31 Ağustos 2011 Çarşamba

PRIMAL FEAR/İLK KORKU (1996)

Yönetmen: Gregory Hoblit
Oyuncular: Richard Gere, Edward Norton, Laura Linney
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-Edward Norton'a en iyi yardımcı oyuncu dalında Oscar, Academy of SFFH, BAFTA, Chicago Film Eleştirmenleri adaylıkları
-Edward Norton'a en iyi yardımcı oyuncu dalında Altın Küre, Boston F.E, Florida F.E, Kansas F.E, Los Angeles F.E, Texas F.E, Güneydoğu F.E, ödülleri
IMDB Puanı: 7,7/10
Estar Abi Puanları:
-Edward Norton: 10
-Richard Gere: 7
-Laura Linney: 9
Genel Puan: 9/10

Daha önce başka yazılarda da yazmıştım. Büyük çoğunluğu mahkemede geçen filmler benim zayıf noktamdır. O tip filmler arasında beğenmediğim neredeyse yoktur. Primal Fear'ın da böyle bir film olduğunu öğrenince hemen edindim ve bu kez sadece mahkeme filmi olması dolayısıyla değil, Edward Norton'un mükemmel performası sayesinde de çok beğendiğim bir film izlemiş oldum.

Konu itibariyle The Devil's Advocate/Şeytanın Avukatı filmindeki Keanu Reeves'ın canlandırdığı avukat gibi her şeyi ben bilirim havalarında gezen Richard Gere'ın çok zor bir davayı alması anlatılıyor. Edward Norton'un canlandırdığı Aaron karakterinin çok önemli bir başpiskoposu öldürdüğü şüphesiyle tutuklanmasından sonra başlayan mahkeme süreci mütjhiş sürprizlere gebe.

Filmin sonunu, açıklanmadan birkaç dakika önce tahmin ettiğimden o şok edici finalin etkisini bir izleyici olarak alamadım. Ama Norton ve Gere'ın karşılıklı gözleriyle oynadığı o final sahnesinin bir sanatsever olarak değerini teslim etmeliyim. Gerçekten de sinema tarihinin en iyi finallerinden birini yaşadık. Aslında bütün film, izleyiciyi finale adım adım götüren, ipuçlarını hemen vermeyen bir kurguya sahip. Bu açıdan filmin yalnızca finali başarılı demek çok zor. Film tümevarım yöntemiyle izleyiciyi eline almasını iyi bilen bir ekip tarafından çekilmiş. Bu film üzerine ne yazarsak yazalım spoiler olma endişesiyle dolu olacak. O yüzden anlatılmaz izlenir tadındaki bu filmi yalnızca tavsiye etmekle yetinelim. Bir de Laura Linney'nin en güzel olduğu filmin Primal Fear olduğunu da notlarımıza alalım.

Bu filmin bana bir başka getirisi de muhteşem Dulce Pontes'in Cançao do Mar şarkısı oldu. Cep telefonumdaki Shazam programı ilk defa işe yaradı ve başladığı anda beni çok etkileyen bu şarkının adını bu program sayesinde öğrendim. Şimdi artık film izlerken cep telefonumu yanımdan ayırmıyorum ki ne olduğunu bilmediğim şarkıların adını hemen bulayım. Bu yazıda video kullanmak yerine şarkıyı size armağan etmeyi tercih edeceğim bu yüzden. Bu muhteşem fado örneğini buradan indirebilirsiniz.

İlginç Bilgi: Edward Norton'un gördüğüm en iyi performansı bu filmdekiydi. Ne ilginçtir ki Primal Fear, Norton'un ilk filmiydi ve Matt Damon'ın da dahil olduğu 2000 adayın arasından seçilmiş.

PSYCHO 4: THE BEGINNING/SAPIK 4-BAŞLANGIÇ (1990)

Yönetmen: Mick Garris
Oyuncular: Anthony Perkins, Olivia Hussey
Başlıca ödül ve adaylıklar: Yok
IMDB Puanı: 5/10
Estar Abi Puanları:
-Mick Garris: 6
-Anthony Hopkins: 7
-Olivia Hussey: 6
-Henry Thomas (aktör): 4
Genel Puan: 6/10

Psycho serisinin devam filmlerinden tek bir beklentim vardı. Orijinal hikayeye ve ilk filme zarar verilmesin benim için yeterdi. 2. film ilk filmden tam 23 sene sonra (1960-1983) çekilerek en geç gelen devam filmi olma özelliğini kazanmıştı ki hala da bu kadar geç çekilen bir devam filmi yok. Film, akıl hastanesinden iyileşerek çıkan Norman'ın ilk filmde de yer alan Vera Miles tarafından teste tabi tutulmasını ve yeniden delirmesini anlatıyordu. İyi bir film değildi ama ilk filme de zarar vermemişti. Anthony Perkins'in bizzat yönettiği üçüncü filmde ise kıble şaşmıştı. Norman'ın bir de üvey annesi çıkmıştı ortaya ki tam bir saçmalıktı, ayrıca ilk filmdeki sanatsal şiddetin karikatür kopyalarından başka bir şeye rastlanmıyordu filmde.

4. film ise 3. filmi yokmuş gibi kabul eden bir TV filmi olarak çekildi. Stephen King'in kitaplarını TV filmlerine uyarlaması ve berbat etmesiyle meşhur Mick Garris'in yönettiği filmi, tüm seri elimde olmasına rağmen 3. filmden 2 yıl sonra seyrettim nihayet. Kötü bir film bekliyordum açıkçası ama "yeterli" bir filmle karşılaştım. Bu kez Norman, psikyatrıyla evlenmiş bir baba adayı. Çocuğunun, kendisindeki deliliği taşıyacağını düşündüğünden dehşete kapılıp karısını öldürme planı kuruyor ve bunu Norman'ın durumundaki hastaları ele alan bir radyo programında sunucuya ve dolayısıyla bütün Amerika'ya açıklıyor.

Film, daha çok flashbackler üzerine kurulu. İlk 3 filmde hiç tanıyamadığımız anneyi yani Norma Bates'i bu kez her yönüyle tanıyoruz. Romeo & Juliet'in güzeller güzeli Juliet'ini mükemmelen canlandıran Olivia Hussey kariyerinin en ilginç rollerinden birine imza atıyor bu karakter aracılığıyla. Norman'ın neden o hale geldiğini Norma'nın yaşantısından rahatlıkla anlıyoruz. Genç Norman rolünde Henry Thomas'ın ilk filmi hiç içselleştirmeden oynaması filmin bu kısmında epey sorun yaratsa da yine de gerilimli sahnelerle açık kapatılabiliyor.

Film, klasik ama tatmin edici bir finalle noktalanıyor. En azından bir daha devam filmi çekilemeyecek şekilde bitiyor. Ama belli de olmaz. Yapımcılar o kanaldan gitmeyi yeniden deneyip bir başka fiyaskoya imza atabilirler. Psycho 4, Alfred Hitchcock'un tarzına uzak kalmasa belki de hoş bir seyirlik olabilirdi ama yönetmen Garris'in filmi bir sinema filmi olarak ele almaması yüzünden bu avantaj da güme gidiyor. Yine de serinin -tabii ki- ilk filmden sonraki en iyi filmi olduğunu söyleyebilirim.

İlginç Bilgi: İlk filmden sonra Universal'in müze olarak kullandığı meşhur ev bu film için yeniden filme alındı. Ama ilk filmdeki motel kullanılmadı. Onun yerine motel kısmı sette yeniden inşa edildi.

30 Ağustos 2011 Salı

BAYRAM HEDİYESİ

Bu bayram müzik arşivimden iki farklı seçkiyle bir hediye hazırladım sizlere. 15'er şarkılık ilki Türkçe ikincisi  yabancı iki albüm... Keyifli dinlemeler...

Türkçe albüm:

1-Cem Karaca-Apaşlar - Suya Giden Allı Gelin
2-Zülfü Livaneli - Hakim Bey
3-Mustafa Özkent Orkestrası - Burçak (Tarlası)
4-Zeki Müren - Yaralı Gönül
5-Alpay - Dağlar Engel Oldu
6-Ajda - Gerçek ve Düş
7-Rıza Silahlıpoda Orkestrası - 24 Saat
8-Işıl German - Ağlıyorsam Sen Aldırma
9-Zerrin Özer - Ağlayamıyorum
10-Ali Rıza Binboğa - Göçmen Kuşlar
11-Esin Engin Orkestrası - Ankara'nın Taşına Bak
12-Edip Akbayram-Dostlar - Çocuklar
13-Gülden Karaböcek - Kır Çiçekleri
14-Barış Manço - İşte Hendek İşte Deve undisc versiyon
15-Kamuran Akkor - Yorgun Gözler

Buradan indirebilirsiniz.

Yabancı albüm:

1-Massive Attack - Angel
2-Farid Farjad - Golha
3-Escala - Requiem for a Tower
4-Jeff Wayne - The Eve of the War
5-Luciano Pavorotti - Caruso
6-Herbie Mann - Doo Wah Diddy Diddy
7-DJ Shantel - Fige ki Ase me
8-Fantomas - Rosemary's Baby main theme
9-Ennio Morricone - The Strength of the Righteous
10-Andre Rieu & Johann Strauss Orchestra - Albinoni's Adagio
11-Donovan - Hurdy Gurdy Man
12-Al Martino - A Time for Us
13-Azam Ali - Spring Arrives
14-Frank Sinatra - Strangers in the Night
15-Kitaro - Sundance

Buradan indirebilirsiniz.

28 Ağustos 2011 Pazar

GIOVANNI SCOGNAMILLO - BATI SİNEMASINDA TÜRKİYE VE TÜRKLER (2006)

Scognamillo'nun Canavarlar Yaratıklar Manyaklar kitabını kolayca bitirmiştim ama Batı Sinemasında Türkiye ve Türkler öyle olmadı. Anlaşılan o ki büyük yazar, içinde Türk ve Türkiye geçen çoğu filmi izlemiş, izlemediklerini de eski dergi ve gazetelerden iyice araştırmış. Ama bu bilgileri okuyucuya iletme konusunda kitap epey sıkıntılı. Bir kere iflah olmaz bir spoiler sorunu var yazarın. Her filmi, sonunda ne olduğunu söyleyene dek anlatıyor. Hal böyle olunca ben de yalnızca izlediğim filmlerle ilgili olan kısımları okuyup diğerlerinin satır aralarında yakaladığım prodüksiyon notlarını okumak zorunda kaldım.

Kitabın bir diğer sorunu da kronolojik ve maddesel olmaması. Birkaç anabaşlıkta birbirine geçmiş ayrıntılarla ilerliyor kitap. Oysa her filmi ayrı bir başlıkta işlese ve kitapta kullanılan başlıklar asıl anabaşlık olarak kullanılsa daha iyi olacakmış. Kitabın bir filmografi sayfasının da olmadığını belirteyim. Yani, aradığınız, izlediğiniz bir film hakkında bilgi almak istediğinizde filmin kitaptaki yerini tesadüfen bulmak zorundasınız. Kitabın sonunda, kitapta adı geçen filmlerin künyeleri var ama o filmlerin kitabın hangi sayfasında işlenildiği yazmıyor. Bu açılardan kitabın aceleye getirildiğini düşünüyorum. Sanki unun, yağın, şekerin en kalitelisini kullanıp helva yapamamak gibi bir şey bu. Yine de her sinemaseverin kitaplığında yer almalı.

Puan: 6/10

ONLINE HİKAYE: DUBLÖR (1. BÖLÜM)

-1-


Gecenin üçünde çalan bir cep telefonu birçok insanın o anki duygularında ani değişikliklere neden olur. Korku, kaygı, merak ve en kötüsü de bir sonraki adımı düşünememenin verdiği o ilginç boşluk, hakim olur bir anda. Gece gelen haber sendromu da diyebiliriz buna aslında. Fakat bu durum benimki gibi bir mesleğe sahip olan insanlar için hiç sorun değildir. Her zaman, her yerde ve her koşulda işe çağırılabilirim. Bunun farkındalığı bile içimdeki bütün kaygıları yenebilir. Son 2 yıldır çok sık yaşadığım bir durum bu nihayetinde. Sonradan, hayatımda hiç olmadığı kadar kaygılanmam gerektiğini anlayacağım ama işin işten geçmiş olacağı o gece gelen telefon beni derin uykumdan uyandırmıştı. Daha telefonun ekranına bakmadan kimin arayacağını biliyordum. Ailesiyle bağlarını koparmış, o anda ve hiçbir zaman sevgilisi olmamış, en yakın dostu evdeki kedi olan bir insan olarak zaten telefon bekleyebileceğim çok az kişi vardı. Bana o saatte yalnızca bir tek kişi telefon edebilirdi.

Telefonu açtım. Karşımdaki alo bile demeden konuya girdi. “5 dakika içinde kapıda hazır olabilir misin?” Daha önce hiç böyle girmemişti lafa. “15 olur.” dedim. Telefon kapandı. Tuhaf. Öncekilerde mutlaka bana giymem gereken elbise söylenirdi. Büyük patrona uygun bir şeyler giymem işimin ana kurallarından biriydi. Bu yüzden “bugün siyah takım, beyaz gömlek giyeceksin.” gibi bir konuşma mutlaka geçerdi aramızda.

15 dakikam vardı. Tıraş olmalıydım. Bazı geceler telefon gelecek diye yatmadan önce tıraş olurdum ama ne zamandır emir gelmediğinden o tip alışkanlıklarımı bir kenara bırakmıştım. Tıraşımı oldum. Giymem gereken elbiseyi düşündüm ve klasik lacivert takım ve beyaz gömleği giymeye karar verdim. Tıraştan sonra elbiselerimi giydim ve ona uygun bir ayakkabı seçtim. Odam darmadağınıktı. Her yalnız erkek gibi bütün eşyalarım birbirinin üzerindeydi. Odaya son bir kez bakıp kendi kendime dönüşte büyük bir temizlik operasyonuna girişmeye söz verdim. Evin bahçesine indiğimde daha 2 dakikam vardı. Kendimi kokladım, banyo yapmayalı 1,5 gün olmuştu. Yaz mevsimi için uzun bir süreydi bu ama yine de kokmadığıma karar verdim. Hem biri bundan yakınırsa 15 dakikada hazırlanmam gerektiğini belirten o telefon konuşmasını hatırlatabilirdim.

Araba göründü. Süratli diyebileceğim bir hızda ayağımın dibine kadar geldi. Arka kapı açıldı ve otomobilin karanlığına daldım. Amirim ön koltuktaydı. Bugüne kadar ismini hiç sormadığım sessiz şoför arabayı sürüyordu. Aklıma elbise konusu geldi. Sormak istedim, vazgeçtim.

Amirim Ömer, “İyi geceler, Semih bey” dedi, “yanlış bir zamanda aramadık umarım.

Her zaman anlayışlı ve kibar bir adamdı. Suratında görevinin gerektirdiği nezaket ve otoriter anlam uyum içindeydi. Denge bir an olsun kaybolmuyordu. Büyük patronun şanslı olduğu konulardan biriydi böyle bir adama canını emanet etmek. Ya da… Belki…

“Rica ederim” dedim, “uyuyordum sadece.”

“Elbise uyarısını yapmadım. Bugün böyle bir göreve gitmeyeceksiniz.” dedi aynadan bana bakarak. Şaşırmadım, adam her zaman karşısındakinin aklından neler geçtiğini bilir, bir olay, ne kadar önemsiz olursa olsun onun geçmiş ve anını hatta geleceğini çok iyi kavrayıp ona göre hareket ederdi. Merak ettiğimi söyledim. Gecenin bir yarısı göreve çağırılmıştım, üstelik ana görevim olmadığı çok belli olan bir göreve… “Birazdan öğrenirsiniz.” dedi.

Evim Keçiören’deydi. Büyük patronun evinin çok yakınında bir müstakil daire tutulmuştu bana. Şimdi arabayla Ulus’a doğru gidiyorduk. Patronun evine gitmeyeceğimiz anlaşılmıştı. Çankaya’ya doğru yol aldığımız belliydi. Gündüz olsa farklı tahminlerim de olurdu ama bu saatte Çankaya’ya gidiyor olmalıydık. Tenha yollardan hızlıca geçtik. Hiçbir polis gelip bize hız kontrolü yapamazdı. Zaman zaman acemiler denk geliyordu elbette. Onlara önceden telsizle güzergahımız bildiriliyordu. Buna rağmen arada bir “kontrol” edilmek için durduruluyorduk. Tabii her defasında şoförün uzattığı kartı gören polis hemen hazır ol vaziyeti alıp yolu açıyordu. Bazıları eskortluk bile teklif ediyordu. Sanırım bu ayrıcalıklar görev yaptığım süre boyunca hep ilgimi çekmişti. İşimi seviyordum. O güne kadar.

Kavaklıdere’ye yaklaştık. TBMM binasının arka tarafından dolanıp kısıtlı girişlerin yapıldığı kapıdan içeri girdik. Şoför arabayı durdurdu. Ömer arkasını döndü. Benimle konuşacaktı anlaşılan. Normalde hep dikiz aynasından konuşurdu benimle, ama çok önemli bir hatırlatma yapacaksa mutlaka yüzüme bakmak isterdi. “Bu gece duyduklarınıza inanamayabilirsiniz, kafanızda soru işaretleri doğabilir, sizden tek bir ricam var. Tüm sorularınızı biraz sonraki toplantıdan sonraya bırakın. Görüşeceğimiz kişilerin yanında hiçbir şeye itiraz etmeyin, sadece sizden bir karar vermeniz istenecek. İşte o zaman dilediğinizi yapabilirsiniz. Yineliyorum, bu bir emir değil, bir rica.”

Ömer’in sevdiğim huylarından biri de sadece konuşulması gerektiği kadar konuşmasıydı. Asla fazladan tek bir kelime bile etmezdi. Şimdi söylediği şey, uyandığımdan beri ayakta olan merakımı çoğaltmaya yetti de arttı bile, ama ben de böyle durumlarda kendini tutabilen bir insandım. Başımı onayla salladım. “Siz hiç merak etmeyin, sizi mahçup etmem” dedim. Sanırım Ömer benim yerimde olsa aynı anlama gelecek başka bir şey söylerdi ama bende bu gereksiz hoş görünme huyu vardı maalesef.

Arabadan inip Meclis’in kanat kapılarının birinden içeri girdik. Normalde bu saatte sadece gece kontrolörleri ve mesaisi o saate denk gelen kişiler olurdu içeride. Geceye sarkan görüşmeler olmadığı takdirde Meclis içi biraz kalabalık olan perili evlerden birinden farksız olurdu. Oysa bu gece içerisi ışıl ışıldı. Hemen her odanın lambası yanıyordu. Odalardan insan sesleri yükseliyordu. Garip bir telaş vardı. Durumu anlamıştım. Ya başbakan ya da bakanlardan bir grup içerideydi.

21 Ağustos 2011 Pazar

DR. NO (1962)

Yönetmen: Terence Young
Oyuncular: Sean Connery, Ursula Andress
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-En iyi çıkış yapan aktrist
IMDB Puanı: 7,3/10
Estar Abi Puanları:
-Terence Young: 7
-Sean Connery: 6
-Ursula Andress: 6
Genel Puan: 6/10

Bugüne kadar toplam 2000 civarı film izlemişimdir. Sinema tarihinin neredeyse tüm serilerinin en az bir filmini görmüşümdür. Ama ilk kez bir James Bond filmi izlemek bu haftaya kısmet oldu. Sevdiğim yönetmenlerden Marc Forster'ın filmlerini izlerken Quantum of Solace'ı kenarda bırakmamın sebebi de bu seriyi baştan sona kadar izlememiş olmamdan kaynaklanır. Nihayet Bond serisine sıra gelse de ilk iki filmden pek tat almayınca bu seriyi arka arkaya izlemek yerine her ay iki bölümünü izlemeyi tercih ettim. Bu arada Bond serisinden olmasa da Sean Connery'nin bir İngiliz casusu canlandırdığı, Michael Bay'ın tek iyi filmi The Rock/Kaya'yı keyifle izlediğimi de belirtebilirim.

Anladığım kadarıyla her Bond macerası başka bir ülkede geçecek ve James Bond, her serüveninde farklı bir kızı tavlayacak. Dr. No, Jamaika'da geçiyor ve ilk Bond kızı, ve yapılan anketlerde en beğenileni Ursula Andress oluyor. Hakikaten de denizden çıkıp geldiği sahne bir kült olmuştur ve neden kült olduğunu sahneyi izlediğimde daha iyi anladım.

Bond, bir Indiana Jones kadar çekmedi beni. Öyle belli ki filmlerinde sürekli aynı klişeyi göreceğiz. Bond hep kazanacak, kötüler her zaman mağlup olacak, türlü entrikalar göreceğiz ama Bond, o entrikalardan yara bile almadan sıyrılacak. 24 dizisini 5. sezonun sonunda noktalamamın da bir sebebi buydu zaten. Kahraman karakterin her beladan kolayca sıyrılmasını sevmiyorum. Indiana Jones'un başarıya ulaşana kadar çekmediği kalmazken Bond, en şık yerlerde en güzel kadınlarla beraber imkansız görünen görevleri kolayca yerine getirebiliyor. Belki sonraki Bond filmlerinde durum böyle değildir ama en azından ilk iki Bond filmini birbirinin kopyası olarak görüyorum bu açıdan.

Bu filmin en ilgi çekici karakteri de bence Austin Powers serisini bile şenlendirecek olan Dr. No'nun ta kendisiydi. Ekzantrik ve iyi yazılmış bir karakter olduğundan, emperyalizme karşı bir terörist olduğundan sempatik geldi. En azından James Bond'a nazaran, tarafı olabileceğimiz bir karakterdi.

Dr. No filminin en başarılı yanı ise giriş jenerikleri olmuş. MGM'in The Pink Panther/Pembe Panter serisinde de kullanacağı türden başarılı bir animasyon örneği, sağlam bir film müziğiyle birleşmişti jenerikte. Aşağıdaki videoda James Bond Theme'i dinleyebilirsiniz.

İlginç Bilgi: Dr. No karakteri için romanın yazarı kuzeni olan Christopher Lee'yi düşünmüş ama bu isteği Lee'nin Dr. Fu Manchu karakterini oynadığı başka bir film yüzünden gerçekleşmemiş. Fakat Lee, yıllar sonra The Man with the Golden Gun/Altın Silahlı Adam adlı başka bir Bond filminde rol almış.

19 Ağustos 2011 Cuma

REISE DER HOFFNUNG/UMUDA YOLCULUK (1990)

Yönetmen: Xavier Koller
Oyuncular: Necmettin Çobanoğlu, Nur Sürer
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-Yabancı dilde en iyi film Oscar ödülü
IMDB Puanı: 7,6/10
Estar Abi Puanları:
-Necmettin Çobanoğlu: 3
-Nur Sürer: 2
-Xavier Koller: 7
-Emin Sivas (aktör): 6
-Yaman Okay (aktör): 9
Genel Puan: 7/10

Yaşamakta olduğum Erzincan ilçesi Kemah'ta birkaç Alevi köyünün gençlerinin çoğu şu an İsviçre'de, kimisi legal kimisi de kaçak olarak yaşıyor. Hatta en çok vakit geçirdiğim insanların memleketi olan Mermerli köyü sakinleri İsviçre'nin Fribourg kentinde neredeyse koloni kurmuş durumda. Hal böyle olunca da son iki yıldır dinlemediğim İsviçre macerası kalmadı. Hatta bu filmin çekimi için orada bulunan Türkler'den de yardım parası toplandığını buradaki dostlarımdan öğrendim. Anladığım kadarıyla ilk zamanlar, ucuz işgücü olduğundan İsviçre'nin de çıkarına uyan ve ses çıkarmadığı işçiler çoğaldıkça sorun olmuş durumda. Giden, oranın kültürüne uyum sağlamak yerine köyünden götürdüğü kültürü yaşamaya çalışınca işin sosyal anlamda da suyu çıkmış. Gerçi bu, iç göçte de aynı ama dış göç bu kültür transferini daha zor kaldırır.

Dönemin baskıcı ortamında genelde alevilerin göç etmek durumunda kaldığı İsviçre, en çok Kahramanmaraş alevilerinin uğrak yeri olmuş.1980'li yıllarda Maraş'ın bir köyünden kalkıp İsviçre'ye giden ve "şebeke"nin attığı kazık yüzünden yolunu kaybeden ve Alp dağlarında çocuğu donan bir Maraşlı ailenin hikayesini duyan Xavier Koller'in, Uçurtmayı Vurmasınlar'ın da yazarı olan Feride Çiçekoğlu'yla beraber kotardığı Umuda Yolculuk bu ailenin hikayesini anlatıyor. Göç sorununa İsviçre'de yaşayan Türkler'den ziyade Türkiye'den gelen kaçakların yolda başına gelenler üzerinden bakış atan Koller, sinematografik olarak hikayeyi doğru açılardan ele alsa Türk ekibi ve oyuncularının başarısızlığı filme gölge düşürüyor.

Umuda Yolculuk, Türk sinemasının 80'li yıllardaki en önemli oyuncularını biraraya toplamış. Necmettin Çobanoğlu, Maraş'tan yola çıkan aile babasını canlandırıyor. Ama ne canlandırma. Bunca yıldır hep takdirle izlediğim Çobanoğlu, konuşmadığı anlarda, bakışlarıyla, duruşuyla rolüne inandırıcılık ve derinlik katarken konuştuğu anda her şeyi batırıyor. Amatör bir tiyatro tutkunundan farkı kalmıyor bu bölümlerde. Hele de son sahnede konsantrasyon kaybını artık hiç gizleyemiyor. Biz film boyunca Haydar'ı değil Çobanoğlu'nu izlediğimizin farkında olarak seyretmek zorunda kalıyoruz filmi.

Nur Sürer, Çobanoğlu'ndan da kötü oynuyor. Aslında her iki oyuncunun da rolüne girebilmeleri açısından bir sıkıntı yok. Ama konuşmaya başladıklarında büyük bir tuhaflık çıkıyor ortaya. Zira Maraş'ın dağ köyünde 5 çocuk annesi Meryem'in pürüssüz İstanbul Türkçesi konuştuğuna şahit oluyoruz Sürer sayesinde. Nur Sürer ne ilginçtir ki tüm filmlerinde bu hatayı yapıyor ve kendisinden daha az iyi oyuncu olan Müjde Ar'ın Kibar Feyzo'daki performansından bile aşağıda kalıyor.

Filmin inandırıcılık sorunlarından biri de reji ekibinin Türkiye konusundaki eksik gözlemleri. Feride Çiçekoğlu da dahil olmak üzere kimse yönetmen Köller'e Türklerin "lanet olsun" lafını pek kullanmadığını hatta kırsal kesim insanının hiç kullanmadığını belirtmemiş mesela. Bu cümleyi karakteri aracılığıyla sık sık kullanan Necmettin Çobanoğlu bile rejiyi bu konuda uyarmamış. Aynı şekilde giyim kuşam olarak da kötü bir gözleme sahip film.

Filmde oyunculuklar arasında zirveye çıkan iki isim var. Biri yer aldığı her projede muhteşem oynayan Yaman Okay. Diğeri de nedense hep saf dindar rollerine giren Yaşar Güner.

Filmden akılda kalan bir başka ilginç nokta da İstanbul'a yapılan yolculukta sürekli aileyi süzen Erdinç Akbaş'ın yarattığı şüphenin bir anda kaybolması ve Erdinç'in sonradan iyi adam çıkması. Madem bu karakter iyi adam çıkacaktı neden ilk göründüğünde bir gerilim unsuru olarak kullanıldı anlamadım.

Sürekli sorulan bir soru vardır. Bir Türk filmi neden Oscar alamıyor diye. Aslında yanlış bir soru bu. Zira bu film her ne kadar İsviçre adına yarışsa da yönetmeni ve İsviçre-İtalya sahnelerindeki çekim ekibi dışında yüzde yüz bir Türk filmi. Birkaç önemsiz karakter dışında her karakter Türk oyuncular tarafından canlandırılıyor. Bu yüzden rahatlıkla Oscar kazanmış tek Türk filmi olarak değerlendirebiliriz Umuda Yolculuk'u. Umuda Yolculuk, o yıl İtalya, Almanya, Fransa gibi üç önemli ülkenin temsilcisini ve Çin filmini geride bırakarak en iyi yabancı dilde film ödülünü kazanmıştı.

Aşağıdaki videoda filmin giriş sahnesini izleyebilirsiniz.

İlginç Bilgi: Filmin finali, uyarlandığı olaydan farklı. Gerçekte Haydar'ı sınırdışı edip Türkiye'ye gönderiyorlar. Bazı kaynaklar, Haydar'ın 5 yıl sonra yeniden İsviçre'ye göç edip orada yaşayama başladığını yazıyor.

15 Ağustos 2011 Pazartesi

OTOPSİ: PSYCHO'NUN SAHNE SAHNE İNCELEMESİ (GÖRSEL MATERYALLERLE YENİDEN)



Bu çalışmamı bundan 15 ay önce Sinestar'da yayınlamak için hazırlamıştım. O zamanki yayında fotoğraf ve videolar yoktu. Yazının böyle eksik kaldığını düşünüp görsel materyallerini de ekleyerek yeniden düzenledim. Otopsi çalışmalarımı bir seriye dönüştürmeyi düşünüyorum. Bu tip bir çalışma için de en uygun yönetmen Alfred Hitchcock. Umarım tembellik etmem de aynı çalışmayı bir de Rear Window/Arka Pencere için gerçekleştiririm. Bu arada aşağıda okuyacağınız çalışmanın Sinema dergisinde yayınlanması için editör Engin Ertan'a mail gönderdiğimi fakat maile cevap bile alamadığımı da bir not olarak ekleyim.
1960 yılında Paramount Pictures şirketinin gözetiminde, Universal’in stüdyolarında çekilen ve Alfred Hitchcock’un son siyah beyaz filmi olan Psycho/Sapık’ın 16 Haziran’da yani bu ay içinde 50. yıldönümü olacak. Norman Bates adını hafızalara kazıyan, otoyol kenarındaki küçük motellere kuşkuyla yaklaşmamıza sebep olan tüm zamanların en iyi korku filmi Psycho, kendisine olan özel ilgim nedeniyle ve elbette ki 50. yıl dönümü şerefine, sahne sahne irdelenmeyi hak etti. Filmi henüz izlememiş olanlar için sakıncalı olan yazıda maddelerin başlarında ilgili sahnenin filmdeki dakikasını da ekleyerek, izleyiciler için bir kolaylık sağladım. Bu sayede tüm filmi değil de tek bir sahneyi hatta tek bir anı incelemek isteyenler süreye bakıp ilgili sahneyi filmden bulabilecekler. Ne de olsa “hepimiz bazen tırlatırız.”




BİRİNCİ BÖLÜM

1-Açılış kredileri (jenerik): Yazıların parçalı çizgiler halinde aktığını ve bazı kelimelerin bölünmeye uğradığını görüyoruz. Bu bölünme, filmi ilk kez izleyecek birisi için çok da anlamlı değil. Ama Norman Bates’in karakterini ifade eden bir simge olduğunu da söylemeli.

2-Açılış: Filmde California dışında çekilen tek sahne bu. Phoneix, Arizona’da helikopterle çekimi yapıldı. Havadan şehrin genel görüntüsünü alma amacı, kameranın otel penceresine odaklanmasıyla alakalı. Zira yönetmen, burada o gün birinin başından geçen bir olayı anlatmak niyetinde. Sıradan birinin… Kamera, binaları araştırırken “tesadüfen” bir pencereye odaklanıyor. Ayrıca odaklanmaya kadar kesin zaman ve kesin saat içeren bir bilgi görüyoruz. Bu da olayın “tesadüfen” ele alındığının bir belgesi. Tüm bu tesadüflerin tek bir amacı var. Bu filmde anlatılacak olayın herhangi birinin de başına gelebileceği. Hepimizin içinde bir kötünün bulunabilme ihtimali.

3-00:02:41
Seçilen pencerenin ardında olan kişileri, konuşmaları ya da olayları görme isteğimiz direkt bir çekimle değil de “gözetleme” kurgusuyla veriliyor. Rear Window/Arka Pencere’ye kesin bir gönderme söz konusu. Film boyunca “gözetleme” teması sık sık karşımıza çıkacak.

4-00:04:24
Marion, Sam’le olan gizli buluşmalarının kendi evinde saygın bir biçimde yapılmasını istiyor, ve ekliyor: ”Annemin fotoğrafının altında.” İleride karşımıza çıkacak Norman-Anne sendromu filmde ele alınan tek sendrom değil. Annenin bir ilişkiye verilecek onayı hem Marion için hem de Norman için çok önemli.

5-00:05:38
Sam, ölmüş babasından ve boşandığı eşinden bahsediyor. Bahsettiği konu ise onların geçmişte kalmasına rağmen hala kendisine yük olması… Babasının borçları, eski eşinin nafakası. Filmde geçmişin, şimdiki zaman üzerindeki baskısı çoğu sahnede hissedilecek. Bu temaya ilk bakış bu sahnede yer alıyor.

ARA NOT 1: İlk 6 dakikalık sahnede kısaca Marion ve Sam’i tanırız. Marion bu sahnede beyaz iç çamaşırları ve beyaz elbisesiyle bulunur. Masumiyetin sembolü. Marion o kadar masumdur ki, Sam’in eski karısına göndereceği nafaka mektubunun pulunu yalama esprisini dahi kabullenir. Bu sahnedeki elbise renkleri dikkat çekici değildir fakat ileriki sahnelerle bağlantılıdır.

6-00:06:34
Cameo: Alfred Hitchcock’un filmlerindeki temel alışkanlıklarından biri de, bir sahnede kısa bir anlığına görünmektir. İşte tam bu anda, Hitchcock, Marion’ın iş yerinin önünde kovboy şapkasıyla belirir. Bu kadar erken görünmesinin nedeni, izleyicinin kendisini bekleyerek filmden kopmamasıdır.

7-00:07:11
Marion’ın iş arkadaşı, iki kez üst üste annesinin kendi hayatına karıştığından, üstü kapalı olarak dert yanar. Bir başka anne-evlat sendromu daha.

8-00:08:10
Büroya gelen Bay Cassidy, kızı için alacağı evden bahsedip Marion’a kur yaparken “mutsuzluğu, onu yaratan nedeni satın alarak yok etmekten” bahseder. Marion’ın hırsızlığına giden ilk yol!

9-00:10:48
Marion’ın evindeyiz. Genç kadın, şimdi siyah iç çamaşırı, siyah etek giymiştir. Üzerine koyu renk bir elbise geçirir. Eşyalarını koyu renk bir bavula koyar. Odada beyaz olan tek şey, içinde 40.000 dolar bulunan Cassidy’nin verdiği zarftır. Beyazın masumiyeti, siyahın suçluluğuyla yer değiştirir. Hitchcock’un filmlerini sembollerle doldurmasına müthiş bir örnek.

10-00:11:26
Tam bu anda Marion’ın aile fotoğraflarının süslediği duvarın arkasında bir duş görürüz. Marion’ın suratında telaş ve kararsızlık okunur. Şimdilik dikkat çekmeyen duş, ileride filmin kaderini belirleyen çok önemli bir unsur olacaktır.

11-00:11:59
Marion’ın kol çantası da değişir. Ofisteki beyaz çanta yerini siyaha bırakır.

12-00:12:44
Marion, arabasıyla şehirden çıkarken, Sam’in kendisine vereceği tepkiyi hayal eder. Sam’in bu parayı çalmasını onaylamayacağını bildiğinden hemen bu hayali diyaloga bir son verir.

13-00:13:35
Marion’ın otobanda gözünü alan ışıklar, aynı zamanda kadının kendi akıbeti konusundaki endişesini kendi gözlerine hapseder. Marion’ın endişeli hali yavaş yavaş izleyiciye de geçer.

14-00:14:51
Bu sahnede polisin gözlükten görünmeyen gözlerinin direkt kameraya baktığını biliriz. Sinemada temel bir kural vardır. Kamera, seyircinin ta kendisidir. Dolayısıyla polis, Marion’ı sorgularken aynı zamanda izleyiciyi de sorgular. Çünkü biz de yavaş yavaş Marion’ın suçuna ortak oluruz. Zira, şımarık zengin Cassidy’nin parasını, Sam’in borçlarını temizleyerek evlenmelerini sağlama yolunda kullanan Marion’ı hoş görmekteyizdir.

15-00:16:55
Marion, arkasında polis arabası olduğu halde otoyolda arabasıyla ilerlerken bir tabela karşısına çıkar. “Gorman için sağ şerit”. Marion, bu yolu tercih etmez. Onun gideceği yol Gorman’a değil Norman’a çıkacaktır.

16-00:22:49
Marion, siyah renkli ve siyah plakalı arabasını satıp yerine açık renkli ve beyaz plakalı bir araba alır. Renk değişimi, açıkça yavaş yavaş pişman olma duygusunun sembolüdür. Zaten Marion, özünde bir hırsız değildir. Polisin ve satıcının kendisinden şüphelenmesine sebep olacak kadar acemidir. Bavulunu bile eski arabasında unutur.

17-00:25:32
Otoyolda sağanak yağmur başlar, Marion görüş açısını kaybetmek üzeredir. Zaten yol boyunca patronunun ve Bay Cassidy’nin durumun farkına varıp varmadığına dair hayali diyaloglar çizmiştir. Tükenmek üzeredir. Sağanak sadece yolunu kaybetmesine değil yanlış kararlar vermesine de sebep olacaktır.

18-00:28:10
Norman Bates’le tanışırız. Bates Motel’in sahibi. Resepsiyon ofisindeki ilk lafı “dirty night/kirli gece” olur. Yağmurlu, sıkıcı, zor gibi kelimeler yerine “kirli.” Bates ta baştan sorunludur.

ARA NOT 2: Robert Bloch’un orijinal romanında Norman, orta yaşlı, şişman, somurtkan ve sevimsiz bir adamdır. Ama filmde senarist Joseph Stefano’nun isteği ve Hitchcock’un uygun görmesiyle genç, zayıf ve sevimli bir adama dönüştürülür. Bu sayede Anthony Perkins rolü alır.

19-00:29:53
Norman, Marion’a odayı tanıtırken “banyo” kelimesini söyleyemez. Bu esnada endişeli bir hali vardır. Çünkü 1 numaralı kabini, yani, Marion’ı gözetleyebileceği odayı bilerek vermiştir ve olayın gidişatını tahmin etmektedir. Bu arada odadaki kuş tablolarının varlığı birazdan başka bir sahneyle bağlanacaktır.

20-00:32:00
Norma Bates’in, yani Norman Bates’in annesinin ilk defa sesini duyarız. Pencere önünde silüetini gördüğümüz kişinin sesi alenen bir kadın sesidir. Seyircide Norman’ın yaşayan bir annesinin evde bulunduğuna inanması sağlanır. Bu da Norman’ın garipliklerini ve annesinden yakınmalarını normal karşılamamızı sağlayacaktır.

21-00:32:53
Universal stüdyolarında özel olarak inşa edilen ev, tüm zamanların en korkunç film yapılarından biridir. Bu sahnede gökyüzünde bulunan dolunay montajda yapay kara bulutla kapatılmıştır.

22-00:34:02
Norman, Marion için hazırladığı yemeği, Marion’ın odasında yemek istemez. Önce bir adım atar sonra geri çekilir ve bürosunda yemeyi teklif eder. Norman, annesinin suçlamalarından korktuğu için böyle hareket eder.

23-00:34:44
Marion’ın gözüne doldurulmuş bir baykuş ilişir. Norman’ın taksidermist (tahnitçi) olduğu anlaşılır. Bu, genç adamın annesini öldürüp içini doldurmasıyla ilintilidir. Sapıklık, Norman’ın hobilerine dahi işlemiştir. Baykuş, annesiyle aynı ruhu taşır. Ofisinde bir yabancı kadınla yemek yerken, annesinin yerine baykuş gözcülük yapacaktır. Ayrıca ofiste de odalarda olduğu gibi kuş resimleri vardır. Kuşların sessiz şahit olmaları ve taksidermiyle alakalı bir durumdur bu. Hepsinden ilginci de ofisteki tecavüz temalı resimlerdir. Norman’ın sapıklığı birçok görsel öğeyle desteklenmiştir.

24-00:35:15
Norman, Marion’a “bir kuş gibi yemek yediğini” söyler. Daha ilk sahnede yemek yemeyi tercih etmeyen Marion’ın şimdi gerçekten de kuş gibi yemek yediğini görürüz. Tuzağa düşürülmüş bir kuş gibi…

25-00:36:50
“Bir erkeğin en iyi dostu annesidir.” Norman’ın nevrotik durumunun kökenini en iyi açıklayacak cümle yine Norman’dan gelir. Norman, annesinden başkasının olduğu bir dünyayı kabullenemez. Anne, onun için en iyi dosttur, en iyi sevgilidir, ve nihayet anne bizzat kendisi bile olabilir.

26-00:37:39
Buradan itibaren 3 dakika boyunca Marion ile Norman’ın sohbeti, hem Marion’ın parayı çalarak durduk yere kendini tuzağa düşürmesiyle hem de Norman’ın annesine olan yaklaşımıyla alakalı ciddi anahtar cümleler içeriyor. “Bir sevgili asla annenin yerini tutmaz”, “Hepimiz zaman zaman tuzaklara düşürürüz kendimizi.” gibi...

27-00:40:13
Norman, annesinden ne kadar nefret ettiğini ima eder. Aynı zamanda ona olan sevgisini üstteki cümleleriyle kanıtlar. Psikolojide nefret ve sevginin ters yönlü doğrulardan ziyade birbirine paralel iki doğru olduğu düşünülür. Seviyesi Norman’ınki gibi bir durumda birbirine eşit olan iki duygu. Dolayısıyla Norman’ın annesinden nefret ettiği de onu çok sevdiği de doğrudur.

28-00:42:10
“Hepimiz arada sırada deliririz.” Norman’a ait bu söz filmin kalbini oluşturuyor. Hitchcock, bu filmi özdeşleşme tuzakları sayesinde içimizdeki kötülüğün dışarı çıkabileceğini kanıtlamak için çekti. Movie 6 için verdiği ropörtajda “Ben bu filmi bir eğlence olarak görüyorum, bu lunaparktaki büyülü eve bir davet gibi “ şeklinde beyanat veriyor. Birçok sinema eleştirmeni bu sözleri “Hitchcock, kendisini küçümsüyor” şeklinde yorumlar. Oysa Hitchcock doğruyu söylüyor, o bizim içimizdeki kötüyü görmemize bu film sayesinde yardım ederken eğlenebilen bir dahi. İşte bu da Hitchcock’un içindeki kötülük ve Psycho, Hitchcock’un “arada sırada delirdiği an”lardan biri.

29-00:42:37
Marion, Phoenix’e geri dönüp parayı iade etmeye karar veriyor. Nedametine sebep, Norman’ın sözleri oluyor. Marion’la beraber biz de rahatlıyoruz. Onun hırsızlığına onay verip onunla özdeşleştiğimiz için duyduğumuz endişe yerini rahatlamaya bırakmaya başlıyor.

30-00:44:07
Açılıştaki gözetlemeyi, kamera aracılığıyla, biz yapmıştık. Şimdi ise bunu Norman yapıyor. Birazdan gelişecek özdeşleşme transferine bir ön hazırlık. Norman’ın tehlikeli bir adam olduğuna dair kuşkularımız son raddeye varıyor. Norman’ın, odayı gözetlemek için açtığı deliği kapatan tecavüz tablosu da cabası.

31-00:46:14
Sinema tarihi için tuhaf bir ilk yaşanıyor. İlk kez bir filmde tuvalet gösteriliyor.

32-00:46:34-Duş Sahnesi
Psycho’nun en önemli sahnesi başlıyor. Marion’ın duş yapması yalnızca basit bir duş değil. Kadın, vücudundaki kirlerin yanı sıra vicdanındaki lekelerden de arınıyor. Biraz önce patronuna dönmeye karar veren ve izleyiciyi de rahatlatan Marion, pişmanlığının bir sembolü olarak duşa giriyor. Biz ise Norman’ı en son kendi evine girerken bıraktık. Bir tehlike seziyoruz fakat güçlü bir içgüdü değil bu.

Ve şok. Marion gülümseyerek duş yaparken banyo perdesinin arkasında bir silüet belirir. Kendisi de dahil hepimizin affettiği Marion’ı bir kişi affetmemiştir. Perde açılır. Elinde bıçağıyla bir anlığına çılgınca parlayan gözlerini gördüğümüz bir kadın, muhtemelen Norman’ın annesi olarak düşünürüz, Mairon’a saldırır. Madde madde ilginç notlar:

-Hitchcock’un beyanına göre 78 kesme yapılır bu sahnede.
-Janet Leigh, sahnenin çoğunda yer almaz. Onun yerine bir manken kullanılır.
-Defalarca inen bıçak, iki kez yanlışlıkla mankeni keser.
-78 farklı açının hiçbirinde göğüsler ya da cinsel organ görünmez.
-Anthony Perkins, bu sahne çekilirken sette, hatta Los Angeles’ta bile değildir.
-Sahne tam bir haftada çekilir.
-Sahnede yer alan kan çikolata sosudur. Hitchcock, sansür kurullarının bu sahnedeki kanı göstermeye izin vermeyeceğini bildiğinden sırf sahne hiçbir kesintiye uğramadan yayınlansın diye tüm filmi siyah beyaz çeker.
-Birçok soruşturmada sinema tarihinin en kült sahnesi seçilir.
-Boston gösteriminde hamile bir kadın bu sahneyi izlerken çocuğunu düşürür ve Paramount’a açtığı tazminat davasını kazanır.
-Çoğu seyirci bu sahneden sonra sinema salonunu terk eder. Bugün bizim için kolay hazmedilebilir bir sahne olmasına rağmen 1960 yılında hem de ana akım sinemanın bir örneğiyle karşılaşan “nazik” izleyici için bu sahne gerçek bir şoktur.
-Sahne suyun helezonik akışıyla devam eder. Marion’ın günahları ve hataları, akan kanla birlikte lavabo giderine dökülür. Suyla ve kurbanın başıyla yaratılan helezon, filmin de keskin bir dönüş yaşayacağının habercisidir.
-Marion’ın açık kalan gözleri, beyaz perdede saniyeler boyu izleyeni rahatsız etmek için tasarlanmıştır. Hitchcock’un eğlencesi sürer. Ayrıca açık kalan gözler yüzünden çok büyük eziyet çeken Janet Leigh, bu sahneyi tekrar çekmek isteyen Hitchcock’u sertçe reddeder.
-Sahneye eşlik eden Bernard Hermann’ın muhteşem yaylıları, sahneye büyük bir güç katar ve tüm zamanların en iyi tema müziklerinden biri olur.
-Filmde başroldeki aktristin daha filmin yarısı bitmeden ölmesi de sinema tarihinde o güne kadar ender rastlanan bir durumdur.


33-00:49:17
Marion’ın şok edici ölümünün ardından kameranın ilk gösterdiği şey, paranın saklı olduğu gazete tomarıdır. Para artık bir MacGuffin durumuna gelmiştir. Yani, filmin orijininde olmamasına rağmen akıbeti merak edilen unsuruna…

34-00:49:33
Norman, annesine kızar ve hiçbir cevap alamaz. Seyirciyi yanıltmak için bulunmuş bir yol daha. Ardından Norman koşarak Mairon’ın kabinine gelir ve genç kadının cesediyle karşılaşır. Finaldeki açıklamadan da anlaşılacağı gibi Norman, cinayeti gerçekten de annesinin işlediğini düşünür. Bu konuda hiçbir kuşkusu yoktur. Tam o sırada bir kuş resmi yere düşer. Kuş, kendi tuzağına düşmüştür çoktan. Bundan sonraki yaklaşık 10 dakika, biraz önceki şoku dengelemek için verilmiş bir mola gibidir. Bu ara boyuca Norman, banyodaki kanı temizler ve ceset için çareler bulur. Gerilim, dengeyi sağlayacak ve film ikinci yarısına hazırlanacaktır.

ARA NOT 3: 00:55:51’de yer alan müzik, 3 notasıyla Star Wars/Yıldız Savaşları’nda da kullanılmıştır.

35-00:59:22
Norman, Marion’ın cesedi ve eşyalarıyla dolu arabasını bataklığa gömer. Araba bir anlığına durur ve biz de artık Norman’la özdeşleşmeye başlarız. Arabanın batmaması bizim de işimize gelmez. Norman’ın bir anlığına yaşadığı endişeyi hissederiz. Seyirci Marion’ın ölmesiyle birlikte kaybettiği özdeşleşme unsurunu Norman’la bulmuştur. Böylece filme de adını veren bir sapığın huzurunu istemeye başlarız. Hitchcock, hala bizimle “eğlenmektedir.” Bu arada şafak da sökmüştür. Marion’ın şafakta kalkıp yola çıkacağını hatırlarız. Kadın gerçekten de dediğini yapmıştır, fakat yolculuk Phoenix’e değil ölümedir.



İKİNCİ BÖLÜM


1-01:01:09
Filmin ikinci kısmının önemli bir bölümü, Psycho’nun vaad ettiği gerilimin araştırma kısmına yer verir. Bu kez bir süreliğine Norman’ı arkamızda bırakırız. Marion’ın ablası Lila, Sam ve Dedektif Arbogast, Marion’ı aramaya başlar. Arbogast’i ilk gördüğümüz sahne yine bir gözetleme sahnesidir. Henüz kimliğini bilmediğimiz bir adam olarak Lila ve Sam’i dükkanlarında gözetler. Şu ana kadar gözetleme yapan, seyirci ve Norman’dan sonraki 3. karakterdir.

2-01:04:09
Bu kez Norman’ı kuşyemine benzer bir şeker yerken ofisinin önünde görürüz. Hemen arkasından Arbogast, otele gelir. Kuş-tuzak ilişkisi ilk bölümde Marion üzerine kuruluydu. Şimdi ise özdeşleşmeye başladığımız Norman üzerine kurulu. Norman’ın tuzağa düşmesi özdeşleşmiş olan seyirciyi de huzursuz edecektir.

3-01:06:49
Norman, Arbogast’in incelediği kayıt defterine bir kuşun gaga hareketine benzer bir hareketle göz atar. Biraz önce söylediği, oteline haftalardır kimsenin gelmediği yalanının Arbogast tarafından bertaraf edilmesinin ardından verdiği ilk huzursuz tepkidir bu.

4-01:10:58
Arbogast’le Norman arasındaki konuşmada ilk büyük gerilim su yüzüne çıkar. Norman’ın en temel dürtülerini harekete geçiren bir gerilimdir bu. Arbogast, bir kadının onu aldatıp aldatamayacağını sorduğunda, Norman önce kendisini savunur fakat zayıflığının farkındalığıyla hemen kendisi aldatılsa bile annesinin aldatılamayacağını söyler. Norman, bu tür bir tehditte hemen ikinci kişiliğine sığınır.


ARA NOT 4: Arbogast, Bates Motel’e öğlen saatlerinde gelir. Norman’la yaklaşık 10 dakika süren bir konuşma yapar ve ofisten çıktıklarında güneş batmış, akşam olmuştur. Psycho’nun ender film hatalarından birisidir bu.

5-01:13:57
Norman, motele doğru gelen bir arabayı görür. Araba, Arbogast’in arabasıdır. Norman, belli belirsiz duraklar ve motelin arka tarafına doğru yürümeye devam eder. Seyirciye “hissettirilen” bu durum biraz sonra olacaklarla alakalıdır.

6-01:16:38
Arbogast’in öldürülmesi sahnesi, en az duş sahnesi kadar külttür. 1 dakika öncesinden müzikle ve ışıkla verilmeye başlanmış gerilimin sonucunda Arbogast, Norman’ın annesini görmek üzere eve girer. Hitchcock, bundan sonrasını açı oyunlarıyla ehil bir sahneye dönüştürür. Arbogast’in merdivenlerden çıkışını arkadan, önden ve tavandan verir. Eş zamanlı olarak annenin odasının kapısı aralanır ve kasvetli bir ışık hole yayılır. Ardından kamera tavana çıkar ve sabit bir çekim ve Bernard Herrmann’ın duş sahnesinde de kullandığı keskin yaylı enstrümanların birlikteliğiyle yine bir kadın silüeti tarafından nefes kesici bir cinayet işlenir. Burada küçük bir film hatası daha vardır. Katil, bıçağını daha kaldırmadan Arbogast, yüzünü geriye çeker. Hitchcock’un gözünden kaçırdığı ince bir detaydır bu.

Arbogast’in bıçaklanması ve merdivenlerden düşmesi, projeksiyon yardımıyla üst üste bindirilen sahne yöntemiyle kotarılır. Bu esnada Arbogast’i oynayan Martin Balsam, arkadan bağlı bir sandalyeye oturtulur ve eğimli bir yapının üzerinde geriye doğru çekilir. Balsam, düşme efektini verebilmek için çaresizce kollarını sağlar. Benzer bir yöntem Vertigo/Ölüm Korkusu filminde de kullanılmıştır.

Norman’ın; Arbogast’in geldiğini görüp otelin arkasına gittiğini hatırlarız. Fakat katil bir kadındır. İzleyicide Norman’ın kadın giysileri giyip cinayetler işlediği şüphesi uyanır. Bunun bertaraf edilmesi ise biraz sonraki sahnelerde vuku bulacaktır.

7-01:18:28
Norman’ın bataklığa baktığını görürüz. Anlarız ki Arbogast ve arabası da bu bataklığa gömülmüştür.

8-01:23:34
Şerif Chambers’tan Norman’ın annesinin 10 yıl önce öldüğünü öğreniriz. Psycho’nun şok sahnelerinden biri için ilginç aksanlı Chambers’ın konuşması seçilmiştir. Şimdi kendimizi bir “katil kim” oyununda buluruz. Hitchcock, bunu filmlerinde kullanmayı pek sevmez ama Psycho gibi, içeriğinde psikanalitik göndermeler bulunan bir hikaye için denemeye değer bulmuştur.

9-01:25:09
Norman’ın sadece bir psikolojik vaka olmaktan ziyade bir eşcinsel olduğunu da gizli bir imgeyle belirtir bu sahne. Norman, merdivenlerden çıkarken kadınsı bir yürüyüş kullanır. Filmin sonundaki açıklamalar da bu durumu destekler.

10-01:25:23
Biraz önce Norman’ın annesinin 10 yıl önce öldüğünü öğrenmiştik. Oysa şimdi Norman, annesinin yanına gelip onunla konuşur. Hitchcock, anneyi yakından göstermez ama onun bariz kadın sesini çok net bir şekilde verir. Ayrıca Norman’ın, kamera merdivenden tavana doğru çıkıp Arbogast cinayetini hatırlatan bir çekim açısına geçtiğinde annesini taşıdığını ve meyve kilerine götürdüğünü de görürüz. Meyve kileri de filmdeki önemli simgelerden biridir fakat onu biraz sonra işleyeceğiz.

11-01:28:43
Norman film boyunca ya siyah süveter giymiştir ya da koyu renk ceketiyle görünmüştür. Oysa şimdi Lila ve Sam’i karşılarken beyaz gömlek ve açık renk pantolonla görülür. Norman, annesini kilere hapsetmiştir, bu aynı zamanda Norman’ın en büyük korkusunun bilinçaltına hapsedilmesidir. Bu da Norman’a bir özgüven getirir ve genç adam Sam ve Lila’nın karşısına bu özgüveni temsilen beyazlar içinde çıkar.

12-01:30:55
Çalınan 40.000 dolar paranın başarılı bir MacGuffin örneği olmasıyla ilgili bir konuşma Sam ve Lila arasında geçer. Lila; Norman’ın moteli satıp yeni bir iş kurmak için bu parayı çaldığına ve Marion’a zarar verdiğine dair düşüncelerini açıklar.

13-01:34:52
Bates’lerin evini ilk defa gündüz gözüyle ve tamamen görürüz. Dış cepheden bakıldığında 2 katlıdır. Oysa meyve kileriyle birlikte 3 katlı bir evdir. Hitchcock’un, film tasarımı konusundaki dehasının bir ürünü olarak evin bu durumu direkt olarak id-ego-süper ego üçlüsüyle bağlantılıdır. En alttaki id, bilinçaltını ve temel belleği temsil eder. Burası aynı zamanda çürümüşlüğü (Bates’in annesinin çürümüş bedeni) ve tazeliği (ölmüş olsa da Bayan Bates, Norman’a göre henüz tazedir.) simgeleyen meyve kileridir. Ego, yani dışarıdan 1. içeriden 2. kat Norman’ın normal halidir. En üstteki süper ego ise annesinin odasının da bulunduğu ve ikilinin öz yaşamsal ihtiyaçları dışında hiçbir başka argümanın giremeyeceği bir kattır.

Bu sahnede, Lila ile ev sıralı kesmelerle karşı karşıya getirilir. Bu sayede evin bir canlıymış gibi filmde bir yerinin olduğu hissettirilir.

14-01:36:25
Lila, üst kata yani annenin odasına girer. Burada sırasıyla şunları görür: Erotik içerikli büst ve minyatürler, tahnit edilen annenin şeklini almış bir çukurun olduğu yatak. Daha sonra, Norman ve Sam’in sohbetlerine bir geçiş. Ardından Lila, bu kez Norman’ın odasına girer. Burada gördükleri; oyuncaklar, Beethoven’ın Eroica plağı, isimsiz ve kalın kapaklı bir defter (bu defterin, Bates’lerin aile albümü olduğu, Lila’nın ürkmüş bakışlarından anlaşılır fakat net bir durum değildir.) Ardından Norman ve Sam’in konuşmalarında gerilimin yükseldiğini görürüz. Norman, dolayısıyla da özdeşleşmiş seyirci iyiden iyiye heyecana ve telaşa düşmüştür. Norman, Sam’e zarar verebilmek için onu tahnit edilmiş kuşların bulunduğu tuzak odasına çekip kafasına bir cisimle vurur.

15-01:40:15
Lila, Norman’dan saklanırken, meyve kilerini fark eder. Bu aynı zamanda Norman’ın bilinçaltına doğru gidişin ilk anlarıdır.

Filmin üçüncü büyük şok sahnesi başlar. Lila, bilinçaltı odasının içindeki küçük odacığa yani kilere girer ve nihayet annenin çürümüş cesediyle karşılaşırız. Tavandan sarkan lambanın oluşturduğu kaos, Lila’nın attığı çığlık ve Herrmann’ın üçüncü turunu yapan müthiş müziği, birleşir; Norman’ın Norma Bates kılığında odaya girişine hazırlanır. Tam bir korku sahnesidir bu. Ürperten sırıtışıyla “ben Norma Bates’im” diye bağıran Norman’ın karşısında adeta dili tutulan Lila’nın yardımına son anda Sam koşar. Sam, Norman’ın eli bıçak tutan koluna yapışır fakat Norman müthiş bir direnç gösterir. Ama kafasından annesinin peruğu düşünce Norman’ın gücü kesilir. Bu da filmdeki mükemmel simgelerden biridir. Ve nihayet Norman Bates etkisiz hale getirilir. Özdeşleşme ikonumuz tıpkı bir önceki özdeşleşme ikonumuz olan Marion gibi başarısız olmuştur.

16-01:41:46
Simon Oakland’in kısacık ama müthiş canlandırmasıyla psikiyatrist, bize, kalan soruları cevaplar. Kimilerinin eleştirdiği bir sahnedir bu. Hitchcock’un bu psikiyatrist açıklamasını gereksiz bulanlar vardır. Oysa sahne filmin parçalarının eksiksiz bir biçimde bütünlenmesinde büyük rol oynamıştır. Psikiyatrist, Norman’ın hastalığının bir anlamda adını koyar. Oidipus kompleksinin tehlikeli bir versiyonu olan Norman, hem annesini hem de annesinin sevgilisini öldürmüştür. Fakat bu cinayetleri bilinçaltında kabullenememiş ve annesinin içini doldurmuştur. Onu hala yaşıyormuş gibi saklayan Norman, yıllar içinde zamanla annesine dönüşmüş ve çift kişilikli bir sapık halini almıştır. Marion’dan önce iki genç kızı da kimbilir hangi bahane sonrasında öldüren Norman, kontrolden tamamen çıkmış bir vakadır. Psikiyatrist, bu cevapları Norman’dan değil, Norman’ın vücut bulduğu annesinden alabilmiştir.

17-01:45:28
Sam’in,Norman’ın annesinin kıyafetini neden giydiğine dair sorusuna mahkeme görevlilerinden verdiği cevap sinema tarihi açısından ilginçtir. Çünkü, bir ana akım filminde ender olarak “travesti” kelimesinin geçmesine sebep olan bir sorudur bu. Norman, annesinin kimliğine şeklen de bürünebilmek için onun kıyafetlerini giyer ve sözlükte de kadın kıyafeti giyen erkek tanımının tam karşılığı olan travestilik sonucuna bu yoldan varılır. Fakat psikiyatrist açığı hemen fark edip bunun tam bir travestilik olmadığını belirtir. Çünkü, Norman’ın o kıyafetleri giymekteki amacı kendi cinsel tercihi değil, anneyle bütünleşebilme dürtüsüdür.

18-01:46:58
Filmin son sahnesi, zihindeki çatışması biten ve artık baskın kişiliğine yani tamamen anneye devrolunmuş bir vücut olarak Norman Bates’in annesinin sesinden, kendisine battaniye getiren polise teşekkür etmesiyle başlar. Bomboş bir gözetim odasında tek başına oturan Norman’ın; Anthoyn Perkins’in muhteşem mimikleri aracılığıyla anne dilinden konuştuğunu izleriz. Bu konuşmada anne, elinde gezen bir sineğe bile zarar vermemekten bahseder ve Norman da bunu gülümsemesiyle onaylar. Zira, her iki kişiliğe göre de anne tamamen zararsız masum biridir ve onun refahı için bir sineğin öldürülmesine dair suç bile Norman’a yüklenmelidir.

19-01:48:09
Klasik sinemada bir örneğine az rastlanacak bir şekilde subliminal bir görüntüyle film son karesine bağlanır. Bu görüntüde Norman’ın gülümsemesi, çürümüş annesinin suratıyla üst üste bindirilir. Norman, tamamen Norma Bates’e yani annesine dönüşmüştür. Son karede ise bataklıktan çıkarılan bir araba “the end” yazısı ile birlikte gösterilir. Tüm sorular cevap bulmuştur. Marion’ın akıbeti gösterilmiştir ve Norman’ın suça dair bilinçaltını temsil eden bataklık deşilmeye başlanmıştır. Alfred Hitchcock’un opus magnumu, özdeşleşme yüzünden tam bir dehşetle biter. Hitchcock, eğlencesini tamamlamıştır.

Psycho, 50. yılında hala sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri olarak gösteriliyor. Film, ayrıca korku sinemasının en büyük başyapıtı olarak da bilinir ve ardından gelen ve bugün tamamen kült olmuş korku örneklerinin tamamına sinen bir dolu argümanın da asıl sahibi olmuştur.