7 Temmuz 2011 Perşembe

ANANA DA DALE BABANA DA DALE

Ankaralıyım. Ama Angaralı değilim. Sanırım bu farkı, Ankara'da yaşayan ya da oradaki yaşam kültürüne alışkın herkes anlayacaktır. Ama bilmeyenler için anlatayım. Ankara'da iki tür kültür vardır. Biri dışarıdan gelen yüksek mevkideki memurların ve Ankara'nın ilçelerinden çıkan az sayıdaki insanın oluşturduğu elit kültürdür. Ama asla entelektüel bir kültür değildir. Ankara bir entelektüalite şehri olamamıştır hiçbir zaman, olamayacaktır da. Çünkü sosyal kodları buna elverişli değildir. Elit kültürden kastım Çankaya ve Yenimahalle'nin lüks bölgelerinde mocha içip Demet Akalın dinleyen kesimdir.

İkinci tür ise yoğunluğu Altındağ, Sincan ve Keçiören civarında bulunan varoş kültürüdür. Varoş dediğime de bakmayın. Varoştan kastım gecekondu mahalleleri değil. Hepsi doğalgazlı, son teknoloji evlerde yaşayan ve orta sınıfı temsil eden aileler bunlar. Özellikle bir kısmı evlerinde uydu anteni bulundurup sabahtan akşama kadar Flash TV ve Samanyolu izleme çelişkisini dibine kadar yaşayan insanlardır. Çoğunluğu AKP'ye, bir kısmı da eski alışkanlıklarından olsa gerek MHP'ye oy verirler. Hemen tamamı "namuslu", delikanlı tiplerdir. Gündüzleri mahallelerindeki el ele gezen çiftlere laf atıp, Gökçek belediyesinin A takımını göreve çağırıp bu "ahlaksızları" dövdüren ama akşam da soluğu sazlı-sözlü, konslu eğlencelerle dolu pavyonlarda alan tiplerdir. Hayatlarındaki geceyle gündüz arasında gidip gelen çelişki aslında kendi suçları değildir. Gökçek'in Ankara tecavüzü başladığı yıllardan beri bu tali ve çıbanlı kültür büyüyüp serpilmiştir bile. Muhafazakar AKP ve Gökçek en çok oyu bu sınıftan topladığı için kültürlerine çoğu zaman göz yumar hatta destek bile çıkarlar.

İşte bu tali kültür nasıl olduysa kendi müzik alanını yaratmaya başladı ve bugün gerçekten de dört başı mamur bir furya olup çıktı. 90'ların başında Oğuz Yılmaz vardı. Sincanlı değildi ama Sincanlı kimliğini içselleştirip imajını ona göre yaratmıştı. Yaptığı en özgün iş popüler şarkıların ya da o caanım Orta Anadolu türkülerinin sözlerini değiştirip ürkek bir cinsellik ekleyerek albümler yapmaktı. Oğuz Yılmaz, bahsi geçen kültür Ankara'da tam olarak oturmaya başladığında ticari olarak neyin tuttuğunu çok iyi kavramış son derece zeki bir adamdı. Ardılları hemen gelmeye başladı ve önce "Sincanlı", sonra da "Ankaralı" ön adlı şarkıcı-türkücüler mantar gibi çoğalmaya başladılar. Nedense başında Sincanlı ibaresi bulunan şarkıcıların albümleri satış rekorları kırıyordu. Gayrıresmi rakamlara göre Oğuz Yılmaz başta olmak üzere bu furyanın çıkardığı albümler, Tarkan kadar olmasa da en azından bir Yaşar kadar satabiliyorlardı.

Bir dönem Seattle'da başlayıp tüm Amerika'nın anlayamadığı, uzak durduğu bir furya başlamıştı. Bir nevi rap kültürüydü ama bugünkü gibi Hip-hop ve R&B'yi yanına alıp da devleşmemişti daha. Bugün, Beyonce, Don Omar gibi isimlerin asıl kökleri oralardan gelmeydi. Sincan bir anda Türkiye'de böyle bir alternatif kültürün başşehri konumuna erişmişti. Altındağ kökenli Ankaralı Turgut, Oğuz Yılmaz'dan sonra furyanın ikinci süperstarı olmuştu. Turgut'un Yılmaz'dan farkı bozlak ve arabesk konusunda daha bilgili olması, sesinin daha güzel bulunması ve en önemlisi de cinsellik soslu aranjelerinde korkak davranmayıp sonuna kadar gidebilmesiydi. Ankaralı Yasemin ve 2000'lerde Ankaralı Namık da devreye girince Oğuz Yılmaz kendisine daha saygın bir yol tutmayı seçti. Şüphesiz aralarında en zekisi ve bu işlere kafası en çok basan oydu. Bu yüzden her adımı doğru oynayıp tutturdu. Bir süre sonra adının başından Sincanlı ibaresini de atarak önce Ankara'nın sonra da tüm Türkiye'nin "halk müziği sanatçısı" oluverdi. Diğer "Ankaralı"lar lokal olmakla yetindiler. 2000'lerde artık Ankara'nın her ilçesi ya da her semtinden bir şarkıcı kaset çıkarabiliyor. Farz-ı misal Pursaklarlı Halil diye bir şarkıcıya rastlamanız sizi şaşırtmasın.

Bu albümlerin kendine has en iyi özelliği ise mükemmel elektro bağlama çalışmaları. Şarkılardan sözleri attığınız takdirde bağlama resitallerinin tadına varabilmeniz mümkün. Yukarıda videosu bulunan ve bu yazının da ilham kaynağı olan Ali Yaprak'ın bağlaması Arif Sağ'ın kalitesinden çok da eksik değildir mesela. Bu şarkıcılar, "arabada beş evde onbeş" tarzı sözler yazayım şarkılarım kapışılsın gibi bir düşüncede kalmadılar. İşin müzik yanının da doldurulması gerektiğini biliyorlardı. Daha çok Kayseri'den ithal bağlamacılar ve Kırşehir-Kaman kökenli davul-zurna-zil-kaşık enstrümanistleri, furyanın biçimsel tamamlayıcısı oldular bir süre sonra. Örneğin Ankaralı Yasin'in albümlerinde eşsiz bağlama ziyafetleri ve diğerlerine nazaran biraz daha ağırbaşlı işler bulmanız mümkünken, Ankaralı Namık o berbat sesi ve lümpen cinsellik takıntısıyla sadece Angaralılara kendini kabul ettirebilen bir isim olmaktan öteye gidemedi. Fakat devir imaj devri olduğundan Yasin gibi fark yaratmaya çalışanlar da "Ankaralı X" kimliğinin üzerlerine yapışmasından dolayı genele kendilerini kabul ettiremediler.

Bu furyanın bir de pavyon ayağı vardır. Çankırı Caddesi, Dışkapı, Bentderesi gibi Altındağ'ın "mühim" caddeleri bu pavyonlarla doludur. Kemal Sunal'ın oynadığı Düttürü Dünya filminde gördüğünüz pavyonlardan farklı yanı "Angara" kültürünün baş teması olan müziğe ikametgah olmasıdır. Videoda görüldüğü gibi seksi danslar (aslı Ankara Seymen havası olan folklör çeşidinin bozulmuş ve mutasyona uğramış hali) bağlama virtüözleri ve örneklerini Flash TV'de çoğu akşam görebileceğiniz etek giymiş erkek köçekler (ki Ankara ve Orta Anadolu kültüründe bu hiçbir zaman olmamıştır) aslolan müziği şehvetli terlerin akıtıldığı pistlerde elemine ederler. Angara kültürünün baş amacı illegal sekstir. Şarkılar ve sözleri de bu amaca hizmet eder. Muhafazakar, AKP'ye oy veren genç ve orta yaşlı Angaralılar müzik-pavyon ikilisinde geceleri karılarını aldatıp sabahları Gökçek'in belediyesindeki işlerine gider ve akşam evde STV haberde "Ergenekon darbecilerini" izlerler. Yolda giderken ya da otobüste son model cep telefonlarının sesini açarak müziklerini ifşa etmek de bir başka alışkanlıklarıdır.

Tüm bunları yapmak zeka ister. Angaralı tayfasının zekadan yoksun olduğunu söylemek en hafifiyle saflıktır. Anana da Dale Babana da Dale örneğindeki gibi Don Omar'ın şarkısını, hem de kendi materyalini kullanarak saf dışı etmek ve tamamen Angaralılaştırmak, üstelik kelime oyunlarıyla süslemek zeka ister. "Sen çubuklusun da biz çubuksuz muyuz" gibi hem Ankara'nın Çubuk ilçesinin adını kullanarak gayet masumane bir cümle kurup hem de dibine kadar lümpen erotik mesajlar verebilmek şarkılarında en sık kullanılan taktiklerinden birisidir zaten. Fakat ne olursa olsun uzmanlık şarttır. Bu "alemin" bir elemanı olabilmek için aylarca bağlama kursları alırlar. Beyhude bir uğraş olarak görmeden bir disiplin içinde o enstrümana hakim olmaya çalışırlar. Amatörlere yerin olmadığı bir anlayıştır Angaralılık.  Pavyonda yukarıdaki dansı eden kızlar vücutlarına dikkat etmek zorundadırlar, güzellikleri ya da seksapelleri kaybolmamak zorundadır. Meze olunmak için bile o profesyonelliği sonuna kadar götürmek şarttır.

Bugün Angaralı furyası ve tarzı eskisi kadar genele yayılmış değil. Yavaş yavaş kendi içinde monotonlaşarak Ulus civarına sıkışıp kalıyor. Sincan halkı da eski popülasyon özelliklerini değiştirmiş, yeniden 28 Şubat öncesindeki koyu muhafazakarlıklarına geri dönüyor. Ama pavyon ve düğünlerde, Baba Zula, Feyruz Derinbulut gibilerini bile etkileyebilecek alternatif bir müzik kimyası hala savaşımını vermekte. AKP'nin getirdiği anlayışın yavaş yavaş bu kültürle çatışmaya başlaması ve ilk büyük kavgada Bentderesi'nin hizaya getirilmesi, furyanın maçın sonlarına doğru geride kaldığının ilk emaresiydi. Yine de "vekilime kaymak lazım" gibi şarkılar üretebilen Turgut gibiler, takımın en iyi oyuncuları olma hüvviyetini kaybetmiyorlar. Don Omar'ın korkulu rüyası olmaya devam ediyorlar.

4 yorum:

Baran Doğan dedi ki...

Doğma büyüme Geçiörenli ve bağlama çalan biri olarak ben de bu akımın doğumundan bugüne kadar olanki sürecinin yakın tanığıyım. Bu yazı sayesinde ne zamandır merak ettiğim "Kaymak Lazım" parçasını dinledim. AT'ye helal olsun diyorum, iyi yazmış.

Adsız dedi ki...

Doktora tezi düzeyinde gayet güzel yazınızı tebrik ederim...elinize sağlık.Yıllarını sadece iş nedeniyle Ankarada geçirmiş bir İzmirli olarak bunların hepsini yakından biliyorum.Herkesin işinin gücünün iki lokma peşinde ömür tüketmek olduğu ruhsuz,zoraki yaşanılan,tanıdığım herkesin bir şekilde kaçmak istese de kaçamadığı şehire benzeyen irice köyümüz.Diyebilirim ki böyle başka bir kentimiz yok.İçinde hala sevdiğim dostlarım var ama bir o kadar da yobaz ve bu türden "yoz kültür" veya haydi nezaket edelim "popüler kültür" ün esiri olmuş cahil de var.Yanlış anlaşılmasını istemem sözlerimin (çünkü anlaşılabilir)ben eski köy kültüründen ve onu hala yaşatan gerçek kültürel öğelerden ve insanımızdan söz etmiyorum.Ben Ulusta filizlenen bu yozluktan söz ediyorum.Müdavimi çok ama normaldir.(Ankaralı Turgutu tenzih etmek hiç olmazsa koyduğu laf yüzünden alnından öpmek lazım..Dinleyip de utanan olmuş mudur acaba.)

Muhammed Tiryaki dedi ki...

Baran hocam ben de en son Geçiören'de oturmuştum. Fatih Stadı'nın üstünde Bursa caddesinde.

Sevgili ziyaretçi 14 yaşıma kadar bilfiil kaldığım Ankara'yı, o zamanki hallerini çok severdim. Ama tek bir adam (İ.M. Gökçek ve sülalesi) o sevgiyi eski sevgilinin yozlaşmasına acıma haline getirdi.

muhaber dedi ki...

ne zamandır "sen çubuklusun da biz çubuksuz muyuz?" sözlü şarkıyı arıyordum. google'den buraya geldim. güzel bir espri .