-1-
Gecenin üçünde çalan bir cep telefonu birçok insanın o anki duygularında ani değişikliklere neden olur. Korku, kaygı, merak ve en kötüsü de bir sonraki adımı düşünememenin verdiği o ilginç boşluk, hakim olur bir anda. Gece gelen haber sendromu da diyebiliriz buna aslında. Fakat bu durum benimki gibi bir mesleğe sahip olan insanlar için hiç sorun değildir. Her zaman, her yerde ve her koşulda işe çağırılabilirim. Bunun farkındalığı bile içimdeki bütün kaygıları yenebilir. Son 2 yıldır çok sık yaşadığım bir durum bu nihayetinde. Sonradan, hayatımda hiç olmadığı kadar kaygılanmam gerektiğini anlayacağım ama işin işten geçmiş olacağı o gece gelen telefon beni derin uykumdan uyandırmıştı. Daha telefonun ekranına bakmadan kimin arayacağını biliyordum. Ailesiyle bağlarını koparmış, o anda ve hiçbir zaman sevgilisi olmamış, en yakın dostu evdeki kedi olan bir insan olarak zaten telefon bekleyebileceğim çok az kişi vardı. Bana o saatte yalnızca bir tek kişi telefon edebilirdi.
Telefonu açtım. Karşımdaki alo bile demeden konuya girdi. “5 dakika içinde kapıda hazır olabilir misin?” Daha önce hiç böyle girmemişti lafa. “15 olur.” dedim. Telefon kapandı. Tuhaf. Öncekilerde mutlaka bana giymem gereken elbise söylenirdi. Büyük patrona uygun bir şeyler giymem işimin ana kurallarından biriydi. Bu yüzden “bugün siyah takım, beyaz gömlek giyeceksin.” gibi bir konuşma mutlaka geçerdi aramızda.
15 dakikam vardı. Tıraş olmalıydım. Bazı geceler telefon gelecek diye yatmadan önce tıraş olurdum ama ne zamandır emir gelmediğinden o tip alışkanlıklarımı bir kenara bırakmıştım. Tıraşımı oldum. Giymem gereken elbiseyi düşündüm ve klasik lacivert takım ve beyaz gömleği giymeye karar verdim. Tıraştan sonra elbiselerimi giydim ve ona uygun bir ayakkabı seçtim. Odam darmadağınıktı. Her yalnız erkek gibi bütün eşyalarım birbirinin üzerindeydi. Odaya son bir kez bakıp kendi kendime dönüşte büyük bir temizlik operasyonuna girişmeye söz verdim. Evin bahçesine indiğimde daha 2 dakikam vardı. Kendimi kokladım, banyo yapmayalı 1,5 gün olmuştu. Yaz mevsimi için uzun bir süreydi bu ama yine de kokmadığıma karar verdim. Hem biri bundan yakınırsa 15 dakikada hazırlanmam gerektiğini belirten o telefon konuşmasını hatırlatabilirdim.
Araba göründü. Süratli diyebileceğim bir hızda ayağımın dibine kadar geldi. Arka kapı açıldı ve otomobilin karanlığına daldım. Amirim ön koltuktaydı. Bugüne kadar ismini hiç sormadığım sessiz şoför arabayı sürüyordu. Aklıma elbise konusu geldi. Sormak istedim, vazgeçtim.
Amirim Ömer, “İyi geceler, Semih bey” dedi, “yanlış bir zamanda aramadık umarım.
Her zaman anlayışlı ve kibar bir adamdı. Suratında görevinin gerektirdiği nezaket ve otoriter anlam uyum içindeydi. Denge bir an olsun kaybolmuyordu. Büyük patronun şanslı olduğu konulardan biriydi böyle bir adama canını emanet etmek. Ya da… Belki…
“Rica ederim” dedim, “uyuyordum sadece.”
“Elbise uyarısını yapmadım. Bugün böyle bir göreve gitmeyeceksiniz.” dedi aynadan bana bakarak. Şaşırmadım, adam her zaman karşısındakinin aklından neler geçtiğini bilir, bir olay, ne kadar önemsiz olursa olsun onun geçmiş ve anını hatta geleceğini çok iyi kavrayıp ona göre hareket ederdi. Merak ettiğimi söyledim. Gecenin bir yarısı göreve çağırılmıştım, üstelik ana görevim olmadığı çok belli olan bir göreve… “Birazdan öğrenirsiniz.” dedi.
Evim Keçiören’deydi. Büyük patronun evinin çok yakınında bir müstakil daire tutulmuştu bana. Şimdi arabayla Ulus’a doğru gidiyorduk. Patronun evine gitmeyeceğimiz anlaşılmıştı. Çankaya’ya doğru yol aldığımız belliydi. Gündüz olsa farklı tahminlerim de olurdu ama bu saatte Çankaya’ya gidiyor olmalıydık. Tenha yollardan hızlıca geçtik. Hiçbir polis gelip bize hız kontrolü yapamazdı. Zaman zaman acemiler denk geliyordu elbette. Onlara önceden telsizle güzergahımız bildiriliyordu. Buna rağmen arada bir “kontrol” edilmek için durduruluyorduk. Tabii her defasında şoförün uzattığı kartı gören polis hemen hazır ol vaziyeti alıp yolu açıyordu. Bazıları eskortluk bile teklif ediyordu. Sanırım bu ayrıcalıklar görev yaptığım süre boyunca hep ilgimi çekmişti. İşimi seviyordum. O güne kadar.
Kavaklıdere’ye yaklaştık. TBMM binasının arka tarafından dolanıp kısıtlı girişlerin yapıldığı kapıdan içeri girdik. Şoför arabayı durdurdu. Ömer arkasını döndü. Benimle konuşacaktı anlaşılan. Normalde hep dikiz aynasından konuşurdu benimle, ama çok önemli bir hatırlatma yapacaksa mutlaka yüzüme bakmak isterdi. “Bu gece duyduklarınıza inanamayabilirsiniz, kafanızda soru işaretleri doğabilir, sizden tek bir ricam var. Tüm sorularınızı biraz sonraki toplantıdan sonraya bırakın. Görüşeceğimiz kişilerin yanında hiçbir şeye itiraz etmeyin, sadece sizden bir karar vermeniz istenecek. İşte o zaman dilediğinizi yapabilirsiniz. Yineliyorum, bu bir emir değil, bir rica.”
Ömer’in sevdiğim huylarından biri de sadece konuşulması gerektiği kadar konuşmasıydı. Asla fazladan tek bir kelime bile etmezdi. Şimdi söylediği şey, uyandığımdan beri ayakta olan merakımı çoğaltmaya yetti de arttı bile, ama ben de böyle durumlarda kendini tutabilen bir insandım. Başımı onayla salladım. “Siz hiç merak etmeyin, sizi mahçup etmem” dedim. Sanırım Ömer benim yerimde olsa aynı anlama gelecek başka bir şey söylerdi ama bende bu gereksiz hoş görünme huyu vardı maalesef.
Arabadan inip Meclis’in kanat kapılarının birinden içeri girdik. Normalde bu saatte sadece gece kontrolörleri ve mesaisi o saate denk gelen kişiler olurdu içeride. Geceye sarkan görüşmeler olmadığı takdirde Meclis içi biraz kalabalık olan perili evlerden birinden farksız olurdu. Oysa bu gece içerisi ışıl ışıldı. Hemen her odanın lambası yanıyordu. Odalardan insan sesleri yükseliyordu. Garip bir telaş vardı. Durumu anlamıştım. Ya başbakan ya da bakanlardan bir grup içerideydi.

0 yorum:
Yorum Gönder