31 Temmuz 2011 Pazar

VERTIGO/YÜKSEKLİK KORKUSU-ÖLÜM KORKUSU (1958)

Yönetmen: Alfred Hitchcock
Oyuncular: James Stewart, Kim Novak
Önemli ödül ve adaylıklar:
-Ses ve sanat yönetimi dallarında Oscar adaylığı
-Yönetmenler Birliği en iyi yönetmen adayı
IMDB Puanı: 8,5/10
Estar Abi Puanları:
-Alfred Hitchcock: 9
-Kim Novak: 8
-James Stewart: 8
-Saul Bass (jenerik dizayn): 10
-Bernard Herrmann (müzik): 7
-George Tomasini (kurgu): 4
Genel Puan: 7/10

Alfred Hitchcock'un kare ası şu filmlerden oluşur:

-Rear Window/Arka Pencere
-Vertigo/Yükseklik Korkusu
-North by Northwest/Gizli Teşkilat
-Psycho/Sapık

Vertigo kanımca bunların arasında en zayıf kalanıdır. Ama Hitchcock'un sanatçı yönünü seven eleştirmenlerce en beğenilen filmidir. Vertigo, Psycho'daki çarpıcılığı, North by Northwest'teki eğlenceyi ya da Rear Window'daki zekayı verebilen bir film değildir ama metaforlarla dolu hikayesi ve alt planda usul usul işlenen aşk temasıyla diğerlerinden farklı bir filmdir. Genel konu olarak anlaşılır olsa da vermek istenenin hemen kavranılamayacağı bir film Vertigo.

Vertigo'yu ilk kez çok küçükken TV'de izlemiştim. O izlememden sadece ilk sahne aklımda kalmıştı. 2 yıl önce yeniden ekran başına geçtiğimde biraz hayal kırıklığına uğramıştım. Bu kadar büyük bir Hitchcock filmi olmasına rağmen istediğimi alamamıştım. Ama bunun benim beklentimin farklılığından kaynaklandığını düşünüp filmi yeniden izledim. Sonuç aynı. Vertigo diğer 3 filme yaklaşamayan "iyi bir film".

SPOILER--------------------------------------

Vertigo, Saul Bass'ın Hitchcock filmlerinin girişlerini mükemmelen anime ettiği bir açılış jeneriğiyle başlıyor. Yüzü Kim Novak'a benzeyen bir kadının dudaklarını ve gözlerini, içindeki telaşı izliyoruz jenerik boyunca. En son kadının gözünde vertigo etkisini sembolize eden bir helezon görürüz ki bunu Psycho'nun duş sahnesinin bitişinde de görmüştük. O sahnenin Bass tarafından çekildiğine dair dedikodularının ana sebebi de zaten bu benzerliktir. Film, diğer Hitchcock filmlerinin genel eksenine çok benzeyen bir kaçma-kovalamacayla açılıyor.

Hitchcock, detaylara, "diğerlerine" önem vermeyen, filmde bunu hiç ele almayan bir yönetmen. Böylece seyircinin dikkatini boş yere dağıtmamış oluyor. Açılışta kovalanan suçlunun yüzünü göremememiz de bu yüzden. Robin Wood'un da Hitchcock hakkındaki kitabında bahsettiği gibi bu sahnede James Stewart'ı çatıda asılı kalmış şekilde bırakıyoruz. Wood bunu Stewart'ın film boyunca Kim Novak'ın karakteri olan Madeleine'e olan aşkını temsil edecek bir muallaklık olarak görüyor. Hikayede Stewart'ın ihtiyaç duyduğu ve Pierre Boileau-Thomas Narcejac ikilisinin romanında bulunmayan Midge karakteri, Madeleine'ın tersi olarak resmediliyor ve zıtlıklar ortamı sağlanarak Stewart'ın karakteri olan Scottie'nin içine düştüğü çelişik durum metaforlanılıyor.

Hitchcock hikayenin uyarlandığı D'Entre Les Morts kitabına çok az sadık kalıyor. Değişikliklerden biri de Scottie'nin daha genç bir dedektif olması. Film gişede başarısız olunca James Stewart'ın yaşı Hitchcock tarafından fiyaskonun sebebi olarak görülüyor.

Hitchcock'un detayları boş verme taktiğinin bir unsuru da Elster karakterine ne olduğu. Hazırladığı dalavere intiharın sonucunda "yaslı koca"nın foyası meydana çıkınca ona ne olacağı, Hitch Amca'ya göre bizi ilgilendirmiyor. O dakikadan sonra tek derdimiz Scottie'nin Judy'nin gerçek kimliğini ortaya çıkarıp çıkaramayacağı olacaktır bizim derdimiz. Hatta sırf bu yüzden Judy'nin Scottie'ye yazdığı mektubu hemen izleyici de görüyor ve dönen dalavereyi önce biz öğreniyoruz. Bu Hitchcock'un ilk defa yaptığı bir şey değil ama bana göre bu tutum Vertigo'da akıllıca olmamış. Judy'nin gerçek kimliğini filmin sonunda öğrenmemiz daha doğru olacaktı gibi geliyor bana.

Vertigo yer yer sıkıcı bir film. Özellikle Judy'nin Madeleine'a benzemesi için gerekli mayaj ve elbise seçimlerinin yapıldığı sahneler gereğinden fazla uzun tutulmuş. Scottie'nin arabasıyla bitmek tükenmez takipleri de aynı şekilde. Bu sıkıntı kare asın saydığım diğer üç filmde hiçbir şekilde yer almıyor. Bu da Vertigo'nun diğer filmlere nazaran eksiği olduğuna bir kanıt daha teşkil ediyor.

Filmde metaforik öğeler şaşmaz bir Hitchcock taktiği olarak yine sahada. Madeleine'ın saçının arkasındaki buklenin yukarıda bahsettiğim vertigo etkisine atıfta bulunmak için hissettirdiği helezonik şekil buna iyi bir örnek. Yine kilisenin kulesine çıkan binanın helezonik merdivenlerle kaplı olmasından da bahsedebiliriz.

Vertigo, Scottie'nin yükseklik korkusunu nasıl aldığını ve bu şok edici durumdan kurtulmak için bir başka şoka doğru nasıl ilerlediğini anlatıyor. Bunu yaparken de o sıralar hamile olduğundan film ekibinden çıkarılan Vera Miles'ın yerine çok doğru bir seçimle alınan Kim Novak'ın benzersiz güzelliğine kapılmasını temaya yardımcı bir motif olarak kullanıyor.

SPOILER-----------------------------------------

Vertigo, Türk kaynaklarında iki isimle kullanılıyor. Yoğunlukla Ölüm Korkusu tercih edilse de bana Yükseklik Korkusu daha etkili ve daha doğru geliyor. Vertigo'nun kelime anlamı da zaten yükseklik korkusunun getirdiği bulantı durumu. Vertigo etkisi film boyunca çeşitli renk değişiklikleriyle gösterilirken Kim Novak'ın ilk kez göründüğü sahnede kullanılan aşırı kırmızı da aşka ve Madeleine'ın gizemine yapılan başka bir atıf zaten. Bunun yanı sıra vertigo etkisi rüya sahnesinde de çarpıcı bir şekilde karşımıza çıkıyor.



İlginç Bilgi: Bu filmde Hitchcock tarafından icat edilen bir çekim tekniği, sinema tarihine maloldu. Vertigo etkisini daha iyi yansıtabilmek için kameranın geriye çekilip zoom'un ileriye doğru hareketi yoluyla oluşan dolly in cam out tekniği ilk kez bu filmde kullanıldı. Sadece 3 sahnede tekrar edilerek kullanıldı ve 19000 dolara mal oldu.

THE GHOST WRITER/HAYALET YAZAR (2010)

Yönetmen: Roman Polanski
Oyuncular: Ewan McGregor, Pierce Brosnan
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-Berlin Uluslararası Film Festivali en iyi yönetmen ödülü, Altın Ayı adayı
-Film, yönetmen, aktör dahil 6 dalda Avrupa Film Ödülü
IMDB Puanı: 7,5/10
Estar Abi Puanları:
-Roman Polanski: 6
-Alexandre Desplat (müzik): 8
-Ewan McGregor: 7
Genel Puan: 6/10

Roman Polanski'yle yıldızım pek barışık değil. Chinatown/Çin Mahallesi ya da Rosemary's Baby/Rosemary'nin Bebeği çok sevilen filmleri ama ben iki filmin de abartıldığını düşünüyorum. İzlediklerim arasında kalburüstü bulduğum tek filmi, The Pianist olmuştu. Hayalet Yazar da Sinema dergisi tarafından ayın en iyi DVD'si ilan edilmişti son sayıda. Zaten film sinemalarımıza uğramadan ev sineması yoluyla piyasaya çıktı önce.

Polanski'nin Amerika'ya girmesi yasak olmasına hatta İsviçre'de tutuklu kalmasına rağmen ısrar ve inatla çekimlerini tamamlamaya çalıştığı filmi, bir politik gerilim. Ama bir Alan J. Pakula ya da Fred Zinnemann tarzıyla çekmiş değil. Polanski'nin kendine özgü karanlık tarzının hakim olduğu film, İngiltere eski başbakanının (bizim Türkçe özürlü medyamız olsa "eski İngiltere başbakanı" şeklinde yazardı) anılarını yazmak için tutulmuş bir yazarın, başbakanın Amerika'daki evinde ve çevresinde dönen dolaplardan haberdar olmaya başladığında içine düştüğü tehlikeyi anlatıyor. Irak'ta ABD ile birlikte hareket eden, Pierce Brosnan'ın canlandırdığı ex-başbakanı açtığı davayla köşeye sıkıştıran kabine üyesi, geçmişten gelen bilinmezlikler hayalet yazarın dikkatini çektikçe filmin gerilim düzeyi biraz daha artıyor.

Film ilk yarısında öyle bir hazırlık evresi yürütüyor ki ikinci yarıya bile sarkıyor bu durum. Sarkan kurgusal anlayış filmin gidişatını da etkileyince ortaya hedefi tutturamayan bir film çıkıyor. Açılışta bir yabancılaşma efekti olarak kullanılan araba, Navigasyon sahnesi, final sahnesi gibi kimi ham-zirveleri var filmin ama bu zirveler bir türlü bütüne etki edemiyor. The Ghost Writer en nihayetinde izlenmese de olur türünden bir film.

İlginç Bilgi: Polanski Amerika'ya giremediğinden filmdeki Massachusetts sahnelerini Almanya'da bir sahil kasabasında çekmiş.

29 Temmuz 2011 Cuma

EV (2010)

Yönetmen: Alper Özyurtlu, Caner Özyurtlu
Oyuncular: Deniz Celiloğlu, Gülçin Santırcıoğlu
Başlıca ödül ve adaylıklar: Yok
Sinematürk Puanı: 7,73/10
IMDB Puanı: 6,2/10
Estar Abi Puanları:
-Deniz Celiloğlu: 9
-Aras Demiray (görüntü yönetmeni): 8
Genel Puan: 8/10

Hep söylemişimdir, Türk senaristleri böyle bir ülkede senaryo sıkıntısı çekmemeli diye. Ülkede filme alınacak o kadar çok şey var ki, kurgu bir hikayeye gerek bile yok. Örneğin daha dün Emenike sitemkar bir şekilde ülkemize veda etti. Mesela Emenike'nin yaşadığı süreç rahatlıkla bir filme konu olabilir. Böyle binlerce olay var. Facebook popülaritesinin zirvesindeyken David Fincher, The Social Network/Sosyal Ağ'ı çekip Oscar'a bile çok yaklaşmıştı. BBG yarışmaları da öyle. İçinden türlü hikayeler çıkabilecek bir olgu. Draması da yapılır, komedisi de gerilimi de. Soya bitkisi gibi, neye koysan tat verir, bir yalnız başınayken tadı yoktur. Nihayet dizilerden tanıdığımız Özyurtlu kardeşler BBG olgusundan bir gerilim filmi çıkarabildiler.

İlk kez Sinema dergisinde Ayın Filmleri sayfalarında gördüğümde ilgimi çekmişti film. BBG evine dalan bir katil fikri hoşuma gitmişti. Aslında benim aklımda kendisi de yarışmacı olup diğer yarışmacıları tek tek öldüren bir seri katil fikri vardı ama olsun bu da iyiydi. Film vizyona girdiğinde pek beğenilmedi. Hatta normalde olmayacak biçimde 1 ay sonra Kanal D'de yayınlandı, o zaman kaçırmıştım ama geçen akşam Star'daki yayını kaçırmadım. Toptan bir medya eleştirisiydi filmdeki ama kanallar yarışa girmişti filmi yayınlamak için. Medya eleştirisinin kendisi bile rating getiriyorsa o bile medyanın baştacıydı anlaşılan. Üstelik filmin sonunu kesip filme küfrederek yayınlayarak keyiflerini daha da bir arttırıyorlardı anlaşılan.

Ev, başrol oyuncusu tiyatro kökenli Deniz Celiloğlu'nun kötü adam tiplemesinde filmi tek başına sırtladığı bir yapım. Yarışmacı rolündeki oyuncular dizilerde sık sık yer bulan kişiler ama burada o kadar da başarılı olamamışlar. Yine de hikaye bazı kusurlarına rağmen sağlam olunca vasat oyunculuklar çok sırıtmamış. Bir karışıklıktan yararlanıp yarışma evine dalan ve tüm kapılara bomba yerleştiren bir katil yarışmacıları rehin alıp polisle kedi-fare oyunu oynayınca, üstelik bu krizin tüm kanallarda canlı yayınlanmasını isteyince ortalığın karıştığı bir film Ev. İzlemesi keyifli, bol bağırış çağırıştan sıkılmayacak izleyici için gerilimi sağlam bir film. Hataları ve eksiklerine rağmen Türk filmlerinde fikir sıkıntısının zirveye vardığı şu dönemde özgünlüğüyle kabul edilebilir bir görselliğe de sahip. Bir gerilim filmi için fazla aydınlık olması dışında elbette. Biraz da işi Amerikan filmlerine öykünmenin üzerine çıkarıp yerelleştirebilselerdi daha iyi olurdu ama bu kadarı bile bana yetti doğrusu.



İlginç Bilgi: Bir devamlılık hatası farkettim. Deniz Celiloğlu'nun kolunda bombaları patlatmaya yarayan kol saati, finalde kolunda görünmüyor.

28 Temmuz 2011 Perşembe

OIA MÜZİK, ZEKİ MÜREN, YARALI GÖNÜL, MISIRLOU VE EFSANELER

Bestecisi tam bir muamma olup Pulp Fiction/Ucuz Roman'da Quentin Tarantino yeniden ortaya çıkartana dek unutulmaya yüz tutan, kimine göre eski bir Mısır şarkısı, kimine göreyse Yunan şarkısı olan Misirlou, 1971'de Dert Ortağımsın Benim adlı Suat Sayın şarkısıyla beraber bir Zeki Müren 45'liğinde yer almıştı. Daha sonra Pamela Spence de aynı sözlerle bu şarkıyı seslendirecek ve söz müziği Suat Sayın'a kayıtlı olacak şekilde Yaralı Gönül (bazı toplamalarda Yaralı Gönlüm) adıyla Türk müzik tarihinde yerini alacaktı.

İşte o unutulan şarkıya, sıradışı mixleriyle alternatif bir janr yaratan OIA Müzik ekibi mükemmel bir cover yaptı. Zeki Müren ve Elvis Presley, Jimi Hendrix, James Brown, Michael Jackson gibi efsanelerin görüntülerinden oluşan uyumlu bir kliple de Ocak ayında Facebook üzerinden piyasaya sunulan video bugünlerde çok popüler. Benzer sanatçıların yine yer aldığı enstrümantal versiyon Lou ve Zeki Müren'in orijinal kaydının da yer aldığı bir single bu hafta piyasaya sürüldü. Bir çok kulüp şarkısına göre daha eli yüzü düzgün bir uyarlaması olan Yaralı Gönül, OIA Müzik ekibinin diğer mixleri arasında açık ara en önde yer alıyor. Öyle ki bir haftadır başka şarkı dinlemez oldum. Aşağıda Yaralı Gönül'ün OIA mix videosu ve Lou için hazırlanmış videoyu izleyince bana hak verebilirsiniz.



OIA Müzik'in Barış Manço'nun Dönence'sini de coverladığı videolarına buradan Facebook yoluyla ulaşabilirsiniz.

Bir de benden hediye... Orijinal single'ı mutlaka almanızı tavsiye ederek albümdeki şarkıları da içeren bir Misirlou toplaması hazırladım sizlere. Buradan edinebilirsiniz. Keyifli dinlemeler.

26 Temmuz 2011 Salı

HWANGHAE (2010)

Yönetmen: Hong-jin Na
Oyuncular: Yun-seok Kim, Jung-woo Ha
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-Asya Film ödülleri en iyi aktör ödülü: Jung-woo Ha
IMDB Puanı: 7,5/10
Estar Abi Puanları:
-Hong-jin Na (senaryo): 1
-Hong-jin Na (yönetmen): 7
-Jung-woo Ha: 6
Genel Puan: 5/10

Chugyeogja/Ölümcül Takip, Hong-jin Na'nın ilk filmiydi ve çok iyi bulmuştum o filmi. Hwanghae ise yönetmenin ikinci ve şimdilik son filmi ve üstelik as oyuncuları her iki filmde de oynadı. Doğal olarak Hwanghae'yi izlememek olmazdı. Büyük bir beklenti oluşmuştu bende. Hem aynı yönetmen, hem de aynı oyuncular bir başka polisiye filmde beraberlerdi çünkü. Ama maalesef bilindik Uzakdoğu filmlerindeki şiddeti stilize etme merakına yenik düşmüş, senaryo boşlukları konusunda son derece cömert bir aksiyon filmi çıktı karşıma. Oysa ki başlangıçta yer alan, filmin ayrıldığı 4 bölümden biri olan Taksi Şoförü bölümü bir derinliğe sahipti. Filmin ileriki bölümleri için çok şey vaat ediyordu. Ama bu vaat kuru kaldı.

Hwanghae, Çin'e yerleşmiş Kuzey Koreli (Juseon deniliyormuş bunlara) bir taksicinin Güney Kore'ye çalışmaya gidip izini kaybettiren karısını bulmak için bir mafya babasının teklif ettiği kiralık katillik işini kabul etmesi ve Güney Kore'de yaşadığı maceraları anlatıyor. Film öyle bir film ki öldürülecek adamın neden öldürülmesi gerektiğini söylemiyor. Adamımızın Güney'de içine düştüğü tuzaklar tam anlamıyla çorba oluyor ve birbiriyle rakip konuma düşen iki çetenin yaptıklarının sebepleri güme gidiyor. Yani ortada tam bir senaryo felaketi var. Oysa Hong-jin Na, Chugyeogja'yı da kendisi yazmış ve muazzam bir iş çıkartmıştı.

Bu filmden öğrendiğimiz bir şey varsa o da Güney Kore'de en büyük fedailerin bile ateşli silah kullanmadığı. Millet birbirine balta, bıçak ne bulursa hep kesici aletlerle giriyor. Bir tabanca olsa 2 dakikada hallolacak bir sahne bu yüzden 15 dakika sürüyor ve olması gerekenden daha kanlı olup çıkıyor. Bu da filmi kan görmeyi seven şiddetsever izleyici için iyi yapsa da bizim gibi beklentisi farklı olan insanlar için sıkıcı bir deneyim olmaktan öteye gidemiyor. Hani Cüneyt Arkın oynasa bizim gençliğin en alaycı kelimelerle eleştireceği bir filmken ülke çapında Oldeuboi/İhtiyar Delikanlı'nın popülaritesine yaklaşsa bir sinema şaheseri muamelesi yapılırdı kesin.

İlginç Bilgi: Hong-jin Na'nın adı bu filmden sonra Güney Kore'de "gore delisi"ne çıkmış. Haksız da sayılmazlar.

MADEO/ANNE (2009)

Yönetmen: Joon-ho Bong
Oyuncular: Hye-ja Kim, Bin Won
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-En iyi film dahil 3 dalda Asya Film Ödülleri ödülü
-Boston, Ohio, Kansas, Los Angeles, San Francisco Yazarlar Birliklerince en iyi yabancı film ödülleri
IMDB Puanı: 7,9/10
Estara Abi Puanları:
-Hye-ja Kim: 9
-Joon-ho Bong: 7
Genel Puan: 7/10

Salinui Chueok/Cinayet Günlükleri filmin daha bir hafta evvel izlemiş ve çok başarılı bulmuştum. Aynı filmin yönetmeni Joon-ho Bong'un izlemediğim tek filmi olan Madeo böylece izleme listesinde en ön sıraya çıkmıştı. Hatta ve hatta geçen hafta bol bol Güney Kore yapımı filmler izledim ve çoğundan memnun kaldım. Madeo, Cinayet Günlükleri kadar başarılı olmasa da ilgi çekici film.

Madeo'da en çok ilgimi çeken şey giriş ve final sahneleri oldu. Birbiriyle bağlantılı bu iki sahne arasında olanlar biraz formalite kalıyordu hatta finalde. Film, tipi ve görünümü yaptığı dansa pek uygun olmayan orta yaşlı bir kadının dağlık bir alanda müziksiz dans etmesiyle başlıyor, başlangıç için önemli bir soru işareti. Ama filmin zirve noktalarından birinde ve finalde bu dansın sebebini anlayabiliyorsunuz ve müthiş bir final izlemiş oluyorsunuz.

Bana Her Şey Seni Hatırlatıyor şarkısı gibi bu aralar bana izlediğim her film, Psycho/Sapık'ı hatırlatıyor. Orada annesine "aşırı" bağlı bir adam anlatılırken burada zihinsel olarak birazcık sorunlu oğluna "aşırı" düşkün bir anneyi izliyoruz. Oğul, bir cinayet suçlamasıyla içeri alınınca ve polis çocuğun cinayeti işlediğine kanaat getirince gerçek suçluyu aramak anneye düşüyor. Son derece kibar bir akupunkturcu olan kadın (filmde adı yok) oğlunun suçsuzluğunu ispatlamak için hayal bile edemeyeceği şeyleri yaşıyor. Evlat sevgisini en sıradışı bir şekilde anlatan film, düğümü biraz erken çözmese belki de başyapıt olacak bir sürpriz sona sahip ama yönetmen Bong erkenci davranıyor.

Salinui Chueok, tüm oyuncuların harika oynadığı bir filmdi ama Madeo'da yalnızca anne rolündeki Hye-ja Kim dolu dolu canlandırıyor karakterini. Oğlunu kurtarmak için her şeyi göze almış anneyi birebir işleyip kanlı canlı bir hale getiriyor. Filmin müziklerinin de başarılı olduğunu belirtip, sıkıcı Hollywood filmlerinden nefes almak için izlenebileceğini ekleyim.

İlginç Bilgi: Hye-ja Kim toplamda 3 filmde oynamış. İlginçtir, bir önceki filmi olan Mayonnaise'de de isimsiz bir anneyi canlandırmış.

25 Temmuz 2011 Pazartesi

A SIMPLE PLAN/BASİT BİR PLAN (1998)

Yönetmen: Sam Raimi
Oyuncular: Bill Paxton, Billy Bob Thornton
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-Yardımcı aktör ve senaryo dallarında iki Oscar adaylığı
-Chicago, Los Angeles, San Diego şehirlerindeki Film Kritikçileri Birliği, en iyi yardımcı aktör ödülü
-Altın Küre en iyi yardımcı aktör adaylığı
-Aktörler Birliği en iyi yardımcı aktör adaylığı
IMDB Puanı: 7,6/10
Estar Abi Puanları:
-Billy Bob Thornton: 10
-Sam Raimi: 8
Genel Puan: 8/10

Meral Okay'ın da dediği gibi "masum değiliz, hiçbirimiz." Ya da filmin tagline sunumunda da belirtildiği gibi; "bazen iyi insanlar kötü şeyler yapar." Böylesi bir tagline hangi filmleri özetliyorsa o filmleri peşisıra izlemeye hazırım. Sinemada en çok ilgimi çeken temalardan biridir insanın içindeki kötülüğün ortaya çıkması. Norman Bates de zaten bebek yüzlü bir adam değil miydi? Ya da aynı filmden (Psycho/Sapık) Marion Crane yüklü miktarda bir parayı çalıp kaçabilecek birine benziyor muydu?

60'larla birlikte paranın ve Kennedy suikasti sonrası Amerika'da etkisini daha da iyi hissettiren politikacıların getirdiği yeni kapitalizmin insan karakteri üzerindeki büyük hasarı kimi zaman direkt kimi zaman da çaktırmadan anlatan filmler hep yapılagelmiştir. 40'lı yılların kara-film dizaynını alıp güncelleyen Coen Kardeşler'in bu temayı küçük kasabalarda yerleşik Amerikan halkı üzerinden anlatması ya da David Fincher'ın aynı temayı beyaz Amerika'nın göbeğinde, zirvedeki insanlar üzerinden anlatması temasal anlayış açısından birdir. Anlaşılan o ki Sam Raimi, bu temayı bir de kendisi değerlendirmek istemiş.

Üstad marlonbarando (Baran Doğan) tarafından tavsiye alarak izlediğim Basit Bir Plan zaten sevdiğim bir temayı ele alarak beni hemen yakaladı. Aptal suçlular kategorisinden karakterleriyle de kalitesini daha baştan belli etti. Ama en çok da özdeşleşme üzerinde oynadığı oyunlarla sevdiğim bir film oldu.

Basit Bir Plan, karla kaplı bir kasabada ormanlık bir bölgeye düşen bir uçakta 4 milyon dolardan fazla para bulan iki kardeş ve bir serserinin parayı sahiplenmesi üzerine yaptıkları "basit" bir planı anlatıyor. Kardeşlerden küçük olanı (Bill Paxton) tamamen "normal" bir adam. Zaten filmin ilk yarısı boyunca bu sürekli vurgulanıyor. Bir eşi, yolda olan bir bebeği, sıradan ama güzel bir işi olan toplum tarafından sevilen birisi. Büyük kardeş ise (Billy Bob Thornton) tam bir avare. İşsiz, babasından kalma köhne bir evde yaşayan, hafif saf bir adam. Serseri arkadaş ise (Brent Briscoe) büyük kardeşten pek de farklı olmamakla birlikte katlanılması zor bir tip. Üç karakteri de uzun uzun anlatmamın sebebi de yukarıda bahsettiğim  özdeşleşme. Böyle bir üçlü arasında izleyici hemen "normal" olanla özdeşleşiyor. Dalgacı arkadaş ve avare ağabeyi kendine uzak hissediyor. Normal kardeşin parayı ve getireceği tehlikeyi sezerek definelerini yeniden uçağa bırakma kararına saygı duyuyor. Ama bir taraftan da o kadar büyük parayı göz ardı edemiyor. Öte yandan dalgacı arkadaşın bu üçlüden ayrılmasını diliyor. Çünkü dalgacı olan yaptığı ve yapacağı hatalarla işi bozması muhtemel bir tip. Film bittiğinde ise bu özdeşleşme öyle bir tersyüz oluyor ki izleyici baştaki "basit" plana dahil olup, yaşananların sorumlularından biri olup çıkıyor. Dahice... İşte iyi film yapmak için elde bulundurulması gereken üç-beş altın kuraldan biri. Fargo ve Psycho da aynı formülden yola çıkıp çok başarılı ve mükemmel filmler olmamış mıydı?

Üstelik... Billy Bob Thornton... Hiçbir zaman "benim oyuncum" olmamış bu isim öyle bir performans ortaya koyuyor ki saf ağabey rolünde filmi adeta tek başına sırtlayıp götürüyor. Zaten hiçbir zaman büyük bir oyuncu olamamış Bill Paxton'ın tüm kusurlarını örtüyor. Thornton'ın yukarıdaki künyede yer alan ödüller bölümünde tek başına yer alması bile bunun kanıtı. Başlarda itici ama sonradan izleyicinin bile vicdan azabı duyacağı kadar içli ve hüzünlü bir karakteri oynarken sinema sanatının doruklarında geziyor Thornton. Minimal ama devasa bir oyunculuk gösterisi izlemek isteyenler için ilaç gibi bir performans.

A Simple Plan, başta Coen Kardeşler'in suç filmlerini sevenler tarafından hatmedilmeli. Benim dahi gözümden kaçacak kadar az bilinen bir film olarak herkese izlettirilmeli. Bütçesi ve Raimi'nin acelesinden dolayı oluşan bir iki önemsiz kusur es geçilerek insan olmanın özünde yatan kötülüğün tarifinin tadına varılmalı.

İlginç Bilgi: Bu film, Japonya'dan gelen maddi destek olmasaymış, çekilemeyecekmiş. Sam Raimi, bütçe sıkıntısından bunaldığı her an filmi rafa kaldıracağından bahsediyormuş. Japonların artı hanelerine yazdım bunu.

22 Temmuz 2011 Cuma

KILLER'S KISS (1955)

Yönetmen: Stanley Kubrick
Oyuncular: Jamie Smith, Irene Kane
Başlıca ödül ve adaylıklar: Locarno Uluslarası Film Festivali en iyi yönetmen ödülü
IMDB Puanı: 6,7/10
Estar Abi Puanları:
-Stanley Kubrick: 7
-Irene Kane: 7
-Frank Silvera (aktör): 8
Genel Puan: 7/10

Her yönetmenin daha ev yapımı filmleri çektiği, küçük bütçelerle iyi film kotarmaya uğraştığı bir dönem vardır. Stanley Kubrick gibi dev bir isim de böyle bir dönemden geçti. Fear and Desire ve Killer's Kiss'i çektiği 1953-55 arası dönem Kubrick için amatörlük yıllarıydı. Ama bir yıl sonra The Killing/Son Darbe gibi bir başyapıtı çekerek bu amatör dönemi unutturacaktı ve bir daha da hiç sıradan bir film çekmeyecekti.

Killer's Kiss, Kubrick'in kendi yazdığı, yanlış anlamalar üzerine kurulu, kara-film janrına yakın ama bir kara-film olmayan, sıradan, hatta toplumun kendileri gibi olmayan tabakaları tarafından farkedilmeyen karakterleriyle heyecanlı bir başlangıç yapıtı. Alfred Hitchcock'un 1 yıl önce çektiği Rear Window/Arka Pencere'deki pencereleri karşılıklı apartmanlardan birinde yaşayan emekli olmak üzere olan bir boksörün karşı dairesindeki genç kadına tutulması ve kadının başındaki belaya dahil olmasını anlatıyor.

Filmin finaline kadar üst-düzey bir özelliği yok ama finaldeki kavga, Kubrick'in gelecekteki tasarımları için bir anahtar. Mızrak, balta gibi alışılagelmemiş araçların cansız mankenlerin önünde yapılan bir kavgada kullanılmasıyla aynı kızı seven iki erkeğin kavgasının tarihten gelen ve sürekli kendini güncelleyen bir realite olduğunu gösteriyor. Manhattan'ın daha sonra Once Upon a Time in America/Bir Zamanlar Amerika'da filminde de kullanılacak manzarasını tepeden gösterdiği bölümler de dikkat çekici.

Irene Kane gibi çirkin olduğu halde son derece çekici bir kadının karşısında Jamie Smith çok kötü bir oyunculuk gösterirken, filmin Ekrem Bora'sı Frank Silvero filmin parlayan yıldızı oluyor.

İlginç Bilgi: Stanley Kubrick'in ikinci eşi Ruth Sobotka bu filmde balerin Iris'i canlandırıyor. Kubrick, Paths of Glory/Zafer Yolları filminden de üçüncü eşi Susanne Christian'ı keşfetmişti.

21 Temmuz 2011 Perşembe

ÜLKÜ TAMER - İHANET YILLARI (2007)

Tam adı Amerika'ya Karşı Eylemleri Araştırma Komitesi. Bilinen adı ise Komünizmle Mücadele Mahkemeleri. 1938 yılında ilk kez resmi olarak kurulan Komite, 1946 ve 1950'de Senatör McCarthy önderliğinde Hollywood'a da el atmış ve komünist olduğu bilinen ya da şüphelenilen sanatçıları soruşturmuştu. Orson  Welles, Charles Chaplin Elia Kazan gibi önemli isimlerin de olduğu bir kara liste yaratılmış, bazı sanatçılar komünist arkadaşlarının isimlerini vererek kendini kurtarmıştı. Komite soruşturmalarından nasibini alan Lillian Helman'ın Şarlatanlar Dönemi adını verdiği yılları Ülkü Tamer İhanet Yılları adlı derlemesinde ele almış.

Tamer, önsöz hariç kitaba yorumlarını hiç katmayarak sadece mahkeme tutanaklarını kitaba aktarmayı tercih etmiş. Paul Robeson, Lee J. Cobb, Hans Eisler, Robert Taylor, Ronald Reagan gibi birçok sanatçının Komitece sorgulama tutanaklarının yer aldığı kitapta son derece şaşırtıcı kayıtlar mevcut. Örneğin bu kitap sayesinde çok sevdiğim Lee J. Cobb'un arkadaşlarına ihanet edip "öttüğünü" öğrendim. Elia Kazan, zaten soruşturmanın en ünlü ismiydi ve muhbirliği dolayısıyla aradan geçen 50 yıl sonra bile Onur Ödülü Oscar'ı kazandığında Ed Harris, Nick Nolte gibi isimlerin protestosuna uğramıştı. Pişmanlığını belirttiği On The Waterfront/Rıhtımlar Üzerinde'nin Oscar alması bile imajını kurtaramamıştı. Soruşturmanın en trajik kayıtları ise Nazım Hikmet'in Korku şiirini atfettiği Paul Robeson'a ait. Zenci hakları hakkında konuşmalar yapmak için gitmesi gereken ülkeler sırada bekliyorken komünist olduğu için pasaport alamaması, ama yine de mahkeme başkanına karşı duruşu ve tavrıyla adeta ders vermesi bu kitapta yer alan ilginç bölümlerden biri.

Kitap, McCarthy soruşturmalarının tamamını içermiyor. En azından konunun Hollywood kısmının bile tamamını içermiyor. En lazım olan bilgiler, yani soruşturmaya uğrayanların akıbeti konusunda da bir-ikisi hariç bilgi vermiyor. Bu nedenle eksik bir kitap ama konu hakkında daha önce bilgi sahibi olmayanlar için iyi bir başlangıç olabilir.

Puan: 7/10

ABRE LOS OJOS/AÇ GÖZÜNÜ (1997)

Yönetmen: Alejandro Amenabar
Oyuncular: Eduardo Noriega, Penelope Cruz
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-En iyi film dahil 10 dalda Goya Ödülleri adaylığı
-Tokyo Uluslarası Fİlm Festivali Büyük Jüri Ödülü
IMDB Puanı: 7,9/10
Estar Abi Puanları:
-Alejandro Amenabar (senaryo): 8
-Penelope Cruz: 4
-Eduardo Noriega: 7
-Mariano Marin ve Alejandro Amenabar (müzik): 7
Genel Puan: 7/10

Hollywood'a gelip The Others/Diğerleri filmini çekmeden önce Tesis/Tez ve Aç Gözünü ile zaten tanınmış bir yönetmendi Amenabar. The Others sayesinde ABD sınırları içerisinde de çok sevilen bir isim oldu. Yine de arkası gelmedi ve Amenabar filmlerini ülkesinde çekmeye devam etti. Aç Gözünü ikinci uzun metraj filmi yönetmenin. Hem yazar hem besteci hem de yönetmen kimliğiyle auteur yönetmenler arasında girmesi de Aç Gözünü sayesinde oldu biraz.

Film yalnızca Amenabar'a yaramadı. Penelope Cruz da bu filmle birlikte bir dünya starı haline geldi ve kendisine Hollywood'un kapılarını açan performansını burada verdi. Tabii bu açılımda rolbazlığından çok güzelliği büyük etken oldu diyebiliriz.

Aç Gözünü David Lynch'in alamet-i farikası olmuş, lineer bir kurguyla ilerlemeyen, rüyalar ve kabusların ön plana çıktığı, gerçeklik kavramını sorgulayan filmlerden. Lynch filmleri kadar "anlaşılmaz" değil, finalde kafalardaki tüm soru işaretlerinin cevaplarını teker teker veriyor. Ama Lynch filmlerine tema ve biçim olarak bir öykünme var. Öte yandan klasik kara-film donelerini güncelleştirip alt yapıya yayma fikri de kullanılmış. İnsanoğlunun en büyük meraklarından biri olan ölüm, ölümsüzlük, rüya ve hepsinin ortasına düşen özsaygıyı yaratan unsurları topyekün ele alan film, türdeşleri gibi şizofreniyi de bir olasılık olarak kullansa da bu konuda sıradanlaşmıyor ve tam tersine farklılaşıyor. Çok yakışıklı bir adamın bir kaza sonrası yüzünün tanınmaz hale gelmesinden mütevellit kabul edilme ve beğenilmeye dair korkuları da ele alıp, kimi zaman kusursuzluğun tıraşlanmasını da işliyor.

Kabul edilebilir bir sonla bitmesine rağmen yavan bir tat bırakan film, bende beklentileri karşılamayan ama kötü de olmayan bir film izlenimini yarattı. Amenabar'ın en sevilen filmi olan Mar Adentro/İçimdeki Deniz de aynen böyleydi zaten. Amenabar tarz olarak bir defa yalnızca The Others'la sıradışı olan diğer filmlerinde de sıradışı konuları (snuff filmler, ölümsüzlük, felç gibi) sıradanın sınırında işleyen bir yönetmen.

İlginç Bilgi: Filmin bir de Hollywood versiyonu var. Tom Cruise'un tüm haklarını alıp yönetmen koltuğuna Cameron Crowe'u oturttuğu ve başrolü de kendine verdiği Vanilla Sky, Abre Los Ojos'un pek beğenilmeyen Hollywood versiyonu. O filmde de Penelope Cruz oynuyor.

20 Temmuz 2011 Çarşamba

SECRET AGENT/GİZLİ AJAN (1936)

Yönetmen: Alfred Hitchcock
Oyuncular: John Gielgud, Peter Lorre
Başlıca ödül ve adaylıklar: Yok
IMDB Puanı: 6,7/10
Estar Abi Puanları:
-Peter Lorre: 9
-Alfred Hitchcock: 3
-John Gielgud: 6
-Charles Bennett (senaryo -uyarlayan-): 1
Genel Puan: 4

Alfred Hitchcock'un tüm filmlerini izlemeye kendinizi adadığınızda arada böyle kötü filmleri izleme zahmetinde de bulunmuş oluyorsunuz. Hitchcock'la ilk defa The Man Who Knew Too Much/Çok Şey Bilen Adam (1934) filminde biraraya gelen Peter Lorre'un keyif veren oyunculuğu da olmasa hiç çekilmeyen bir film olacakmış Gizli Ajan.

Film, Birinci Savaş zamanında bir İngiliz casusunun bir Alman istihbaratçısını İstanbul'a sokmamak için kılık değiştirmesini anlatıyor. Döneminin en güzel kadınlarından Madeleine Carroll da casusumuzun sahte karısı rolünde yer buluyor filmde. Aslında macera seviyesi açısından çok iyi bir film adayı olabilecekken kısa olması gereken süresinde her şeyi bir çırpıda anlatmayı amaçlayan Hitchcock, en çok da bu isteğine yeniliyor ve sıradan bir casusluk filmi koyuyor ortaya.

Atatürk'e çok benzeyen John Gielgud'un isteksiz oyunculuğu etrafında dönen filmde klasik Hitchcock temalarına rastlayamıyoruz. Bir düğme sahnesi hariç yönetmenin kendine özgü imzasını taşıyan hiçbir sahne yer almıyor filmde. O yüzden de fazla ısmarlama duruyor Hitchcock üzerinde bu film.

Finalde develerin koşturduğu İstanbul sekansı da o dönemde bile Türkiye'nin bir Arap ülkesi olarak görüldüğüne delalet. Üstelik film, İngiltere'nin zaferiyle sonuçlanıyor. Dolayısıyla tarih bilgisi de alelacele geçiştirilerek hataya düşülüyor. Hitchcock filmografisini hatmetmek dışında ve bir de Peter Lorre'un mükemmel ve komik performansını görmek dışında bir işe yaramıyor Gizli Ajan. Madeleine Carroll'un güzel yüzünü saymazsak tabii.

İlginç Bilgi: Filmin senaryosu büyük oyun yazarı William Somerset Maugham'a ait.

SALINUI CHUEOK/CİNAYET GÜNLÜKLERİ (2003)

Yönetmen: Joon-ho Bong
Oyuncular: Kang-ho Song, Sang-kyuk Kim
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-San Sebastian Uluslarası Film Festivali, en iyi yeni yönetmen, gümüş Seyşel ve FIPRESCI ödülü
-Tokyo Uluslarası Film Festivali, Asya Film Ödülü
IMDB Puanı: 8,1/10
Estar Abi Puanları:
-Joon-ho Bong: 9
-Sang-kyuk Kim: 10
-Taro Iwashiro (müzik): 10
Genel Puan: 8/10

Güney Kore de bizim gibi 80'li yıllarının büyük çoğunluğunu askeri darbe yönetimi altında geçirmiş bir ülke. Darbe döneminin yarattığı kıyım ve polisin başıboşluğu, işkenceler Kore halkının belleğinde önemli bir yer tutmuş. Kore tarihinin o bölümüne damga vuran olaylardan biri de kırmızı giyen kadınları öldüren ve öldürmeden önce de radyoya hep aynı romantik şarkıyı istediği kartpostallardan atan bir seri katil vakası. Üstelik cinayetlerin biçimi de Karındeşen Jack'î anımsatan cinsten. Güney Kore polisini en çok uğraştıran vakalardan biri.

Benim pek beğenmediğim ama uluslararası çapta büyük ün yapan Gwoemul/Yaratık filmiyle tanınan yönetmen Joon-ho Bong, bu filmle ciddi bir çıkış yakalamış. Çıkışının en önemli sebebi de dönemin cinayetlerle ilgili tüm tanık ve polisleriyle iletişime geçip bunu filme birebir yansıtabilmesi olmuş. Cinayetlerin asıl failinin Kore'yi demir pençeyle yöneten askeri darbenin olduğu, soyut bir dille mükemmelen ele alınmış filmde. Bu da ortaya politik altmetinlerle bezeli sağlam bir gerilim-polisiye çıkarmış.

SPOILER------------------------------------ (Zodiac filmiyle ilgili de spoiler içerir)

Filmde biri işkenceyle sorgulamaya meraklı başlarda pek işe yaramaz, polislik mesleği için gerekli sağduyu ve dikkate sahip olmayan bir polisle, onun tam tersi özelliklere sahip iki polisin olması ve filmin sonlarına doğru karakterlerinin adım adım yer değiştirmesi Saluni Chueok'un en başarılı adımı olmuş. Kişinin değişebilmesi temalı filmler içinde sağlam bir yer ediniyor bu haliyle. Yüzü yaralı çocuk, mastürbasyon ve çıplaklık meraklısı evli adam ve polis şefi tiplemeleriyle çeşitlenen karakter sunumu da cabası.

Saluni Chueok için Güney Kore'nin Zodiac'ı diyebiliriz. Zira her iki film de katilin kim olduğu bulunamadan bitiyor. Gerçi her ikisi için de bu doğal, çünkü iki film de gerçekte yaşanmış ve faillerinin bulunamadığı davaları ele alıyor. Her iki film de aynı kalitede. Salinui Chueok daha fazla politik altmetin ve dönem eleştirisi yaparken Zodiac, insani tutkuyu daha önde tutan bir film. Fakat nihayetinde her ikisi de polisiye filmlerin sağlam örneklerinden. Her iki filmi de izlerken olayların gerçek olduğundan haberdar olmadığım için son ana kadar bir katilin çıkacağı beklentisiyle izledim. Kimi izleyiciler için bu beklentinin karşılanmaması filmden soğumaya yol açabilir. Ama ben her ikisinde de bu yöntemin filmi daha da kaliteli bir noktaya çektiğini düşünüyorum.

SPOILER---------------------------

Salinui Chueok, yönetmeninin 4 uzun metraj filminden ikincisi. Son filmi Madeo/Anne de bir polisiye film olunca izlenilecek filmler listeme ilk sıradan giriverdi. Sinemanın güzel yönlerinden biri de budur zaten. Bir sinemacı size çektiği bir filmle bütün filmografisini de sunar aslında. Siz de izleyici olarak o sinemacıya bir şans vermiş olursunuz. Bu da aynı zamanda izleyicinin film kültürünün sistematik olarak genişlemesine olanak tanır. Sırf Madeo ile ilgili beklentiyi yaratabilmesi açısından bile Salinui Chueok çok iyi bir film. Zaten bu filme olan beklentimi de bir başka Güney Kore filmi olan Chugyeogja/Ölümcül Takip ortaya çıkarmıştı. Henüz bu zincirde zayıf bir halkanın olmaması da işin en güzel kısmı zaten.

İlginç Bilgi: Filmin iki yerinde katilin yüzü kısacık anlarda görünüyor. Ama tıpkı Zodiac'ta olduğu gibi her göründüğünde farklı bir oyuncu tarafından canlandırılmış. Böylece izleyicinin filmin sonunda katilin kim olduğunu tahmin etmesi gereksizleştirilmiş. Zekice!

CHUGYEOGJA/ÖLÜMCÜL TAKİP (2008)

Yönetmen: Hong-jin Na
Oyuncular: Yun-seok Kim, Jung-woo Ha
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-Asya Film ödülleri en iyi kurgu ödülü, aktör ve senaryo dalında adaylıklar
IMDB Puanı: 7,9/10
Estar Abi Puanları:
-Hong-jin Na: 9
-Yun-seok Kim: 9
-Jung-woo Ha: 9
Genel Puan: 9/10

Oldum olası uzakdoğu filmlerine hep çekinceyle yaklaşmışımdır. Belki de küçükken izlediğimiz o bol dövüşlü komedi filmlerinden aldığımız bayık taddandır bu önyargı. Oldeuboi/İhtiyar Delikanlı'ya herkes bayılırken ben yalnızca iyi bir film olarak bakmıştım. Chugyeogja belki de bu önyargımı kıran film olacak. Çünkü bu filmi izledikten sonra ne kadar Güney Kore patentli polisiye varsa aramaya başladım. Şimdiye kadarkilerden de gayet memnun kaldım.

Hollywood filmleri izlemeye alışmış bir bünye olarak başlarda zorluk çektiğim bir film oldu Chugyeogja. Ama konu toparlandıktan ve nefes kesici takip başladıktan sonra film beni içine alıverdi. Uzun süresine rağmen bir solukta bitiverdi.

Chugyeogja bilindik seri katil filmleri gibi bir "katil kim" oyunu değil. Katil daha filmin başında gösteriliyor zaten. Öte yandan katili araştıran polis de öyle karizmatik, en zor vakaları çözmüş bir kişilik değil. Tam terzine polislikten rüşvet suçundan dolayı atılmış ve pezevenklik yapmaya başlamış bir adam. Filmin Hollywood polisiyelerinden bir başka farkıysa katilin karizmatik, becerikli bir adam olmayışı. Kurbanını öldürürken kendi eline çekiçle vuracak kadar beceriksiz ve heyecanlı.

Chugyeogja dediğim gibi bir katil kim filmi değil. Katilin yakalanması da öyle uzun sürmüyor. Film tam tersine katilin katilliğini delilerle ispat etmeyi konu edinmiş kendisine. Hatta önce suçunun itiraf eden bir katilimiz bile var, ama daha sonra inkar edince işler bir anda karışıveriyor.

Filmin Hollywood polisiyelerinden bir başka farkı da final anlayışı. İzleyicinin özdeşleşmesi sonucu hevesini kursağında bırakan ama bunu yaparken de azami gerçekçi olan bir final. Leziz mi leziz bir yemeğin doymadan hemen önceki lokmaları gibi. Hapishane psikologunun çekiç ve iktidarsızlıkla ilgili betimlemelerini finale de taşıyıp seyirciyi şoke etmesi de işin sosu.

Yönetmeni, oyuncuları ve çekim ekibi bu ülkenin sinemasına uzak olduğumdan benim için tanıdık değil. Daha önceki performanslarına oranla ne kadar başarılılar bilemiyorum. Ama tüm ekip hatta şirin mi şirin küçük kız bile son derece başarılı. Zaman zaman komediye dönüşen bir film için performanslarının sırıtma riskini bile bertaraf edebiliyorlar.

Chugyeogja tüm iyi filmleri seyrettiğini zanneden benim gibi iyi filme aç izleyiciler için bir memba. Hele de polisiye ve seri katilller, psikolojik vakalar ilgisini çekiyorsa izleyicinin, yavaş yavaş hazmede hazmede izlemesi gereken bir başyapıt. Lakin kötü haber şudur ki şimdiden berbat bir film olacağına emin olduğumuz yeniden çekimi 2013 itibariyle Hollywood vizyonunda olacak.

İlginç Bilgi: Chugyeogja, yönetmen Hong-jin Na'nın ilk filmi ve bu filmi çektiğinde yaşı sadece 34'müş.

17 Temmuz 2011 Pazar

GIOVANNI SCOGNAMILLO - CANAVARLAR YARATIKLAR MANYAKLAR (2006)

Giovanni Scognamillo, Türkiye'nin belki de en iyi sinema araştırmacılarından biri. Birçok meslekle iştigal etmiş bir araştırmacı-yazar olarak her zaman sinemayı daha önde tutmuş. Türk Sinema Tarihi adlı dev eseri sayesinde tanışmıştım Scognamillo'yla. Üstad, Fantastik Türk Sineması ve Erotik Türk Sineması kitaplarıyla da yerli sinemanın bu geride kalmış bilinmeyen türlerini enine boyuna incelemişti. Canavarlar Yaratıklar Manyaklar ise onun yabancı sinema ile ilgili okuduğum ilk kitabı.

Başta Dracula ve Frankenstein olmak üzere, Scognamillo, sinema tarihinin tüm korku ikonlarını ele almış. Kimler yok ki kitapta. Dr. Moreau, Nosferatu, Operadaki Hayalet, Hammer stüdyolarından çıkmış mumyalar... Scognamillo, özellikle yaratıklar bölümü için bütün bir araştırma yapmış. Çoğu filmi de zevkle izlemiş. Norman Bates, Hannibal Lecter, 13. Cuma filmlerinin Jason'ı, Michael Myers gibi manyaklar da Scognamillo'nun kaleminde yer almışlar.

Kitap, başta sona okuması keyifli, fotoğraf ve afişet dolu bir çalışma. Birçok üstbaşlıkla bölümlere ayrıldığından rahat okunabiliyor. Kimi yerlerde iş sadece film isimlerini sıralamakla kalsa da okuyucunun merak edip filmi listeye almasını bile sağlayabiliyor. Kitabın ikinci bölümünde de daha evvel yazdığı çeşitli film eleştirileri bulunuyor. Kitabın en büyük eksisi spoiler adabından uzak oluşu. Şimdiden izlemediğim birçok filmin sonunu öğrenmiş oldum.

Puan: 7/10

15 Temmuz 2011 Cuma

THE SILENCE OF THE LAMBS/KUZULARIN SESSİZLİĞİ (1991) - OSCAR ÖDÜLLÜ FİLMLER

Yönetmen: Jonathan Demme
Oyuncular: Jodie Foster, Anthony Hopkins
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-5 majör dalda Oscar tarihinde 3. kez bir filmin kazanacağı ödül. (Film, yönetmen, aktör, aktrist, senaryo -Ted Tally-)
-Kurgu (Craig McKay) ve ses (Christopher Newman) dallarında Oscar adaylıkları
-Fantastik, Bilimkurgu ve Korku Filmleri Akademisi en iyi korku filmi, makyaj aktör ve senaryo ödülü
-Japonya Film Akademisi en iyi yabancı film adayı
-Aktör ve aktrist dallarında 2 BAFTA ödülü, en iyi film dahil 7 adaylık
-Yönetmenler Birliği en iyi yönetim ödülü
-En iyi aktrist Altın Küresi, en iyi film dahil 4 adaylık
-Senaristler Birliği en iyi senaryo ödülü
IMDB Puanı: 8,7/10
Estar Abi Puanları:
-Jonathan Demme: 8
-Jodie Foster: 9
-Anthony Hopkins: 10
-Tak Fujimoto (görüntü yönetmeni): 10
-Howard Shore (müzik): 10
Genel Puan: 9/10

Howard Shore'un reveransıyla açılan ana tema müziğiyle birlikte gelmiş geçmiş en popüler kadın polis karakterlerinden biri olan Clarice Starling'i FBI'a ait ormanlık alanda koşarken ve engellerden atlarken görürüz. FBI'da henüz öğrenci olan Clarice, direktörü Crawford tarafından çağrılıp "önemsiz" bir göreve gönderildiğinde ise kurgu tarihin gelmiş geçmiş en büyük katili olan Hannibal Lecter'ın kilidini açabilecek tek kişi olarak büyük bir buluşmaya tanıklık ederiz. Lecter'ın Clarice'i olduğu kadar seyirciyi de ayakta ve gülümseyerek beklediği ve gizlice selamladığı ilk bölüm ise yine gelmiş geçmiş en iyi sorgu sahnelerinden birine dönüşür. İleride Sorgucuların yer değiştireceği ve "insanın kendi kafasında gezmesini istemeyeceği" türden bir adam olan Lecter, Starling'in anılarını deştikçe kuzuların ve kaçırılmış bir genç kızın çığlıkları birbirine karışır.

Michael Mann'ın Hannibal Lecter serisinin ilk filmi olan değeri bilinmemiş yapıtı Manhunter'ı saymazsak belki de ilk defa bir popüler seri katil filminde ana katilin dışında bir başka psikopatın dehşetinden de nasipleniyoruz Kuzuların Sessizliği sayesinde. Kadınların derilerini kesip kendine elbise yapan, Lecter'a göre kendini transseksüel zanneden Buffalo Bill'in peşine düşen Jack Crawford ve Starling'in en büyük dayanağı ve en büyük düşmanı yine Lecter olacaktır. Anthony Hopkins'in perdede 20 dakika kadar göründüğü halde bir daha üzerinden çıkmamacasına popülerleştirdiği yamyam doktor Hannibal Lecter, sinema tarihinin en iyi oynanmış karakterleri şeklinde bir sıralama yapılsa mutlaka ilk üçte yer alacaktır. Belki de bir kurgu karaktere tam anlamıyla can ve ruh katılan bir performanstır bu. Jodie Foster'ın The Accussed/Sanık'tan kazanılmış Oscar'ıyla zaten prestijli bir oyuncuyken Clarice Starling'i gerçekten de idealist taşra kızı haline getiren performansı da bir başka büyük izlencedir. Bu noktadan sonra zaten yönetmen Jonathan Demme'e yapacak bir şey kalmaz.

Kuzuların Sessizliği büyük yazar Thomas Harris'in dörtlemesinin ikinci ayağıdır. Red Dragon/Kızıl Ejder'le başlayan Hannibal Lecter hikayesi pek tutulmasa da Harris, devam kitabı Kuzuların Sessizliği'ni yazıp olay yaratmıştır. Tak Fujimoto'nun enfes kadrajı, Oscar'ı sonuna kadar hak etmesine rağmen aday bile gösterilmeyen Howard Shore'un tüyleri diken diken eden uyumlu müziği ve katilin evine yapılan polis baskını, Lecter'ın "nakli" sahnelerinde doruğa çıkan kalitesiyle bir kurgu dersi veren Craig McKay, müzik seçimleri, figüratif disiplin bu filmi çok büyük bir film yapıyor.

Kuzuların Sessizliği tarihte Oscar alan ilk korku filmi oldu. Hala da bu alanda tektir. Oliver Stone'un mükemmel JFK/Kapanmayan Dosya'sını, Beauty and the Beast/Güzel ve Çirkin çizgi filmini, Barry Levinson'ın gişede çok tutulan Bugsy'sini hiç zorlanmadan geçen film, It Happened One Night/Bir Gecede Oldu ve One Flew over the Cuckoo's Nest/Guguk Kuşu filmlerinin daha önce aldığı 5 majör Oscar heykelciğini kazanan 3. film oldu. Altın Küre ve BAFTA ödüllerinde aynı başarıyı gösteremese de Oscar tarihine adı altın harflerle yazıldı. Hala da gelmiş geçmiş en iyi 5 korku filminden biri olarak gösterilmesi ayrı bir başarıdır. Ardından gelen Hannibal, Red Dragon ve Hannibal Rising/Hannibal Doğuyor, aynı başarıyı gösteremedi. İşin ilginç yanı, bu filmin yönetmeni Jonathan Demme de bir daha bu kadar güzel bir film yönetemedi ve hiçbir zaman o kadar popüler olamadı.

Filmde kullanılan Q Lazzarus şarkısı Goodbye Horses şarkısı da bir sahnede kullanılan en iyi şarkı listemde üst sıralarda yer alır. Tıpkı Buffalo Bill gibi Q Lazzarus da eşcinseldi ve bu şarkı Bill'in yeni "kıyafeti"yle dans ettiği sahneye cuk oturmuştu.

İlginç Bilgi: Bu filmde Buffalo Bill'i canlandıran Ted Levine, sadece 4 yıl sonra oldukça yaşlanmış bir şekilde gözüktüğü halde Heat/Büyük Hesaplaşma filminde de Al Pacino'nun yardımcısı rolünde oynadı.

EN SEVDİĞİM 15 SPIELBERG FİLMİ

En son 2008'de Indiana Jones serisinin 4. filmiyle şenlendirmişti perdeleri Spielberg. Kasım ayında Ten Ten çizgi romanlarının hayranları için çektiği The Adventures of Tintin: The Secret of the Unicorn ile yeniden buluşacağız. Ben de bu vesileyle en sevdiğim Spielberg filmlerini bir sıralayayım istedim. Ustanın, arşivimde 23 filmi mevcut. Bunlardan 1941, Empire of the Sun/Güneş İmparatorluğu ve The Color Purple'ı henüz izlemedim. Catch me if You Can/Sıkıysa Yakala ve Close Encounters of the Third Kind/Üçüncü Türle Yakınlaşmalar'ı ise izleyeli epey olduğu ve kafamda güncellemediğim için puan veremiyorum. Kalan 18 filmden ilk 15'e giremeyenler ise; Artificial Intelligence: AI/Yapay Zeka, E.T.: The Extra Terrestrial ve Hook/Kanca.

1-Schindler's List/Schindler'in Listesi (1993): 10 puan
2-Munich/Münih (2005): 10
3-Indiana Jones and the Temple of Doom/Indiana Jones 2-Kamçılı Adam (1984): 9
4-Raiders of the Lost Ark/Kutsal Hazine Avcıları (1981): 8
5-Indiana Jones and the Kingdom of the Crystal Skull/Indiana Jones 4-Kristal Kafatası Krallığı (2008): 8
6-Indiana Jones and the Last Crusade/Indiana Jones 3-Son Macera (1989): 8
7-Duel/Bela (1971): 8
8-The Terminal (2004): 8
9-Jaws/Denizin Dişleri (1975): 8
10-Saving Private Ryan/Er Ryan'ı Kurtarmak (1998): 7
11-The Sugarland Express/Sugarland Ekspresi (1974): 7
12-Jurassic Park (1993): 7
13-Minority Report/Azınlık Raporu (2002): 6
14-Amistad (1997): 5
15-The Lost World: Jurassic Park/Kayıp Dünya: 5

Arşivimde bulunmayan filmleri ise, yönetmenin kariyerini her eleştirmen gibi Duel'le başlatırsak kısa filmler ve dokümanterler hariç şu şekilde:

-Always/Daima
-War of the Worlds/Dünyalar Savaşı

DAS EXPERIMENT/DENEY (2001)

Yönetmen: Oliver Hirschbiegel
Oyuncular: Moritz Bleibtreu, Christian Berkel
Önemli ödül ve adaylıklar:
-Film, aktör ve yönetmen dallarında Avrupa Film Ödülü adaylıkları
-Film, aktör, set dizayn ve yardımcı aktör (Justus von Dohnanyi) dallarında Almanya Film Ödülleri ödülü
-İstanbul Uluslararası Film Festivali Jüri ödülü
IMDB Puanı: 7,9/10
Estar Abi Puanları:
-Oliver Hirschbiegel: 9
-Moritz Bleibtreu: 8
-Christian Berkel: 9
-Justus von Dohnanyi: 9
-Rainer Klausmann (görüntü yönetimi): 10
Genel Puan: 9/10 

Şok edici filmler izlemek isteyen izleyiciler için en iyi konulardan biri faşizm eleştirisidir. Bu eleştiriyi doğru donelerle ve metaforlarla işleyen filmlerin kalitesi kaçınılmazdır. Bu tür filmler de zaten faşizmden en çok çeken ülkelerde yapılır. Alman sinemasının son 10-15 yılda Nazizmin ve kendi tarihlerindeki o büyük kara deliğin üzerine sıkıca gitmesinden dolayı bu ülkenin filmleri kalıp olarak belli bir kalite arz etmeye başladı. Geçen ay izlediğim Die Welle/Tehlikeli Oyun gibi, Das Leben der Anderen/Başkalarının Hayatı gibi filmler ve elbette Michael Haneke filmleri Alman sinemasının son dönem başyapıtları oldular. Der Untergang/Çöküş'le Hitler ve Alman halkını, tarihi ve tarihe bakış açımızı derinden etkileyen Oliver Hirschbiegel'in ve Alman sinemasının bu zorlu hesaplaşma dönemi de 2000'lerde Das Experiment'le başladı.

Mario Giordano'nun Black Box/Kara Kutu romanından adapte filmde bir hapishane deneyi sayesinde insanların eline güç verildiğinde, otorite konumuna yerleştiklerinde sınırı nasıl aşacaklarını, faşizme giden yolu çabucak yarılayacaklarını görebiliyoruz. Yıllar sonra Die Welle de aynı konuyu işlemişti. Ama Das Experiment adı üzerinde bir deneyle Hitler'i ve o dönemki takımını, zorbalığa, diktatörlüğe götüren şeyin olağanüstü bir itki olmadığını günyüzüne çıkartıyor. Günümüzde de silahlı çalışma düzeni sağlayan polislik, askerlik gibi mesleklerin mensupları, ya da insanların hayatları hakkında karar verme mekanizmasında yer alan savcılar, hakimler ya da boktan bir kurumun, işçisini işten çıkartma hakkına sahip bir işyeri müdürünün gerekli hak ve materyalleri eline aldığında nasıl zalimleşebileceği zaten ortada. Hitler'in filmdeki izdüşümü olan Berus da pis kokusu ve Hitler'inkine benzeyen artritinin verdiği aşağılık kompleksini ancak gücü eline aldığında zalimleşerek gösterebiliyor.

Bir deney üzerine bir haftalığına 8 kişi gardiyan 12 kişi de mahkum olarak seçiliyor. Deney sonunda deneklere 4000 mark para verilecek. Görünüşte her akıllı insan 1 hafta rahat durup, zaten esnek olan kurallara uyup 4000 mark gibi önemli bir parayı cebe indirebilir. Gelgelelim insanoğlunun kusurlu ahlaki bünyesi bu kolay işi zorlaştırabiliyor. Lider karizmasını zalimlikle ele geçiren Berus'un, diğer gardiyanları etkilemesi ve Moritz Bleibtreu'nun gazeteye haber çıkarabilmek için sürekli gardiyanları dürtmesi her şeyi değiştirebiliyor.

Das Experiment, maalesef ABD sinemasında da yer aldı ve geçtiğimiz aylarda Adrien Brody'nin yer aldığı bir kadroyla ve The Experiment adıyla yeniden çekildi. Bu tip yeniden çevrimlerin hali ortadayken filmden bir şeyler beklemek çok zor. Zaten aynı anlamı ve görevi taşımalarına rağmen sinemada "das"ın "the" olmasına imkan yoktur. Der Untergang haricinde yukarıda saydığım filmler, yeniden çekilmek üzere Hollywood'a yollanmış durumda. Ama ABD'nin geçmişinde Nazi Partisi gibi bir dönem olmadan o kavramları hangi metaforlarla uygulayacağı merak konusu. Senaryo sıkıntısına düşmüş Hollywood için çoğu çöpe gidecek, ziyan filmler bunlar. Ama Almanya gibi altyapısında zaten anlattıklarını yaşamış bir ülkede bu filmler ışıl ışıl parlıyor.

İlginç Bilgi: Filmde 40 numaralı mahkumu bir Türk, Polat Dal canlandırıyor.

14 Temmuz 2011 Perşembe

TARANTULA (1955)

Yönetmen: Jack Arnold
Oyuncular: John Agar, Mara Corday
Önemli ödül ve adaylıklar: Yok
IMDB Puanı: 6,5/10
Estar Abi Puanları:
-Wan Chang (özel efekt): 7
-Jack Arnold: 8
Genel Puan: 7/10

1950'li yılların en sevdiğim film türlerinden biri, kısıtlı bütçelerle çekilmiş, Universal'in destek verdiği, bol metaforlu, b filmi tadında bilimkurgularıdır. Daha önce en sevdiğim filmlerden biri olan The Incredible Shrinking Man/Küçülen Adam'ı bu blogda tanıttığım Jack Arnold işte bu türe en çok gönül veren isimlerin başında geliyor. Hayatı boyunca hep bu tür b filmleri çekmiş ve giderek ustalaşmış olan Arnold'ın Tarantula'sında beni çeken başka bir konu da Clint Eastwood'un kariyerine figüran olarak başladığı filmlerden biri olmasıydı. Per un Pugno di Dollari/Bir Avuç Dolar, Eastwood'un ilk profesyonel filmiydi ve benim de izlediğim en eski filmiydi. Tarantula bu açıdan benim film kültürümde ayrı bir yer kazanmış oldu.

Çılgın bilimadamları bir aralar sinemada furyaydı. Bu adamlar filmlerde ikiye ayrılıyordu. Bir tür, Back to the Future/Geleceğe Dönüş'teki gibi zararsız çılgınlardı, diğeri ise yaratıları ve buluşlarıyla büyük felaketlere yol açan bilimadamlarıydı. Dr. Frankenstein bu ikinci türün en ünlü karakteriydi. Bu filmde de çılgın bir bilimadamı bir çeşit kimyasal sayesinde canlıları hızlıca büyüten bir buluşa imza atıyor ama bu deneyi insan üzerinde değişik ve ender rastlanan bir solunum rahatsızlığına sebep oluyor. Üstelik laboratuvarında beslediği dev hayvanlardan biri olan tarantula bir şekilde doktorun evinden kaçıyor. Boyutları inanılmaz bir noktaya geldiğindeyse kasabada dehşet saçmaya başlıyor.

Film muhafazakar Amerikan sinemasının da madalya hak eden örneklerinden. Filmde bir karakterin de bizzat belirttiği gibi doğayla oyun oynanmaz, doğayı kendi haline bırakmak gerekir gibi muhafazakar bir söylemi var. Küçülen Adam'da başına gelen felaket sonrasında tanrıyı içinde bulan ve felsefi çıkarımlar yapan bir ana karakter izlemiştik. Fakat orada bu tutum daha dolaylı yoldan işleniyordu. Tarantula ise mesajını direkt ve filmin içinden veriyor.

Tarantula 1 saat 20 dakika gibi kısacık bir süreye sahip olmasına rağmen dev örümceği 45. dakikadan sonra rastlayabiliyoruz. Stüdyo ve set şartlarını fazla zorlamamak için ilk bölüme filizlenen bir aşk ve kasaba doktorunun şüpheleri doğrultusunda çılgın doktorun tanıtılmasına ayrılmış. Film için bir eksik bu durum ama şüphesiz şartlar düşünüldüğünde gözardı edilmesi gereken bir eksik.

Özel efektler de Küçülen Adam'daki gibi harika değil. Küçülen Adam, tamamen set perspektifi sayesinde kusursuz görünüyordu. Oysa bu filmde dev bir tarantula resmetmek gerekiyor bunun için de üstüste bindirme teknolojisiyle sahneleri çekmek gerekiyordu. Finalde tarantulanın ulaştığı en büyük hali ise üzerinde aylarca uğraşılmış ve 5 dakika içinde yok edilen büyük bir maketti.

Tarantula, araknofobisi olanların bile izleyebileceği, ama en çok da sinema tarihinin gizli kalmış ilginç filmlerine merak salanlara tavsiye edilebilecek bir film. Tabii Clint Eastwood-severler için de bu filmi izlemek adeta bir görev.


İlginç Bilgi: Clint Eastwood'un bu filmdeki rolü bir savaş uçağı pilotu. Yıllar sonra kendi yönettiği Firefox filminde de aynı role girmişti usta.

13 Temmuz 2011 Çarşamba

YOUNG AND INNOCENT/GENÇ VE MASUM (1937)

Yönetmen: Alfred Hitchcock
Oyuncular: Nova Pilbeam, Derrick De Marney
Önemli ödül ve adaylıklar: Yok
IMDB Puanı: 7,1/10
Estar Abi Puanları:
-George Curzon (aktör): 9
-Alfred Hitchcock: 8
-Nova Pilbeam: 7
-Derrick De Marney: 3
Genel Puan: 7/10

Hitchcock sinemasının iki ayağı vardır. Birincisi İngiltere, ikincisi de 1940'ta başlayan ABD ayağı. ABD filmlerinin tamamını bu dönem içerisinde izlemiştim. İngiltere dönemine ait her filmin altyazısı olmadığından biraz karışık sırayla gitmek durumundayım. Kendime göre yaptığım sırada ilginç bir tesadüf oluştu. Bir önceki Hitchcock filmim olan 1934 yapımı ilk The Man Who Knew Too Much/Çok Şey Bilen Adam'da küçük bir çocuğu oynayan Nova Pilbeam, Young and Innocent'ta 18 yaşında başrol aktristi olmuş.

Hitchcock'un çok sevdiği, ele almadan duramadığı bazı temalar vardır. Anne-evlat ilişkisi, kuşlar, dikizleme, Freudyen suçlar gibi. Ama aralarında en çok ele aldığı tema şüphesiz "suçsuz adamın kaçışı" temasıdır. Young and Innocent öncesi filmlerinin izlediklerim arasında katil adayının suçsuz çıktığı filmler olmuştu ama daha baştan esas adamın suçsuz olduğu bize gösterilen tek film The 39 Steps/39 Basamak idi. Young and Innocent'tan sonraysa bu temanın ele alındığı filmler şunlar oldu:

-Foreign Correspondent/Yabancı Muhabir
-Saboteur/Sabotajcı
-To Catch a Thief/Kelepçeli Aşık
-The Wrong Man/Lekeli Adam
-North by Northwest/Gizli Teşkilat
-Frenzy/Cinnet

Bunlardan Saboteur, The Wrong Man ve North by Northwest temanın en gözle görülür biçimde işlendiği filmlerdi. Öyle ki The Wrong Man gerçek bir hikayeden alınmıştı. Temanın şaheseri ise kesinlikle North by Northwest olmuş ve hafif güldürü ve macera-casusluk filmlerinin en iyisi olmuştu. Young and Innocent için bu filmlerin alıştırma turu diyebiliriz. Saydıklarımdan To Catch a Thief hariç hiçbirisinden daha iyi bir film değil. Finali hariç Hitchcock'un kendine hayran bıraktıran tarzına uygun sahnelere pek rastlayamıyoruz. Katil olduğu zannedilen karakterin işlediği düşünülen suçun kendisine isnat edilmesi de pek zekice durmuyor senaryoda. Kaçış öznesi olarak Emniyet Müdürünün kızının seçilmesi sonradan Saboteur'u de etkilemiş. Suçsuz adamın suçsuzluğunu ispat etmek için bir serseriden yardım alması da yine Saboteur'de gördüğümüz bir durumdu.

Filmde özellikle George Curzon'ın yalnızca 10 dakika göründüğü o son sahnedeki oyunculuk kendine hayran bıraktırıyor. Hitchcock'un sürekli denediği geniş alanda tek bir nesneye doğru odaklanan kamera anlayışının şaheser örneğini barındıran filmde kameranın otelin balo salonunun tavanından açısını alıp tüm karakterleri tek tek tarayıp Curzon'ın gözlerine kadar inmesi ve topu o noktadan sonra Curzon'ın devralması ve oyuncunun da işini harikulade yapması sayesinde unutulmayacak bir final izlemiş oluyoruz.

Filmin tamamını altyazısız olarak buradan izleyebilirsiniz.

İlginç Bilgi: Filmde Hitchcock küçük bir şaka yapmaktan da geri durmuyor. Hitchcock alışkanlık haline getirdiği cameolarından birinde bir polis olarak 10 saniye görülüyor. Ardından gelen sahnelerde bir polis çavuşu karakteri için de kendisine çok benzeyen H.F. Maltby'i oynatıyor. Böylece izleyicilerin kafasını karıştırıp filmde kendisine rol verdiğini düşündürtüyor.

12 Temmuz 2011 Salı

METİN BAYRAK'IN KALEMİNDEN: LAKPOŞTA HAM PARVAZ MİKONAND/KAPLUMBAĞALAR DA UÇAR (2004)

Estar Abi'den ön not: Bu yazı, hayatında çok şeyi bu filmle değiştirdiğini söyleyen mesai arkadaşım, meslektaşım sevgili dostum Metin Bayrak tarafından kaleme alınmıştır. Kendisinin sinemaya olan merakının kat be kat arttığı şu günlerdeki başlangıç heyecanını takip etmenin keyfini yaşadığımı belirtmek isterim.


Düşlerden Gerçeğe Uyanmak


Agrin... Agrin... Agrin... Kimsenin konuşmaya hakkı kalmıyor bu haykırışlardan sonra. Çünkü ne kadar bihaber olduğumuzu gözümüze soka soka gösteriyor Bahman Ghobadi. Filmin sonuna gelirken tekrar gerçek yaşamıma mı döneceğimi yoksa bir düşte mi yaşamaya devam edeceğimi soruyordum kendime. Ya da soruyor bunu yönetmen. Bak diyor bilmediğiniz neler var bu bulutların üstünde. Birazdan damlalar birer birer düşecek yüzünüze. Sizin gözyaşlarınız olacak sonra. Oradan yüreğinize inecek ve aslında şimdiye kadar yaşadıklarınızın birer düşten ibaret olduğunu anımsatacak size. Gerçek hep binmekten korktuğumuz bu bulutların üstünde işte. Agrin daha fazla kalamadı kendi siyah bulutlarının üstünde. Küçük annemiz sırtında utancıyla birlikte kafasını gizlemişti kabuğuna. Bir kuş olup uçmak istemişti başka bulutlara. Ama hikayeyi yanlış anlatmışlardı annemize. O da biliyordu ki kaplumbağalar da uçamaz. Hikayede ağzında küçük dal parçasıyla bulutlara ilerleyen kaplumbağamız heyecandan bağırıp ağzını açıvermişti ve sonrası düştüğü gölde sonsuza kadar bir yaşam…

Filmde vahşice saldıran yüzleri görmek öldürüyor insanı. Bizim küçük annemizi önce sahipsiz bırakıyorlar ardından o düştüğü gölde utancını teslim ediyorlar. Böylece Agrin o utancını sırtına alıyor artık, kabuğu oluyor Agrin’in. Utancından ne kadar kopmak istese de biliyor ki kendisi de düşecek bulutların üstünden. Öyle de oluyor zaten. Bu sırada filmde kıyametler kopuyor sanki, Hossein Alizadeh İsrafil meleği olup karşımıza çıkıyor. Mayınlar biriktiriyor yüreğimizde. Artık yüreğinin sesi hep burada atacak diyor ama tekrar düşlerine geri dönersen biliyorsun ki sende öleceksin. Film akıp giderken kendine yüzlerce soru sorduğunun farkına varıyorsun. Fakat öyle bir ikilem yaratıyor ki yönetmen avaz avaz şunu düşün diyor; acaba Agrin mi yıllardır utancıyla kafasını gizlemiş kabuğuna yoksa sen mi yıllardır gerçeklerden uzak kalmışsın kabuğunda.

Kimsenin kendi kaderini çizemediği mülteci kampında o kadar derin yaşamlar olmasına rağmen Bahman Ghobadi bütün yalınlığıyla gözlerimizin önüne seriyor. Yaşamları esaret altına alınmış ve kayıp bir nesil oluşturan çocukların yaşadıkları aklın çok ötesinde kalıyor. Agrin’in gözleri görmeyen o utancının izleri Halepçe’ye kadar uzanıyor. Yetim bırakıldığı yetmemiş gibi bir de yetim taşımak zorunda bırakılmış. Acaba her şey bir kurgudan mı ibaret diye sormak geliyor içinden insanın. Ancak filmdeki bütün çocukların amatör olduğunu öğrenince bundan daha kötüsü olamayacağını anlıyorsunuz ve o sırada yüzlerce mayın patlıyor içinizde.

Film boyunca Agrin’i bir kez bile gülerken ya da en azından tebessüm ederken göremiyoruz ya da Agrin’in utanç yüklü kabuğunu ya da kollarını mayınlara armağan etmiş abisini... Bir kez dahi olsa gülümseyişlerini göremiyoruz. Bulutlar zehirle yüklenip üzerlerine düştüğünden beri yüzlerinde gülücükler gebe kalmaz olmuş.

Kaplumbağalar da Uçar filmini izledikten sonra başka bir sinema filmini izlemek gelmiyor insanın içimden. Hele ki bir komedi filmini bir daha nasıl izleyeceğimi düşünmeye başladım. Birileri intihar kokulu bulutlardan düşerken nasıl gülünebilinir ki ve daha kötüsü başka Agrin’ler var dünyada. Son kez geriye dönüp bakan. Mavi yazlıklarını bulutların üstünde bırakan ve bulutlardan düşen yüzlerce Agrin var!

11 Temmuz 2011 Pazartesi

AVRUPA'DA TUTACAK TAKIM ARIYORUM

Malum, Türk futbolunun içine edildi. Tam da eve Digitürk aldık, artık her maçı takip ederiz, bolca coşkusunu yaşarız derken elbirliğiyle futbolla halvet olundu. Bunun faili olarak bir hafta önce başta Aziz Yıldırım olmak üzere Fenerbahçe yöneticileri ve eski federasyon yönetimini suçlu görüyordum. Bugün Kulüpler Birliği'nin aldığı "yekpareyiz" kararından sonra anlaşıldı ki kulüp yöneticileri için bu işin tek amacı şirketlerini batırmamak. Evet, bizler futbolu gönül verdiğimiz renklerin sahadaki kazanımları olarak görürken işin içindeki a'dan z'ye herkesin derdi "yalnızca" paraymış. Yalnızca diyorum çünki elbette kulüpler para kazanmak için de kurulur ama bütün amaç bu olmamalıdır. Tuttuğum takım olan Beşiktaş'ın yöneticisinin de, bütün bir yıl "ama onlar parayla şampiyon oluyorlar" diye feryat eden Trabzonspor yöneticisinin de her daim bir duruş sergilediğine inanılan ve güvenilen Galatasaray yöneticisinin de hep biz küçüğüz diye hakkımız yeniliyor diyen Anadolu kulüpleri yöneticilerinin de tek derdi "hepimiz bu çarkın içindeyiz, birimiz yanarsa hepimiz yanarız"mış meğerse.

TFF'nin kararı da ayrı bir komedi. Tam bir çok uçlu değnek. Verdiği karar doğru olsa bile vermediği karar yanlıştır. Elde hukuken kesinleşmiş bir delil olmaksızın Fenerbahçe ve soruşturmadaki ilgili takımları küme düşürmek hakkaniyetsizlik olacaktı. Ama hiçbir şey olmamış gibi devam etmek de büyük bir hata. Çoğunluk tarafından dillendirilen lig biraz daha ertelensin isteği de UEFA'ya uymuyor. Şahsen TFF başkanının yerinde olmak istemezdim. Çünkü ne karar verirse versin mutlaka yanlış bir tarafı olacaktı. Ben olsaydım önümüzdeki sezonun soruşturma sona erene kadar başlatılmamasını ve Avrupa'ya hiçbir takım göndermeme kararını verirdim. Tabii bu kararın FIFA ve UEFA gibi bağlayıcı kurumlardaki karşılığı nedir onu bilmeden söylüyorum. Bu noktada TFF ile tam ters bir düşüncede durduğumu kabul etmeliyim.

Her neyse, o haklıydı bu haklıydı bu işler çok karıştı. Bugün Galatasaray, Beşiktaş, Trabzonspor ve diğerleri şike-teşvik şaibelerine hiç girmemiş olsalar bile Kulüpler Birliği'nde takındıkları tavırla birlikte şikeye prim tanımış oldular. Şu dakikadan sonra savcılık "temiz kağıdı" verse de bu takımlara ben gibi taraftarlarının inancı baltalanmış oldu bile. Dolayısıyla önümüzdeki sezonun benim için tadı tuzu kalmadı. Bu TFF, Fenerbahçe'yi Kulüpler Birliği'nin gösterdiği birlik tavrı sabit kalsa bile kümü düşürseydi bile aynı kalacaktı. Tabii bu Beşiktaş'ı artık tutmuyorum anlamına gelmiyor. Türkiye Süper Ligi'ni takip etmekten uzak duracağım anlamına geliyor.

Tüm bunların ışığında şu pislik temizlenene kadar Türk futbolunu ve maçları takip etmek istemiyorum. İşin kötü yanı Avrupa'da tuttuğum bir takım yok. 90 Dünya Kupası benim futbolla ilk ilgilenmeme sebep olan turnuvadır. İtalya'nın başarısı ve bende heyecan yaratan futbolundan dolayı da Avrupa'da ilk tuttuğum takım Juventus oldu. 2000'lerde bu kulübün şike yaptığı tescillenince Juventus'u tutmayı bırakıp Liverpool'a geçtim. Malum, Liverpool bize 8 atınca bu takımı desteklemek de pek içimden gelmemeye başladı. Juventus yönetimi baştan sona değişip de kulüp püripak hale geldiğinde yine Juventus'u takip etmeye başladım ama o eski lekelerden dolayı bu takip de hoşnutsuzlukla sonuçlandı. Bu yüzden bu yıl futbol keyfimi baltalamayacak biçimde yeni bir takımı tutmaya karar verdim.

Bu takım Barcelona olmayacak, o kesin. Ben robot gibi takım sevmem. Arada yenilen, berabere kalan, zorlanan takımlara alıştık. Kadrosunda Aurelio, Tabata, Ekrem gibi saç baş yolduracak kazmalıkta futbolcular da olmalı. Kola içerken bir anda şampanyaya geçilemiyor. Real Madrid ve Chelsea ilk adaylarım. Önerilerinize açığım.

Bu arada yukarıdaki fotoğraf neyin nesi diyebilirsiniz. O, Türk futbol seyircisi olarak hangi kulübü desteklersek destekleyelim şu an tuttuğumuz takımın fotoğrafıdır. Acı ama gerçek!