30 Haziran 2011 Perşembe

GONE WITH THE WIND/RÜZGAR GİBİ GEÇTİ (1939) - OSCAR ÖDÜLLÜ FİLMLER

Yönetmen: Victor Fleming
Oyuncular: Clark Gable, Vivien Leigh
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-8+2 Oscar ödülü (Film, yönetmen, aktrist, yardımcı aktrist-Hattie McDaniel, uyarlama senaryo-Sidney Howard, kurgu-Hal C. Kern, görüntü yönetmeni-Ernest Haller, sanat yönetmeni-Lyle R. Wheeler + teknik başarı ödülü-R.D. Musgrave, onur ödülü-William Cameron Menzies), 5 adaylık (aktör, yardımcı aktrist-Olivia de Havilland, müzik-Max Steiner, ses, efekt)
IMDB Puanı: 8,2/10
Estar Abi Puanları:
-Clark Gable: 7
-Vivien Leigh: 9
-David O. Selznick (yapımcı): 10
Genel Puan: 8/10

Avatar, 2.7 milyar dolarlık gişe başarısıyla tüm zamanların en çok izlenen filmi, ama bu rakam bugünün değeriyle ölçüldüğünde... Oysa enflasyon değerleri işin içine katılıp da tüm zamanların dolar kuru eşitlendiğinde 1939 yılında çekilen Rüzgar Gibi Geçti 3,6 milyar dolara yakın başarısıyla asıl liderliği elinde bulunduran film. Sinemanın atağa kalktığı ve ses ile rengi keşfettiği 30'lar Amerikan sinemasında belki de son zirve bu film. On yılın sonunda büyük yapımcı David O. Selznick'in müthiş ticari zekasıyla yarattığı bir "olay". Scarlett karakterinin seçiminin bile Selznick'in zekasından çıkmış sansasyonel şöhreti filmi ön prodüksiyonda bile dört gözle beklenen bir yapıt haline getirmiş. Clark Gable, Frank Capra'nın It Happened One Night/Bir Gecede Oldu'suyla filmin adına da uygun olarak bir gecede ünlendikten 4 yıl sonra dönemin en büyük filminde efsanevi Rhett Butler karakteri için zevkle kamera karşısına geçmiş. Hattie McDaniel, son derece sevimli dadı rolünde tarihin ilk oyuncu Oscarını kazanmış siyahi oyuncusu olmuş.

Oysa... Oysa Rüzgar Gibi Geçti büyük bir prodüksiyon olmasına rağmen sıradışı bir hikayesi olmayan bir film. Aslında tamamen İç Savaş'tan önce "lüküs hayat" yaşayan, erkekleri peşinden koşturan Scarlett O'Hara'nın savaş başladıktan sonra hanyayı konyayı görmesi ve yıllarca boş bir aşkın peşinden gitmesini anlatıyor. Filmin tek sıradışı noktası belki de savaş sahneleri. Bugünün savaş filmleriyle bile karşılaştırıldığında yetenekli ellerden çıkma olduğu çok belli olan sahneler bunlar. Hele de General Sherman'ın Atlanta'yı yakıp yıktığı bölümlerde gerçekten de çok iyi bir iş çıkarılmış. 1939 yılında hala grenli, siyahı beyazdan ayırdetmenin bile çok zor olduğu teknik kapasitesi düşük filmler çekilirken Rüzgar Gibi Geçti bu anlamda çağının çok ötesinde bir film.

Film, tüm zamanların en ünlü film repliğini de içinde barındıyor. Rhett Butler'ın filmdeki son repliği (bunu özellikle yazıyorum ki benim gibi acaba replik ne zaman gelecekd iye 3,5 saat bekleyen izleyicilerden olmayın) "Frankly, my dear, i don't give a damn" ironisi ve cesareti düşünüldüğünde gerçekten de kaliteli ama ben artık çağın değiştiğini ve en çok dile getirilen, en beğenilen film repliğinin "What is the Matrix?" olduğunu düşünüyorum.

Rüzgar Gibi Geçti, 1910'ların ortasından kalma büyük prodüksiyonların sonra nedense unutulduğu ve daha düşük bütçeli yapımların çekildiği bir dönemde "büyük film" kategorisine de bir canlılık getiriyor. Uvertür, antrakt, intermisyon ve çıkış müziğine sahip filmlerin öncüsü oluyor. Ki çoğu büyük filmlerde bunları mutlaka görürsünüz. Hatta bazı filmlerin yeni DVD baskılarında orijinal versiyonlarda olmamasına rağmen bu uygulamalar kullanılmaya başladı. Örneğin The Godfather Part 2/Baba 2'de intermisyon olmamasına rağmen son DVD setine bir adet eklenmiş.

Rüzgar Gibi Geçti, hakkında çok şey yazılabilecek bir film. Ama aslında yazılıp çizilecek olanlar genelde prodüksiyonun kendisiyle alakalı. Misal, filmin asıl yönetmeni olan George Cukor'un Clark Gable tarafından setten kovdurulması, diğer yönetmen Sam Wood'un hastalanarak projeden çekilmesi ve nihayet Victor Fleming'in hazıra konmasından bahsedilebilir. Filmin uyarlandığı aynı adlı kitabın yazarı Margaret Mitchell'in yapımcı Selznick'e çektikleri de öyle. Ama tüm bunlar artık izleyiciyi filmden uzaklaştırabilir. Sonuçta bu filmi izlemeden (ki ben de nihayet ilk defa izledim) sinefil olunmuyor gibi. Büyük bir film olduğu zaten açık. İyi bir film olduğunu da düşünüyorum ama insanın üzerinde yıllarca etkisini bırakacak bir film olduğunu da düşünmüyorum. Belki Amerikanlar hariç.



İlginç Bilgi: Rüzgar Gibi Geçti Oscarlı filmlerin en uzundur. (Diğer filmlerin Director's Cut vs. versiyonları hariç. Öyle bakılırsa 3. Yüzüklerin Efendisi filmi 4,5 saatlik süresiyle birinci olur.) Film normal süresiyle 234, ek sahneleriyle satışa sunulmuş DVD'de 238 dakikadır.

29 Haziran 2011 Çarşamba

TERMINATOR SALVATION/TERMİNATÖR KURTULUŞ (2009)

Yönetmen: McG
Oyuncular: Christian Bale, Sam Worthington
Başlıca ödül ve adaylıklar: Yok
IMDB Puanı: 6,8/10
Estar Abi Puanları:
-Seriye uygunluk: 4
-McG: 3
-Christian Bale: 6
-Sam Worthington: 7
-Cameron Frankley (ses kurgucusu): 9
Genel Puan: 6/10

Belki önyargıdır ama Terminatör serisine bir 4. filmin çekileceğini, üstelik Arnold Schwarzenegger'in filmde yer almayacağını ilk duyduğumda zaten filme olan beklentim düşüktü. Yönetmenin adını duyduğumda ise kötü bir film izleyeceğim garantilenmiş gibiydi. üstelik McG'in adını daha önce hiç duymamıştım ama bana salt aksiyona dayalı bir film çekeceği belli olan bir yönetmen çağrışımı yapmıştı.

Terminatör serisinin en çekici yanı gelecekten gelen cyborgların bugünün dünyasında yaşadıkları maceralardı zaten. T4, en başta bu çekiciliği yıktı ve filmi tamamen geleceğe taşıdı. Üstelik T2 ile kısırdöngüye uğramış senaryoyu hiç dikkate almadan yaptı bunu. T3'ü tamamen es geçerek çekilen film neredeyse seri içinde bağlantısız bir film olmuştu. Oysa T3'ü çeken Jonathan Mostow hem genel plana sadık kalmış hem de kendi felsefesini de yansıtabilmişti filme. Yine de Terminatör serisi aslında T2 ile bitmeliydi. James Cameron, daha fazlasının yapılmasını gereksiz kılmıştı bir nevi.

McG'in filmi serinin tutkunlarını zerre hedef almıyor. Hedef kitlesi yalnızca sinemaya sadece aksiyon ve 3D filmler izlemeye giden, aslında sinemayı sevdiğini düşünen ama sinemanın genel hatlarından bihaber genç kitleydi. Üstelik film hedef kitlesini bile tatmin edemedi. Tüm gücünü görsel efektlere yaymasına rağmen bu dalda bir ödül bile kazanamadı. Schwarzenegger gibi Terminatör serisiyle özdeşleşmiş bir oyuncuyu zaten yaş ve valilik sorunundan dolayı kaybetmişti ama onun yerine de bir ikame koyamadı. Kyle Reese karakterini kilit noktaya koyan McG ve Hollywood'da birbirinden seçme 6 senarist, Reese'in T1'deki varlığının yanından bile geçemeyen karikatür bir karakter ortaya koydular. Üstelik Michael Biehn'in T1-severler için değerinin daha da artmasına bile sebep oldular.

Netice itibariyle T4, zaten baştan kaybedeceği belli olan, yalnızca gişe kaygısıyla çekilmiş ve istediğini elde etmiş bir film. Bazı devam filmleri vardır ki ilk filmin kalitesini dahi öldürür (misal: Jurassic Park'ın devam filmleri) Özellikle T2 o kadar güçlü bir imaja sahip ki bu vasat film bile o değeri düşüremedi. Yine de yapımcıların T5'in yolda olduğunu söylemesi kaygılarımızı arttırmıyor değil.

İlginç Bilgi: Film, çekimleri esnasında Christian Bale'in kaprisleri ve Sam Worthington'la birbirine girmeleri yüzünden az daha çekilemeyecekti. Zira McG, John Connor rolünde tek tercihlerinin Bale olduğunu özellikle belirtmişti.

GODFATHER PORTAL

Ne zamandır düşündüğüm, ama Blogger'ın doğru düzgün bir blog şablonu olmamasından dolayı bir türlü başlayamadığım, Godfather serisine ve ilgili detaylarına dair blog sayfamı nihayet açtım. Üçleme, kitap ve Godfather'a özgü başka maddelerle ilgili ara ara detaylı bilgiler vereceğim bir blog olacak. The Godfather hayranlarını beklerim.

Bloga gitmek için buraya tıklayın.

27 Haziran 2011 Pazartesi

RIO BRAVO/KAHRAMANLAR ŞEHRİ (1959)

Yönetmen: Howard Hawks
Oyuncular: John Wayne, Dean Martin, Angie Dickinson
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-Yönetmenler Birliği, en iyi yönetmen adayı
IMDB Puanı: 8,1/10
Estar Abi Puanları:
-Dean Martin: 9
-Howard Hawks: 8
-Angie Dickinson: 8
-Dimitri Tiomkin (müzisyen): 8
Genel Puan: 8/10

Fred Zinnemann, 1952 yılında High Noon/Kahraman Şerif'i çektiğinde western üzerinden bir toplum olma tartışması da yaratmıştı. Gary Cooper, o filmde kasabada kan dökmeye gelen suçluların karşısına çıkabilmek için kasaba sakinlerinden yardım isteyen ama gereken yardımı bulamayan bir şerifi canlandırmıştı. Rio Bravo ise Howard Hawks'ın High Noon'u yeniden ele alıp şerif karakterinde değişikliklere giderek kotardığı bir film. John Wayne'in canlandırdığı şerif, cinayetten içeri attığı adamın zengin ve güçlü abisinin tuttuğu adamlara karşı yanında bir alkolik ve bir de yaşlı adamla savaşmak zorunda kalıyor. Hawks, Zinnemann'ın aksine kanun uygulayıcılarının toplumdan yeterli destek bulamasa bile görevlerini yapmak zorunda olduğunu belirtiyor, üstelik Amerikan tarihinin de böyle kahramanlarla dolu olduğunu hatırlatıyor.

Hawks-Zinnemann çatışması bir yana hem High Noon, hem de Rio Bravo dört başı mamur nefis westernler olarak sinema tarihine geçti bile. Her ne kadar High Noon bir adım önde olsa da Rio Bravo'nun da kendine has bir izlence tadı var. Öncelikle girişteki 10 dakikalık sessiz bölüm, benzeri ve daha iyisi C'era una Volta il West/Batıda Kan Var'a referans olmuş gibi. Dean Martin'in zavallı bir alkoliği canlandırdığı ve tükürük hokkasına atılan bir dolar için ortalığın karıştığı bu bölüm en iyi film açılışlarından biridir kesinlikle. Öte yandan John Wayne'in, Walter Brennan'ın ve Dean Martin'in kendine has oyunculukları sayesinde birden fazla oyunculuk ekolünü aynı çatı altında izleyebiliyoruz. Figürasyondaki kalite de cabası.

Yıllar sonra Brian De Palma'nın Dressed to Kill/Ölüme Kuşanmak filminde orta yaşta, erotik düşler sahibi bir kadını kimi anlarda çırılçıplak oynayacak olan Angie Dickinson da bu filmde nefes kesiyor. Benim için kendisi şimdiden western tarihinin en güzel kadını oldu bile. Her ne kadar kendinden epeyce büyük şerife tutulması ve katillere karşı gelen ekibe katılması gerçekçiliği zedeliyorsa da karakterinin tutkusunu o kadar iyi yansıtıyor ki o açık hemen kapanıveriyor. Bugün artık adı bile anılmayan Dimitri Tiomkin'in hoş tema müziği ve Dean Martin'in sesinden dinleyebileceğimiz şarkılar da filmde seyirciye nefes aldıran unsurlardan.

Hemen her türde filme imza atan ve "erkek filmlerin yönetmeni" olarak bilinen Howard Hawks, daha sonra filmi El Dorado ve Rio Lobo/Son Darbe'yle bir üçlemeye çevirse de günümüze yalnızca Rio Bravo kalıyor. Luc Besson'un Leon/Sevginin Gücü filmine bile etki eden Rio Bravo western severler için kaçırılmaması gereken bir klasik.

Howard Hawks-Angie Dickinson sette
İlginç Bilgi: High Noon'a nazire olsun diye çekilen Rio Bravo'da her iki filmde de çalışmış tek isim var: müzisyen Dimitri Tiomkin

FINDING ATLANTIS (2011)

Yönetmen: Graeme Ball
IMDB Puanı: 8,7/10
Puan: 5/10

Digitürk üzerinde National Geographic Türkiye kanalı olmasına rağmen o kanalda dişe dokunur belgesel bulmak neredeyse mümkün değil. Bütün gün ne zaman açsam köpekleri terbiye eden bir adamın belgeseli yayınlanıyor. Diğer NatGeo belgesellerinin de internet üzerinde altyazılı versiyonlarını bulmak pek mümkün olmuyor. Hal böyle olunca altyazılı bulduğu Finding Atlantis'i hemen edindim.

Kayıp kıta Atlantis, öteden beri hep ilgimi çekmiştir. Atatürk'ün bile o kadar işin arasında Atlantis'le ilgili çalışmalar, araştırmalar yaptığı bilinir. Bu belgeselde de bir grup bilimadamı İspanya'nın güneyinde, Cebelitarık Boğazı'nın kıyısında bulunan Donana Milli Parkında Atlantis'in izlerini araştırıyor. Onları İspanya'ya çeken ise Atlantis hakkında elle tutulur tek yazılı kaynak olan Plato'nun eserleri. Plato'nun yazılarından çıkan ipuçlarıyla bir zamanlar bir koy olduğu düşünülen fakat daha sonra doğa olayları sonucu koyun dolması sonucu bir bataklığa ve şimdilerde kurumuş bir toprak parçasına dönen Donana'da Atlantis'in çizimlerine uygun doğal şekilleri arayan ekip, karada yaptıkları araştırmalardan pek de üzerine gidilebilecek kanıtlar bulamıyorlar. Ancak denizdeki çalışmada denizin dibinde insan eliyle yapıldığı belli olan şehir duvarlarına rastlanıyor. Ayrıca Donana'dan millerce kuzeyde bir başka yerleşim birimi olan Cancho Roano'da bulunan bir köy kalıntısında Atlantis'in simgesinin benzerlerini bulan ekip, böylece en şaşırtıcı sonuca ulaşıyor.

Belgesel, 45 dakikalık süresi boyunca arkeolojik terimler hakkında bilgisi olmayan izleyicinin kafasını karıştıracak bir sunum içeriyor. Detaylar işlenmediği için bir süre sonra sadece sonuçlara odaklanmak zorunda kalıyorsunuz. Arada Girit'in mitolojik tarihinin de sıkıştığı belgesel izlemesi keyif veren benzerlerine göre vasat kalıyor. Ayrıca Atlantis'i ararken elde edilen sonuçların çok az olması da ilgili söndürüyor. Yine de konuyla ilgilenenlerin göz atmasında fayda var.

25 Haziran 2011 Cumartesi

THE THOMAS CROWN AFFAIR/KİBAR SOYGUNCU (1968)

Yönetmen: Norman Jewison
Oyuncular: Steve McQueen, Faye Dunaway
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-En iyi şarkı Oscar ödülü: The Windmills of Your Mind-Michel Legrand ve en iyi müzik adayı
-En iyi müzik BAFTA adaylığı
-En iyi şarkı Altın Küre ödülü ve en iyi müzik adayı
IMDB Puanı: 6,9/10
Estar Abi Puanları:
-Steve McQueen: 7
-Norman Jewison: 6
-The Windmills of Your Mind: 3
Genel Puan: 6/10

1967 yılında In the Heat of the Night/Gecenin Sıcağında ile ırkçılığa cesur bir bakış atan polisiye filmi kotaran ve Oscar'ı kazanan Norman Jewison bir sonraki filminde tamamen tekniğe yönelip bugünün video klip anlayışıyla çekti Kibar Soyguncu'yu. Döneminin en büyük starlarından McQueen ve Dunaway'i biraraya getiren film, 10'ar dakikalık 10 kadar klibin birbirine eklenmiş hali gibi.

Brian De Palma'dan çok önce ekranı parçalara bölen ama bunu De Palma'nınki gibi anlatı için değil estetik için uygulayan bir yönetmen Jewison. Bir soygun filminin can damarı olana soygun sahnesinde her aşamayı farklı bir ekran parçasına yükleyen yönetmen soygunun ortasında bir anda hikaye anlatmayı bırakıp renk cümbüşü içerisinde farklı karelerle oyalıyor seyirciyi.

Filmin büyük bir kısmı Steve McQueen'in "tehlikeli" işlere giriştiği sporlarla geçiyor. Planör, yarış arabası gibi araçlarla oyalanıyor McQueen'in zengin soyguncusu Thomas Crown. Arada golf oynuyor ve orada da tehlikeyi olmayacak iddialarda arıyor. Zaten soygunu yapmaktaki amacı da para kazanmak değil. Yeterince zengin olan Crown, soygunu zekasını kendine ve polise kanıtlamak için tezgahlıyor. Sigorta şirketinin özel dedektifi Faye Dunaway'e aşık olunca da işler karışıyor.

Filmin elle tutulur belki de tek sahnesi final olsa da önceden tahmin edilebilir oluşuyla o sahne de yeterince tat vermiyor. Faye Dunaway'in Bonnie and Clyde'da kanıtladığı güzelliğini bu filmde bir kez daha konuşturduğunu belirtelim ama perdede Steve McQueen'in karizması ve etkileyiciliği en az Dunaway kadar başarılı.

Kibar Soyguncu'nun John McTiernan imzalı bir de yeniden çevrimi mevcut. Orijinal film kadar tutulmamış bu filmde McQueen'in yerini Pierce Brosnan, Dunaway'in yerini ise Rene Russo alıyor. Filmin Oscar ödüllü şarkısı The Windmills of Your Mind'ın da büyük prozodi sorunlarına rağmen her ödül töreninden zaferle döndüğü filmin ilginç bir yanı olsa gerek.

İlginç Bilgi: Faye Dunaway'e popülarite kazandıran Bonnie and Clyde'da sanatçı, bir soyguncuya (Warren Beatty) aşık oluyordu. Bir sonraki filmi olan Kibar Soyguncu'da da durum değişmiyor.

PETER FALK

Her hafta değiştirdiğim Sine-Foto'nun geçen ayki misafirlerinden biriydi Peter Falk. Bugün öldüğünü öğrendim. Öyle büyük bir takipçisi değildim. Bugüne kadar oynadığı yalnızca iki filmini izlemiştim. Frank Capra'nın son filmi olan Pocketful of Miracles/Elmacı Kadın'da müthiş komik bir gangster tiplemesini oynamıştı. Murder by Death/22 Numarada Cinayet filminde de Humphrey Bogart çakması bir dedektifti. Rol arkadaşı Peter Sellers'tan bile daha komik bir portre çizebilen... Abilerimizin çok iyi bildiği Columbo/Komiser Kolombo dizisini de hiç izlememiştim. Ama içim acıdı haberi okuduğumda. Kalitenin sembolü olan bir nesilin evlatları hızla aramızdan ayrılıyordu ve kaliteyi yalnızca nicelikte arayan vasat bir kuşakla bizi başbaşa bırakıyordu. Falk da onlardan biriydi. Küçüklüğünde geçirdiği bir kazadan sonra bir gözü sakat kalan Falk, güçlü oyunculuğuyla iz bırakmıştı. İz bırakanların unutulabildiği bir dünyada Falk bugün son kez nefes aldı. Başımız sağolsun.

23 Haziran 2011 Perşembe

DANCES WITH WOLVES/KURTLARLA DANS (1990) - OSCAR ÖDÜLLÜ FİLMLER, 10 PUANLIK FİLMLER

Yönetmen: Kevin Costner
Oyuncular: Kevin Costner, Graham Greene, Mary McDonnell
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-7 Oscar ödülü (Film, Yönetmen, Uyr. senaryo-Michael Blake, Müzik-John Barry, Ses-Jeffrey Perkins, Kurgu-Neil Travis, Grt. Yönetimi-Dean Semler), 5 adaylık (Aktör, Yrd. Aktör, Yrd. Aktrist, Sanat Yönetimi, Kostüm)
-Japon Film Ödülleri en iyi yabancı film
-9 BAFTA adaylığı (en iyi film dahil)
-Berlin Gümüş Ayı ödülü: Kevin Costner
-Yönetmenler Birliği ödülü
-3 Altın Küre (en iyi film dahil), 3 adaylık
-Yazarlar Birliği ödülü: Michael Blake
Toplam: 37 ödül, 20 adaylık 
IMDB Puanı: 8/10
Estar Abi Puanları:
-Kevin Costner (yönetmen): 9
-Kevin Costner (oyuncu): 8
-Neil Travis (kurgu): 10
-John Barry (besteci): 9
-Graham Greene: 8
Genel Puan: 10/10

Başta John Ford, Howard Hawks gibi yönetmenler sayesinde 1930'larda doruğa çıkan, 40'larda durulan, 50'lerde James Stewart gibi başka türün oyuncularının bile akın etmesi sayesinde yeniden popüler olan, 60'larda Hollywood'da eski şaşaasını yitiren ama İtalya'da Sergio Leone sayesinde ihtişamlı bir geri dönüş sergileyen western türü, 1970'lerin ikinci yarısından sonra bir iki örnek haricinde unutulup gitmişti. 80'lerde dieş dokunur western örnekleri neredeyse hiç yoktu. Western kitabına bir sonsöz gerekliydi. Öteden beri beyaz adamla kızılderiliyi karşı karşıya getiren alt tür ve silahşörlerin hüküm sürdüğü kasabalarla ilgili öteki alt türe sonsöz 90'ların başında iki oyuncu kökenli yönetmenden geldi. Clint Eastwood, Unforgiven/Affedilmeyen'le hem ikinci alt türe hem de tüm bir western janrına son noktayı koydu. Kevin Costner ise birinci alt türün sonunu imzaladı. Kurtlarla Dans 1990'ın, Affedilmeyen ise 1992'nin Oscar ve gişe galipleriydi.

3 saatlik orijinal versiyonunu hiç izlemedim, elimdeki 4 saatlik yönetmenin kurgusu baskısına ise doyamıyorum. "Uzun film yoktur, sıkıcı film vardır" kuralına pozitif anlamda cuk oturan bir film Kurtlarla Dans. Oysa bomboş bozkırlarda, alabildiğine batıya uzanan Civil War esnası sınırların henüz boş kaldığı bir dönemde geçiyor. Savaşta intiharla karışık bir kahramanlık gösterisine girişen Teğmen John Dunbar'ın sınırın en ucundaki askersiz kaleye naklinden sonra hem insan hem de doğa anlamında büyük bir boşlukla karşılaşıyoruz. Sosyal insan içgüdüsü sayesinde bu boşluğun daha büyük olgularla donatılacağını önceden tahmin edebiliyoruz. Dunbar'a yarenlik eden atı Cisco ve Çift Çorap adını verdiği kurt, Dunbar'ın hayatını ve filmin boşluğunu dolduran iki unsur.


Two Socks (Çift Çorap)
Dunbar'ın klasik görev tanımına uyumlu ve şans eseri doğada yalnız kalmayı seven karakteri en büyük dönüşümünü Kızılderili kabilesi Lakotalarla tanışınca geçiriyor. Üstelik bu dönüşüm yalnızca soyut değil, baştan aşağı somut bir dönüşüm de. Birleşik Devletler askeri John J. Dunbar, yapaylıktan ve sanayi toplumundan uzak, eşitlikçi Kızılderili kültürüyle tanışınca öz benliğinde eksik kalmış her şeyi keşfedebiliyor. Lakota Sioux'larıyla olan iletişiminde ağır ağır hiçbir şeyi kaçırmadan ve aceleye getirmeden geçirdiği tüm evrelere tanık oluyoruz Dunbar'ın. Onunla birlikte biz de Sioux kabilesini tanımış oluyoruz. Böylece bir nevi izleyici de Teğmen'in bizzat kendisi oluveriyor. Teğmen'in dostları Cisco ve Çift Çorap bizim de dostumuz; Kızılderililer bizim de ailemiz oluveriyor. Ta ki işin içine vahşi Kızılderili klanları ve Beyaz Adam girene kadar.

Film, 4 saatlik bir terapi. John Barry'nin mükemmel müzikleri eşliğinde Kurtlarla Dans'ı izlerken, insanoğlunun kusurlarına, özellikle de 20. yüzyıl Batı toplumunun içine sinmiş çiğliğin hesabını çıkarabiliyoruz. Zaman zaman iğneyi kendimize batırmamıza dahi fırsat sunuyor film. Kevin Costner'ı daha ilk yönetmenlik deneyiminde bu denli profesyonel ve neredeyse Eastwood tadında dört dörtlük hikaye anlatıcısı olarak görmek de ayrı bir keyif. Kurtlarla Dans bittiğinde büyük bir filmi izlemiş olduğunuz kanaatiyle ayrılabiliyorsunuz ekran başından. Çoğunluğun aksine Amerika'nın son dönem oyuncuları arasında ilk 10'da gördüğüm Costner, bu filmle yönetmenliğine de güvenebileceğimizin sinyallerini veriyor. Gerçi daha sonra Waterworld/Su Dünyası gibi gelmiş geçmiş en büyük fiyaskolardan birine imza atsa da, The Postman/Postacı hiç tutulmasa da Robert Duvall'lı kadroyla çektiği Open Range/Uzak Ülke'yle yine western türünde bir başyapıta daha imza atıyor Costner.



İlginç Bilgi: Kurtlarla Dans'ın 1990 Oscarlarında alt ettiği filmler: The Godfather Part 3/Baba 3, Goodfellas/Sıkı Dostlar, Ghost/Hayalet ve Awakenings/Uyanışlar. 1994 haricinde tarihin gelmiş geçmiş en büyük Oscar kapışmasının galibi Kurtlarla Dans olmuştu.

18 Haziran 2011 Cumartesi

SHALLOW GRAVE/MEZARINI DERİN KAZ (1994)

Yönetmen: Danny Boyle
Oyuncular: Christopher Eccleston, Kerry Fox, Ewan McGregor
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-En iyi İngiliz filmi BAFTA ödülü
-En iyi film, yönetmen ve aktör (McGgregor) Empire ödülü
-Londra Sinema Kritisyenleri en iyi yeni yönetmen ödülü
IMDB Puanı: 7,4/10
Estar Abi Puanları:
-Danny Boyle: 7
-John Hodge (senarist): 8
-Ewan McGregor: 8
-Happy Heart (şarkı): 10
Genel Puan: 8/10

Kritiklerimde eğer başarılı bir film müziği çalışması varsa onun hakkında bahsetmeyi genelde en sona bırakırım. Ama bu kez değil. İyi sayılacak derecede Andy Williams dinleyicisi olmama rağmen Happy Heart'ı daha önce hiç duymamıştım. Şarkı zaten muhteşem. Ama Danny Boyle ya da ona bu fikri veren her kimse şarkıyı öyle bir yere yerleştirmiş ki filme tam anlamıyla cuk oturmuş. Kanımca bir filmde sahnesine en uygun kullanılan şarkı Bad to the Bone-George Thorogood'du. Terminator 2: Judgment Day filminde Arnie, motorsikleti sahibinden gasp edip yerleştiğinde başlıyordu şarkı. Artık bir numaram değişti ve Shallow Grave'in o mükkemmel finalinde birinci dakikasından başlayıp sonuna kadar süren ve Ewan McGregor'ın suratına sinen sırıtmaya kontrast oluşturan Happy Heart şarkı-sahne uyumu konusunda favorim oldu.

Shallow Grave, son 15 dakikaya gelene kadar vasatın azıcık üzerinde seyreden bir filmdi benim için. Her yerinden İngiliz mizahı akıyordu ve benim gibi Hitchcock sevenler için zaten tanıdık, aşina bir his yaratıyordu. Her şeyiyle bir kara filmdi ortadaki. Gerilimi ve gülmecesiyle bir kara mizah denemesiydi. Danny Boyle'un da ilk profesyonel filmi olarak yeterince başarılıydı. Ama çoğu kara komedide olduğu gibi film son 15 dakikasında öyle bir ivme kazandı ki koltukta kıpırdanmalar ve silik izleyiciden aktif izleyici konumuna geçmeler başladı benim için. Finalle beraber izleyen herkeste oluştuğunu tahmin ettiğim pis bir sırıtmayla filmi kapadım. Ben kara film severim, kara-mizah konusunda Coenleri izledim ve şimdi izleyecek film bulamıyorum diyenler varsa Shallow Grave'i mutlaka görmeli.

Arkadaşlık, hırs, çıkar ilişkileri ve cinayetin birleştirdiği insanlar temalarını çok iyi bir şekilde harmanlayan Shallow Grave, eğlenceli ve sıradan 3 ev arkadaşının yeni bir ev arkadaşını aralarına almalarıyla başlıyor. Yeni ev arkadaşlarını ertesi sabah odasında ölü ve bir bavul parayla bulunca da eğlenceleri de kaçıyor, sıradanlıkları da. Hiç suçları olmayan bir ölüm bu 3 arkadaşı da aynı sorumlulukta birleştiriyor, üstelik bir bavul para da dostluklarının tam ortasına düşüyor. Egsantrik polis müfettişi ve ölü adamın kazık attığı kimseler de işin içine girince ortalık cümbüş yerine dönüyor. Shallow Grave, biraz popülerce bir film ama hala tanıtılmaya ihtiyacı var. Türü sevenler kaçırmasın. Bittiğinde hem çok iyi bir filmi hem de muhteşem bir şarkıyı keşfetmiş olacaksınız.



İlginç Bilgi: Film Danny Boyle gibi, Ewan McGregor'ın da ilk önemli filmi.

AV MEVSİMİ (2010)

Yönetmen: Yavuz Turgul
Oyuncular: Şener Şen, Cem Yılmaz, Çetin Tekindor
Başlıca ödül ve adaylıklar: Yok
Sinematürk Puanı: 8,39/10
IMDB Puanı: 7,5/10
Estar Abi Puanları:
-Yavuz Turgul: 7
-Şener Şen: 8
-Çein Tekindor: 9
-Cem Yılmaz: 10
-Tamer Çıray (besteci): 2
-Gökçecan Gürsoy (Görsel efektçi): 5
Genel Puan: 7/10

Tıpkı Martin Scorsese-Robert De Niro ya da Werner Herzog-Klaus Kinski işbirlikleri gibi marka olmuş bir başka işbirliği örneği de Yavuz Turgul-Şener Şen örneği oldu. Özellikle birlikte çektikleri son 4 film, Türk sinemasının kilometre taşları olarak anılıyor ki hala en çok saygı duyulan yerli filmlerden biri Eşkiya'dır. İkili, daha önce yan temalar değişse de sürekli drama filmler çekti. Av Mevsimi, içerdiği dram yüzdesine rağmen saf bir polisiyeydi.

Sevgili arkadaşım Cengiz Ünlü ve birkaç Ekşi Sözlük yazarının spoiler adabı olmamasından dolayı gerek Cem Yılmaz'ın karakterinin başına gelenleri, gerekse de katilin kim olduğunu filmi izlemeden önce öğrendiğim için filmin polisiye kısmının inandırıcılığını tam olarak test edemedim maalesef. Zaten bu tip filmler için spoiler adabı konusunda ülkece bir eğitime ve bu konunun görgü kuralları arasına katılmasına ihtiyacımız var.

Av Mevsimi, Yavuz Turgul'un önceki işlerinden farklı olarak Amerikan polisiyelerine fazlasıyla öykünen bir film. Bilemiyorum bizde var mı tutuklamadan önce polisin meşhur, konuşmama ve avukat tutma hakkına sahipsin hatırlatması bana biraz Amerikan öykünmesi gibi geldi. Bu konuyu bir de polis arkadaşlara danışmak lazım gibi geliyor aslında. Cinayet sebebi son 10 yılın en önemli konularından biri olsa da yine de farklı değil. Türkiye'de ender olarak çekilen cinayet filmlerinde daha özgün bir cinayet sebebi beklerdim açıkçası.

Yavuz Turgul'a özgü dokundurmalar da yok değil filmde. Bir serserinin tutuklanması ve sorgulanmasındaki polisin tavır ve tutumuyla ünlü bir iş adamına karşı olan tutumunun büyük fark arz etmesi, bence yerinde bir dokundurmaydı. Yine de filmde Çetin Tekindor'un canlandırdığı karakterde ve dilbazlıktaki modern-köylü iş adamlarının bir polisi direkt tehdit etmesi fazla sinematik kaçmış diyebilirim.

Soruşturma olgusunun bileşenleri (BDP bağımsızlarının bu sevimsiz kelimesi nedense benim dilime de yerleşti son zamanlarda) de biraz acemice. Daha usta olan, Avcı lakaplı Şener Şen'e oranla yamak Cem Yılmaz'ın olayı daha çabuk çözmesi gibi. Se7en/Yedi'deki Pitt-Freeman ikilisinde taşlar daha bir yerine oturuyordu.

Cem Yılmaz'ı ilk defa bir filmde bu kadar çok beğendim. Yukarıdaki puanlamadan da anlaşılacağı gibi dört dörtlük bir oyunculuk performansıydı. Sadece eski karısını yeni sevgilisiyle gördüğünde suratının aldığı değişik şekiller bile Yılmaz'ın sinema oyunculuğunda önemli bir yolu kat ettiğini gösteriyor. Buna karşılık Çetin Tekindor'un biraz dışavurumcu olsa da yerinde oyunu ve Şener Şen'in etkisizliğinden de bahsedebiliriz. Okan Yalabık ise karakteri eğreti dursa da hatta karakteri hakkında çoğu şey yarım kalsa da (antropoloji merakının ilgili cinayete uyarlanamaması gibi) Yalabık üzerine düşen görevi yapmış.

İlgi çekici bir diğer durum ise Turgul'un önceki filmlerinden esinlenmelerin göze çarpmasıydı. Muhsin Bey ve Eşkiya'daki gibi Şener Şen'in yanına takılan çömez genç tipi. Gönül Yarası'ndaki gibi geçinemeyen genç çiftler ve onlara gözcülük eden Şener Şen tiplemesi. Aslında Turgul'un her filminde bu eski filmlerinden esinlenme durumu vardır. Örneğin konuşmayan kadın tiplemesi hem Gölge Oyunu'nda hem de Eşkiya'da vardı. Büyük ve kirli iş adamı tiplemesi için de yine Eşkiya ve Av Mevsimi'nde benzer kişilerin olduğunu söylebiliriz.

Son olarak bizdeki klişelere öykünme alışkanlığından bahsetmeli. Hatırlarsanız film ilk çıktığında sosyal paylaşım sitelerinde Cem Yılmaz'ın Hayde türküsünü söylediği sahne paylaşım rekorları kırmıştı. Filmi izlerken sahnenin yerinde ve sevimli olduğunu görebiliyoruz ama üzerinde o kadar çok duruldu ki film için bir yan sahne iken bir anda filmin popülerliğini de aştı. Bu klişe her şeyden önce filme zarar verdi. Bir de acaba bu türküyü ilk kim söylemiş, asıl popüler eden kim araştırmalarına girmeden sadece herkeste gördüğünü paylaşıp orada kalan insanların yoğunluğu da fazla göze batar durumda.

İlginç Bilgi: Av Mevsimi, Yavuz Turgul'un 7. filmi ve ilk filmi Fahriye Abla hariç tamamında Şener Şen de yer alıyor.

16 Haziran 2011 Perşembe

EKŞİ SÖZLÜK YAZARLARININ EN SEVDİĞİ 20 FİLM (İLK 500 ENTRY)

Bundan tam 1 yıl önce Ekşi Sözlük'te 24 saat uyuyan adam nickli yazar, "sözlükçülerin en iyi 10 film listesi" başlığını açtı. Zaman içinde yazarlar en sevdikleri ilk 10 ya da daha fazla filmleri listelemeye başladı. Ben de ilk 500 entryde acaba en sevilen filmler hangileri oldu diye merak ettim. İstatistik, özellikle de sinema alanında istatistik çıkarmayı seven biri olarak son bir haftadır filmlerin dökümünü yaptım. 225 farklı yazarın seçkilerinden tam 750 film çıktı ortaya. Puanlamayı belirlerken şu kuralları uyguladım:

-Listelerdeki film sayısı 10'dan fazla bile olsa ilk 10'u değerlendirdim.
-Sırasız listeleri değerlendirmeye almadım.
-Bir yazarın birden fazla listesi olmuşsa (3 kez karşılaştım) sadece ilk listeyi değerlendirmeye aldım.
-Sözlükte troll entryleri olarak kalıplaşmış bazı entryleri dikkate almadım.
-Yazarın birinci sıraya koyduğu film, 10; ikinci sıraya koyduğu film 9 puan aldı. 10. sıraya kadar da puanlar birer azalarak gitti ve böylece 10. sıradaki film 1 puan aldı. Nihai sonuçlar filmlerin tüm yazarlardan bu bareme göre aldıkları puanlardan oluştu.
-Birçok yazar, listesinde seri filmleri genel olarak ele almış. Bu durumda serinin puanı o serideki ilk ya da en popüler filme gitti. Popülerliğin kıstası da listelerde o seride en çok adı geçen filme göre belirlendi. Örneğin, Star Wars serisini 5. film, Indiana Jones serisini 1. film, Yüzüklerin Efendisi serisini 3. film temsil etti.

Şimdi geçelim listeye:

1-Fight Club/Dövüş Kulübü (1999-David Fincher): 496 puan

2-The Shawshank Redemption/Esaretin Bedeli (1994-Frank Darabont): 325 puan

3-The Godfather/Baba (1972-Francis Ford Coppola): 288 puan

4-Pulp Fiction/Ucuz Roman (1994-Quentin Tarantino): 261 puan

5-V For Vendetta/V (2006-James McTeigue): 220 puan

6-Leon/Sevginin Gücü (1994-Luc Besson): 210 puan

7-The Matrix (1999-Andy ve Larry Wachowski ): 174 puan

8-The Lord of the Rings: The Return of the King/Yüzüklerin Efendisi: Kralın Dönüşü (2003-Peter Jackson), Oldboy/İhtiyar Delikanlı (2003-Chan-wook Park): 169'ar puan










10-Star Wars: Episode 5 - The Empire Strike Back/Yıldız Savaşları: Bölüm 5 - İmparator (1980-Irvin Kirshner): 164 puan

11-Forrest Gump (1994-Robert Zemeckis): 158 puan

12-The Usual Suspects/Olağan Şüpheliler (1995-Bryan Singer): 145 puan

13-American History X/Geçmişin Gölgesinde (1998-Tony Kaye): 144 puan

14-12 Angry Men/12 Öfkeli Adam (1957-Sidney Lumet): 139 puan

15-Il Buono, il Brutto, il Cattivo/İyi, Kötü, Çirkin (1966-Sergio Leone): 133 puan

16-Back to the Future/Geleceğe Dönüş (1985-Robert Zemeckis): 130 puan

17-The Dark Knight/Kara Şövalye (2007-Cristopher Nolan): 126 puan

18-Eternal Sunshine of the Spotless Mind/Sil Baştan (2004-Michel Gondry): 124 puan

19-Inception/Başlangıç (2010-Christopher Nolan): 111 puan

20-Reservoir Dogs/Rezervuar Köpekleri (1992-Quentin Tarantino): 108 puan

Listenin tamamını ve listeleri değerlendirilen sözlük yazarlarının (Excel dosyası 2. sayfa) listesini buradan indirebilirsiniz. Bu liste başlıktaki entry sayısı 1000 olduğunda yeniden değerlendirilecek ve burada yayınlanacaktır.

7 Haziran 2011 Salı

THE PARALLAX VIEW/PARALLAX ESRARI (1974)

Yönetmen: Alan J. Pakula
Oyuncular: Warren Beatty, Paula Prentiss
Başlıca ödül ve adaylıklar: Amerika Yazarlar Birliği en iyi adaptasyon senaryo adayı
IMDB Puanı: 7,3/10
Estar Abi Puanları:
-Alan J. Pakula: 7
-Warren Beatty: 8
-Gordon Willis (Görüntü Yönetmeni): 10
Genel Puan: 7/10

Kennedy kardeşlerin suikaste kurban gitmesi, Vietnam savaşının sürdürülmesindeki politik skandallar ve nihayet Nixon dönemindeki Watergate skandalı 70'li yılların sinemasında bir süreliğini Amerikan Rüyası temasını arka sıralara itip politik gerilimleri ön plana çıkarmıştı. Three Days of the Condor/Akbabanın Üç Günü, The Conversation/Konuşma gibi filmlerin ortaya çıkmasında 63-73 arası bahsi geçen olaylar çok etkili olmuştu. Birçok yönetmen, gerek doğrudan gerekse de farklı bir konuyu orjine alarak politik gerilimin altyapısını kurmuştu ama şüphesiz bu konudaki en mahir isim Alan J. Pakula oldu.

Pakula, Klute/Fahişe, Parallax Esrarı ve All The President's Men/Başkanın Adamları üçlemesiyle 70'lerin en kayda değer politik gerilim filmlerine imza attı. Özellikle, Başkanın Adamları bir klasik oldu ve Watergate Skandalı'nı en iyi anlatan film olarak tarihe geçti. Parallax Esrarı benim ilk ayağını henüz izlemediğim üçlemenin ortanca filmi. Başkanın Adamları kadar olmasa da cesurca çekilmiş bir film. Tam da Nixon döneminin soğuk ve güvensiz ortamında çekilmiş ve eski başsavcı Robert Kennedy suikastinin birebir yansıması olan açılış sahnesiyle Amerika'nın iç politikadaki en kirli dönemini maksimum güvenle tartışmaya açtı.

Filmografisi boyunca hep cesur ve muhalif filmlerde yer almış olan Warren Beatty, suikaste tanık olan herkesin birer birer öldüğünü fark eden ve olayları araştıran gazeteci rolünde mükemmel. Soğuk ve netameli görüntüsü, klasik gazeteci içgüdülerini yansıtmasıyla film için çok iyi bir seçim oluşturdu. Filmde kendisi dışında hiçbir yıldız ismin olmayışına ve 70'ler sinemasının yıldızlardan kurulu kast listesine rağmen tek başına filmi sırtladı.

Filmin en önemli kozlarından biri de az filmde görev almış ama her görevi de layıkıyla yerine getirmiş olan sinematograf Gordon Willis. The Godfather/Baba serisinde de görüntü yönetmeni olarak çalışmış olan Willis'in tam da döneme ve anlatıma uygun olan karanlık ve grenli çekim tercihi filmin yapısına cuk oturmuş. Willis'in alanda izleyicinin dikkatine haiz olan karakterlerin dışındakileri gölgede bırakan tekniği açık hava sinemalarında sorun oluştursa da bu tip politik gerilimler ya da dramatik bir tona sahip filmlerde olumlu bir yöntem olduğu bir gerçek. Özellikle finalde, o ana kadar ki dar açılardan çıkıp alan derinliğini yakalayarak tek başına oluşturduğu mizansen görülmeye değer. Hatta sinema tarihinde görüntü yönetimi açısından en iyi çekilmiş sahneler listesi yapsak final sahnesini ilk 10'a almamız gerekir.

Parallax Esrarı'nın zirve anlarından biri de Warren Beatty'ye uygulanan test sahnesi. Algı biçimimizdeki sıradanlığı gittikçe marjinalleştiren test, herhalde her izleyicinin aklına Stanley Kubrick şaheseri A Clockwork Orange/Otomatik Portakal'daki benzer sahneyi getirecektir.Aile, anne, devlet gibi kurumların ve mutluluğun aslında birbirine geçmiş ve göz önündekinden farklı bir bakış açısı da gerektirecek kavramlar olduğunu hatırlatan sahne mutlaka bir psikologun yorumundan da geçmeli. Aşağıdaki video bahsi geçen sahneyi içeriyor.



İlginç Bilgi: Parallax Esrarı'nın açılış sahnesiyle Alfred Hitchcock'un Saboteur/Sabotajcı filminin finali birbirine çok benzer.

4 Haziran 2011 Cumartesi

THE DAY THE EARTH STOOD STILL/DÜNYANIN DURDUĞU GÜN (1951)

Yönetmen: Robert Wise
Oyuncular: Michael Rennie, Patricia Neal
Başlıca Ödül ve Adaylıklar: Altın Küre 1 ödül, 1 adaylık
IMDB Puanı: 8/10
Estar Abi Puanları:
-Michael Rennie: 8
-Bernard Herrmann (Müzisyen): 10
-William Reynolds (Kurgucu): 9
Genel Puan: 9/10

İkinci Dünya Savaşı bitip, savaş suçlularının muhakemesi tamamlanıp sıra Avrupa'yı taksime gelindiğinde dünyanın artık iki ayrı ülkenin doğu ve batıdaki konuşlanmaları üzerinde yeni bir siyasal döneme gireceği anlaşılmıştı. İlk kez bir İngiliz diplomatın adını koyduğu Soğuk Savaş denilen bu dönem, ABD ve Sovyetler'in nükleer çalışmalarıyla birleşince ortaya dünyayı ortadan kaldıracak yeni ve topyekün bir savaşa giden yol çıkmıştı. Sinema da Soğuk Savaş yıllarını en iyi şekilde değerlendirdi. Özellikle Amerikan sineması, b filmleri ve ucuz bilimkurgularıyla bu silahsız savaşı sonuna kadar kullandı. Nükleer savaşın tehlikesini ortaya koyan ilk filmlerden biri de diplomatik çatışmanın en yoğun günlerinde çekilen Dünyanın Durduğu Gün oldu.

Ülkemizde Uçan Dairenin Esrarı adıyla da gösterilen film, bugün artık bir klasik. Washington'a biri robot, diğeri hümanoid iki mürettebatıyla inen uzay gemisi, geliş sebebinin uyandırdığı merakla filmin en önemli kozu olmuştu. Michael Rennie'nin canlandırdığı hümanoid uzaylı, dünyalılardan tek bir şey istiyordu: savaşlarınızı durdurun yoksa biz sizi yok ederiz. Her iyi film mutlaka iyi bir fikirden çıkar. Dünyanın Durduğu Gün de bu fikirden yola çıkarak zaten yüzde elli garantisini daa baştan sağlamıştı. Dönemine göre hiç sırıtmayan uzay gemisi, mükemmel bir set işçiliğinin ürünüydü. Dev robot Gort rolünde filmografisinin tamamı yaratık ve dev rolleriyle dolu olan 2 metre 31 santimlik Lock Martin oynadı. Rennie'nin Klaatu karakteri, uzaydan gelip Washington'a uzay aracını park ederek insanlığa açık ve net olarak yok etme tehditinde bulunmasına rağmen ülkelerarası anlaşma yollarının yine de tıkanmış olması da dönemin şartlarını en iyi özetleyen bölümlerdi.

Klaatu ve Gort sonradan büyük popülerlik kazandılar. Bilimkurgu tarihinin en önemli karakterlerinden biri oldular. Fütüristik hikayeler ve gelecekten geçmişe dönerek insanlığı gelecekleri konusunda uyaran başka karakterlere de örnek oluşturdular. Filmde geçen ve anlamı açıklanmayan "Klaatu barada nikto" lafı başta Army of Darkness/Kötü Ruh 3-Karanlığın Ordusu olmak üzere birkaç kez film ve dizilerde kullanıldı. Yönetmen Robert Wise'ın 60'lardaki müzikal klasiklerine giden yolda tanınmasını sağlayan ilk önemli filmi oldu. Müzisyen Bernard Herrmann, tereminiyle filmin atmosferine müthiş bir katkı sağladı. James Dean, kısa sinema hayatında ilk kez bu filmde bir figüran olarak kamera karşısına geçti. Finaldeki tirad, bugün faşizm içerdiği tartışmasıyla öne çıksa da sinema tarihinin en meşhur tiradlarından biri oldu. 2008 yılında aynı adla çıkan ve Keanu Reeves'ın Klaatu'yu canlandırdığı kötü bir re-make'e sahip Dünyanın Durduğu Gün, her bilimkurgu hayranının mutlaka görmesi gereken ilk klasiklerden biri oldu.



İlginç Bilgi: Filmin hemen başında, Orson Welles'in 1938 yılındaki meşhur "Marslılar geldi" temalı, Amerikalıları korkudan sokağa döken radyo konuşmasına da bir atıf var: "Bu sefer gerçek"..

1 Haziran 2011 Çarşamba

ROBERT DE NIRO TOP 10

Mayıs 2011-Sinesar yazımdır.

Kimilerine göre yaşayan en büyük sinema oyuncusu, kimilerine göreyse gelmiş geçmiş en iyi aktör. Kimileri, Jack Nicholson ve Al Pacino’yla beraber onu mutlaka ilk 3’üne alır, kimileriyse hayat gözlerini yuman Marlon Brando, James Stewart gibi büyük isimleri de dahil ederek bir şekilde ilk 5’ine. Ama hiç kimse Robert De Niro’ya kayıtsız kalamaz. Büyük oyunculuk dehası bir şekilde herkesi memnun bırakmıştır. Aynı biçimde benim de ilk 3’ümde Al Pacino ve Marlon Brando’dan sonra yer alan bu efsanenin en iyi 10 performansını inceleyelim bu ay.




1-Jake La Motta – Raging Bull/Kızgın Boğa (1980-Martin Scorsese)



Bir role hazırlanmak için 20 kilo almak, üstelik aynı filmde aynı karakterin gençliğini de oynayacağı için o aldığı 20 kiloyu yeniden verip çekimlere devam etmek… Bir boksörü oynayacağı için gerçek boks maçlarına çıkmak, hatta bir-ikisini kazanmak. Robert De Niro metod oyunculuk sistemine nasıl gönülden bağlı kaldığını en çok bu filmdeki performansıyla gösteriyor. Oynayacağı karakteri, canlandırmak yerine onun ruh halini özümseyebilmek adına yapmadığı kalmıyor ustanın. Dustin Hoffman, Montgomery Clift, Marlon Brando gibi öncüllerinin yaptıklarını bir adım öteye götürüp sağlığını bile tehlikeye atıyor bu uğurda. Sonuç olarak da Martin Scorsese’nin en başarılı filmlerinden birinde özverisi sonucu ilk kez aktör kategorisinde olmak üzere ikinci kez Oscar kazanıyor. Özellikle filmin ikinci yarısında düşmüş boksör eskisi halleriyle ilk yarıda çileden çıkarttığı seyircinin gönlünü hissettirmeden alması, takdire şayan.



Başlıca ödüller: Oscar, Altın Küre (Toplam: 6 ödül)

Başlıca adaylıklar: BAFTA (Toplam: 2 adaylık)





2-Travis Bickle - Taxi Driver/Taksi Şoförü (1976-Martin Scorsese)



Genelde Oscar kazanan aktörler sonraki filmlerinde çıtayı biraz aşağı çekse de tam bir işkolik olan De Niro, bu rahatlığa hiç girmemiş ve Taxi Driver’la, daha önce aldığı Oscar’ı gerçekten de hak ettiğini ve büyük bir aktör olacağını kanıtlamıştı. New York sokaklarında ona göre şehri kirleten, bütün yasadışı ve ahlak dışı insanların sonunun gelmesi için sessiz sakin hayaller kuran Vietnam eskisi taksi şoförünü oynamak için, birçok filmde olduğu gibi ön hazırlıklar yapmıştı. Yarı zamanlı taksi şoförlüğü yaptı, Vietnam gazileriyle görüştü, Mohikan saç kesimini bile onlardan aldığı ilhamla denedi. Travis Bickle’ın deliliğini gösterebilmek için senaryoda olmayan meşhur “are you talkin’ to me” monologunu ekledi. Kimilerine göre bu performansı hala gelmiş geçmiş en iyi performansı oldu. Bundan en büyük pay da sanırım ilk defa çıktığı hayalindeki kızı ilk akşamdan porno filme götürmesine rağmen suratına yerleştirdiği saflıkta büyük inandırıcılık kaydetmesiydi.



Başlıca ödüller: Toplam 5 ödül

Başlıca adaylıklar: Oscar, BAFTA, Altın Küre, (Toplam 3 adaylık)



3-Max Cady – Cape Fear/Korku Burnu (1991-Martin Scorsese)



Kariyerinin en iyi rollerini Martin Scorsese filmlerinde verdi. Kim bilir belki de Scorsese olmasaydı, De Niro’nun bugün ulaştığı nokta bir hayal olacaktı. Aynı şekilde Scorsese de başarısını büyük ölçüde De Niro’ya borçlu. Her iki isim de en iyi filmlerini birbirileriyle çektiler. Cape Fear diğerleri kadar övgü alamadı ama benim gibi filmin gizli hayranları da olmadı değil. Bir yeniden çevrim olmasına rağmen, hem De Niro hem de Nick Nolte sanki bir ilk versiyonmuş gibi canlandırdılar karakterlerini. De Niro’nun pek görülmeyen ender kötü adam performanslarından biriydi bu. Sırf bu rolü için dişlerini bozdurdu ve film bittikten sonra ödediğinin 4 katı parayla yeniden yaptırttı. Dövme uzmanları ve hapishaneden çıkmış eski suçlularla görüşerek hem dövmeler hem de psikoloji konularında bilgiler aldı. Kameraya çarpma gibi senaryo dışı atraksiyonlarıyla filme kendi damgasını da vurdu. Robert De Niro ilginç bir şekilde bir yıl önce oynadığı bir filmde çelimsiz bir karakteri canlandırabilirken ertesi filmde iri yarı bir adama dönüşebiliyordu. Cape Fear bu durumunda iyi kanıtlarından biri oldu.



Başlıca ödüller: Yok

Başlıca adaylıklar: Oscar, Altın Küre, (Toplam 3 adaylık)



4-Al Capone – The Untouchables/Dokunulmazlar (1987- Brian De Palma)



Robert De Niro hayali kahramanları canlandırdığı kadar gerçek kişileri de sık sık canlandırdı. Bunlardan en iyi performansı zaten boksör Jake La Motta’ydı. Amerika’nın gelmiş geçmiş en popüler mafya babası Al Capone da bir başka başarılı De Niro canlandırması olmuştu. De Palma’nın gerilim ve suspence filmlerinden vakit buldukça çevirdiği muhteşem mafya filmlerinden biriydi The Untouchables ve De Niro, Capone’u oynaması için tek adaydı. De Niro’nun film için yaptığı ön çalışmaları metodik oyunculuğu herhalde en çok abarttığı hazırlıkları olmuştu. Zira Capone’un ipek iç çamaşırı giymeyi sevdiğini öğrenmiş ve hemen aynı çamaşırlardan kendisi de ısmarlamıştı. İşin ilginç yanı filmde yarı çıplak tek bir sahnesi bile yoktu.



Başlıca ödüller: Yok

Başlıca adaylıklar: Yok



5-Michael – The Deer Hunter/Avcı (1978- Michael Cimino)



Yeni Hollywood’un parlak başlangıç yapan yönetmenlerinden Michael Cimino’nun Vietnam güzellemesinde her ne kadar Christopher Walken, büyük sükse yapsa da Robert De Niro da hem mahallenin abisi rollerinde hem de Vietnam sendromunu yaşayan Amerikan askeri sahnelerinde çok başarılıydı. Özellikle Rus ruleti sahnelerinde De Niro’nun bir anda patlayan bağırtıları, doğaçlama çıkışları gerilimi arttırdıkça arttırıyor ve filmin en iyi sahnesini oluşturuyordu. Meryl Streep’le aralarında oluşturdukları kimya mükemmelen tutmuştu, De Niro bu çok yıldızlı filmin geri planındaki as kahramanlarından biri olmuştu.



Başlıca ödüller: Yok

Başlıca adaylıklar: Oscar, BAFTA, Altın Küre (Toplam 4 adaylık)



6-David “Nuddles” Aaronson – Once Upon a Time in America/Bir Zamanlar Amerika’da (1984- Sergio Leone)



Yeni Hollywood döneminin başlamasından sonra mafya filmleri, 30’lardaki değerini yeniden kazanmıştı. Francis Ford Coppola’nın The Godfather 1 ve 2’si, Martin Scorsese’nin Goodfellas’ı ve Sergio Leone’nin mevzu bahis filmi bu türün en büyük filmleri oldular. Ne tuhaftır ki Robert De Niro her 3 filmde de oynadı (The Godfather serisinin ilki hariç) Üstelik üç yönetmen de İtalyan kökenli olmasına rağmen De Niro, bu filmlerde sırasıyla İtalyan, Yahudi ve İrlandalı mafya üyelerini canlandırdı. Sergio Leone’nin filmi Yahudi mafyası üzerinden Amerikan yakın tarihine opera stiliyle bir bakış atmaktı. Bunun için Nuddles’ın çocukluğu, gençliği ve orta yaş dönemi anlatılacaktı. De Niro özellikle 3. bölümde üzerine düşeni yaptı ve filmin gösterim zamanında olmasa da sonradan kazanacağı süksede büyük pay sahibi oldu.



Başlıca ödüller: 1 ödül

Başlıca adaylıklar: Yok



7-Neil McCauley – Heat/Büyük Hesaplaşma (1995-Michael Mann)



90’lı yılların en büyük filmlerinden biri hiç şüphesiz Heat olmuştu. Michael Mann’ın sürekli üzerinde durduğu suçlu-polis etkileşimi her filminde olduğu gibi Heat’te de baş gösterecek hatta doruğa varacaktı. Bu tematik hazırlık zaten filmi büyük yapıyordu ama suçlu rolüne Robert De Niro, polis rolüne de Al Pacino geçince film asıl o zaman birinci sınıf olmuştu. Filmden önce Pacino ve De Niro, suçlu-polis rollerini değiştirdiler ve büyük isabet kaydettiler. De Niro, karakterini soğuk, tutarlı ve robotik bir psikolojiyle canlandırırken Pacino daha dışavurumcu bir polis karakteri çizmişti. Özellikle kafe sahnesi kült olmaya yetti de arttı bile. Sürekli birbiriyle karşılaştırılan bu iki büyük oyuncu ikinci kez aynı filmde oynuyor ve toplamn 20 dakika hariç aynı anda bir sahnede yer almıyorlardı. Bu bile karşılaştırma yapanlar için bulunmaz bir kaynak oldu.



Başlıca ödüller: Yok

Başlıca adaylıklar: Yok



8-Vito Corleone – The Godfather Part 2/Baba 2 (1974- Francis Ford Coppola)



Robert De Niro’nun ilk Oscar’ı. Yardımcı aktör kategorisinde aldığı bu ödülle aynı zamanda sinema tarihinde aynı karakteri canlandıran ikinci kişinin de Oscar kazandığı tek örneğin sahibi oldu. Doğru bir tercih yaparak Marlon Brando’nun gençliğini oynamak yerine Vito Corleone’nin gençliğine odaklandı ve çok iyi bir iş ortaya koydu. Bu film için Sicilya’ya gidip aksan çalışması yaptı, New York’un mafya babalarıyla görüştü ve Brando’nun ilk filmde uyguladığı dolgu çene makyajının bir küçüğünü deneyip dişçiye avurtlarına yerleştirmesi için küçük dolgular sipariş ettirdi. New York’a ayak basıp kendi organizasyonlarını oluşturan ilk babalardan birini canlandırması bile henüz mesleğinin başındaki bir oyuncu için büyük bir görevdi. Kendisinin birinci filmde Al Pacino’nun canlandırdığı Michael Corleone’yi canlandırmak için seçmelere katıldığını da belirtelim.



Başlıca ödüller: Oscar (Toplam 1 ödül)

Başlıca adaylıklar: BAFTA (Toplam 1 adaylık)



9- Yaratık – Frankenstein (1994- Kenneth Branagh)



Shakespeare’in 20. yüzyıldaki temsilcisi Kenneth Branagh’ın Frankenstein’ı belki çok beğenilen bir film olamadı ama De Niro’nun Dr. Frankenstein’ın yarattığı zombisi tam not aldı. De Niro gibi bir büyük oyuncu için başta yanlış bir tercih gibi görülüyordu yaratık rolü, böyle roller için makyaj çalışması altına girmek bile daha alt sınıf bir oyuncunun işi olabilirdi ama De Niro bir şekilde senaryoyu beğenince yaratık rolü de ona gitmiş oldu.



Başlıca ödüller: Yok

Başlıca adaylıklar: 1 adaylık



10-Rodrigo Mendoza – The Mission/Görev (1986- Roland Joffe)



Roland Joffe’nin bu Cannes galibi filmi sonraları unutulsa da döneminin en iyilerinden biri olan Jeremy Irons’la De Niro’nun paslaşmaları unutulacak gibi değildi. Birbirinin tam zıttı iki karakteri canlandıran ikili Amerika kıtasının sömürülme döneminin başlangıcında geçen öyküde büyük başarı sağladılar. Irons’ın kaderci misyoneriyle De Niro’nun delifişek köle tüccarı karakteri bu iki zıt kutbu filmin epik değerini katlaması yolunda iyi oyunculuklarla süslendi. De Niro’nun karakteri olan Mendoza’nın öyküde geçirdiği değişim süreci, aktör tarafından tipik metod oyunculuğuyla çok iyi yansıtıldı.



Başlıca ödüller: Yok

Başlıca adaylıklar: Yok





Bu listeyi sanatçının bugüne kadar izlediğim aşağıdaki 34 filmi arasından hazırladım. Sizler de kendi ilk 10’unuzu yapıp yukarıdaki mail adresime gönderebilirsiniz.



Kronolojik sırayla:



1-The Godfather Part 2

2-Taxi Driver

3-Novecento

4-The Deer Hunter

5-Raging Bull

6-Once Upon a Time in America

7-The Mission

8-Angel Heart

9-The Untouchables

10-Midnight Run

11-Jacknife

12-Goodfellas

13-Cape Fear

14-A Bronx Tale

15-Frankenstein

16-Casino

17-Heat

18-Sleepers

19-Wag the Dog

20-Jackie Brown

21-Ronin

22-Analyze This

23-Men of Honor

24-Meet the Parents

25-15 Minutes

26-The Score

27-Showtime

28-City by the Sea

29-Analyze That

30-Godsend

31-Meet the Fockers

32-The Good Shepherd

33-What Just Happened

34-Righteous Kill

MAYIS 2011 DÖKÜMÜ

Filmler:

1-The Godfather Part 2/Baba 2 (1974-Francis Ford Coppola): 10 - eleştirisi yayınlanmadı
2-Celda 211 (2009-Daniel Monzon): 10
3-The Day the Earth Stood Still/Dünyanın Durduğu Gün (1951-Robert Wise): 9 - eleştirisi daha sonra yayınlanacak
4-Kynodontas/Köpek Dişi (2009-Giorgos Lanthimos): 8 - eleştirisi daha sonra yayınlanacak
5-The Parallax View/Parallax Esrarı (1974-Alan J. Pakula): 7 - eleştirisi daha sonra yayınlanacak
6-The Lodger: A Story of the London Fog/Kiracı (1927-Alfred Hitchcock): 7
7-Recep İvedik 3 (2010-Togan Gökbakar): 6
8-Perfect Stranger/Kusursuz Yabancı (2007-James Foley): 6
9-You Can't Win 'Em All/Paralı Askerler (1970-Peter Collinson): 2

Ortalama Puan: 7,22/10