4 Temmuz 2011 Pazartesi

KYNODONTAS/KÖPEK DİŞİ (2009)

Haziran 2011'de SinEstar'da yayınlanan yazımdır.

2009 yılında Kahramanmaraş’ta 4 kardeşin cesedi aynı elbiseler üzerlerinde olduğu halde baraj sularında bulunmuştu. Durumun bir toplu intihar vakası olduğundan şüphelenilse de emniyet ve adli tıp görevlileri vakayı neticelendirememişti. Kardeşlerden birinin suya düştüğü, diğerlerininse onu kurtarmak için suya atladığı ve böylece hepsinin birden boğulduğu düşüncesi de hakim olmaya başlamıştı.



Bu yılın nisan ayında bu kez intihar olduğu kesin olan 4 kardeş ölümü daha gerçekleşti. Üstelik yer yine Kahramanmaraş’tı. Kardeşler, annelerinin doğal ölümünün ardından üzüntüye dayanamayarak otel odasında ilaç içmişler ama ölmemişlerdi. Bunun üzerine ormanlık alanda yeniden intihara kalkışmışlar ama üvey ablaları tarafından ikna edilmişlerdi. Dört kardeş, intihar konusundaki kararlılıklarını sürdürüp ertesi gün Kahramanmaraş’taki bağ evinde kendini astı. Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi olayın aynı aile içerisinde “paylaşılmış psikiyatrik bozukluk” vakası olabileceğini raporladı. Baba Necdet Sağocak çocuklarına Beraris, Raden, Rulin, Sajen gibi mitolojik isimler vermişti. Çocuklar, anneye aynı ölçüde ve aynı şekilde canından vazgeçecek kadar bağımlıydılar. Bir ya da iki değil dört çocuğun aynı anda hiçbir fiziki baskı oluşmadan intihar etmesi çok konuşuldu. Dördü de yüksek eğitim almış çocukların eş zamanlı intiharı ve üstelik olayın 2 yıl önce de benzer bir durumun yaşandığı şehirde geçmesi haberi ilginçleştiriyordu.


Geçtiğimiz yılın Yunanistan adına Oscar ödüllerinde en iyi yabancı film dalında yarışan filmi Kynodontas/Köpek Dişi, yukarıdaki olayı anıştıran bir film. Filmde bir intihar ya da ölüm vakası olmamasına rağmen farklı yetiştirilme ve aile bağımlılığı gibi bazı unsurları ve işlenilen materyaller Kahramanmaraş intiharlarını akla getiriyor.


Kynodontas’ta dış dünyaya tamamen kapalı üç kardeşin hikayesi anlatılıyor. Fabrika sahibi baba ve ev kadını annenin tüm temel eğitim teorilerinin, marjinal bir biçimde dışına çıkan eğitim yaklaşımı sonucunda ikisi kız birisi erkek olan kardeşler dış dünyada çeşitli canavarların olduğuna inanıyor ve lüks evlerinden dışarı çıkamıyorlar. Bu noktada film M. Night Shyamalan’ın kabuğuna çekilen toplum eleştirisi yaptığı The Village/Köy filmini andırıyor. Kardeşler herhangi bir okul eğitimi almıyorlar. Anneleri onlara her gün bazı kelimelerin anlamlarını öğretiyor. Fakat bu kelimeler de bildiğimiz anlamlarıyla değil bozulmuş halleriyle anlatılıyor. Söz gelimi araba kelimesi için evde kullanılan bir aydınlatma aracı tanımı yapılmasına benzer örnekler var filmde.


Evde, babanın dış dünyadan sağlanması zorunlu olan ihtiyaçların karşılanmasını sağlamak dışında erkek-kız ayrımı yok. Cinsiyet, konu seks olduğunda bile bu evde geçersiz olan bir tanım. Yeri geldiğinde cinsiyet ve nihayetindeki cinsellik teması sınırların çok üzerinde bir anlayışla işleniyor. Baba ve annenin mutlak tahakkümünün içinde kendi özgür sandıkları dünyada tuhaf oyunlarla “eğlenmeye” çalışan çocukların durumu filmin asıl vermek istediği mesaja bağlıyor bizi.


Yönetmen ve senarist Giorgos Lanthimos, sistemin tepesine yerleşen politik ve sosyal grupların tepkime olmaksızın yaratmak istedikleri toplumu ev metaforuyla işliyor. Sistem kurucularının ya da işleyişte söz sahibi olanların manipüle ettiği bilgilere (araba örneği gibi) alışan toplumun kendi merkezinden dışarıya çıkmakta yaşadığı korku belli metaforlarla ele alınıyor. Sözgelimi dindar bir yurttaşın din tabanlı bir partinin dayattığı siyasal anlayışın dışına çıkmak ve daha tümdengelimci, rasyonel bir düşünce düzeyine erişmeye içten içe duyduğu korku, babanın çocuklarına evin dışına çıktıklarında canavarın onları öldürebileceğine dair verdiği dayatmayla metaforlaştırılabiliyor.


Dış dünyayı tanımayan kardeşlerin kendilerine yapılan neandhertal birey modellemesine tepki vermemesi dışa ait bilginin sıfır düzeyinde ya da manipüle edilmiş, dezenformasyona uğramış olmasından kaynaklı. Kendi memleketinden hiç çıkmamış ve televizyonda büyük şehri hiç görmemiş birinin içgüdüsel olarak kendi kırsalına duyduğu tarifsiz sevgi ve şehre olan korkusu gibi. Eğitilmemiş bireye öğretilmemiş bireyi de eklemliyor film. Maddeler, sanat unsurları ya da kavramlar hakkında çocukların anlağına giren dışsal karakterli bilgilerin tamamına yakınının bozulmuş olması, bunu toplumsal boyutta düşündüğümüzde içine hapsolduğumuz dezenformasyon ortamının çarpıcılığını da gösteriyor.


Kynodontas’ta yine de sahte de olsa bir çıkış kaynağı sunuluyor. Baba, çocuklarına köpek dişleri düştüğünde evden dışarı çıkabilecek güce ulaşabileceklerini söyleyerek, refaha erişme adına vaat eden politik grupların da bir yansımasına dönüşebiliyor. Güçlenme, “istikrar” gibi kavramlar tavşan havucu misali toplumun radikalleşmesinin önüne geçebiliyor. Toplum tıpkı filmdeki çocuklar gibi köpek dişlerinin düştüğünde, belirli bir istikrar ortamına ulaşabildiklerinde refaha ulaşabileceğini düşlüyor. Film, bu açıdan sosyal patlamanın bir metaforunu da finalinde işliyor. Lanthimos, bu konuda ne kadar umutsuz olursa olsun, çıkış yoluna gidecek yöntemlerin en bilinçsiz insanda bile içgüdüsel olarak var olabileceğini kanıtlıyor.


Ailenin kurduğu bu anti-dinamik düzenin çürümesi de yine bir dış etken sonucunda boy vermeye başlıyor. Erkek çocuğun cinsel ihtiyaçlarının giderilmesi için eve getirilen kadının, lezbiyen olması ve kız çocuklarına yakınlaşmasıyla ailenin kurduğu sistem çatırdamaya başlıyor. Seks ve benzeri eylemler için dışarıdan getirdiği ve çocuklara “henüz öğretilmemiş” materyalleri hediye olarak sunan kadın, böylece ailenin bağışıklık sisteminin savaşamayacağı, antikorlarının olmadığı “mikrop”ları taşımış oluyor. Komünizm, Şeriat, Monarşi gibi sistem otoritelerinin halktan uzak tutmak için uğraştığı donelerle karşılayabileceğimiz bu “enfekte” olmaya haiz sistemleri toplumdan uzak tutamadığınızda zararsız olsalar dahi konsantre anlayış biçimine zarar vermiş oluyorsunuz. Filmdeki kardeşlerin bu yeni bilinç materyallerine ulaşmasını engellemek için babanın “enfeksiyon kaynağına” verdiği zarar ve bulduğu iç model, “köpek dişi” keşfine giden uzun yolu da açmış oluyor. Totaliter rejimlerin baş düşmanı olan dış modellerin verdiği korku mükemmelen anlatılmış oluyor.


Kynodontas, sadece anlattıkları ve anlatımıyla bile yeterli derecede kaliteli bir film olacakken çıtayı daha da yüksek tutup tekniği de es geçmiyor. Bir iki yan karakteri saymazsak toplam 6 kişinin arasında geçen filmde kurguyu sürekli bir meraklanma hissine özdeş tutuyor film. Müzik ve ışık oyunları kullanılmadan, sıfır efektle gerçekleştirilen anlatım sinemanın en sıra dışı akımlarından biri olan “dogma”yı hatırlatıyor. Komşudan gelen, bu özgünlüğü yüzde yüze ulaşmış film, Cannes’dan aldığı bir ödül dışında maalesef pek ses getiremedi. Oscar yarışında Yunanistan’a bir ödül kazandıramadı. Bunun da en önemli sebebi filmin seks ve çıplaklık konularında fazla, hatta gereğinden fazla cömert davranmasıydı. Şiddet sahnelerinin aksiyonu olmasa da kan düzeyi de prestijli ödüllere uzak bir konuma yerleştirdi filme.


Kahramanmaraş’taki çocukların ölüm sebepleri belli olsa da intihar itkileri hala netleşemedi, bilim aynı anda birden fazla kişinin aynı sebepten intihar edebilmesini sağlayabilecek o muazzam içgüdüyü iyice sorgulayamadı. Ama Kynodontas’ı izledikten sonra konunun onlarca kolundan biri olan toplumsal sistem etkisinin sorgulandığında altından filmde adı bile olmayan o aileninkine benzer bir ortamın topluma modellenmiş halinin ortaya çıkacağına eminim.


Gelecek ay başka bir yazıda görüşmek üzere…


Attica, Attica!!!


Bu yazıyı yazarken dinlediğim albümler:

-Clint Mansell ve Kronos Quartet- Requiem For A Dream Soundtrack.

0 yorum: