne V. Coates (kurgu): 10
-Clint Eastwood: 7
-John Malkovich: 8
Genel Puan: 9/10

1989'daki Pink Cadillac/Pembe Cadillac filminden sonra başka bir yönetmenin filminde hiç oynamayan ve o arada biri Oscarlı Unforgiven/Affedilmeyen olmak üzere 3 film çeken ve çektiği 3 filmde de rol alan Eastwood, son kez bir yönetmenin emrinde kamera karşısına Ateş Hattında filmiyle geçti. 1993'te Wolfgang Petersen'in rejisine güvenen ve güveninde de haklı çıkan Eastwood o tarihten oyunculuğu bıraktığını açıkladığı 2008 imzalı Gran Torino'ya kadar da başka bir yönetmenle hiç çalışmadı.

Clint Eastwood Out of the Shadows adlı belgeselde bu filmin senaryosunun kendisini tavladığını belirten oyuncu-yönetmen 90'ların girişiyle beraber blockbuster macera filmlerindeki artıştan pay almak adına yarışa giren Ateş Hattında'da aradığını bulmuş olmalı. Kennedy Suikasti esnasında Başkan'ı koruyan yaşlı bir ajanın emekliliğine az kala yeni başkana gelen ciddi suikast tehdidiyle uğraşmak zorunda kalmasını anlatan film, sık sık Amerikan propagandasını kullansa da vaad ettiği enerjik senaryoyu hakkıyla ortaya koymasını biliyor. Bu tip filmlerin deneyimli yönetmeni Petersen, Das Boot gibi ciddi bir film değilse de onun kadar sağlam bir filme imza atıyor.

Ateş Hattında hakkında pek fazla konuşulacak bir film değil. Ama iyi bir sinema keyfi yaşamak için ideal bir film. Ennio Morricone'nin The Untouchables/Dokunulmazlar filminde tutturduğu müzikal dokuyu bozmadan bu filme de taşıyabilmesi, görüntü yönetimi açısından James Cameron'ın True Lies/Gerçek Yalanlar'ıyla yarışacak kadar sağlam bir iş ortaya konulması izleyicinin bir kenara not etmesi gerekenler için yeterli kanımca.

İlginç Bilgi: In the Line of Fire'da iyi bir ajan-suikastçi ikilisi oluşturan Eastwood ve Malkovich yıllar sonra 2008'de yeniden Changeling/Sahtekar için biraraya geldi. Fakat bu kez Eastwood filmde oynamak yerine filmin yönetmeni ve bestecisi olmayı seçti. Malkovich'e o filmde Angelina Jolie eşlik ediyor.

4 Ekim 2011 Salı

ROPÖRTAJLAR -1: ERİŞ AKMAN

Sevgili Kadri Karahan, ne zamandır, “neden ropörtaj yapmıyorsun” diye beni deyim yerindeyse dürtüp duruyordu. Sonunda denemeye karar verdim ve ilk konuğum Türk tiyatro ve sinemasının hem ulusal hem de uluslararası alanında birçok iyi işe imza atmış olan Eriş Akman oldu. Akman, bize hem 70’li yıllar Türk sinemasından hem güncel sinemamızdan hem de Yılmaz Güney, Ertem Eğilmez gibi çok önemli isimlerden geniş bir yelpaze açtı ve hoş anılarını bizimle paylaştı. Sinemamızın ve TV dünyasının eksik ve hatalarını anlattı. Keyifle okuyunuz.


-Eriş Akman deyince insanların aklında kalan en güçlü imge, sinemamızın en sıradışı kötü adamlarından, Aile Şerefi’nin Oktay’ı. Gerçekten de oynaması zor bir rol. Bu rolü almadan evvel sinema maceranız böylesi ön planda olan karakterlerden oluşmuyordu. Oktay’ı oynarken zorluk yaşadınız mı? Oktay karakterinin filmografinize nasıl bir etkisi oldu?



Her oyuncunun kariyeri boyunca önüne çok oynamak istediği roller çıkar. Ben tiyatroda bu konuda çok şanslıydım. Romeo ve Juliet’te “Tybalt “ rolü başta olmak üzere, neredeyse oynamak istediğim her rolü oynadım. Ama sinemada bu o kadar kolay bir şey değil. Şans çok önemli bir öğe… İngiltere’de ilk filmlerimde şansım fena olmadı. Ancak Türkiye’ye döndükten sonra birden karşıma yıldız sistemi çıktı. Türkiye’de oynadığım ilk film olan “Hem Seviş, Hem Dövüş” ün yapımcısı, rahmetli Işık Toraman ile tanıştığımızda beni uzun uzun inceledikten sonra söylediği bir sözü hiç unutamam: “Jön olacak kadar yakışıklı değilsin, kötü adam oynayamayacak kadar masumsun, karakter rolleri için de çok gençsin.” Yani bir anlamda, “Senin Türk sinemasında işin yok .” demek istemişti. Ama buna rağmen adı geçen filmde bir kötü adam rolü oynattı ve yönetmen Yücel Uçanoğlu da performansımdan memnun kalmıştı.



Sonraki yıllar, yıldız sisteminin getirdiği sıradan roller oynamak zorunda kaldım. Başrolün arkadaşı gibi çok zor alt metin oluşturulabilecek roller…



“Aile Şerefi”nin senaryo çalışmalarına da katıldığım için rolü çok beğenmiş ve oynamak istemiştim. Ama Arzu Film bünyesinde Ertem Eğilmez ve Sadık Şendil dışında hiç kimse benim bu rolü oynayabileceğime inanmadı. En başta filmin yönetmeni Orhan Aksoy… Orhan Bey bu rolde Salih Kırmızı’yı oynatmak istiyordu. Salih Bey’e teklif gitti. O sıralar jön rolleri oynayan aktör, bu kötü adam rolünü kabul etmedi. Bir yandan Salih Bey’e rolü kabul ettirme çabaları sürerken, diğer yandan başka adaylar düşünülüyor, Ertem Bey ise rolü benim oynamam konusunda ısrar ediyordu. Bu arada çekimler başladı. Vakit giderek daralmaya başladı. Oktay rolü başrollerden biri olduğundan, onun olmadığı sahneler kısa sürede tükendi ve Ertem Eğilmez yapımcı olarak son sözü söyledi. Rolü ben oynayacaktım. Bu kadar istenilmezliğin verdiği hırs ve motivasyonla role çok iyi hazırlanmıştım, ancak en büyük zorluk diğer ekip arkadaşlarımın, çekimlerde uzun süre filmi mahvedeceğime inanmaları oldu. Oyuncu olarak, alt metnin Suphi Tekniker’in senaryosunda çok iyi kurulmasından dolayı role kolayca konsantre olduğum için başka bir zorluk yaşamadım.



Oktay rolünden sonra, o sırada Türk Sineması belli bir durgunluk dönemine girmesine rağmen teklifler arttı. Filmin hemen akabinde “İstanbul ‘79” isimli filmde oynadım. Ama filmin bitmesinden birkaç gün sonra İngiltere’ye döndüğüm için Türkiye’de kariyerime devam edemedim.



-Yılmaz Güney’le beraber hem aktör hem de koreograf olarak iki filmde çalıştınız. Sizin gözünüzde Yılmaz Güney bir sinemacı olarak nasıl bir insandı?



Yılmaz Güney kanımca Türk Sinemasına gelen en iyi “filmci” idi. Ben “filmci” terimini Fransızların başlattığı “cineast”, İngilizce’ye “filmmaker” olarak çevrilen olgu için kullanıyorum. Bu olgu, atletizmde “dekatlon”, “pentatlon” gibi, birçok farklı disiplinde ustalaşmak gibi bir şey. Yılmaz Güney hem mükemmel bir senarist, hem olağanüstü iyi bir yönetmen ve aynı mükemmellikte bir oyuncu ve yapımcı. Türk Sinemasında benim bildiğim kadarıyla pek eşi görülmemiş bir başarı. Ben de onun izinden gitmeye çalışıyorum. Tabii bunlar Yılmaz Güney’in yalnızca sinemacı olarak nitelikleri. İnsancıl ve politik üstünlükleri de ayrıca tartışılacak konulardır. Ancak son 20 yıldır ülkemizde Yılmaz Güney’i unutturmak için garip bir çaba var. Filmlerini başta TRT olmak üzere hiçbir televizyon kanalı göstermiyor. Bu Yılmaz Güney için olduğu kadar, geleceğin Türk sinemacıları için de çok haksız bir uygulamadır. Genç sinemacıların Türk sinema tarihinde çok az olan özgün, ekolleşmiş sinema dillerini iyi incelemeleri gerekir. Bunlar benim naçiz fikrimce, Muhsin Ertuğrul, Metin Erksan, Lütfi Akad, Yılmaz Güney, Semih Evin ve Arzu film ekolleridir. Yılmaz Güney sinema dili de bunların en önemlilerindendir.



-Arzu Film ekolünde Aile Şerefi ve Cennetin Çocukları’nda oynadınız ve her iki filmde de Itır Esen’in belalısı rolündeydiniz. Bugün de Arzu Film bünyesinde bulunuyorsunuz. Bize ilk elden o ekolü oluşturan isimler ve filmlerle olan bağınızı anlatır mısınız kısaca?



Arzu film ekolü bence yukarıda saydığım Türk Sinema ekollerinin en sonuncusudur. Tabii bu ekolün en önemli isimleri, kurucuları olan Ertem Eğilmez ve Sadık Şendil’dir. Aslında bu ekol Bakırköy Halk Evi’nin bir uzantısıdır. Dolayısıyla baştan beri bu grubun değişmez bir bireyi olan Münir Özkul da hep yanlarında olmuştur. Ertem Eğilmez’in gençlik arkadaşı, yoldaşı ve ortağı Nahit Ataman da hep arka planda kalmasına rağmen ekolün önemli kurucularındandır. Grup yıllar boyunca Nazım Hikmet, Kemal Tahir, Orhan Veli gibi Türk edebiyatının en önemli isimleriyle yakın ilişkileriyle beslenmiş ve nihayet sinema endüstrisine girmişlerdir. Birçok başarılı ve başarısız filmden sonra 4 kez iflas eden Arzu Film, nihayet 1970’lerin başında en olgun çağına girmiş ve katılan genç yeteneklerle hala unutulmayan eserlere imza atmıştır.



Ben Arzu film’e Yavuz Turgul’un ısrarı ile girdim. Açıkcası sinema endüstrisine girmek için pek isteğim yoktu o sıralar. Birkaç yıl önce Yılmaz Güney ile çalışırken yalnız sinema yapmaya karar vermiştim ama bu çok kısa süre sonra Yılmaz Güney’in hapis edilmesiyle son bulmuştu. Çok zor yıllardı, o yıllar. Çocukluk arkadaşım olan Barış Manço ile Manço Prodüksiyon’u kurmuştuk. O sıralarda tanıdığım gazeteci Mine Baykara Engez vasıtasıyla Yavuz Turgul’u tanıdım ve kısa sürede çok iyi dost olduk. Yavuz o sırada Babiali’nin en genç Yazı İşleri Müdürü olarak Ses Dergisi’nin başındaydı. Herkes ona Hayat-Ses dergi grubunun müstakbel yayın yönetmeni olarak bakıyordu. Tam o sırada Yavuz’a Ertem Eğilmez, Arzu Film’e girmesi için bir teklif getirdi. Zaten Yavuz’un Arzu Film’e, Ertem Eğilmez ve Sadık Şendil’e büyük bir hayranlığı vardı. Ben de onları Yavuz’un anlattıklarıyla tanımıştım. Ama bu teklif Yavuz için çok büyük bir nimet olduğu kadar, çok da büyük bir çelişkiydi. Çok parlak bir basın-yayın kariyeri geleceğinin eşiğindeydi. Aynı zamanda gönlü sinemadaydı. Arkadaşlığımızın başından beri her gün saatlerce sinema tartışırdık. Karar vermek için benden yardım istedi. Akşamüzeri saat 5’te buluştuk ve ertesi sabah saat 8’e kadar tartıştık. Ben sinema sanayine girmesi gerektiğini savunuyordum. Tabii Yavuz çok zekice nedenlerle bu tezimi çürütüyordu. Sabaha karşı nihayet ben kazandım. İstifa edip, Arzu Film’e girmeye karar verdi ama bir şartı vardı. Ben de onunla birlikte Arzu Film’e girecektim. Geriye kalan birkaç saat içinde beni ikna etti ve saat 9’da Ertem Eğilmez ile buluşup, hemen işe başladık.



O sırada Arzu Film, Ertem Eğilmez, Sadık Şendil ve Nahit Ataman’ın etrafında toplanmış, genelde kökeni tiyatro olan birçok yetenekten oluşuyordu. Münir Özkul, Adile Naşit, Kartal Tibet, Halit Akçatepe, Kemal Sunal, Ayşen Gruda gibi. Biz de kısa sürede entegre olduk. Sonra kısa sürelerde bizlere birçok yetenek daha katıldı. Şener Şen, Itır Esen, İhsan Bilsev, Müjde Ar, Şevket Altuğ, Ahmet Sezerel, Sevda Aktolga gibi. Bunun dışında Arzu Film’de maaşlı olarak çalışmamalarına rağmen ekole büyük katkıları olan Atıf Yılmaz, Orhan Aksoy, İhsan Yüce, Naki Turan, Suphi Tekniker, Umur Bugay gibi kişiler de vardı.

Benim birincil hedefim yönetmenlik yapmaktı. Bu sebeple çok da hoşlandığım senaryo çalışmalarına katılıyor, fırsat buldukça sette Yavuz ile birlikte yazdığımız diyalogların dışında

asistanlık da yapmaya çalışıyordum. Fakat kısa bir süre sonra Yavuz ile birlikte, gişede en başarılı filmleri yapmasına rağmen hala maddi sıkıntıda olan şirkete katkıda bulunmak için filmlerimizi yurt dışına satmaya karar verdik. Şirkette tek İngilizce bilen kişi olarak ve Yavuz’un uçak korkusu nedeniyle bu görev sonunda yalnız bana kaldı. Çabalarımız kısa süre sonra çok iyi sonuçlandı ve filmlerimizi birçok ülkeye satmaya başladık. Hatta “Bizim Aile” filminin senaryosunu dahi bir Hintli yapımcı satın aldı ve “Kata Mita (Ekşi-Tatlı)” isimli çok başarılı bir Hint filmi yaptı.



Tabii, bu dış satış işi beni hedefimden biraz da olsa uzaklaştırdı. “Aile Şerefi” filmine kadar da ana işim olan oyunculuğumdan kimse faydalanmayı düşünmedi dahi. Ancak bu filmden sonra oyunculuğum söz konusu oldu ve o zaman için iddialı bir film olarak yaptığımız “Cennetin Çocukları” filminde de oynadım. Bu sefer rol bana yazılmıştı. Ne yazık ki film umduğumuz başarıyı elde edemedi.



Uzun yıllar büyük bir armoni içinde süren ekip çalışması, 1977’ye geldiğimizde bozulmaya başladı. Bilhassa Ertem Eğilmez ve Sadık Şendil’in dışındaki yaratıcı ekipte bölünmeler, hizipler başladı. Tabi bunu şirketten, ekipten ayrılmalar takip etti. “Nehir” filminde bu anlaşmazlıklar çok yukarı çıktı. O sırada Haldun Dormen ile Ercan Arıklı’nın başında bulunduğu, İsmail Cem, Alp Yalman gibi önemli kişilerin ortaklığıyla kurulan Gelişim Yayınları, Filmeks isimli bir film şirketi kurmaya karar vermişler. Sayın Dormen vasıtasıyla bana ortaklık ve genel müdürlük teklif ettiler. Ertem Eğilmez önce buna çok karşı çıktı, fakat kendisine Arzu Film ile ilişkimi kesmeyeceğimi, yeni şirketimle de Arzu Film ile çalışacağımızı temin edince kabul etti. Ondan sonra da İngiltere’ye dönene kadar aynı yakınlıkla etkin olarak Arzu Film ile çalıştım. Ne yazık ki Arzu Film’deki kişisel çekişmeler sürdü ve 1980’lerin başında Arzu Film’in sonu oldu. Ertem Eğilmez, Sadık Şendil ve Nahit Ataman’ın vefatları da noktayı koydu. Şu andaki Arzu Film o ekolü sürdüremedi. Şirketi devir alan Ferdi Eğilmez, ekolün eski bireylerinden birkaç kişiyle çalıştı ama bu kişiler o ruhu ve felsefeyi yeni şirkete aktarmaktan uzaktı. Bu sebeple maalesef ekol artık yok.



-Kayıtlarda 1970’li yıllara ait iki adet Aslan Adam filmi görülüyor. Üstelik İngiltere ile ortak yapım. Daha sonra da bazı ortak projelerde yer aldınız. Fakat bu filmler artık TV kanallarında pek gösterilmediğinden unutuldu. Biraz bu yapımlardan bahseder misiniz?



Aslan Adam serisi çok ilginçtir ve şu anda neredeyse dünyada kült olmuştur. Hikayesi de ilginçtir.



Filmeks’de Ercan Arıklı ve Haldun Dormen’in vizyonu dünya pazarına film yapmaktı. Bu sebeple ortak yapım olasılıkları arıyor, bu arada Yeşilçam yapımcılarının önemli filmlerini dünya pazarlarına satmaya çalışıyordum. Uzun seneler tanıdığım Stephen Sloane isimli bir film dağıtımcısı Milano’da Mifed fuarında, uzun seneler tanışmamıza rağmen benden hiç film almamasını yadırgadı ve bir Türk filmi alarak denemeye karar verdi. Fakat Stephen, New York ve Puerto Rico’daki şirketlerinde yalnız aksiyon filmleri dağıtımında uzmanlaşmış bir kişiydi. Ben de kendisini İstanbul’a davet ettim ve özel sinema salonumuzda o sırada en başarılı aksiyon filmleri oyuncusu Cüneyt Arkın’ın tüm filmlerinin fragmanlarını seyrettirdim. Deneyimli dağıtımcı yüzlerce fragman arasından Uğur Film’e ait, “Kılıçarslan” isimli filmin fragmanını çok beğendi. Ben pek akıl erdirememiştim. Stephen geçmişte “Masis” gibi “Sword and Sorcery (Kılıç ve Büyücülük)” denilen türün tekrar moda olacağını düşündüğünü, bu filmin kendisine o janrı hatırlattığını söyledi ve filmi seyretmeden satın aldı. Seyretmesine de imkan yoktu çünkü filmin pozitif kopyası yoktu ve o sıralar film karaborsada satıldığından bir kopya basmak çok pahalıydı. Bu filmi deneyecek ve eğer iş yaparsa başka filmler de alacaktı.



Dönüşünden birkaç gün sonra Stephen bana bir teleks çekip ne zaman dublaja gireceğimi sordu. Ben çok şaşırdım. Hemen kendisini telefonla arayıp anlamadığımı söyleyince imzaladığımız kontrata göre kendisine İngilizce dublajlı bir kopya vermemiz gerektiğine dikkatimi çekti. Ben sözleşmeyi okumadan imzalamıştım. Kendisine bunun imkansız olduğunu, İngilizce dublaj maliyetinin ödediği fiyatın çok üstünde olduğunu söyleyince, yeni bir teklif getirdi. Uğur Film’den filmin dünya haklarını alacaktık ve hak ödemesini kendi yapacaktı. Biz Filmeks olarak filmin İngilizce dublajını, afiş ve lobi denilen fotoğraflarını bastıracaktık ve onunla yarı yarıya ortak olacaktık. Ben teklifi yönetim kuruluna götürdüm ve kabul olundu. Filmin İngilizce dublajını Türkiye’de yapmak üzere 16mm siyah beyaz bir kopya bastık. Filmi seyredince şok olduk. Filmde hikaye çok zayıf olduğu gibi, çok sıkıcı ve anlamsız sahneler vardı. Tüm aksiyon sahneleri fragmanda seyrettiğimiz 2-3 dakikadan ibaretti. Bu, o anda durmamız için çok iyi bir sebepti ama Stephen yılmadı, filmin para kazanacağına çok inanıyordu. Benim yazdığım bazı senaryoları okumuştu: “Ben Cüneyt Arkın’ın benzer türde yüzlerce filminin fragmanını seyrettim. Sen de iyi bir senaristsin, o filmleri seyret, oradan alacağın sahnelere göre yeni bir senaryo yaz. Karakterimizin adı “Lion Man (Aslan Adam)” olsun.”, dedi. Bunu Uğur Film’in sahibi Memduh Ün ile konuştuğumda kendisi de bunun çok iyi bir fikir olduğunu söyledi. Memduh Bey de alacağı parayı kaybetmek istemiyordu. Onun sahibi olduğu 7-8 filmi ben negatiflerinde seyredip güzel sahneler seçtim. Fakat bir filmi negatifinden seyretmenin ne zor olduğunu sizlere anlatmama imkan yok. Sonra da oturup bir senaryo yazdım. Bu parçaları basıp, montajladık ve hiçbiri aktör olmayan, Türkiye’de yaşayan Amerikalı öğretmen ve diğer görevlileri kullanarak dublajını yaptık. Bu işlemler çok uzun sürdü. Fakat bu arada filmi seyreden Ercan Arıklı filme güldü. Ona çok saçmasapan gelmişti. Sonra negatif parçaları İngiltere’ye gönderip, o günkü teknoloji ile dupe negatif denilen bir kopya yaptıracaktık.



O sırada Türkiye karmakarışık bir yoklar ülkesiydi. Ben ve İngiliz olan o sıradaki eşim tekrar İngiltere’ye dönme kararı aldık. Film sanayi neredeyse durmuştu ve Türkiye’de iş yapmak imkansız hale gelmişti. Arzu Film dahi film yapmıyordu. Her an ihtilal olacak diye bekleniyordu. Bu kararımı Ercan Arıklı’ya açtığımda hak verdi ve şirketi kapatmak istemediğini, atıl bir şekilde bir süre saklayacağını söyleyerek şirketteki hisselerimi benden satın almak istedi. Ben böyle bir şey düşünmediğimi hisselerimi karşılıksız kendisine devredeceğimi söyleyince ısrar etti. Ben de bunun üzerine “Aslan Adam”daki şirketin hisselerini bana devretmesini istedim. Ercan Bey güldü ve bunun bana faydası olmayacağını, ayrıca para da almamı istedi. Ben aynı fikirde değildim ve para almadım.



İngiltere’ye döndükten sonra uzunca bir süreye yayılan post prodüksiyon işlemlerine girişildi ve nihayet film 1981 yılında hazır oldu. Tam o sırada çıkan ve büyük iş yapan “Conan the Barbarian” filmi de janrın başladığını müjdelemişti. Film tüm dünya ülkelerine satıp, 6.5 milyon dolar hasılat yaptı. İngiltere’de video listesinde 2. olan film, Amerika’da oynayan ilk Türk filmidir. Bundan sonra İngiltere’de 5 ortaklı bir şirket kurup, 1983 yılında “Lion Man II- The Wrath of the Witch Queen (Aslan Adam 2- Büyücü Kraliçe’nin Gazabı)” isimli ikinci filmi çektik. Fakat o seneler başlayan korsanlıklar yüzünden film ilkinin başarısına ulaşamadı ve hala korsanlanmaktadır.



Ben bu filmden sonra uzun yıllar yalnız yönetmenlik yaptım ve 1988 yılında yine bir İngiliz yapımı olan, baş rollerini Mark Hamill, Kitty Aldrige, F. Murray Abraham ve Ben Kingsley’in oynadığı “Slipstream” filminde oynadım. Aynı yıl, yapımcılığını ve senaryosunu da üstlendiğim, “Dünden Sonra Yarından Önce” isimli filmin başrolünü Zuhal Olcay ile paylaştım.



“Aslan Adam” ın yalnız Türkiye dışı hakları bize ait olduğu için Türk televizyonlarına satılamazdı. “Aslan Adam 2 “, “Çelik Pençe” ismiyle bazı kanallarda çok az gösterildi.. “Dünden Sonra Yarından Önce” ise birçok kanalda çok kez gösterildi ve hala da gösteriliyor.



-1990’lı yıllarda herhangi bir yapımın içinde bulunmadınız. O yıllarda neler yaptınız?



1980 ve 1990’lı yıllarda Türkiye’de sinema sanayi ve pazarı en kötü dönemini yaşadı. Sinema salon sayıları o kadar düştü ki, bir filmin sinema salonlarından para kazanması imkansız hale geldi. Diğer yandan yeni açılan özel kanallar da yıllarca eski Türk filmlerini göstererek film yapımını imkansız hale getirdiler. Aynı sürede video klüpler de kapanmaya başlayınca film yapımı durdu. Ancak, tekrar 1990 sonlarından itibaren, sinema salonu sayıları arttıkça sanayi tekrar işlemeye başladı, ancak tüm sistemler ve trendler değişti. Maliyetler kontrolsüz ve mantıksız bir şekilde arttı. Aynı zamanda reklam şirketlerinin ve TV kanallarının hegemonyası ile rekabet ortadan kalktı. Hala belli rüşvet düzenleriyle, kayırmalarla piyasada rekabet doğru işlemiyor.



1990 yılında şirketim Eks Yapım’ın o dönemdeki son filmi, “İki Başlı Dev” in yapımcılığını yaptım. Fakat film, Yunus Nadi ödülü de dahil birçok ödül almasına rağmen büyük para kaybetti. Böylece finans kaynakları yok oldu. Ben de belli bir süre yapımcılık yapmaktan vazgeçtim. Niyetim senarist olarak, yönetmen olarak, oyuncu olarak piyasada çalışmaktı. Ancak söz ettiğim haksız rekabet koşullarından, bana ne senarist, ne yönetmen, ne de oyuncu olarak hiçbir teklif gelmedi. 1993 yılında reklam filmi yapmama kararı almıştım ve çeşitli ısrarlara rağmen bu kararımdan da dönmedim. Ben de şirketimin yaşayabilmesi için iş konularında, dramatik eğitim filmleri yaptım, “Satış Teknikleri”, “Toplam Kalite Yönetimi”, gibi. 2000 yılında yaptığım, İngiliz ve Amerikalı oyuncuların oynadığı “ The Power of Motivation- 10 Golden Rules” isimli eğitim filmi hala ABD’de satılıyor.



2004 yılında artık piyasanın hazır olduğunu düşünüp, “Ne de Olsa Çocuk” isimli bir film yaptım. Çok kısıtlı mali olanaklarla yapılan filmde kendim de oynadım. Ancak o yıl 8 Türk filmi yapılmasına rağmen, bu filmin dağıtıma çıkmaması için piyasada herkes elinden geleni yaptı. Nihayet 2007 yılında bir TV dizisinden teklif geldi ve ATV’de gösterilen “Korkusuzlar dizisinde oynadım. Ancak prodüksiyonda yapılan bazı hatalar yüzünden dizi 4. bölümden sonra kaldırıldı.



-Sizin de içinde yer aldığınız bazı son dönem filmleri iyi gişe rakamları yakalamasına rağmen 70’li yılların özellikle Arzu Film ekolüyle karşılaştırıldığında kıyasıya eleştiriliyor. Kolpaçino gibi filmlerin bu kadar çok seyredilip aynı oranda eleştirilmesine bir sinemacı olarak siz nasıl bakıyorsunuz? Günümüz yerli komedi anlayışının 70’li yıllar kalitesini yakalayabildiğini düşünüyor musunuz?



Son dönem filmlerindeki en büyük eksik, senaryo ve yönetmen kalitesidir. Arzu Film filmlerinin başarısının temel nedeni de bunlardır. Hikayeler ilginç ve gerçekçidir, senaryolar mükemmeldir, dramatik yapıları eksiksiz, diyalogları doğaldır. Bir filmde yönetmenin en önemli görevi oyunculuktur, çünkü seyircinin perdede/ekranda ilk gördükleri ve umursadıkları oyunculardır. Arzu Film filmlerinde oyunculuklar harikuladedir. Doğaldır, gerçekçidir.



1990 sonlarından başlayarak endüstride bilgili, deneyimli, yapımcılar safdışı edildiler. Bunu yapabilmek için de sanki bir spor takımı kuruluyormuş gibi “genç” ekiplerle çalışmanın avantajlı olduğu kanısı yerleştirildi. Oysa film endüstrisinde oyunculuk da dahil hangi iş olursa olsun, 10 yıl deneyiminiz olmadan öğrenemezsiniz. Böylece çoğunlukla bilgisiz, deneyimsiz yapımcılar piyasayı ele geçirdi. Tabii, bilmedikleri için hikaye, senaryo seçimleri yanlış oldu. Aynı şekilde yönetmen seçimleri de. 2000’li yılların ortasından itibaren Sinema Fonu kurulup, Kültür Bakanlığı Destekleri de başlayınca film sayısı arttı ancak filmlerin hem ticari başarısı, hem de kalitesi düştü. Daha yönetmenliği dahi bilmeyen genç yönetmenler kendi filmlerinin yapımcılığını yapıp kaliteyi daha da düşürdü. TV dizilerinde kalitenin düşük olması pek fark etmedi, çünkü TV seyircisi yaşadıkları ekonomik koşullardan dolayı ne gösterseniz seyreder bir seyirci oldu. Hep kötünün iyisini seçti. Bu da tabii endüstrimizin kalitesi açısından çok zararlı oldu.



Yeni bir inanış oluştu. Sanki gişe hasılatı yüksek filmlerde kalite önemli değilmiş, kalitesi yüksek filmler de düşük gişe hasılatı yapar gibi. Bu doğru değildir. Bu yapımcıların ve yönetmenlerin en büyük yanılgısıdır. Son 15 yılın iş sonuçlarına bakarsanız, hiçbir yapımcı, hiçbir yönetmen filmlerinde istikrarlı bir sonuç alamamıştır. Bir tek istisna yine Arzu Film’den gelen Yavuz Turgul’dur. Sayın Turgul’un filmleri hem gişe hasılatı olarak, hem de kalite olarak hep belli standardın üstünde olmuştur.



Aslında Kolpaçino çok iyi ve zekice bir senaryodur ve yapılan eleştirilerin tümüne katılmıyorum. Filmde en büyük eksiklik yönetmenliktir, ancak başta Şafak Sezer olmak üzere oyuncuların çabalarıyla oluşan doğal ve gerçekçi oyunculuk, filmin beğenilmesini sağlamıştır.



Komedi anlayışına gelince, komedi en zor türdür. 70’li yılların komedi anlayışıyla bugünün komedi anlayışında da pek büyük bir fark olamaz. Öyle olsaydı 70’lerde yapılan Arzu Film filmleri, tekrar tekrar gösterilmesine, ezbere bilinmesine karşın, bugün dahi bu kadar çok izlenilmezdi. Bugün tek fark, genç senarist ve yönetmenlerin hepsi, kendi güldükleri şeyleri komedi filmi olarak yapmaya çalışıyorlar. Oysa genelde seyirci için komik olan tüm seyircinin yaşadıkları, yaşayabilecekleri veya benimseyebilecekleri durumlardır. Tabii, istisnalar olabilir ama genelde seyircinin beğeneceği filmler zekice ve seyirci araştırmasına dayalı yazılmış senaryolardan oluşur. Bence bugün iyi komedi yapılamamasının sebebi hikaye, senaryo ve yönetmen seçimlerinde yapılan itinasızlıktır.





-Londra’da almış olduğunuz eğitimin sinema hayatınıza katkıları neler oldu?



Mountview, dünyanın en iyi dramatik sanatlar okullarından biridir. Orada aldığım eğitimin katkısı kariyerimde çok büyüktür. En azından orada öğrendiğim, sürekli öğrenme zorunluluğu ve öğrenmenin hiç bitmeyeceği kavramı, bugün tüm dünya sanayinde olanları, yeni kavramları, trendleri öğrenmemde büyük rol oynadı. Mountview, Stanislavski Metodu eğitimi veren bir okuldur. Stanislavski’nin tüm kuralları bugün oyunculukta olduğu kadar, hem senaryoda, hem yönetmenlikte en geçerli kurallardır. Bu kuralların dışında olan örneklerin tüm dünyada ne kadar başarısız olduklarını da her gün görüyorum.



-Bazı kaynaklarda Tek Türkiye, Kurtlar Vadisi Pusu gibi TV dizilerinde de yer almaya başladığınız görülüyor. Son 5-6 yıldır vites yükselten yerli dizilerimizin eksik kaldığı yönleri sektörün içinden biri olarak anlatabilir misiniz?



Evet son dönemde, son 15 yılda olmadığı kadar çok dizide ve filmde oynadım ama ne yazık ki hiç Kurtlar Vadisi’nde oynamadım. Ne yazık ki diyorum, çünkü bence çok ilginç, oynamak isteyeceğim birçok ilginç rollerin yer aldığı tüm zamanların en iyi dizisi. Ama nedense internette bu dizide oynadığıma dair birçok bilgi dolaşıyor. Sanıyorum oynayan bir oyuncuyu bana benzettiler veya isim benzerliği de yanıltmış olabilir.



Dizilerin son 5-6 yıldır vites yükseltmesi kanımca sadece sayı olarak. Bilhassa son 2 yıldır nitelik olarak başarılı diziler ortada. Neresi eksik derseniz, hemen aklıma deveye neren eğri sorusunun sorulması geliyor. Yukarıda da söz ettiğim gibi, rekabet olmayan bir ortamda kalite olması imkansızdır. Bir filmi, diziyi yapan en önemli kişi yapımcıdır. 1990’ların başından beri TV kanallarına dizi yapan yapım şirketleri ortadadır. Sanki başka yapım şirketleri yokmuş gibi, aynı şirketlerin, aynı yapımcıların her diziyi yapması ne sebepten olabilir sizce? Oysa bu yapımcıların, şirketlerin özgeçmişleri de ortadadır. Tabii, istisnalar kaideyi bozmaz, aralarında çok az da olsa doğru bilgiye, deneyime sahip olanlar da var, ama genelde nedense piyasadaki hiçbir kişi veya kuruluş son 15 senedir bunları sorgulamıyor. Bu da ilginç…



Bu yalnız yapımcıyla da kalmıyor. Yönetmenler, senaristler, hatta oyuncular hemen, hemen hep aynı kişiler. TV kanalları, (güya) yapımcılara, çalışacakları senaristleri, yönetmenleri ve oyuncuları diretiyorlar. Piyasada “Ben yaptım, oldu” olgusuyla hiçbir kurala, mantığa sığmayacak şeyler yapılıyor. Sürekli ortada, tek amaç para kazanmak gibi bir görünüm yaratılıyor ama bu doğru değil, çünkü birçok dizi bu sebeplerle para kaybediyor ve bu hatalar sanki bile bile yapılıyor. Rating denilen kriter tam bir palavra. Ratingler hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. Ölçüm aletleri kaç eve konulmuş, hangi evlere konulmuş, nasıl ölçüm yapılıyor gibi bilgiler hiç açıklanmıyor. Tamam, ölçümde kullanılan denekler, ölçüm sırasında açıklanmaz, ama denekler 2 veya 3 yıl kullanılır. Bu sürenin sonunda açıklanmak zorundadır. Açıklanmadığına göre ya aynı denekler 15 yıldır değişmiyor, ya da bir şeyler gizleniyor diye düşünmemek elde değil. En azından kaç ev olduğunu bilmemiz gerekir. Sonra ekonomik grupların kriterleri nedir? A-B diye geçen grubu bilhassa merak ediyorum çünkü benim bildiğim kadarıyla bu gruplar en az televizyon izleyen kesimlerdir. Ayrıca Pana Film gibi en çok rating alan Kutlar Vadisi dizisinin, “ratingler doğru değildir” açıklamasına, TRT gibi devlet kanalının ratinglerden çıkmasına rağmen, rating sistemi ile ilgili hiçbir tatmin edici açıklama yapılmıyor



Dizilerin eksikleri sayılmayacak çok olduğu için bu konuya girmek istemiyorum ama Türk film sanayimize verdiği zararlar çok büyük. Bunların çok ağır bedelini ne yazık ki gelecekte Türkiye ödeyecek. Dizilerin verdiği en büyük zarar bence şu: Öncelikle dizi piyasası bazı şeyleri bilmediğinden, öğrenmek için hiçbir çaba harcamadığından oturdukları yerden bazı cahilce tahminlerle dünya film sanayinde oluşmuş kuralları, iş tariflerini, kavramları değiştirerek, uydurarak genç çalışanların yanlış bilgilerle yanlış deneyim almasını ve dolayısıyla yanlışların ve sistemsizliğin yerleşmesini sağlıyorlar. Dünyanın hiçbir film sanayinde olmayan yeni işler, yeni kavramlar oluşturuluyor. Yardımcı yönetmen gibi, oyuncu koordinatörü gibi, Time-Code asistanı gibi, genel koordinatör gibi. Bunun dışında film sanayilerinde mevcut çalışanların da görev tarifleri değiştiriliyor. Örneğin prodüksiyon koordinatörü tüm dünya sanayilerinde Production Manager’ın (prodüksiyon amiri) asistan sekreteriyken, bizde prodüksiyonun başı.



Prodüksiyon sistemi bilinmediği gibi süreçler de bilinmiyor, doğru uygulanmıyor. Hiçbir sinema okulumuzda prodüksiyon dersi yok, varsa da bilmeyen kişilerce yanlış öğretiliyor. Film yapımındaki 4 sürecin en önemlisi olan “Geliştirme Devresi (Development Period)” hiç bilinmiyor ve hiçbir filmde, dizide uygulanmıyor. Dünyanın en iyi sinema okullarında her 4 süreç de ayrı ders olarak okutuluyor ve öğreniliyor. Stratejik Planlama ise zaten Avrupa için yeni bir konu. Ülkemizde hiç bilinmiyor ve uygulanmıyor.



-Son olarak sinemada yapmayı çok isteyip de yapamadığınız ve iyi ki içinde bulunmuşum dediğiniz projeleri sorayım. Bu köşenin ilk ropörtajına konuk oldunuz. Değerli vaktinizi sunduğunuz için çok teşekkür ediyorum.



Sinemada çok yapmak isteyip de hala yapamadığım tek şey var, o da tüm dünyanın seyredeceği bir film yapmak. Aslan Adam’ı yaptığım bir film olarak kabul etmiyorum. Bu hülyamı yakında yapacağım “Anzak ve Mehmetçik (Anzac and the Johnny-Turk) isimli filmle gerçekleştireceğimi sanıyorum. Filmin % 65’i İngilizce ve başrollerinde iki Türk oyuncuyla Paul Hogan (Crocodile Dundee), Kylie Minogue ve J.J. Fields (Captain America) oynayacak. Şu anda filmin finansmanı tamamlanırken oyuncularla sözleşmeler yapılmakta. Yakında basın açıklamaları başlayacak.



Şu ana kadar sinemada, tiyatroda veya diğer sahne sanatlarında (hayatım boyunca başka işle uğraşmadım) herhangi bir görevle içinde bulunduğum, başarılı veya başarısız her projenin içinde bulunmaktan çok büyük faydalar elde ettim, çok şey öğrendim. Bu sebeple kariyerimde hiçbir yaptığım işten de pişmanlık duymadım, hep “iyi ki içinde bulunmuşum” dedim…



İlk ropörtajınızda konuk olmaktan şeref duydum. Ben teşekkür ederim.


Not: Bu ropörtaj aynı zamanda KK.net sitesindeki Sinestar isimli köşemde de yayınlanmıştır.

2 Ekim 2011 Pazar

EYLÜL 2011 DÖKÜMÜ

Filmler:

1-Absolute Power/Mutlak Güç (1997-Clint Eastwood): 10 - eleştirisi henüz yayınlanmadı
2-Yeopgijeogin Geunyeo/Hırçın Sevgilim (2001-Jae-young Kwak): 9 - eleştirisi daha önce yayınlandı
3-In the Line of Fire/Ateş Hattında (1993-Wolfgang Petersen): 9 - eleştirisi henüz yayınlanmadı
4-Fight Club/Dövüş Kulübü (1999-David Fincher): 8
5-The Man from Earth/Dünyalı (2007-Richard Schenkman): 8 - eleştirisi daha önce yayınlandı
6-Being There/Bir Yerde (1979-Hal Ashby): 7
7-Gemide (1998-Serdar Akar): 7 - eleştirisi henüz yayınlanmadı
8-Bird on a Wire/Teldeki Kuş (1990-John Badham): 7
9-Dead Sexy/Ölümcül Güzellik (2003-Robert Angelo): 7 - eleştirisi henüz yayınlanmadı
10-Ajeossi (2010-Jeong-beom Lee): 6 - eleştirisi henüz yayınlanmadı
11-Fa Yeung Nin Wa/Aşk Zamanı (2000-Kar Wai Wong): 4
12-Batoru Rowaiaru/Ölüm Oyunu (2000-Kinji Fukasaku): 4
13-Nae Yeojachingureul Sogae Habnida (2004-Jae-young Kwak): 3

Puan Ortalaması: 6,8/10

Kitap:

Chuck Palahniuk - Fight Club/Dövüş Kulübü (1996): 9

45'likler:

Fikret Kızılok - Biz Yanarız/Sen Bir Ceylan Olsan (1976)