Temmuz 2001 Sinestar köşesindeki yazımdır.
“O günler” akla geldiğinde, tartışıldığında, cevabı en az bilinen, üzerinde yalnızca subjektif yorumlar üretilebilen ama hiçbir zaman net bir cevap alınamayan soru şuydu: Bütün Alman halkı bir caninin, bir delinin emrine nasıl girebildi?
Mantıksız bir soru değil bu. Hitler bir deli olabilir, Himmel, Göring, Göbels de öyle. Peki ya diğer generaller, ya toplama kamplarında isteseler o işkencelerin hiçbirini yapmadan da “yukarıya” kendini kabul ettirebilecek askerler, ya Hitler’i yaklaşan tehlikeye rağmen yeniden seçenler… Onlar da deli miydi? Tamam, 1. Dünya Savaşı’nın Almanya için sonuçları yıkıcıydı, Versay anlaşması ülkenin belini büken ağır bir anlaşmaydı. Tamam, ülkede belli gruplar, örneğin Yahudiler zenginleşirken, halk sokağa yanında kaşıkla çıkıp belki ortalık yerde bir tas çorba bulabilirim umuduyla geziyordu. Emperyalist devletlerin Almanları susturması kesin ve acılı olmuştu tamam. Bu yüzden Hitler’in ilk seçilmesine pek de mantıksız bir sonuçmuş gibi bakmıyorum. Çünkü, Führer en başta gelir adaletsizliğini yok edeceğini beyan etmiş, ülkenin ekonomisini radikal reformlarla iyileştireceğine dair söz vermişti. Bir döneme kadar sözünde de durdu. Almanya’nın hem maden hem de tarım bakımından toprak zenginliğini çok iyi kullanarak batık ekonomiyi en azından vasat seviyeye getirdi. Gelir adaletsizliğini de kısmen kanlı bir yöntemle çözerek azınlıklardan alıp kafasındaki saf, asıl Alman’a dağıttı. Ama orada kalmadı. Çekoslovak topraklarının üzerinde hak iddia ettiğinde halk ilk sinyali almalı mıydı?
Halk sinyali alamadı. Sonuçlar ortada! Tüm dünyanın girmek durumunda kaldığı yeni bir büyük savaş, ölen çoğu Yahudi 8 milyon azınlık ve cephede kaybedilmiş tam 50 milyon insan. Nihayetinde atom bombası ve dünyanın yok olma tehlikesiyle baş başa kalması. Zincirleme reaksiyonun ucunun nerelere kadar dayanabileceği tarih bilimcilerinin işi. Ama sosyal bilimciler artık bir şeyi sorgulamaya başladılar.
Ne diyordu Clemenza, The Godfather/Baba’da Michael’la sohbet ederken: “Hitler’i daha Münih’teyken durdurmalıydılar.” Sorgulanmaya başladı. Bundan sonra Hitlerleşecek başka biri daha çıkabilir mi? Tarihin en eli kanlı diktatörü (aslında diktatör kelimesini tam olarak karşılamaz Hitler’in durumu ama öyle desek de Führer’in zalim ününden bir şey kaybedeceğini zannetmiyorum) tarihe yeniden gelebilir mi?
Bunun için gereken halktır aslında. Örneğin devrim yapabilmeniz için gereken en önemli unsur devriminizin arkasında durabilecek bir halktır. Mesela bugün Türkiye’de devrim yapmak imkansızdır. Sebebi için son seçim sonuçlarına bakabilirsiniz. Devrim yapamasanız da demokratik yollarla o liderliği yeniden yakalayabilir misiniz?
Hitler dünyaya bir şeyi öğretti. Halkı doğru yönlendirebilirseniz 50 milyon kişiyi öldürebilirsiniz. Yazımızın konusu olan Die Welle/Tehlikeli Oyun filminde öğretmen Rainer de daha deneyine başlamadan sınıfa yukarıdaki soruları sormuştu. Bandanalı yeni yetme bir kız “hayır biz Almanlar tarihle birlikte o kültürden nasibimizi aldık, bundan sonra bir Nazi Partisi daha çıkmasına izin vermeyecek bilince eriştik.” Bandanalı kız tam bir hafta sonra cevabını aldı. Hem de en acı şekilde.
Dennis Gansel, 2008 yılında neredeyse David Finchervari bir kurgu tekniğiyle MTV kliplerine benzeyen bir kurguyla Die Welle’yi çekti. Her şey 1967 yılında California’da bir öğretmenin sınıfına bir haftalık bir deney uygulaması ve gerekli motivasyonu öğrencilerine kazandırarak sadist bir sınıfa evrilmesi sonucuna giden bir ders sonucu başladı. Die Welle’nin de uyarlandığı kitabın yazarı Todd Strasser, öğretmen Ron Jones’un bu deneyimini kitaplaştırmıştı. Gerçek hikayede deneyin sonuna gelindiğinde öğretmen, tahtanın önündeki perdeyi kaldırıp Hitler’in büyük boy fotoğrafını öğrencilere göstermişti: “İşte bir haftadır bu adamın emrindekilere dönüşmek için uğraşıyorsunuz.”
Strasser’in metnine sadık kalan Gansel, Die Welle’de bu kez otokrasi projesi için deney yapan öğretmen Rainer’i hikayenin baş rolüne alıyor. Rainer, tamamen iyi niyetiyle her türden ve farklı ırklardan öğrencileri bulunan sınıfına gereken motivasyonu sağlıyor. Başta öğrencilerin dalgaya aldığı, sınıf geçmek için gereken bir ders gözüyle baktıkları otokrasi deneyi gittikçe daha çok ilgilerini çekiyor. Rainer onlara ortak giysi tavsiye ediyor. Böylece bütün sınıf tek tip elbiselerle okula gelip, diktatöryanın en büyük imajlarından olan üniforma bilincine sahip oluyorlar. Kendilerine özgü bir selamlaşma biçimleri oluyor, başka sınıfların, örneğin anarşi projesinin öğrencilerine ya da diğer okulun su topu takımına karşı birlik oluyorlar. Neredeyse çeteleşmiş olan sınıf, şiddet olaylarına ve Fight Club/Dövüş Kulübü’nde de benzeri görülen kimi” zararsız” görünen ortak eylemlere karışıyorlar.
Die Welle, bütün sınıfı canavarlaştırmıyor ama aralarında Hitler’in askeri olmaya en çok ihtiyacı olan Tim’i etkileyen bir proje olup çıkıyor. Aile hayatı diğerlerine nazaran daha kötü olan, okulda fazlaca itilip kakılan, kızların pek dönüp bakmadığı Tim için öğretmen Rainer büyük bir önder olup çıkıyor. Artık Tim, ezilmeyecek, popüler olacak, herkes ona ve Welle’ye saygı duyacak. Tim ilk iş olarak kendine bir silah alıyor…
Almanlar için konu elbette yeni değil. Oliver Hirschbiegel’in mükemmel filmi Das Experiment/Deney’de de benzer bir hikaye zaten vardı. Sıradan insanların bir deney için gönüllü olarak bir haftalığına bir hapishaneye benzetilmiş laboratuara alındığı, yarısına gardiyanlık yarısına da mahpusluk rolü verildiği deney, gardiyanların kolluk gücünü ellerine aldığı andan itibaren nasıl da canavarlaşabildiğini gösteriyordu. Sonuçlar, bu Hitler, Alman halkını o zamanlar nasıl etkilemiş acaba sorusunu boşa çıkaracak, gereksizleştirecek cevaplar içeriyordu. Die Welle de tümüyle aynı sonucun çıktığı bir hikaye. Tek farkla ki burada deneyin otoritesi olan Rainer, kendi projesinden etkilenip de Hitlerleşmiyor.
Die Welle, kusursuz bir film değil ama yukarıda bahsi geçen konulara meraklı izleyiciler için bir nimet. Sadece o son karede Rainer’in yüz ifadesini görmek bile bu filmi mutlaka izlemenin bir hediyesi. Almanların son yıllarda kötü film çektiğine nadiren rastlıyordum, izlediğim çoğu Alman filmi beni büyülemiştir ama Die Welle kadar şaşırtmak demeyim de sarsmamıştır.


0 yorum:
Yorum Gönder