28 Eylül 2011 Çarşamba

CHUCK PALAHNIUK - FIGHT CLUB/DÖVÜŞ KULÜBÜ (1996-1999) FİLM VE KİTAP

Yönetmen: David Fincher
Oyuncular: Edward Norton, Brad Pitt
Önemli ödül ve adaylıklar:
-Ses Kurgusu Oscar adayı
IMDB Puanı: 8,8/10
Estar Abi Puanları:
-David Fincher: 10
-Brad Pitt: 8
-Edward Norton: 8
-Jeff Cronenweth (görüntü yönetmeni): 7
Genel Puan: 8/10
Kitap: 9/10

Milenyum yaklaşırken hem kitabıyla hem de filmiyle ama daha çok filmiyle tam bir fenomen olmuştu Fight Club. Patronunun huysuzluklarından bıkıp usanan araba tamircisi Chuck Palahniuk'un kendini yazarlığa adaması ve epeyce yayınevi tarafından reddedilen bu kitabı yazması her şeyin başlangıcı oldu. Fight Club bir kısa roman. Neredeyse her satırında bir kenara not edilmesi gereken cümleler içeren bir kitap. Her sayfası dolu dolu okunuyor. Yalnızca, Anlatıcı'nın algısal sorunlu dünyasını içeren aydınlanma hikayesi değil aynı zamanda milenyum insanı ve alışkanlıklarına duyulan nefreti alabildiğine eleştiren bir sosyoloji destanı olarak da görülebilecek bir anlatıma sahip. Kitabı okuduktan sonra filmin biraz daha çekinceli çekildiğini daha net görebiliyorum. Film boyunca Tyler Durden'ın ağzından çıkan, günümüz sıradan insanının medeniyet içinde kaybolmasına dair aforizmalar, kitapta neredeyse her karakterin baş sorunu olarak gösterilmiş.

Finali de dahil bazı değişikliklerin yapıldığı film versiyonu 1999'da çok da ses getirmemişti. Se7en/Yedi ve The Game/Oyun gibi iki mükemmel filme rağmen David Fincher imzası bile başarıyı garantileyememişti. Film nedense çıktıktan 6 ay sonra patlama yarattı ve kısa zamanda bir fenomene dönüştü. 2009'da Sinema dergisinin yaptığı ankete göre son 15 yılda çekilen filmler arasında en sevilen film Fight Club oldu. Ekşi sözlük yazarlarının kendi favori filmlerini sıraladıkları listelerin içinde Fight Club çok büyük bir farkla birinci oldu. Sadece Türkiye'de değil tüm dünyada fanatikleri bulunan film, birkaç tanesi İstanbul ve İzmir'de olmak üzere dünya çapında birçok dövüş kulübünün açılmasına sebep oldu. Bir türlü ciddiye alınmayan David Fincher'ın günümüzün en saygın yönetmenlerinden biri sayılması bu film sayesinde gerçekleşti. Chuck Palahniuk, kitabıyla yeraltı edebiyatına çok iyi bir başlangıç yaptıysa da asıl ününü film gösterime girdikten sonra yakalayabildi.

Kendi açımdan Fight Club, seneler evvel VCD kopyasından izlediğimde sondaki sürprizi erken çözdüğüm için büyüleyici bir film olamadı. Ama hemfikir olduğum nice modern insan eleştirisini seyircinin kafasına vura vura anlatmasından dolayı bende saygınlık kazandı. Ama nedense "sahip oldukların sonunda sana sahip olur" gibi bir mottoya rağmen Fight Club'ın kendisi bir Ikea koleksiyonu gibi popüler kültürün biblo ürünlerinden biri olup çıktı. Üzerinde Fight Club yazan sabunlar satış rekorları kırarken kitap-filmin asıl derdi ters yüz edilmiş oldu. Che Guevera ya da Deniz Gezmiş'in bugün yıllarca savaştıkları kapitalizm ve onun yarattığı tüketim kültürünün bir ürünü haline gelmesi, bu isimlerin yüz ifadelerinin bulunduğu tişört, kupa, kitap ayracı gibi ürünlerin her solcu geçinen ama entelektüel ol(a)mayan insanın evinde bulunması ve devrimci kültünün birer metaya dönüşmesine benzedi Fight Club'ın sonu da.

Yine de özellikle kitapta yer alan düsturların sadık ve bilinçli okuyucuda koruma altına alınması gerekecek kadar sağlam olduğunu belirteyim. Chuck Palahniuk, her ne kadar sonlara doğru yaratılan Kaos Projesi ve dövüş kulüplerinin "zararlı" olduğunu ana kahramanların dilinden anlatarak kitabının ilk bölümleriyle çelişse de yine de teker teker ele alındığında mükemmel bir gözlemin ürünü olan toplum-bakış neticeleri alınabiliyor.

David Fincher'ın filmi teknik zekayla ele alması ve daha ilk sahnedeki beyin kıvrımlarını sabun köpüğü gibi gösterip kameranın anlatıcının ağzındaki silahın tetiğine kadar yol alması bile bütün bir filmde Fincher zekasına ait anlara rastlayacağımızı müşteliyor. Filmin 4 ayrı yerinde Tyler Durden'ın subliminal görüntülerinin yer alması, sigara yanığı esprisi ve son karede yer alan penisin Durden'ın bahsettiği rahatsızlığı vermesi bile Fight Club'ı benzersiz kılabiliyor. Ayrıca Fincher, yazardan daha cesur davranıp Kaos/Kıyamet Projesi'nin amacını ve ulaşmak istediği noktayı kesmiyor. Kitapta da proje amacına ulaşıyor fakat Anlatıcı, olayların dışında kalıyor. Film, kitaba göre daha karanlık bir atmosferle noktalanırken Tyler Durden karakteri hem Fincher hem de Brad Pitt tarafından çok iyi işlenip filmdeki yerini görsel olarak yetkinleştiriyor.


İlginç Bilgi: Chuck Palahniuk kitaba tıpkı kendisi gibi bir araba tamircisi karakteri koymuş. Epey de etkin bir karakter. Aynı karakter filmde yok.

18 Eylül 2011 Pazar

IMDB TOP 10: DEĞİŞİKLİK

Her 1,5 ayda bir sıra gerileyen Inception/Başlangıç ilk 10'dan çıktı ve Yüzüklerin Efendisi: Kralın Dönüşü yeniden ilk 10'a girdi. Listede 3. sıraya kadar yükselmiş olan Inception'ın ilk 10'dan çıkması 14 ay sürmüş oldu böylece. Kralın Dönüşü ise 2005'in şubat ayında 2.'liğe kadar yükselmiş ama daha sonra 14.'lüğe kadar düşmüştü.

13 Eylül 2011 Salı

FA YEUNG NIN WA/AŞK ZAMANI (2000)

Yönetmen: Kar Wai Wong
Oyuncular: Maggie Cheung, Tony Leung Chiu Wai
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-En iyi yabancı film BAFTA adaylığı
-Cannes Film Festivali Jüri Teknik Ödülü ve en iyi aktör ödülü
-İspanya Sinema Yazarları en iyi yabancı film
-En iyi yabancı film Cesar ödülü
-Alman film ödülleri, en iyi yabancı film ödülü
-Hong Kong film ödülleri, en iyi aktör ve aktrist dahil 5 ödül ve en iyi film ve yönetmen dahil 7 adaylık
IMDB Puanı: 8,1/10
Estar Abi Puanları:
-Kar Wai Wong: 9
-Maggie Cheung: 8
-Tony Leung Chi Wai: 8
-Kar Wai Wong (senaryo): 5
-Christopher Doyle (görüntü yönetimi): 10
Genel Puan: 4/10

2009 Kasım'ında Sinema dergisi, okuyucularının oylarıyla son 15 yılın en iyi 10 filmini seçmişti. Bu seçkide Fight Club/Dövüş Kulübü birinci olurken Aşk Zamanı 48. sırada yer almıştı. Derginin verdiği özel sayıda bir de sinema eleştirmenlerinin listesi alınmış ve bu listede de film, Pulp Fiction/Ucuz Roman'ın ardından çok az bir farkla 2. olmuştu. Aynı ankette The Shawshank Redemption/Esaretin Bedeli okurlar tarafından 2.'liğe layık görülmüş, ama eleştirmenlerin hiçbirinin ilk 15 listesinde bile yer alamamıştı. Fight Club ise eleştirmenlerin listesinde Aşk Zamanı'nın ardından 3. sırayı almıştı. O ankette ilk kez rastladığım ve sıralamadaki yerini ilginç bulduğum Aşk Zamanı'nı hep merak etmiştim. Okur oyları ve eleştirmen oyları arasındaki büyük farktan az çok nasıl bir filmle karşılaşacağımı tahmin ediyordum. Beklentilerimde yanılmadım.

Aşk Zamanı sinema sanatında yılda bir kez rastlanacak ender bir görüntü yönetimi kalitesine sahip. Christopher Doyle, renk seçimlerinden tutun da kamerayı koyacağı yerin seçimine kadar müthiş bir iş çıkarmış. Yönetmenin de tercihiyle dörtlü bir aşk hikayesini anlatan filmde asıl kahramanlarımızın eşlerinin yüzü hiç gösterilmemiş. Maggie Cheung'un her sahne öncesi makyaj koltuğunda 4 saat oturmasını gerektiren saç modeli bile filmdeki sarmallığa yaptığı vurgu açısından ince bir dengeye oturtulmuş. Bu açıdan Alfred Hitchcock'un Vertigo/Yükseklik Korkusu'nda Kim Novak'a uyguladığı saç stilinin bir benzeri formül tutturulmuş. Aşıkların sürekli buluştuğu ıssız mahalle arası da izleyicinin, ikili arasındaki hüzne ortak olunması için çok iyi ışıklandırılmış ya da kimi sahneler için karartılmış.

Kısacası teknik açıdan harika bir film Aşk Zamanı. Bu yönüyle The Fall/Düşüş'e benzetiyorum filmi. Gerçi The Fall, sanat yönetimi açısından rakibi pek az olan bir görsel şölen ama Aşk Zamanı da bu filmin kalitesine erişebilmiş. Fakat her iki film de anlattığı hikayeyi bir türlü derinleştiremediğinden ve özellikle de Aşk Zamanı, bir yerden sonra fasit daireye tekabül ettiğinden görselliği hikayeyle dengelenememiş.

Aşk Zamanı aynı pansiyona aynı gün taşınan iki evli çiftle ilgili bir hikaye. Maggie Cheung'un kocası Tony Leung'un karısıyla beraber olmaya başlayınca ikili de birbirlerine yakınlaşmaya başlarlar. Ama eşlerinin yaptığını ahlaksızca bulduklarından bir türlü durumlarını kabullenemezler ve sürekli olarak, birarada olduklarında bile hüzünlü bir ayrılığı taşırlar. Bir buçuk saat gibi kısa bir süresi olmasına rağmen film, bu hikayeyi bir türlü çeşitlendiremiyor ve bazı boşluklara dayalı süreli ayrılıklarla finale bağlamayı tercih ediyor. Aşk Zamanı zaten ilk yarım saatinde aldatma, aşk ve özelde yasak aşk hakkında eteğindeki tüm taşları döktüğünden son 1 saate ulaştırabileceği her şeyi baştan tüketiyor. Ben bu filmi bu yüzden sessiz bir opera olarak gördüm. Zaten temposuz olan hikayeyi bir de tekrarlara boğunca filmin izlenirliği kalmıyor ister istemez. İşin o noktasında kimi zaman slow motion çekimlerle katlanan görsellikle yetinmek zorunda kalıyoruz.

Filmin en beğenilen yanlarından biri de Shigeru Umebayashi'nin notalarından dökülen hüzün. Filmin ana teması Yumeji's Theme harikulade bir film müziği. Gelgelelim bir filmde bir temayı 9-10 defa kullanınca sahnelerin ve temanın özgünlüğü yok oluyor. Şarkı, var olduğu sahneye bir-iki defa katkı yapıyor ama defalarca kullanılınca yakalanan atmosfer klişe bir tekrar havasına giriyor. Love theme from The Godfather gibi mükemmel bir eser bile The Godfather/Baba filminde yalnızca bir sahnede kullanılmıştı ve zaten müzik de o sahneye hizmet ediyordu. Bu yüzden şarkıyla film mükemmel bir özdeşlik oluşturmuştu. Yumeji's Theme ise bu kurala uymadığından tek başına iyi bir şarkı olarak kalıyor.

Yumeji's Theme'i buradan indirebilirsiniz.

İlginç Bilgi: Bu filmde Maggie Cheung için 46 farklı elbise yaptırılmış. Tamamı filmde kullanılmamış.

12 Eylül 2011 Pazartesi

BEING THERE/BİR YERDE (1979)

Yönetmen: Hal Ashby
Oyuncular: Peter Sellers, Shirley MacLaine
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-Oscar: Peter Sellers'a aktör ödülü adaylığı, Melvyn Douglas'a en iyi yardımcı aktör ödülü
-Jerzy Kosinski'ye en iyi senaryo BAFTA ödülü, en iyi film, aktör ve aktrist dallarında 3 adaylık
-Cannes Film Festivali Altın Palmiye adayı
-Peter Sellers ve Melvyn Douglas'a Altın Küre ödülü, en iyi film dahil 4 dalda adaylık
-Senaristler Birliği en iyi senaryo ödülü
IMDB Puanı: 8/10
Estar Abi Puanları:
-Peter Sellers: 9
-Jerzy Kosinski (senaryo): 8
-Hal Ashby: 7
-Shirley Maclaine: 7
Genel Puan: 7/10

Amerika Birleşik Devletleri başkanının uykularını kaçıran hatta varlığıyla ona cinsel sorunlar yaşatan, Illuminati üyesi, Yahudi multi-milyoner Benjamin Rand'ın son günlerinde en iyi arkadaşı, Rand'ın karısının yanında şehvet çığlıkları attığı platonik aşkı, Rus büyükelçisinin hayran kaldığı misafiri ve belki de Hz. Musa'nın 20. yüzyıl versiyonu... Tüm bu özelliklere sahip Chance, nasıl biri olmalı? Being There'e göre en fazla 7 yaşında bir çocuğun zekasına sahip, hayatı boyunca bahçesinden ve evinden hiç çıkmamış, televizyon seyretme meraklısı bir adam.

Amerika'nın en önemli adamlarını kendine hayran bıraktıran Chance'in tek yaptığı şey ise, doğal ve saf olması. Çocuk beyniyle karıştığı her işte onun bu yönünü bir türlü algılayamayan kodamanlar onun her söylediği basit şeyin altında bir deha arayınca Chance kısa zamanda ünü dünyaya yayılmış bir adam oluveriyor. Herkesi şaşırtan ve CIA ile FBI'ı bile birbirine düşüren ise kayıtlara hiç geçmemiş mazisi.

Peter Sellers, büyük yönetmen Blake Edwards ile yarım düzine The Pink Panther/Pembe Panter filmi çevirip akıllara sakarlar sakarı müffettiş Clouseau olarak yer edinmişti. Yine Edwards'ın çektiği The Party/Tatlı Budala'da da benzer bir rolde oynamış ve İngiliz mizahıyla kendisine özgü gagların birleşimi izleyicide öyle bir etki yaratmıştı ki Sellers, durgun bir komedide neler yapabileceğini hiç göstermemişti. Hal Ashby'nin filmi Being There, tam da Sellers'ın aradığı tipten bir roldü. Bıkmıştı Clouseau'dan ve Being There'deki Chance karakterinin ona saygın başarılar getireceğini düşünüyordu. Bu rolü alabilmek için romanın yazarı Jerzy Kosinski'ye telgraf bile göndermişti. Sonradan Kosinski'nin de belirteceği gibi Sellers, Chance karakterini yazarından bile daha iyi tanımıştı. En çok da onun çocuksuluğunu mükemmelen canlandırıyordu. Asansör sahneleri haricinde kahkahalarla gülünecek sahneler bulunmamasına rağmen güçlü bir komediydi film. Her şeyden önce Amerikan toplumu hakkında cesur bir taşlamaydı. Amerika Başkanı da dahil herkesin "şans/Chance" karşısında fazla şansı yoktu, Chance'in bakıcısının da dediği gibi tanrı ona bir beyin vermemişti ama buna rağmen bir anda dünyanın en ünlü insanı olabiliyordu.

Film, beklenen ilgiyi görmedi. Peter Sellers, hayalkırıklığına uğradı. Üstüne mutlaka alacağını düşündüğü Oscar ödülü de Dustin Hoffman'ın Kramer vs. Kramer/Kramer, Kramer'a Karşı'daki performansına verilince büyük bir fiyasko yaşadı. Zaten yaşamının son yılları bunalımlarla geçiyordu ve bu fiyaskodan birkaç ay sonra da kalp krizine yenildi ve hayatını kaybetti. Shirley MacLaine ise bu filmle perdede kaybettiği popülariteyi yeniden yakaladı ve Terms of Endearment/Sevgi Sözcükleri'ne giden yol açılmış oldu. Yılların sanatçısı Melvyn Douglas da çoğunluğunu yatakta geçirdiği performansından sonra hak ettiği bir Oscar kazanmış oldu.

Filmin en çarpıcı kısmı ise jenerikler akmadan önceki final anıydı. Gidişata göre sürpriz bir son kare bizi bekliyordu. Yoruma açık bir sonla Chance hakkındaki düşüncelerimizi baştan sona gözden geçiriyorduk. Daha sonra akan jeneriklerde ise Sellers'ın gülmekten bir türlü oynayamadığı bir sahnenin çekim hatalarına sıra gelmişti. Sellers'ı üzen durumlardan biri de buydu. Çünkü bu sahne, onun Clouseau'lu günlerini hatırlatıyor ve filmde yer alma amacını yaralıyordu.

Son günlerde izlediğim hemen her film sayesinde ve Shazam programının da yardımıyla bir şarkı keşfediyor ve o şarkının müptelası oluyorum. Bu filmde de Brezilyalı sanatçı Eumir Deodato'nun Strauss klasiği Also Sprach Zarathustra'sına getirdiği enfes funky yorumunu keşfettim. 10 dakikaya yakın süren şarkı, defalarca üstüste dinlenebilecek türde bir klasik. Şarkıyı buradan indirebilirsiniz.

İlginç Bilgi: Chance rolü ilk önce Sir Laurence Olivier'e önerilmiş ama o Shirley MacLaine'in mastürbasyon sahnesinin olduğu bir filmde oynayamayacağını belirtmiş.

ALATURKA TUVALETTE KİTAP OKUMA REKORUMU KIRDIM

Kimi açılardan tuhaf biriyimdir. Daha doğrusu arasıra tuhaf şeylere takan normal biriyimdir. Birkaç sene önce tuvalette 11 sayfa okuduğumda aklıma gelmişti. Acaba bir oturuşta kaç sayfa okuyabilirdim. Ama bunu bir yarış haline getirmedim neyse ki. Yoksa bugün bacaklarım kangrenden dolayı kesilmiş olurdu. Bana hep alaturka tuvaletli evler denk geldiği için böyle bir saptamayı rahatlıkla yapabiliyorum. Eğer alafranga tuvalet olsaydı sürükleyici bir romanı hiç kalkmadan en fazla üç defada bitirebilirdim. Evet, ben o tuvalette bir şey okumazsa o işi yapamayan manyaklardanım. Dışarıda olduğumda bile, yanımda gazete, dergi vs... yoksa bile cüzdanımdaki çeşitli evrak ve faturaları inceleyerek vakit geçiririm.

Son rekorumu 2009 Temmuz'unda kırmıştım. Jean Christophe Grange'ın Miserere/Koloni kitabından 16 sayfayı bir tuvalet süresi boyunca okumuştum. Yukarıda da dediğim gibi bunu, her tuvalete girdiğimde rekorumu kırmalıyım hırsına çevirmediğim için yeni rekorum ancak 2 yıl 2 ay sonra bu gece geldi.

Chuck Palahniuk'un Fight Club/Dövüş Kulübü romanından 17 sayfa okudum. Tuvaletten çıktığımda dev karınca sürülerinin ayaklarımın tabanlarına akın ettiğini söyleyebilirim. Hizbullah'ın Filistin askısı işkencesinin kısa versiyonunu kendi kendime uygulamış olduğumdan yaklaşık 10 dakika ayaklarımı yere basamadım ve oturduğum koltukta zevkli bir acıyla oyalandım.

Şimdi bana bir oturuşta en az 18 sayfa okutabilecek kitabın hangisi olduğunu merak ediyorum.

11 Eylül 2011 Pazar

BATORU ROWAIARU/ÖLÜM OYUNU (2000)

Yönetmen: Kinji Fukasaku
Oyuncular: Takeshi Kitano, Taro Yamomoto
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-Japon Akademi Ödülleri'nde en iyi kurgu, en iyi yeni yıldız-Tatsuyo Fujiwara ve Aki Maeda, en popüler film ödülleri ve en iyi film dahil 6 adaylık
IMDB Puanı: 7,9/10
Estar Abi Puanları:
-Kinji Fukasaku: 4
-Takeshi Kitano: 6
Genel Puan: 4/10

Kediler ve Kitaplar blogunda yayınlanan En iyi 25 Distopik ve Post-Apokaliptik Film adlı harika derlemede rastladığım filmin konusu ilgimi çekmişti. Lord of the Flies/Sineklerin Tanrısı benzeri kaliteli bir film bekliyordum ama karşıma Arka Sıradakiler'in alternatif bir versiyonu çıktı.

Film, belirsiz bir zamanda geçiyor. Bu zaman diliminde Japon hükümeti, işsizlik ve gelecek kaygısından dolayı ümitsizliğe düşen ve şiddet eylemlerine bulaşan genç nüfusa bir ders vermek için Battle Royale kanununu çıkarıyor. Bu kanuna göre her sene bir lise sınıfı kurayla seçilip bir adaya gönderilecek ve orada bütün öğrencilere silah verilip birbirlerini öldürmesi istenecek. 3 günün sonunda sağ kalan son öğrenciye yaşama şansı tanınacak, eğer birden fazla öğrenci kalmışsa tamamı öldürülecek.

Aslında sağlam ve ilginç bir konuya sahip film. 70 yaşında bir öğretmenin kaleme aldığı aynı adlı romandan uyarlanmış. Mahir ellerde iyi bir sistem eleştirisi olabilirdi. Ama filmin tagline'ı tarzını ele veriyor. "En sevdiğin arkadaşını öldürebilir miydin?" sorusuyla yola çıkılınca film sistem eleştirisini bırakıp arkadaşlık ve aşk üzerine yoğunlaşıyor. Birbirini vuran her öğrencinin ölmeden önce "ama ben sana aşıktım" deyip durması da işin sinir bozuculuğunu arttırıyor. Filmi izlerken şiddet neleri doğurur, gençlerin ümitsizliğine sistemin ne katkısı vardır gibi soruları soramıyorsunuz ister istemez. Çünkü film sizi o noktalara kanalize etmiyor. Başından sonuna kadar acaba bu öğrenci nasıl ölecek, bu bunu vurabilecek mi gibi önemsiz ve yalnızca bir film süresini ilgilendiren sorulara yönleniyorsunuz.

Mantık hataları da cabası. Yukarıda da belirttiğim her ölenin ötekine olan aşkı, çiftlerin "oyun"un kurallarını sanki bilmiyorlarmış gibi hayatta kalma çabası filmden soğutuyor insanı. Tasma benzeri teknolojik bir alete, oyunu organize eden öğretmenin uzaktan kumandayla sinyal göndermesi sonucu adanın neresinde olursa olsun ölecek olan öğrenciler, hala oyunun içinde kalıp kurtulmaya çalışıyor. Oyunu bozmak isteyen birkaç genç ise ıssız bir adada bilgisayar bulabiliyor mesela. Doğada işlenmediği zaman hiçbir işe yaramayacak bazı elementleri arayan öğrenciler de tüy dikiyor mantıksızlığın üstüne. Filmin finali ise ayrı bir komedi. Vücuduna aldığı sayısız kurşuna rağmen ayağa kalkıp telefonla konuşup sonra pat diye ölen karakterler bile var.

Belki Japon filmlerine yönlenebilirim ve bu film de bir itenek görevi görür diyordum ama sonuç tam tersi oldu. Batoru Rowaiaru, konusu okunduğunda ilgi çeken ama içi boş bir film. IMDB'deki 7,9 puanı 60.000 oylayıcıdan nasıl toplamış bu film hala hayret ediyorum. Belki benim verdiğim 4 puan bile fazladır. Son olarak filmin muhteşem tek anı olduğundan bahsedeyim. O da bir önceki yarışı kazanan öğrencinin suratındaki sinir bozucu gülüş. Yaklaşık 10 saniye süren bu an hemen filmin başında olunca beklentiyi yükseltiyor.

İlginç Bilgi: Filmin sonunda öğretmenin çizdiği resimi bizzat öğretmeni canlandıran Takeshi Kitano çizmiş. Başarılı bir çizim olduğunu söylemeliyim.

10 Eylül 2011 Cumartesi

BIRD ON A WIRE/TELDEKİ KUŞ (1990)

Yönetmen: John Badham
Oyuncular: Mel Gibson, Goldie Hawn
Başlıca ödül ve adaylıklar: Yok
IMDB Puanı: 5,5/10
Estar Abi Puanları:
-Mel Gibson: 7
Genel Puan: 7/10

Çocukluğumda izleyip beğendiğim filmlere her zaman bir sempatim vardır. O filmleri yıllar sonra yeniden izlediğimde o tuhaf nostalji kokusunu alırım. Teldeki Kuş normal şartlarda pek de beğeneceğim bir film değilken o nostaljik yanıyla bir şekilde eğlenceli bir filme dönüşüyor gözümde. İlginçtir, Mel Gibson'ın sevdiğim tek filmi Teldeki Kuş; beğendiğim tek filmi de Braveheart/Cesur Yürek'tir. Bu filmler sayesinde "beğenmek" ile "sevmek" arasındaki farkı da somutlaştırabiliyoruz. Daha da örneklemek gerekirse Alien/Yaratık'ı beğenir ama sevmezken, Zübük'ü beğenmeyip sevebiliyorum.

Filme dönersek... Bu filmi bi kez daha izlediğimde Arnold Schwarzenegger'in Eraser/Silici filminin biraz daha komiğini görür gibi oldum. Tanık koruma programından faydalanan ve 15 yıl boyunca saklanan Rick'in hasımları hapishaneden çıkınca ilk işleri intikam almaya girişmek olur. Rick'in 15 yıl önce geride bıraktığı sevgilisi ise tesadüf bu ya tam da o dönemde tekrar Rick'e rastlar.

Film klasik bir kaçma-kovalamaca filmi. Aksiyonu bugünden bakıldığında fazla mekanik. Belki daha iyi bir yönetmenin elinde mahirane sahneler çekilebilirdi ama o tarihte ve o yönetmenle ancak bu kadar olabilmiş. Son yarım saatteki bir türlü bitmeyen dövüş ise filmin temposunu düşürmüş. Buna rağmen komedi ayarı yüksek, iki oyuncusunu da fetiş olarak kullanabilen orta karar bir film var karşımızda. Mel Gibson'ın kadınlara, Goldie Hawn'ın da erkeklere görsel olarak sunulduğu sahneler peşi sıra dizilirken 90'lara has espri anlayışı da filmde yerli yerine oturuyor.

İlginç Bilgi: Her nasılsa kimyası tutmuş ikilimizden Goldie Hawn bu film çekildiğinde 45, Mel Gibson ise 34 yaşındaydı. Hollywood, Goldie Hawn'ın estetik ameliyatları sayesinde aralarında 11 yaş fark bulunan oyuncuları yaşıt sevgililer olarak gösterebiliyor.

IMDB TOP 50 FİLMLERİ VE FİLM MÜZİĞİ BESTECİLERİ

Bernard Herrmann
IMDB Top 250 listesinin ilk 50 sırasında bulunan filmlerin film müziği bestecilerini irdeledim. Sonuçlar şöyle:

Listede en fazla filme bestecilik yapmış isimler:

1-Bernard Hermann: 5 (Psycho, Citizen Kane, North by Northwest, Taxi Driver, Vertigo)
1-John Williams: 5 (Schindler's List, Star Wars 5, Star Wars, Raiders of the Lost Ark, Saving Private Ryan)
1-Howard Shore: 5 (LOTR 1-2-3, Se7en, The Silence of the Lambs)

John Williams
2-Thomas Newman: 2 (The Shawshank Redemption, American Beauty)
2-Nino Rota: 2 (The Godfather 1-2)
2-Ennio Morricone: 2 (Il Buono, il Brutto, il Cattivo, C'era una Volta il West)
2-Hans Zimmer: 2 (The Dark Knight, Inception)
2-Franz Waxman: 2 (Rear Window, Sunset Blvd.)


Howard Shore
3- 1 filmle yer alanlar:

Kenyon Hopkins, Jack Nitzsche, James Newton Howard, Fumio Hayasaka, Dust Brothers, Ed Cortes, Antonio Pinto, Max Steiner, Don Davis, John Ottman, Dimitri Tiomkin, Alan Silvestri, David Julyan, Eric Serra, Laurie Johnson, Carmine Coppola, Francis Ford Coppola, Anne Dudley, Randy Newman, Brad Fiedel, Jerry Goldsmith, Joe Hisaishi, Yann Tiersen, Charles Chaplin, Wendy Carlos, Rachel Elkind, Gerald Fried

Notlar:

1-Pulp Fiction ve Goodfellas filmlerinin bestecisi yok. Bu filmlerde score yerine soundtrack kullanıldı.
2-Filminin hem yönetmeni hem de bestecisi olan sadece iki isim var: Charles Chaplin (City Lights) ve Francis Ford Coppola (Apocalypse Now)
3-Bu listede yalnızca 3 kadın besteci var. Anne Dudley (American History X) ve The Shining için beste yapmış olan Wendy Carlos ile Rachel Elkind. Elkind'in The Shining hariç kompozitörlük yaptığı film sayısı yalnızca 1.
4-50 filmden 4'ünde 2 besteci çalışmış: The Dark Knight, Cidade de Deus, Apocalypse Now ve The Shining
5-50 filmden yalnızca birinde (Fight Club) besteci yerine bir müzik grubu (Dust Brothers) görev almış.

9 Eylül 2011 Cuma

BODY HEAT/ATEŞLİ VÜCUTLAR (1981)

Yönetmen: Lawrence Kasdan
Oyuncular: William Hurt, Kathleen Turner
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-BAFTA ve Altın Küre en iyi yeni aktrist adayı
-Senaristler Birliği en iyi senaryo adayı
IMDB Puanı: 7,3/10
Estar Abi Puanları:
-Lawrence Kasdan (senaryo): 7
-Kathleen Turner: 8
Genel Puan: 7/10

Star Wars 5 ve Raiders of the Lost Ark/Kutsal Hazine Avcıları gibi iki blockbuster'ın senaryosunu yazdıktan sonra kendi yazdığı bir senaryoyu filme almak isteyen Lawrence Kasdan, Body Heat'le ilk kez yönetmenlik koltuğuna geçti. 40'lı yılların film-noir janrından fırlamış bir kadın karakterle aynı janrda bile daha aptalı pek bulunmayan bir erkek karakterin ön plana aldığı bir cinayet hikayesi Body Heat. İçerdiği yoğun cinselliği saymazsak hikaye olarak daha önce defalarca denenmiş ve saf erkeği kendine aşık edip zengin kocasını öldürtmeye çalışan kadın öyküsüyle bol klişeli bir film. O dönem bu tür kara filmler yapan Brian De Palma'nın filmlerindeki anlatı tarzına yaklaşan bir havaya sahip olsa da De Palma'nın teknikteki özgünlüğü ve ustalığı Body Heat'i aşıyor.

Kathleen Turner bu filmle meşhur oldu. Daha ilk filminde son derece cesur sahnelerde oynadı ve rolünün hakkını da verdi. Ama rol arkadaşı William Hurt'la olan kimyasızlığı yüzünden efsane bir film-noir çifti unsuru olmayı kaçırdı. Hurt, Body Heat için biçilmiş oyuncu tipine hiç uymayan bir oyuncu. Bu yüzden filmi izlerken bunun bir hikaye olduğu, bir film tadı her yere yapışıp kalıyor.

Lawrence Kasdan, bu film için kendine özgü denemelerde bulundu. Hikayenin içerdiği cinsellik ve önemli sahnelerde kullanılan yangınlar Kasdan tarafından filmin havasına da yansıtıldı. Neredeyse tüm karakterlerin ter içinde kaldığı bir atmosferde çekildi film. Florida'nın en sıcak zamanında kurulan set yetmiyormuş gibi açılış sahnesinde de bir yangın kullanıldı. Filmin çoğu sahnesinde yakıcı tutku hissettirildi. William Hurt'ün cam pencere kırdığı tutkusunun ateşi diyalog kullanılmadan vurgulandı.

Body Heat, hikayesine çok giren filmlerden biri. Günümüzde daha da çok artan bu hatalı anlayış yüzünden birçok film, kusurlu çekildi. Bir filmin ilk 20 dakikada seyircisini tam olarak elde edebildiği bir gerçekken Body Heat, vaatlerini ancak 40 dakika sonra yerine getirmeye başladı.

İlginç Bilgi: Lawrence Kasdan-William Hurt işbirliği ilk olarak bu filmle başladı ve ikili daha sonra The Big Chill, The Accidental Tourist, I Love You to Death/Öldüresiye Sevmek filmleriyle devam etti.

7 Eylül 2011 Çarşamba

SİNEMA DERGİSİ EN İYİ 100 TÜRK FİLMİNİ SEÇİYOR

2009 yılının kasım ayında son 15 yılın en iyi filmlerini okuyucularının oylarıyla seçen Sinema dergisi bu kez de en iyi 100 Türk filmini seçiyor. http://www.eniyi100turkfilmi.com/ adresinden yapılan oylama için dergi yazarları 350 filmlik bir ön liste belirlemiş. Bu listede herkesin film zevkine göre çeşitli filmler alfabetik sıraya göre sıralanmış. Recep İvedik'ten Kasaba'ya kadar, Sürü'den Killing İstanbul'da filmine kadar her renkten film var bu listede. Size kalan buradan en iyi 10 filminizi belirlemek. Bu gece ben de oylarımı gönderdim. "En sevdiğim"den ziyade "en iyi" filmler listesi olduğu için her zamankinden farklı bir yol denedim. Çok sevdiğim bazı filmler 350'lik listeye giremediğinden biraz eksik kaldı listem ama yine de önerilen filmler arasından da rahatlıkla bir 10'luk liste çıkardım.

1. aşamada 350'lik listeden izleyip "hoşuma giden" filmleri bir listeye aldım. 29 film listelemiştim. Bu filmler şunlar:

-Adak
-Arabesk
-Babam ve Oğlum
-Beynelmilel
-Canım Kardeşim
-Cemil
-Cenneti Beklerken
-Çiçek Abbas
-Dikkat Kan Aranıyor
-Dondurmam Gaymak
-Düttürü Dünya
-Eşkıya
-Fikrimin İnce Gülü-Sarı Mersedes
-Gelin
-Gölge Oyunu
-Gurbet Kuşları
-Hababam Sınıfı
-Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü
-Kibar Feyzo
-Mavi Boncuk
-Nefes: Vatan Sağolsun
-Neredesin Firuze
-Selvi Boylum Al Yazmalım
-Sultan
-Sürü
-Tosun Paşa
-Turist Ömer Uzay Yolunda
-Uçurtmayı Vurmasınlar
-Züğürt Ağa

2. aşamada IMDB üzerinden bu 29 film arasından 8'den aşağı puan verdiklerimi listeden çıkardım ve geriye 22 film kaldı. Elenen 7 film şunlardı:

-Adak
-Arabesk
-Cemil
-Cenneti Beklerken
-Dikkat Kan Aranıyor
-Gurbet Kuşları
-Nefes: Vatan Sağolsun

(Hababam Sınıfı'na da 7 puan vermiştim ama o filmleri bir seri olarak kabul edip yine de listeye aldım)

3. aşamada bu 22 filmden 8 puan verdiklerimi çıkardım ve geriye 13 film kaldı.

4 aşamada Gelin, Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü ve Turist Ömer Uzay Yolunda'yı "kişisel tercihlerle" liste dışı bıraktım ve geriye 10 film kaldı.

5. aşamada yani son aşamada her zamanki favorim olan Canım Kardeşim'i 1 numaraya alıp kalan 9 filmi sinema tarihimizdeki yeri, sinemamıza sağladığı ivme, teknik başarı gibi bazı etkenlerle değerlendirmeye alıp "nesnel" bir şekilde sıralamaya çalıştım. Ankette 1. sıradaki film 10, 10. sıradaki film de 1 puan alacağından bu sıralamayı rastgele yapmak istemedim. İşte benim en iyi 10 listem şu şekilde oluştu:

1-Canım Kardeşim
2-Selvi Boylum Al Yazmalım
3-Hababam Sınıfı
4-Kibar Feyzo
5-Züğürt Ağa
6-Tosun Paşa
7-Mavi Boncuk
8-Sultan
9-Beynelmilel
10-Çiçek Abbas

... ve bir kez daha anladım ki ben katıksız bir Yeşilçam aşığıyım ve yeni dönem Türk sineması hiç ilgimi çekmiyor.

3 Eylül 2011 Cumartesi

YEOPGIJEOGIN GEUNYEO/HIRÇIN SEVGİLİM (2001)

Yönetmen: Jae-young Kwak
Oyuncular: Tae-hyun Cha, Gianna Jun
Önemli ödül ve adaylıklar:
-Japon Akademi Ödülleri en iyi yabancı film adayı
-Hong Kong Film Ödülleri en iyi Asya filmi
IMDB Puanı: 8,2/10
Estar Abi Puanları:
-Jae-young Kwak: 9
-Tae-hyun Cha: 10
-Gianna Jun: 9
Genel Puan: 9/10

İlk kez izlediğim bir filmi yeniden izlemem için üzerinden en az 6 ay geçmesi gerekir ve kolay kolay bu kuralımdan vazgeçmem. Ama Hırçın Sevgilim'i daha 10 gün önce ilk kez izlemişken, bu gece bu kez eşimle beraber yeniden ve keyifle izledim. Hatta Güney Koreli beşizler gibi bazı detayları bu izleyişimde farkettim. Şuna da eminim ki bu filmi 10 gün sonra izlesem yine keyifle izlerim ve yine bir dakika bile sıkılmam. Bu duyguyu bana yaşatabilen son film seneler evvel Sliding Doors/Rastlantının Böylesi olmuş ve hatta en sevdiğim ilk 10 film arasına, bir daha çıkmamacasına girmişti. Hırçın Sevgilim, en sevdiğim ilk 10 film arasına giremedi ama, şüphesiz, benim için çok özel bir film oldu.

Her şeyden önce bir Ümit Yaşar Oğuzcan şiiri gibi bu film. Türlü sevimlilikle bir şekilde komik olabilen ama içinde derin bir yara taşıyan bir Oğuzcan şiiri gibi. Bunu ikinci izleyişimde farkettim ve bu filmi çok sevmemin asıl sebebinin de bu olduğunu farkettim. Bir defa üniversite çağını yaşayan her gencin kendinde bir şey bulabileceği bir film bu. Benim gibi, çoluk çocuğa olmasa da tek bir çocuğa karışmış, yaşı geçmişlerin ise derin bir nostalji hissiyle seyredebileceği bir film.

Bir defa, film kendini hiç ağırdan satmıyor. Yukarıda bahsettiğim o derin yarayı, ciddiyetle değil aralara sıkıştırırarak, izleyiciyi yormadan veriyor. İzlenilen şeyin en nihayetinde 2 saat 15 dakikayı hoşlukla geçirtecek bir film olduğunun farkına vardırıyor seyirciye. Ama yine de bir iki kırıntı kalsın isteniyor belleklerimizde. Gülmekten kırıp geçiren bir sahne, belki bir bakış, belki de bir yüz.

Tesadüflerin hayatımızdaki yerini ele alan çok film var. En sevdiğim de zaten yukarıda belirttiğim Sliding Doors. Ama Hırçın Sevgilim, bu temayı çok farklı bir açıdan ele alıyor. Gerçek bir hikaye olduğunu bilmesek (belki de değildir, belki de The Blair Witch Project/Blair Cadısı'nda olduğu gibi sahte bir gerçeklik vardır bilemem) böyle bir öykünün kimsenin başına gelemeyeceğini düşünürüz. Ama yönetmen ana hikayeye de sırtını yaslayarak sürekli bir tesadüfler bombardımanına tutuyor bizi. Lunaparktaki askerle, filmde adı geçmeyen kızın doğum günlerinin aynı olmasına kadar bir dolu tesadüf. Başlarda bir Hitchcock filmindeki kadar gerçek olabilecek gerçek bir hikaye izlediğimizi varsayıyoruz ama filmin sonunda tesadüflere neden bu kadar çok yüklenildiğini anlıyoruz. Film, öncülleri ve etkiledikleri gibi bir kader hikayesi en nihayetinde.

Toplam 5 yıllık bir sürede geçen sevgiliyken kavuşamama hikayesi Hırçın Sevgilim. Adı üzerinde hırçın mı hırçın ama bir o kadar da sevimli bir kızla, aklı beş karış havada, aynı sevimlilikte bir erkeğin bol tokatlı, az öpücüklü hikayesi. Hangi bol tokatlı az öpücüklü hikaye bu kadar romantik olabilir ki? Kyun-woo'nun karşı dağa çıkıp sesini kıza duyurması gibi bu film de. Aslında bütün bir film boyunca bağırıyor Kyun-woo o tepelerden. Ama duymak istemeyen kadar kimse sağır olamaz dercesine kız, içinde biriktirdiği tüm yaraları sarması gerektiği kadar duyuyor onu. Birini unutabilmek için sevdiğimiz insanların bize farkında olmadan çektirdiklerini okuyoruz sürekli kızın gözlerinden. Nihayetinde "sana vurduğunda acımış gibi yap, acırsa da acımamış gibi yap", "birkaç kez hapse girmeyi göze al", "gökyüzü ben öyle istediğim için mavi, ateş ben istediğim için sıcak" ve "kader, sevgili için tesadüflerden kurulu bir köprüdür" gibi cümleler de bize kalıyor.

Güney Kore sinemasıyla daha şu 2 ay içinde tanışıyorum bir-iki örneğin haricinde. O yüzden kim kimdir, evvelce ne iş yapmıştır bilemem ama şunu söyleyebilirim ki Tae-hyun Cha'nın oynadığı her filmi izleyebilirim. Kyun-woo'yu bu kadar sevimli, tabiri caizse şebek gibi oynayabilecek başka bir oyuncu yokmuş gibi geliyor bana. Sürekli trenlerde, metrolarda geçen hikayede bir o yana bir bu yana savrulurken, annesi, kızın babası ve hatta bizzat sevgilisi bile bolca hırpalıyor onu da yine de yılmıyor ve Cha, karakterinin bu dengesini büyük ölçüde yüzüyle oluşturabiliyor. Filmin en komik sahnesi olan sağ ayak-sol ayak oyununda sevgilisinin alnına şaplatacağı parmağını hazırlarken suratına getirdiği ifade bile ondaki doğuştan yeteneği gösteriyor. Gianna Jun da şimdiye kadar Güney Kore filmleri içinde gördüğüm en güzel kız. Aslen bir manken olan Jun'un öyle belli ki oyunculuğa da büyük bir yeteneği var. Gerçi her Koreli'de bu yeteneğin var olduğuna inanmaya başladım ben ama neyse. Jun'un özellikle ağlaması gereken sahnelerde bunu nasıl becerebildiğine dikkat! Yalnızca suratının kıvrımlarının hareketlerinden bile metod usülü çalıştığı belli oluyor. Son olarak filmdeki UFO'ya dikkat diyerek rom-comlardan mümkün mertebe uzak duran beni bile bu kadar etkilemiş bu filmi herkese tavsiye ediyorum, belki sizin de geleceğinizden birisini bir ağaç dibinde görürsünüz de film aklınıza geliverir. Bir de hiç izlemeden berbat bir film olduğunu tahmin ettiğim Amerikan versiyonu My Sassy Girl'den uzak durun derim tecrübelerime dayanarak.

Ve nihayet Johann Pachelbel'in Cannon in D.'si... İlk kez bu filmle keşfettim ve o gün bugündür sürekli dinliyorum. Bir yandan da kendime kızıyorum bugüne kadar neden keşfetmedin diye. Duyduğum en romantik, en muhteşem melodilerden biri bu. Yine bir güzellik yapıp hem yaylılar için hazırlanmış versiyonunu hem de filmde de kullanılan piyanoyla hazırlanmış George Winston versiyonunu size hediye ediyorum. Klasik müzikle aranız hiç iyi olmasa bile mutlaka dinleyin. Seveceksiniz. Buradan indirebilirsiniz.

İlginç Bilgi: Film gerçekte yaşanmış bir hikayeyi anlatıyor. Ama final gerçek hikayenin tam tersi. Nasıl olduğunu spoiler olacağı için yazmayım, en iyisi seyredip öğrenmek.

1 Eylül 2011 Perşembe

AĞUSTOS 2011 DÖKÜMÜ

Filmler:

1-Yeopgijeogin Geunyeo/Hırçın Sevgilim (2001-Jae-Young Kwak): 9 - eleştirisi henüz yayınlanmadı
2-Primal Fear/İlk Korku (1996-Gregory Hoblit): 9
3-The Reader/Okuyucu (2008-Stephen Daldry): 8
4-Aliens/Yaratıklar (1986-James Cameron): 8
5-Der Tunnel/Tünel (2001-Roland Suso Richter): 8
6-Body Heat/Ateşli Vücutlar (1981-Lawrence Kasdan): 7 - eleştirisi henüz yayınlanmadı
7-Reise der Hoffnung/Umuda Yolculuk (1990-Xavier Koller): 7
8-Psycho 4: The Beginning/Sapık 4 - Başlangıç (1990-Mick Garris): 6
9-Dr. No (1962-Terence Young): 6
10-Rich and Strange/Zengin ve Garip (1931-Alfred Hitchcock): 4

Puan Ortalaması: 7,2/10

Kitaplar:

Giovanni Scognamillo - Batı Sinemasında Türkiye ve Türkler (2006): 6

45'likler:

Barış Manço - Binboğanın Kızı/Ay Osman (1971)