27 Şubat 2011 Pazar

OSCAR 2010'A DOĞRU - FİNAL

The Hurt Locker/Ölümcül Tuzak filmini hatırlar mısınız? Absürd bir soru değil mi? Daha 1 yıl önce Oscar kazanmış bir filmin esamesi okunmuyor. Her yıl Oscar'ı kazanan filmin yeniden gösterime girmesi geleneği bile bozulmuştu 2010'da. The Hurt Locker, ABD dışında yeniden vizyona girmedi, vizyona girdiği yerlerde de ilk defa gösterimi yapıldı ki yayınlanma tarihi 2008 olan bir film için ilginç bir durumdu. Bir de Avatar vardı. Tüm zamanların en yüksek hasılat rekorunu daha uzun süre aşılamaz bir şekilde 3 milyar dolar sınırına dayandırmıştı. Film için icat edilen kameralarla yeni filmler çekilmeye başlanmadı. Daha bu yaz Special Edition'ı ile yeniden vizyona girmiş, yeniden tartışılmıştı. Geçen yıl favorim olmasa da Avatar'a yapılan haksızlıkla geçti gitti ve 2000'lerin ilk 10 yılı kötü bir kapanış yaptı.

Bu yıl ise geçen yılı mumla arıyoruz. Inception ve Black Swan haricinde Oscar adayı olmalı diyebileceğimiz tek bir film dahi çekilmedi. (Toy Story 3 mükemmel bir film olsa da hala animasyon filmlerin en iyi film kategorisinde yarışmasını doğru bulmuyorum.) The Kids Are All Right gibi Kanal D'nin gece 1'de yayınlayacağı filmlerin, Winter's Bone gibi iyi olmaya çalışan ama her yanından acemilik akan filmlerin bile yarışa dahil olduğunu gözlemledik. Sırf Coenler çekti diye sıradan True Grit ödüle aday oldu. 127 Hours, Danny Boyle hatırına, The Fighter da boks draması olmasının hatırına listede kendine yer bulabildi. The King's Speech pek hoşuma gitmese de 5 adaylı sistemde bile kendine yer bulabilecek kadar Oscar adayı yaftasını hak eden bir filmdi ama ödülü hak etmesi konusunda çekincelerim var.

Aday dışı kalan filmler arasında Martin Scorsese'nin Shutter Island'ı ve Ben Affleck'in umut veren The Town'ına üzüldüm. Bu iki filmin The Kids Are All Right'tan ne eksiği vardı anlayamadım.

Gelenek olduğu üzere Oscar filmlerine eğildik 1 ay boyunca. Çeşitli değerlendirmeler yaptık. Geçen yılki heyecanın onda birini bile yaşamasak da yine de eksik kalmak istemedik. Hatta ben bu yıl yabancı dilde en iyi film ve teknik dallardaki filmlere hiç ama hiç odaklanmadım ve sadece ana dallarda kalmayı tercih ettim. Hollywood'un tüm bir yıl boyunca 9 ve 10 puan verebileceğim bir tane bile film çıkaramamasından dolayı bu yıl Oscar benim için sessiz sedasız geçecek bir tören oldu. Kısa animasyonları, üstadına, Özgür Şahin'e bıraktım. Kısa film ve belgesel kategorilerini geçen yılki gibi yine es geçtim. Tüm bunların ışığında Oscar'a saatler kala yine de bazı değerlendirmelerde bulunayım.

1-En iyi film:

Törene bir kala ödülü kazanacağı beklenen iki film kaldı 10 filmden. The King's Speech ve The Social Network. Eğer yalnızca bu iki film yarışsaydı hak eden The Social Network olurdu ama şunu söylemeliyim ki ikisi de Oscar'ı hak etmiyor. The King's Speech, ülkesi İngiltere'den BAFTA ödülüyle döndü. Seyirci beğenisi kazandı ve en fazla adaylık alan Oscar filmi oldu. The Social Network ise BAFTA dışındaki tüm ödül törenlerinden galip ayrıldı. Özellikle de Altın Küre almasıyla prestij yarattı ama geçen yıl Avatar'ın Altın Küre'sine rağmen Oscar'ı kaçırdığını da hatırlayalım. Ayrıca David Fincher faktörü de The Social Network'ün en büyük kozu. Ödül törenini izlerken kurgu ödülünü alan filmin büyük ödülde en şanslı film olduğunu düşünebilirsiniz. Benim seçimime gelince 8 puan verdiğim iki filmden biri olan Inception. (Diğeri Toy Story 3)
Tüm bunların ışığında The Social Network'ün yüzde 55, The King's Speech'in yüzde 40 ve Inception'ın yüzde 5'lik bir şansı olduğunu düşünüyorum.

Kazanır: The Social Network
Kazanmalı: Inception

2-En iyi yönetmen:

Bu yıl, "artık sırası geldi" kontenjanından ödülün David Fincher'a gideceğini düşünüyorum. Büyük ödülü The King's Speech kazansa dahi bu durum değişmeyecek. Benim favorim ise filmini eksiklerine rağmen nakış gibi işleyen Darren Aronofsky oldu. Tabii Christopher Nolan'ın Inception'la aday olamadığı için bu değerlendirmeyi yaptığımı söylemeliyim.

Kazanır: David Fincher-The Social Network
Kazanmalı: Darren Aronofsky-Black Swan

3-En iyi aktör:

Javier Bardem dışındaki 4 adayı da izledim. Colin Firth kesinlikle hak ediyor. James Franco'nun tek kişilik bir filmde yarattığı başarının senaryodan kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Jeff Bridges, iyi oynasa dahi geçen yılki ödülünden sonra şansı çok az. Jesse Eisenberg'in ise neden ödüllere aday olduğunu anlamış değilim. Kısacası Colin Firth yüzde 95 şansa sahip.

Kazanır-Kazanmalı: Colin Firth-The King's Speech

4-En iyi aktrist:

Natalie Portman'ın şansı yüzde 100. Diğer 4 aday, adaylık aldıklarına şükretsinler.

Kazanır-Kazanmalı: Natalie Portman-Black Swan

5-En iyi yardımcı aktör:

Geoffrey Rush, The King's Speech'te Colin Firth'le müthiş bir uyum gösterse de Christian Bale'in müthiş performansına oranla geride kalıyor. Bugüne kadarki ödül törenlerinin büyük çoğunluğunda da jüriler böyle düşündü zaten. Bale'in şansı yüzde 70

Kazanır-Kazanmalı: Christian Bale-The Fighter

6-En iyi yardımcı aktrist:

Her yıl oyunculuk kategorilerinin biri çok çekişmeli olur ve sonucunu önceden kestirmek çok zordur. Geçen yıl Mo'Nique'in fena halde hak ettiği bu ödülde bu yıl 3 güçlü, bir ortalama, bir de zayıf aday var. Melissa Leo, şu ana kadarki törenlerin çoğundan galip çıktı ama Helena Bonham Carter da son 15 gündür çok konuşuluyor. Hailee Steinfeld'in ilk uzun metraj çalışması True Grit'teki performansı da çok beğenildi. Jacki Weaver'i izlemedim ama şu ana kadar kimse şans vermedi performansına zaten. Benim favorim ise Julie & Julia'dan beri beğendiğim Amy Adams. The Fighter'da Christian Bale ile birlikte filmi sırtlıyorlar. Ki bu kadar sıkıcı bir film için fazla öne çıktılar. Melissa Leo, filmde Adams'tan daha az dakika alsa da yine de çok beğenildi. Açıkçası bu kategoride şanslar birbirine eşit görünüyor. Weaver dışında her türlü sonuç çıkabilir.

Kazanır: Melissa Leo-The Fighter
Kazanmalı: Amy Adams-The Fighter

7-En iyi uyarlama senaryo:

127 Hours ve The Social Network yaşanmış olayları ele aldığı için Akademi'nin kalbine daha yakınlar. 127 Hours'un diğerine oranla "başarı hikayesi" dengesi daha yüksek. True Grit'in ilk versiyonunun senaryo konusunda ödüle boğulmadığı malum. Bu versiyonunun da başarı kazanacağını düşünmüyorum. Toy Story 3, Up ya da Wall-E kadar özgün olmadığından şansı az. Winter's Bone ise en zayıf halka. Önceki ödül törenlerinin ışığında Aaron Sorkin'in The Social Network'le yüzde 60'lık şansa sahip olduğunu düşünüyorum. İlginçtir, filmi fazla beğenmesem de rakip adaylardan daha iyi bir senaryo olduğuna ben de kaniyim.

Kazanır-Kazanmalı: Aaron Sorkin-The Social Network

8-En iyi senaryo:

Bu dalda Black Swan'ın adaylık alamamasına çok şaşırdım. Aday olsaydı kazanmalı haneme rahatlıkla yazabilirdim. Her ne kadar özgünlüğü yaralı olsa dahi. Yerine giren Another Year'ı izlemedim ama hakkında da çok olumlu yazılar okumadım. The Fighter ve The Kids Are All Right zayıf adaylar. Burada asıl çarpışma Inception ve The King's Speech arasında geçecek. Christopher Nolan'ı artık ödülsüz bırakmayalım denilirse The King's Speech'in en iyi film şansına bile büyük zarar gelir. Şu ana kadar The King's Speech'in senaryo konusunda daha fazla ödül aldığını belirteyim. Tam bir iki uçlu değnek vakası. Her ikisinin de şansı yüzde 40.

Kazanır: David Seidler-The King's Speech
Kazanmalı-Christopher Nolan-Inception

9-En iyi animasyon film:

Kazanır-Kazanmalı: Toy Story 3

10-Yabancı dilde en iyi film:

Kategorideki 5 filmi de izlemedim. Biutiful diğerlerinden daha fazla öne çıktı ay boyunca ama kazanır mı kazanamaz mı hiçbir fikrim yok. Yine de adettendir diyerek tahminimi yazmış olayım.

Kazanır-Biutiful (Meksika)

11-En iyi görüntü yönetimi:

Matthew Libatique'in Black Swan'da özellikle bale sahnelerinde kadraj anlayışına hayran kalmıştım. Mükemmel bir iş ortaya koymuştu ve Black Swan'ın gizli kahramanıydı. O yüzden bu kategoriyi çok önemsiyorum. Kulislerde True Grit'le "artık sırası geldi" denilen Roger Deakins'ın ismi daha çok dolaşıyor. Bu kategoride geçen yıl bir hata yapmış ve Avatar kazanmalı-kazanır demiştim. Görsel efekt yoğunluğunun gözbağcılığı olsa gerek. Bu yıl Inception'la aynı hataya düşmek istemem. The Social Network'ün sinematografisi de vasat üstüydü. The King's Speech'teki çalışma ise benim favorilerimden değil. Bu kategorideki tahminlerimde yanılma payımın yüksek olduğunu belirteyim.

Kazanır: Roger Deakins-True Grit
Kazanmalı: Matthew Libatique-Black Swan

12-En iyi kurgu:

Bu yıl, en iyi kurgu-en iyi film ödüllerinin aynı filme gideceğini düşünüyorum. Ama The Social Network'ün biraz daha fazla şansı olduğunu belirtmeliyim. Bir anti-kahramanı bir trajedi kahramanına çevirmekte kurgunun da büyük payı vardı diye düşünüyorum.

Kazanır: The Social Network
Kazanmalı: Black Swan

13-En iyi sanat yönetimi:

Zor bir kategori. Özellikle Alice in Wonderland ve Harry Potter and the Deathly Hallows Part 1'i izlememiş olmamdan dolayı yorum yapamıyorum. Diğer üç filmde sanat yönetimi adına bir olağanüstülük göremedim.

14-En iyi kostüm:

Adaylardan yalnızca The King's Speech ve True Grit'i izledim. Diğer üç filmi görmeden yapacağım bir yorumda The King's Speech'in bir dönem filmi olmasından da hareketle ödüle daha yakın olacağını düşünüyorum.

Kazanır-Kazanmalı: The King's Speech

15-En iyi makyaj:

Ödüle aday 3 filmi de izlemedim. Belki kurt adam tasarımıyla The Wolfman'ın önde olduğunu düşünebiliriz.

16-En iyi müzik:

İşte en çok merak ettiğim kategori. Hans Zimmer, Inception'la bu ödülü kazanırsa yılın, ödülünü en çok hak eden ismi listesine adını yazacağım. Inception soundtrack sadece 2010'un değil, tüm zamanların en iyi 10 soundtrack çalışmasından biridir bence. Kazanamazsa Akademi'nin bu yılki en büyük ayıbı olacak. Şu ana kadar Trent Reznor ve Atticus Finch'in The Social Network'teki çalışması çoğu törende ödülü kazandı. Alexandre Desplat'nın The King's Speech'le az da olsa şansı var. Fakat ne olursa olsun geçen yılın adaylarından Christoph Waltz (Inglourious Basterds-en iyi yardımcı aktör) beni nasıl heyecanlandırmışsa bu yıl da Hans Zimmer aynı heyecanı yaşatıyor.

Kazanır: Trent Reznor, Atticus Finch-The Social Network
Kazanmalı: Hans Zimmer-Inception

17-En iyi şarkı:

En fazla şans verilen, Dido ve A.R Rahman'ın If I Rise şarkısı. Ben pek de beğenmedim ama diğer adayları dinlemediğim için bir yorum yapamayacağım.

Kazanır-127 Hours

18 ve 19-En iyi ses miksajı ve en iyi ses kurgusu:

Çok hakim olamadığım bir kategori bu sene, lakin yine de emin olamasam da tercihlerim şu yönde:

Kazanır-Kazanmalı: (her iki kategoride de) Inception

20-En iyi görsel efekt:

5 filmden yalnızca Inception'ı izlesem de rahatlıkla söyleyebilirim ki üstüste binen evler ve uçurumdaki minibüs bile tek başına Inception'a bu ödülün gitmesi için yeterlidir. Inception'ın sus payı kategorilerinden biri olacak.

Kazanır-Kazanmalı: Inception

21-En iyi kısa animasyon: (Özgür Şahin'in tercihleri)

Kazanır: Grufallo
Kazanmalı: The Lost Thing

Kısa animasyon, kısa film, kısa belgesel, uzun metraj belgesel kategorileri her yıl olduğu gibi ilgi alanımın dışında olduğu için değerlendirme yapamadığım kategoriler oldu.

OSCAR 2010'A DOĞRU - 7: KISA ANİMASYONLAR


Derleyen: Özgür Şahin


Let's Pollute

Yapım: 2010 ABD
Prodüktör: Bibo Bergeron
Yönetmen: Geefwee Boedoe
Oyuncu: Jim Thornton

ABD yapimi adaylardan ilki olan bu Geefwee Boedoe imzali kisa animasyon sanayi devrimi ve sonrasindaki tüketim aliskanliklarimizin degismesi, üretim kurallarindaki sadece kar etmeye dönük ve cevre kirliligine olan neticelerini cok hizli bir kurgu esliginde anlatmaya calismis. Özellikle ses miksajini begendigim bu film basit cizgilere haiz. Oscar yarisinda bu dezavantajlarindan ötürü pek sansli görünmüyor. 1997 yilinda görüsülen ve ertesi sene imzaya acilan Kyoto Protokolünün hala ABD tarafindan onaylanmamasi son dönemde bu tür animasyon veya belgesellere cok farkli acilardan konu olmaya devam etmektedir. Uzun metrajli Oscar'li animasyon "WALL-E" buna belki en iyi örneklerden birisi olarak gösterilebilir.


The Lost Thing
Yapım: 2010 Avustralya, Passions Productions
Prodüktör: Sophie Bryne
Yönetmen: Andrew Ruheman & Shau Tan
Animasyon: Leo Baker
Müzik: Michael Yezerksi

Avustralya yapimi son dönemde izledigim en güzel kisa animasyonlardan biri. Genc bir adamin ilginc bir öyküsüdür. Plajda farkettigi ilginc bir makinenin ne ise yaradigini merak etmesiyle baslar. Bu garip görünümlü makine ile bir süre sonra cok sicak bir dostluk kuracak, hatta evine bile götürecektir. Hemen kimsenin farkinda bile olmadigi ve ne ise yaradigini anlayamadigi arkadasinin kimligini bulma serüveni kendisi gibi garip makineler ülkesi (ya da cöplügünde) son bulacaktir. Film sadece her ruhun ait oldugu bir yerin muhakkak var oldugunu belirtmesi gibi, farkliliklari görebilen az sayidaki secici ve duyarli yüreklere de yer veriyor.

Michael Yezerksi'nin müzikleri tüm arayisin caresizligini ya da mutlu sonun sevincisini gitariyla cok güzel bütünlüyor.

Makinenin kendisi, diger garip aygitlar, tren istasyonu, renkler ve cisimler de ayrica güzel. Yogun bir ses efektine gerek duyulmadan yapilmis sade, güzel ve düsündürücü bir animasyon. 2 yil önce bu dalda ödüle uzanan "Kücük Küplerdeki Ev / La Maison en petits Cubes" cizgisinde duruyor.


Madagascar, A Journey Diary
Yapım: 2010 Fransa, Sacrebleu Productions
Yönetmen: Bastien Dubois
Senaryo: Bastien Dubois
Müzik: Rabaza - Mifegneve

Her ne kadar Fransiz yapimi olsa da, bir Madagaskar öyküsü aslinda filmimiz. Üstelik bir belgesel animasyon örnegi. Gerci bize yabanci degil. Israil yapimi "Besir'le Vals /Waltz With Bashir" hala aklimizda canliyken, bu tarzda bir kisa animasyon belgesel ile ilk kez karsilasiyoruz. Bir Fransiz gencin yolu Madagaskar'a düserse mavi gökyüzünü, kuslari, okyanusu, günesi, sempatik Afrikalilarin danslarini, otobüs yolculugunu, cenaze defnini, balta girmemis ormanlarini, futbol tutkusunu, meneka yemegini ve toka gasy icecegini vs. görmesi kacinilmaz. Sürekli titreyen ve hareket halindeki figürler, rengarenk görüntüler esliginde bir belgesele sadik kalinmis görüntülere sahip bir anlatim ki kimi zaman aslinda animasyon perdesini kaldirip asil net görüntüyü görme hevesine girebiliyorsunuz. Müzikleriyse filmin diger bir artisi. Hatta filmin bir günlük havasina bürünmesi ise özellikle en sonunda yer verilen filmi yaratanlarin fotograflariyla saglanmis. Ve film bir tasla bircok kusu vurmayi basarmis. Bu yenilikci tarz gecen yil bu dalda ödülü kazanan meshur animasyon "Logorama"yi animsatiyor. Bu yüzden Oscar sansi da artiyor.


The Gruffalo
Yapım: 2009, İngiltere
Oyuncular: Helena Bonham Carter , Robbie Coltrane , Tom Wilkinson , Rob Brydon , James Corden
Yönetmen: Jakob Schuh , Max Lang
Senaryo: Axel Scheffler , Julia Donaldson
Yapımcı: Martin Pope , Michael Rose
Görüntü Yönetmeni: Hubert Märkl , Ulli Hadding

Diger 4 adaya göre daha eski bir yapim olan Grufallo, gücünü sanirim seslendirme kadrosundan aliyor. Anlatici olarak anne sincaba sesini veren ve bu sene Yardimci Kadin Oyuncu dalinin favorilerinden olan Helen Bonham Carter'la karsilamaktayiz. Kendisinin yer aldigi 4 film bu sene Oscar adayi oldu bile bu sene. "Zoraki Kral", "Alice Harikalar Diyarinda", "Harry Potter ve Ölüm Yadigârları" ve "Grufallo". Dogrusunu söylemek gerekirse Carter'in diger aday olan filmlerinin sahip oldugu sansin bir benzerini "Grufallo" icin de gecerli oldugunu söyleyebiliriz. Aslinda öykümüz oldukca akilli bir av'in, karni acikmis bir fareden baska br sey degil, avcilarin elinden zekasiyla kurtulmasini anlatiyor. Yani asil gücün zekamizda yattigini keyifli bir öyküyle aktariyor. Filmin akiciligi kurgusu, görüntüleri ve ses efektleriyle saglanmis. Belki de senaryo daha yaratici olabilirmis. Filmin müziklerinin de uzun metrajli filmlere uygun yapildigi kanisindayim. Süre olarak da diger adaylar icerisinde en uzun olani. Bu da kendisi icin bir avantaj teskil ediyor.

"Wallace & Gromit"in kisa bir animasyon icin uzun sayilabilecek filmlerinin ödülle döndügünü hatirlatmak gerekiyor. Bu rekabette Grufallo "bir fare burnu" önde duruyor.


Day & Night
Yapım: 2010 ABD, Pixar Animation Studios
Yönetmen: Teddy Newton
Senaryo: Teddy Newton
Yapımcı: Kevin Reher
Müzik: Michael Giacchino

ABD'nin diger adayi da meshur Pixar stüdyosundan geliyor. Pixar'in son yillarda genellikle cok basarili olmadigi bir daldir En Iyi Kisa Animasyon Ödülü. Ancak bu daldaki diger adaylarini düsündügümüzde yine cok sevimli karakterlere imza atilmis. Gece ve Gündüz, karsilastiklari ilk anda birbirinden korkan, öfkelenen, ancak zamanla iclerindeki güzellikleri farkedip dost olan, hatta birbirilerinin yerine gececek olan güzel bir Öteki öyküsünü anlatiyor. Bir nevi "The Lost Thing"in Amerikan eglenceligindeki yansimasi gibi. Bakis acilarimizi sorgulatan bu sevimli yapim Michael Giacchino caz melodilerine ve fazlaca doga seslerine yer veriyor. Tüm adaylar icerisinde en kisa süreli olan filmimiz, sanirim bu ödülü kazanirsa diger Amerikali rakibi "Let's Pollute" gibi büyük bir sürpriz yapacak.

Gercekten seyri keyifli 5 adaydan olusan bu sene ki En Iyi Kisa Animasyon dalinda beklentilerim söyle:

Kazanir: Grufallo
Kazanabilir: Madagascar, A Journey Diary
Kazanmali: The Lost Thing

25 Şubat 2011 Cuma

INCEPTION/BAŞLANGIÇ (2010)

Yönetmen: Christopher Nolan
Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Marion Cotillard, Ken Watanabe, Joseph Gordon-Levitt
Oscar: 4 ödül (Görüntü Yönetimi-Wally Pfister, Görsel Efekt-Pete Bebb, Ses Kurgusu- Richard King, Ses Miksajı-Gary Rizzo), 4 adaylık (Film, Senaryo-Christopher Nolan, Müzik-Hans Zimmer, Sanat Yönetimi-Larry Dias)
IMDB Puanı: 8,9/10
Puan: 8/10

Geçtiğimiz yıl, onyıllara damgasını vurmuş yönetmenleri seçmiş ve 2000'lere Christopher Nolan'ın adını yazmıştım. Hatta hatta 2000'lerdeki belki de tek özgün yönetmen diyerek de mübalağayla karışık süslemiştim. Incepiton'ı ikinci defa izlediğimde bile doğru bir fikirde olduğuma bir kez daha kanaat getirdim. Belki sinema tarihi açısından bu konuda ahkam kesebilmek için biraz daha süre geçmesi gerekiyor ama 2011'in kış aylarında dahi görünen o ki Nolan hem 2000'lerin ilk 10 yılının en iyi yönetmeni hem de Hollywood'da gelecek vaad eden en önemli yönetmen. Üstelik, bugüne kadar kardeşi Jonathan Nolan olmasa bu kadar iyi filmler kotaramaz denilmesine rağmen senaryosunu yalnızca Christopher Nolan'ın yazdığı Inception, The Dark Knight/Kara Şovalye'nin gişe hasılatını saymazsak her anlamda en başarılı Nolan filmi oldu.

Inception, sinema tarihinde sinemayla ilgili yazılmış ama başka bir konu üzerinden yürüyen birkaç filmden biri oldu ve bunun da en iyi örneklerinden birini verdi. İlk izleyişte bile filmin buram buram sinema metaforu kokuyordu. Tüm o rüyalar hatta katmanlı rüyalar bile buna delaletti. Hemen baştan belirteyim, Inception, öyle IMDB Top 250'ye 3 numaradan dalacak kadar muhteşem bir film değil, The Social Network/Sosyal Ağ gibi filmlerle kıyaslanacak kadar da vasat bir film de değil. Hatta şu an listedeki 8. sıradaki yerini bile pek hak etmiyor lakin yine de Inception 2010'un kısır mı kısır geçen sinema takviminde ışıl ışıl parlayan belki de tek film.

Yıldızlar kadrosu diyemeyeceğimiz bir oyuncu kitlesi var Inception'da. İlk bakışta kadrodaki her bir isim birbirinden cafcaflı görünebilir ama filmde star diye nitelendirebileceğimiz tek isim var o da Leonardo DiCaprio. Ustalardan Michael Caine ve Pete Postlethwaite'in az dakika alması bile filmin kaliteli sos anlayışına dayalı. Joseph Gordon-Levitt, Ellen Page ve Marion Cotillard'ın da yıldızlığa erişmekte olan isimler olduğunu belirteyim.

Inception'ın anlatım tarzını deşebilmek için filmi Alfred Hitchcock klasiği Rear Window/Arka Pencere ile beraber değerlendirmek lazım gelir diye düşünüyorum. O yüzden alttaki spoiler bölümü Rear Window filmini izlemeyenler için de geçerli. Açık ve net söyleyim, iki filmden yalnızca Inception'ı izlemiş olup Rear Window'u nasıl olsa izlemem diyenler spoiler bölümüne giriş yaptığı anda mükemmel bir film keyfini kaçırmış olacaklar ve sinefillik özellikleri hep bir parça eksik kalacak.

-SPOILER--------------------------------------------

Alfred Hitchcock'un Rear Window'u en çok konusundaki çeşitlilikle alkış almıştı. Film ilk bakışta bir cinayeti konu ediniyor, biraz daha içine girildiğindeyse aşkı konu ediniyor gibi gözüküyordu. Film aslında her iki konuyu da işliyordu ama belki de sinema tarihinde ilk kez bunu katmanlı bir anlayışla yapıyordu. Üçüncü ve en dip katmanda ise konumuz sinemaydı. Rear Window, sinema izleyicisinin filmlere müdahale edememesini psikolojik bir nakışlamayla ele alıyordu fakat bu katmana girebilmek için hem filmi dikkatli izleyebilmek hem de Hitchcock filmografisine hakim olmak gerekiyordu. Dikkat edilirse Inception bu çok katmanlılık işini sadece "konu"da değil "tema"da da oluşturmaya girişti ve bu işten alnının akıyla çıktı. Christopher Nolan, filmde inception operasyonunu başlattığı anda her türden film anlayışını rüya katmanlarına yayıp tek çeşit sinema seyircisindense çok çeşit izleyiciyi filme bağladı. Örneğin karlar içerisindeki hastane rüyası yani sondan bir önceki katman, o tip sahneleri içeren filmleri pek sevmediğimden dolayı beni sıktı. Aynı şekilde bir başka izleyici için de otel katmanı ya da yağmurlu sokak katmanı aynı etkiyi yapacaktı. Ama Nolan bu 4 katmanda izleyiciyi bağlama konusunda şansını 4 defa üstüste deniyor ve başarıyı bir anlamda garantiliyordu. Benim gibi bir izleyiciyi rüya katmanlarının yüzde 75'ine bağlaması film-Nolan-ben üçlüsünde büyük bir başarıydı. Ki bu 4 katmandan en az ikisine özdeşleşen bir seyirciyi puanlamada en az 7 ile yakalayabileceğine emindi Nolan. Hitchcock'un derdi biraz daha farklıydı. O, Rear Window'da beğeniye değil sanata odaklanıyor ve başarıyı yüzde 100 garantiliyordu. Nolan'la Hitchcock arasındaki bir fark da sondaki topaç sahnesinde gizli. Hitchcock'un kolay kolay katil kim oyununa bile başvurmadan büyük gerilimler yaratabildiğini düşünürsek vatandaşı Nolan'ın topacı merak unsuru olarak kullanmasıyla bir 20 fırın daha ekmek yemesi gerektiğini gösteriyor.

Bu topaç olayı filmin en büyük stratejik hatasıydı. Filmin bir sinema metaforu olduğunu bilmediğiniz veya anlayamadığınız vakit acaba topaç düştü mü düşmedi mi tartışmalarına boğulup gidebilirsiniz. Oysa topaç fikriyle Nolan, zaten seyirciye filmlere müdahale edememe psikozunu yaşatmayı amaçlayarak ilk bakışta çok büyük bir stratejiyi ortaya koyuyor. Fakat bir şeyi akıl edemiyor. Filmden sonra izleyicilerin büyük çoğunluğu bu film neyi anlatıyordan çok, o topaç düştü mü sorusuna eğilecek ve koca bir film tek bir anın getirdiği tartışmalar etrafında büyük yara alacak. Bu topaç fikrinin tek bir yararı var o da "yeniden bakmak" için seyircinin ikinci kez sinemaya gidecek ya da filmin DVD'sini mutlaka satın alacak olması. Kaldı ki bu olaya kafa yormaya bile gerek yok. Çünkü topaç olayı bir bilmece değil zaten. Nolan'a sorsanız o bile cevabını bilmediğini belirtir ya da tartışmaların çoğaldığını görüp, ekonomik davranıp yeni bir strateji geliştirmek adına bu konuda yeni bir fikir üretir ama ne yaparsa yapsın bu senaryonun son taslağındakiyle uyuşmaz.

Inception'da Rear Window'un James StewartMarion Cotillard'a dönüşüyor. Stewart'ın karakteri Jeff gibi Marion Cotillard'ın karakteri Mal da fazla sabit fikirli ve bu fikrinin aşkı bile yıkıp geçebileceğine inanıyor. Jeff, aşkın erkeği kısıtlayacağı fikrinden dolayı Grace Kelly gibi birini, sevmesine rağmen reddediyor, Mal ise yaşadığımız dünya gerçek değil fikrinin her yanını sarmasına yenik düşüp sevgilisini bile terk edip intihar edebiliyor. Zaten Dobb'ın fikri kendisinin ekmesinden dolayı duyduğu büyük pişmanlığın bir kısmı aslında Mal tarafından Dobb'a duygular yoluyla aktarılıyor.

Christopher Nolan'ın sinemaya bakış açısını ilk defa Inception'da bu kadar açık görebiliyoruz. Memento/Akıl Defteri'nde izleyici profiliyle sürekli oynaması ve buna rağmen izleyiciyi avucunun içine alabilmesiyle beraber düşünüldüğünde, gördüğümüz her rüyanın bir başkasının çektiği filmlere olan benzerliğinden yola çıkarak seyirciye altmetin bombardımanı uyguladığını düşünebiliriz. inception fikrinin başarıya ulaşması ise çoğu seyircinin yaşamını filmlere göre değiştirebildiğini, sinemanın asıl gücünün burada yattığını gösteriyor. Scent of a Woman/Kadın Kokusu'nu izleyip tango yapmayı öğrenmek istemek, ya da Kurtlar Vadisi izleyicisinin büyük kısmının kendini kabadayı gibi göstermeye başlamasını düşünürsek Nolan'ın ne kadar haklı olduğunu görebiliriz.

-SPOILER---------------------------------------------

İlginç Bilgi: Quentin Tarantino'nun her yıl yaptığı yılın en iyi filmleri Top 20 listesinde Inception yer almıyor.

23 Şubat 2011 Çarşamba

CEM KARACA_MOĞOLLAR - DENİZ ÜSTÜ KÖPÜRÜR (1974)

Arada sırada tek şarkılık incelemelerde bulunup müzik yazarlığı konusunda paslanmamayı planlıyorum. Zira ne zamandır (en sevdiğim şarkılar serisinden bu yana) herhangi bir müzik yazısı yazmadım. Bu blogdaki Eski 45'likler serisini de epeydir boşladığımın farkındayım. Bundan böyle film yazıları sıklığında olmasa da arada bir şarkılara dalacağım.

Bu akşam hikayesi olan, tam unutuldu derken yeniden hatırlanan ama müzik piyasamızın sorumsuz yapımcılarından biri yüzünden yine yanlış hatırlanan bir efsaneyle başlayayım. Şarkıyı çok geç keşfetmedim. 1998 yılında başladığım Cem Karaca koleksiyonuma 2000 yılındaki toplama albüm olan The Best of Cem Karaca Vol-3'ün piyasaya sürülmesiyle Deniz Üstü Köpürür'le tanıştım. O yıllarda çok aktif bir Anadolurock dinleyicisi ve bu konuda internet sitelerinde kalburüstü görüş alış verişi yapan biri olarak şarkının toplama albümde tek kanallı basıldığını öğrendim. Yani asıl plak versiyonuna göre albümde eksik kanal vardı ve bazı enstrümanlar ve hatta Cem Karaca'nın ikinci vokali silinmişti. Fakat zamanla Deniz Üstü Köpürür, nadiren dinlediğim bir şarkı haline geldi. Arada Sağır Oda dizisiyle kitlesel meşhuriyetini kazanmasına da tanık oldum ama bir diziyle meşhur olmuş şarkıların nezdimdeki "lekeli" haline denk geldiği için yine o kadar ilgi duymadım. Ta ki geçen yıl şarkının nihayet tam versiyonunu elde ettim ve karşımda bir başyapıt olduğunun farkına vardım.

Cem Karaca ve Moğollar grubunun 1973-1975 arası yaklaşık 1,5 yıllık beraberliklerinin en iyi şarkısının Gel Gel olduğunu düşünürdüm hep. Deniz Üstü Köpürür'ü asıl "keşfimle" Gel Gel'in tahtı alenen sallandı. Anadolurock müziğinde özgün şarkıları türkü düzenlemelerine daha çok tercih eden biriyimdir. Bu yüzden ilgili türkünün çok ama çok iyi düzenlenmesi gerekir bir başyapıt olabilmesi için bence. Örneğin yine Cem Karaca'nın Kardaşlar grubuyla düzenlediği Tatlı Dillim, tüm Karaca hayranları arasında çok sevilirken ben o kadar da büyük bir düzenleme olarak görmem o şarkıyı. Tabii bu Tatlı Dillim'in iyi bir türkü düzenlemesi olmadığını düşünüyorum anlamına gelmez ama benim için bir "en" durumunda değildir.

Deniz Üstü Köpürür, hikayesi olan bir Muğla türküsü. Gerçek bir aşk ve acı üzerine yazılmış. Asıl sahipleri yöre türkücüleri ve tabii ki Ege'nin eşsiz sesi Tolga Çandar da seslendirmiş. Anadolurock tarzında 3 düzenlemesi bulunuyor türkünün. İlki Edip Akbayram'ın Dönüşüm grubuyla yaptığı daha atak bir düzenleme ikincisi, Haluk Levent'in ilk albümü Yollarda'daki versiyonu ve Cem Karaca-Moğollar versiyonu.

70'lerde Cem Karaca, Selda, Edip Akbayram, Barış Manço gibi isimlerin yolu mutlaka Yavuz Plak'a düşmüştür. Bu şirket dönemin en önemli Anadolurock şarkıcılarını mutlaka bünyesine katarak para kazanmıştır. Sanatçıların Yavuz Plak'ı tercih etmesindeki en büyük sebepse şirketin Almanya'da Türküola ve Türkofon gibi şirketlerle işletmesel birleşmelerinin olmasıdır. Bu sayede sanatçılar 45'liklerini sadece Türkiye'yle sınırlı tutmayıp Almanya'da da tanınmanın yolunu açmak istemiştir. Yavuz Plak, ses kalitesi ve miksaj olarak diğer birçok şirketten de daha kaliteli bir şirkettir. Bu da bir başka tercih sebebidir. Bu şirketin ilginç yanlarından biri de sanatçılar kontratlarını yenilemezse diye piyasay sürebileceği plaklar için önceden kaydedilmiş birkaç şarkıyı arşivinde tutmasıdır. Bundan en çok zarar gören de Cem Karaca'dır şüphesiz. Tabii biz sadık dinleyicileri de. İşte Deniz Üstü Köpürür de öyle "depolanmış" şarkılardan biridir.

Yavuz Plak, 1974 yılında Cem Karaca'nın ikinci uzunçalarını bu tip şarkıları dereleyerek yayınladı. İlk tam stüdyo albümü için 1977'ye kadar uğraşacak olan Cem Karaca'nın beraber çalıştığı çeşitli grup ve orkestralarından toplama şarkılar içeren "Cem Karaca'nın Apaşlar, Kardaşlar, Moğollar ve Ferdy Klein Orkestrası'na Teşekkürleriyle" gibi upuzun bir isme sahip bir albümdü bu. Albümde Deniz Üstü Köpürür gibi depo şarkılardan bazıları da şunlardı: Bir Of Çeksem, Hasan Kalesi, Beyaz Atlı (Dervişan 45'liğinde farklı bir düzenleme), Edalı Gelin, Ay Karanlık ve İhtiyar Oldum. Görüldüğü gibi albümün 12 şarkısından 6'sı yayınlanmamış depo şarkılardan oluşuyordu. Cem Karaca'nın çok popüler olduğu bir dönemde böyle bir albümün satış garantisinden bahsetmek de yersiz olacaktır kanaatimce.

Bir toplama albüm olduğu için her şarkıda ayrı bir grup ve sanatçı kadrosu yer alıyordu. Deniz Üstü Köpürür'ün kesin olmayan kadrosu ise şu şekildeydi; Kılıç Danışman-klavye, Cahit Berkay-ıklığ ve telli çalgılar, Taner Öngür-bas gitar, Ayzer Danga-vurmalı çalgılar ve flüt.



Şarkı Cahit Berkay'ın köhnemiş bir yaylı çalgı olan ıklığı açılışıyla başlıyordu. Bildiğimiz türkü versiyonunun daha düşük bir temposu aranje ediliyor ve Cem Karaca, o dönem bazı plaklarında olduğu gibi çift kanaldan vokal yapıyordu. Yani şarkıyı iki farklı teknikle söylüyor ve bunlar stüdyoda birleştiriliyordu. Anadolurock tarzının genel kalıplarından biri olarak tempo ikinci kıtayla yerini buluyor ve Ayzer Danga'nın bugün artık örneklerine hiç rastlamadığımız bateri çalışmasıyla dinleyiciyi sarıyordu. Cem Karaca'nın "heybet" kelimesinin sözlük karşılığı olması gereken müthiş sesi şarkıyı hep derli toplu tutuyor fakat şarkıdaki asıl acı tonunu alt kanala yansıtıyordu. Cahit Berkay ve Taner Öngür'ün karşılıklı etkilenimli gitar düellosu da olmazsa olmaz enstrümantal kısmı süslüyor ve Danga'nın da harikulade performansıyla başyapıtın asıl nüvesi ortaya çıkıyordu. Üçüncü bölüme girişte Cem Karaca, tempoyu başlangıç noktasına çekiyor ve tekrarlı finale doğru atağa kalkıyordu. Özellikle bu kalkışta Danga'nın mahirane performansı dudak uçuklatıcı cinsten.

Deniz Üstü Köpürür'ün Cem Karaca aranjesindeki yorumu aslında çok basit kalıplarla hazırlanmasına rağmen asıl şaşaayı müzisyenlerin mükemmel uyumu ve tabii ki Karaca'nın eşsiz vokal tekniği oluşturuyor. Aslına bakılırsa 1977'deki Yoksulluk Kader Olamaz albümü ve Barış Manço'nun 1975 tarihli 2023 albümüne kadar Anadolurock öyle çok komplike düzenlemeler içermiyordu. Kalitesini müzisyenlerin özverili çalışmaları, kişisel yetenekleri ve aranjörlerin sentezleme kabiliyetinden alıyordu. Bahsettiğim iki albüm ise Anadolurock tarzına kompleks düşünmeyi ve progresif rock tarzına giden yolu açmıştı. Ama şüphesiz öncü dönem şarkıları olmasaydı bu sanatçılar o çizgiyi ya hiç yakalayamayacak ya da çok geç yakalayacaklardı. İşte bu yüzden Deniz Üstü Köpürür gibi mükemmel düzenlemeler, sonraki başyapıtların ilham kaynağı olmuştu.

Şarkının Cem Karaca'nın... Teşekkürleriyle albümündeki tam versiyonunu buraya tıklayıp indirebilirsiniz.

22 Şubat 2011 Salı

HOUSE OF GAMES/OYUN EVİ (1987)

Yönetmen: David Mamet
Oyuncular: Lindsay Crouse, Joe Mantegna
IMDB Puanı: 7,4/10
Puan: 6/10

1980'lerde rüştünü ispat etmiş, oyun ve senaryo yazarı David Mamet'nin yönetmenlik koltuğuna geçtiği ilk filmi çoğu soruşturmada kendisinin en iyi filmi olarak kabul edilen House of Games, Sinema dergisinin eski sayılarından birinde yer alan İzlemekten Bıkmadığımız 50 Film listesinde de yer alınca bir geceyarısı izlenceliği olarak listeme katılmıştı. Sinema sayfaları ve yayınlarında sıkça adı geçmeyen ama kendine ait bir hayran kitlesi olan film, dolandırıcılık temasına işin psikolojik dürtülerini de ele alarak bakış atan bir film. Mamet'nin ilk filmi olmasına rağmen direktör koltuğunda pek de sıkıntı çekmediğini filmin sükunetinden anlayabiliyoruz. Her ne kadar Ridley Scott'ın Matchstick Men/Üç Kağıtçılar filminde hem iyi bir film çıkarıp hem de şov yaptığını aklımıza getirince ve konuyla ilgili Oscarlı tek film olan George Roy Hill'in Redford-Newman ikilisiyle çektiği The Sting/Belalılar'ı düşününce House of Games fazla mütevazı görünüyor.

Filmin kendisini izletmekteki en büyük avantajı, hakkında yazılan herhangi bir yazıda geçen sonu sürprizli film ifadesi olmalı. Gerçi sonu sürprizliden ziyade birden fazla sürprizi olan ama bunları yavaş yavaş ortaya koyan ve katmanlı bir anlatımla tüm hikayenin kendisini bir sürpriz haline getiren bir yapım karşımızdaki. House of Games tamamen izleyicisinin bakış açısına bağlı bir kadere sahip. Psikolojik alt metnine rağmen film, en büyük dayanağı olarak içerdiği sürprizlere bel bağlıyor ve bu tip bir film için de en büyük riski alıyor. Böylesi bir film tamamen izleyicinin zekasına göre beğeni kazanabilir. Eğer filmdeki tüm sürprizleri, açıklama sahnesi gelmeden çözebiliyorsanız film bir süre sonra çekiciliğini kaybedecektir. Zira benim için de öyle oldu, ilk kumarhane sahnesi hariç tüm sürprizleri teker teker önceden bildim ve bu da filmi sıkıcılaştırdı. Eğer tahminlerimde yanılsaydım şüphesiz tersi olacaktı. O yüzdendir ki bu tip filmlerin senaristleri izleyiciyle ister istemez rekabet haline girip ya kaybeder ya da kazanırlar. Benim için senaristin mağlubiyeti durumu söz konusu olsa da IMDB'deki yüzde 74'lük oy kapasitesine baktığımda genel için aynı durumun olmadığını söyleyebilirim. Tabii buradaki meramım kendimle değil filmle alakalıdır.

Film, düşük bütçeli bir bağımsız yapım olduğundan 80'lerin ikinci sınıf aktristi ve David Mamet'nin eşi (filmde Crouse ve Mantegna birkaç defa öpüşecek gibi oluyor ve ya sahne kararıyor ya da öpüşme yanak yanağa gerçekleşiyor, filmi izlerken sebebini anlayamamıştım ama Mamet-Crouse ilişkisini öğrenince ben de aydınlandım.) Lindsay Crouse ve ününü daha sonra The Simpsons/Simpsonlar çizgi serisiyle elde edecek olan Joe Mantegna'nın kısıtlı oyunculukları ve uyumsuz kimyası bir talihsizlik gibi duruyor. Özellikle Crouse'un tekdüze ve anlatımına o heyecanı katamayan performansı sayesinde House of Games büyük bir yara alıyor. David Mamet'nin bu durumun farkında olduğu aşikar. O yüzden tamamen insandan steril ortamlarda konsantre olmuş hikayesine bel bağlıyor. Bu da yukarıda bahsettiğim risk durumunu katlıyor. Netice itibariyle, bu film futbolculardan çok teknik direktörün kazandırması gereken bir maçı andırıyor.

İlginç Bilgi: Filmde depo kabini, plaka gibi yerlerde birkaç kez 187 rakamı geçiyor. 187 poliste cinayet durumunun kodudur. İlginç bir donatı.

STALINGRAD (1993)

Yönetmen: Joseph Vilsmaier
Oyuncular: Thomas Kretschmann, Dana Vavrova
IMDB Puanı: 7,5/10
Puan: 8/10

1941 yılında Hitler'in sonunu getiren Barbarossa Harekatı'nın 1942 yılına sarkan üçüncü aşaması olan Stalingrad Savaşı, 2. Dünya savaşının en büyük halk direnişini ve savaşta iklimin büyük rolünü gösteren bir savaştı. Neredeyse ana caddeye kadar ev ev, fabrika fabrika her yeri tek tek ele geçiren Alman ordusu, karşısında eli sulah tutan herkesin direnişiyle karşılaşıyordu. Polonya ya da Çekoslovakya gibi 1 haftada alınacak yerlerden biri değildi Stalingrad. Moskova işgali ve Kırım'ı ele geçirme zaferinden sonra Naziler, Rus devlet başkanı Stalin'in adının verildiği şehri alarak psikolojik bir baskıyı hedefliyordu. Beklenen olmadı, Almanlar kışın bastırmasıyla birlikte iyice çembere alındı ve orduları en büyük yıkımı burada yaşadı. Bu yıkımı Almanların en önemli ordusu 6. Ordu yaşamış ve Fransa işgalinde büyük bir başarı gösteren bu ordu yerlebir olmuştu bu kez.

Stalingrad Savaşı, nedense sinema tarihinde çok fazla eşelenmedi. Bu konudaki en ünlü film Enemy at the Gates/Kapıdaki Düşman oldu. Fakat Kapıdaki Düşman, savaşı iki askerin çatışmasına indirgeyerek Stalingrad Muharebesi'ni sadece mekan olarak kullanmayı tercih edince ortaya yarım bir savaş filmi çıkmıştı. Rus yapımı Ballado o soldate/Askerin Türküsü de klasik filmler arasında yerini aldı. Stalingrad ise olaylara bizzat Almanların gözünden bakılan bir Alman filmiydi. Film, konuyu önceleri Alman-Sovyet çatışması olarak ele alsa da ikinci yarıda asıl amacının savaşın yıkıcı etkilerini ve getirdiği felaketleri anlatmak olduğunu gösterdi.

Stalingrad, İtalyan sahillerinde oldukça güneşli bir günde askerler keyif yaparken açılıyor ve Stalingrad kentinin  tarife sığmaz kış fonunda askerlerin düştüğü acınası durum ve dondurucu soğukla sona eriyor. Bence bu açıdan filmin en önemli anları da açılış ve kapanış sahneleri oluyor. Tamamı, Hitler'in ve orduyu yönetenlerin emri olmasa Sovyet topraklarına adımını bile atmak istemeyecek sıradan askerlerin plaj keyfinden hemen sonra kendilerini boş bir fabrikayı ele geçirmek için çatışırken buluyoruz. Joseph Vilsmaier, çatışma sahnelerini olanca gerçekliğiyle kullanıyor ve çoğu Hollywood yapımı gibi "düşman"ı yüzü olmayan gölgelerden oluşturma yolunu seçmiyor. Almanları ele aldığı kadar hedef seçtiği Rus direnişçileri de ele alıyor ve harp boyunca Nazi çılgınlıklarını da ara ara kadrajına ele alıyor. Özellikle ikinci yarıdaki büyük yıkım ve Alman askerlerine etkisi, kala kala bir avuç askerin gözünden anlatılıyor ve savaş, filmin bizzat kendisi oluyor. Gelmiş geçmiş en gerçekçi savaş filmlerinden birine dönüşüyor Stalingrad. Tıpkı aynı yapımcı tarafından çekilen bir başka Alman klasiği Das Boot gibi. Hatta bir açıdan StalingradDas Boot'un karada geçen hali olarak bile görebiliriz.

İlginç Bilgi: Stalingrad, Thomas Kretschmann'ın 5. filmi olmasına rağmen bu oynadığı 3. Nazi askeri rolüydü. Kretschmann, filmografisinin büyük kısmını Nazi subayı portreleri oluşturuyor.

21 Şubat 2011 Pazartesi

OSCAR 2010'A DOĞRU - 6: IMDB OSCAR ANKETİ

IMDB sitesinin geleneksel Oscar öncesi anketi birkaç gün evvel başladı. Yalnızca site üyelerinin katılabildiği ve sonuçlarını görebildiği ankette geçen yılın Oscar ödülünü alan filmi The Hurt Locker/Ölümcül Tuzak, 3. olmuştu hatırlarsanız. IMDB anketinin en önemli özelliği "kim kazanır" sorusuna değil de "kim hakediyor" sorusuna cevap araması. Pazar günü sona erecek ankette son durum şöyle:

En iyi film:

1-Inception: %39,9
2-The King's Speech: %18,1
3-The Social Network: %15
4-Black Swan: %14,3
5-Toy Story 3: %3,5
6-True Grit: %3
7-127 Hours: %2,4
8-The Fighter: %2,2
9-Winter's Bone: %1
10-The Kids Are All Right: %0,6

Bu durumun tek açıklaması var. O da bir an önce Akademi'nin 10 aday politikasını terk edip yeniden 5 adaylı bir yarışa dönmesinin gerekliliği. 6. sırada olan filmin halk nezdindeki kabul seviyesi yüzde 3 ise eğer Akademi'nin gerçekten de durup bir düşünmesi gerekiyor. Benim de oy verdiğim Inception'ın birinciliği şaşırtıcı değil. Film ilk çıktığında da IMDB Top 250 listesinde 3 numaraya kadar yükselmişti. Fakat geçen yıl olduğu gibi bu yıl da ödülün anket birincisine gitmeyeceği açık. Hatırlarsanız geçen yıl Avatar birinci, Inglourious Basterds ikinci ve ödülü alan The Hurt Locker 3. olmuştu bu ankette. Bu yıl da büyük ihtimalle The Social Network'ün kazanacağını düşünürsek yine anketörlerin 3.'lük adayı ödülü götürecek gibi.

En iyi yönetmen:

1-David Fincher-The Social Network: %39,5
2-Darren Aronofsky-Black Swan: %32,9
3-Tom Hooper-The King's Speech: %12,6
4-Coen Kardeşler-True Grit: %10,7
5-David O. Russell-The Fighter: %4,3

Inception'ın yönetmeni Christopher Nolan'ın en iyi yönetmen kategorisinde aday gösterilmemesi, adaylıklar düzeyinde bu yılın en büyük ayıbıydı. Onun yokluğu ankette Fincher'ı öne taşıyor.

En iyi oyuncular:

Aktör: Colin Firth (The King's Speech), yüzde 55,5'le zaten hak ettiği ve alacağı ödülü ankette de garantilemiş durumda. En yakın rakibi James Franco (127 Hours) yüzde 16,2 ile devam ediyor.

Aktrist: Yüzde 83,3 ile Natalie Portman (Black Swan) tüm kategorilerde en çok oyu alan isim. Bu kategorinin tartışmasız favorisi Portman'ın yanına yaklaşabilen kimse yok. İkinci sıradaki Annette Bening'in (The Kids Are All Right) yüzde 5,1'lik bir oyu var.

Yardımcı Aktör: Christian Bale (The Fighter) yüzde 62,8'lik oyuyla büyük favori.Geoffrey Rush (The King's Speech) yüzde 24,5'la devam ediyor.

Yardımcı Aktrist: Bu yıl "acaba" diyebileceğimiz tek oyunculuk kategorisi bu. Şu ana kadar Melissa Leo (The Fighter) diğer ödül törenlerinden en fazla galip ayrılan isim oldu. Fakat IMDB anketinin en sürpriz oranları da bu kategoride zira Leo yüzde 20,5 oy oranıyla 3. sırada. The King's Speech'ten Helena Bonham Carter, yüzde 32,5'la liderken onu True Grit'in genç yıldızı Hailee Steinfeld yüzde 25,8 ile izliyor. Benim ödülü hak ettiğini düşündüğüm Amy Adams, 4. sırada.

Yabancı dilde en iyi film:

Meksika yapımı Biutiful, yüzde 57'lik oy dilimiyle açık ara galip.

Senaryo ödülleri:

Senaryo: Christopher Nolan, Inception filmi için yazdığı senaryoyla yüzde 72,3'lük bir oy oranını tutturmuş durumda.

Uyarlama Senaryo: Kategorinin büyük favorisi Aaron Sorkin (The Social Network), yüzde 52, 6 ile lider.

En iyi animasyon: Toy Story 3 beklendiği gibi yüzde 72,6 ile lider.

PIT AND THE PENDULUM/DEHŞET SAATİ (1961)

Yönetmen: Roger Corman
Oyuncular: Vincent Price, John Kerr
IMDB Puanı: 7,1/10
Puan: 6/10

Edgar Allan Poe'nun belki de en iyi hikayesi olan The Pit and the Pendulum/Kuyu ve Sarkaç, Engizisyon döneminde bir işkencehanede geçiyordu. Bir kısa hikaye olmasına rağmen her sayfasında ayrı bir gerilim taşıyan hikaye defalarca sinemaya da uyarlandı. Bunlardan biri de B filmleri uzmanı Roger Corman versiyonuydu. Corman, 1960 yapımı House of Usher/Usher'ların Evi ile Edgar Allan Poe uyarlamalarının en iyilerinden birini çıkarmıştı. Pit and the Pendulum'da ise orijinal hikayenin kendince bir çeşitlemesine gitti. Bu durum kimi izleyicide memnuniyetsizlik yarattı kimi de filmi Poe'dan ve öyküsünden bağımsız değerlendirerek kendi içindeki gerilimi beğendi.

Roger Corman, bu en ünlü ikinci filminde hikayeyi İspanya yakınlarında bir şatoda işledi. Bir asilzadeyle evlenen kızkardeşinin ölüm haberini alan Francis'in şatoyu ziyareti ve kızkardeşinin ruhunun etrafta dolaşması ile ilgili imgelerin yarattığı korku atmosferi bir süre filmi idare etti. Oldukça kısa bir film olmasına rağmen hikaye ağır aksak ilerliyor ve sanki yönetmen her istediğini acele etmeden filme yerleştiriyordu.

İşkencehanede müteveffa karısının sesinin peşine düşen Don Medina'nın yüzünü sarmalayan örümcek ağları ile tuzak ambiyansı sembolize edilip geliştirilirken, flashback ve mahzen sahnelerinde kontrast alabildiğine profesyonelce tutulmuştu. Şömine ateşinin arkasından gerçekleştirilen çekimin yarattığı sembolik ortam da Corman'ın tercihlerinden en dikkat çekeniydi. Bütün bu ince işlere rağmen sürprizini korumayı beceremeyen, komplosunu zekice öremeyen ve çok karakterle anlatılabilecek bir hikayeyi az karakterle işleyen film senaryosuyla bir korku başyapıtı olmaktan uzaklaşıyor.

Filmin başarısını engelleyen bir başka etken de oyuncuların fazla acemi görülmesi. Özellikle John Kerr neredeyse iki mimikle bitiriyor tüm filmi. Vincent Price'ın yüz hatlarının gülünç olması da oynadığı karakterin tüm dramatik ve kötücül yapısını bozuyor.

İlginç Bilgi: Sarkaç sahnesi tahtadan yapılmış bir sarkaçla kesilmesine rağmen sahnedeki aktöre yine de zarar vermiş. Gömleğin kesildiği sahne gerçekmiş.

19 Şubat 2011 Cumartesi

DER UNTERGANG/ÇÖKÜŞ (2004)

Yönetmen: Oliver Hirschbiegel
Oyuncular: Bruno Ganz, Alexandra Maria Lara
Oscar: 1 adaylık (Yabancı Film)
IMDB Puanı: 8,4/10
Puan: 9/10

Almanya'da kabus bittikten tam 59 yıl sonra direkt olarak Hitler'e odaklanmış ve nihayet onu karikatür bir karakterden öte gerçek bir biyografiyle metne almış bir film Çöküş. Hakkında en çok tartışma da bundan kaynaklandı zaten. Özellikle Hollywood filmleri sayesinde Hitler'in salt bir canavar olduğu imajı (ki doğru bir imaj olsa da eksiktir) seyircide öylesine büyük bir etki yarattı ki bir süre sonra Hitler'in doğaüstü bir kötü adam olduğu subliminal etki bile su yüzüne çıktı. Oysa yapımcı ve senarist Bernd Eichinger, diğerlerinden çok farklı bir projeyle sunmak istemişti Almanya'nın bu temposu en yüksek günlerini.

Hatta filmi Hitler'den izole ederek tek başına bir liderin çöküşü olarak ele almak daha da uygun olacaktır. Dr. Albert Speer'in Hitler'e ihanet ettiğini hatta verdiği emirleri bozmak için özel bir çaba sarfettiğini itiraf ettiği sahnede Hitler'in gözünden belli belirsiz dökülen gözyaşını filmin zirvesi olarak ele alıyorum. Hem Hitlerci Nazi filmlerinde hem de Hitler nefretini ön plana alan Yahudi kökenli filmlerde Hitler'in ağladığına rastlamak çok zordur. En azından bu konuda onlarca film izlememe rağmen ben hiç böyle bir sahneye rastlamadım. Kaldı ki Çöküş tamamiyle belgeler gözönüne alınarak çekilmiş bir film. Albert Speer'in Nürnberg mahkemelerinde hapis cezası alıp daha sonra serbest kaldığı ve savaş döneminde yaşadıklarını belgelediğini düşünürsek eğer Speer yalan söylemiyorsa o odada Hitler, "ihanet"e dayanamayarak ağlamıştır gerçekten. Bu da son derece insani bir duygunun Hitler'i "bile" sardığına delildir kuşkusuz.

Avrupa'daki şöhretinden sonra kıta ötesinde de büyük bir üne kavuşmasını sağlayan bu filmde Bruno Ganz, Marlon Brando-Vito Corleone eşleşmesinden sonra bana göre gelmiş geçmiş en iyi oyuncu-karakter eşleşmesinin bir örneğini oluşturmuştur. Ganz'ın Hitler'i hayatının son döneminde bulan parkinson hastalığından muzdarip haldeki günlerini mükemmel bir metod oyunculuğuyla süsleyen Ganz, özellikle komutanlarına attığı fırça sahnesinde ekranda gerçekten de Hitler'in olduğunu düşünmemize yol açabilecek bir performans sergilemiştir. Bu söylediğim de bir abartı değildir, zira filmi izleyen ve o dönem işkence görmüş bazı Yahudiler, perdede gördüğü Hitler kompozisyonunun etkisine kapılıp kendilerini salondan dışarı atmışlar. Ganz, Hitler'in kadınlara karşı nazik tavrı ve generallerine olan sert ve güvensiz tutumunu, birarada işleyip müthiş bir sentez uygulayarak birbirine en zıt duyguları aynı potada eritmiş ve oyunculuğunun üst kalitesini göstermiştir.

Çöküş, bilindiği gibi Hitler'in özel sekreterinin anlatımından yola çıkarak çekilmiş bir film. Führerbunker'de gördüklerinden sona hayatı bir daha düzelmemecesine değişen Traudl Junge'nin filmin başında ve sonunda yaptığı konuşmalar çok etkileyicidir. Özellikle "genç olmak bahane değilmiş" cümlesi ve hemen ardından ekranın kararıp bitiş kredilerinin yavaş yavaş akması filmi bitiren izleyiciyi tokat yemiş hissine sevkeder.

Avrupa'da ve hele de Almanya'da kimilerinin nefret ettiği, kimilerinin de öve öve bitiremediği Çöküş, kanımca tüm o "bir caniyi yufka yürkeli biri gibi gösteriyor" tarzı eleştiriler hak etmeyen ve Hitler konusunda gördüğüm en objektif filmdir. Tamamen belge destekli bir senaryoya sahip olması bir yana Anti-Nazi filmlerinin uyguladığı sıkı propogandaya bir cevaptır ve Çöküş, Nazizm'i ve Hitler'i en az diğer filmler kadar yerden yere vurmuştur. Sadece Hitler'i de değil Goebbels ailesi ve komutanlar nezdinde de Nazizm canavarını en eleştirel bir dille kaleme almıştır. Magda Goebbels'in çocuklarıyla ilgili sahneyi uzun uzun göstererek bu politikanın varabileceği en uç (yaşanmış olması daha da dehşete düşürücü) örneği ele alarak bütün eleştirileri boşa çıkartmıştır. Fakat yine de muhtemel Yahudi lobisi hareketi yüzünden Oscar da dahil olmak üzere çoğu festival ve yarışmayı ödülsüz terk etmiştir.

Filmin oyuncu kadrosu da muhteşemdir. Bruno Ganz zaten yüzyılın en iyi 5 oyunculuğundan birini koymuştur ortaya. Genç Alexandra Maria Lara, bu filmle parlayıp Francis Ford Coppola'nın da desteğiyle Hollywood'a gelmiş ve The Reader/Okuyucu da dahil olmak üzere önemli projelerde rol almıştır. Hayatı boyunca çoğunlukla Nazi subayı rollerine girmiş olan Thomas Kretschmann'ın Fegelein protresi her zamanki gibi şahanedir. Daha sonra Perfume: The Story of a Murderer/Koku: Bir Katilin Hikayesi'nde de yer alacak olan Corinna Harfouch çelik gibi sert Magda Goebbels performansında milim şaşmayan bir oyunculuk sunmuştur. Yönetmenin önceki başyapıtı Das Experiment/Deney'de de yer alan Christian Berkel, Alman disiplininin sinemadaki temsili olmuştur. Ulrich Matthes'in Joseph Goebbels'e benzemek için kilo vermesi ve ortaya şaşırtıcı bir benzerliğin çıkması takdire şayandır. Bu arada Inglourious Basterds/Soysuzlar Çetesi'ndeki karikatürize Goebbels portresiyle Quentin Tarantino'nun bu filmden hiç ders çıkarmadığını düşünmekteyim.

Çöküş bir kompleksin sinema diliyle yıkımıdır. "Acı ama gerçek" sözünün film dünyasındaki karşılığıdır ve kim ne derse desin, nasıl düşünmek isterse düşünsün, Hitler, Çöküş'te belgelendiği gibi bir adamdır. Hem Yahudileri Avrupa'dan silmekle övünür hem de köpeği öldürülürken üzüntüden arkasını döner. Tarih, değiştirelemez bir olgudur. Çöküş de bir tarihtir.

İlginç Bilgi: Bruno Ganz, Hitler rolü için 3 ay boyunca evine kapanıp, gizlice kayda alınmış bir görüntü de dahil olmak üzere Hitler'in görüntülendiği tüm kayıtları izlemiştir. Sonuç ortada, metod oyunculuğunun bir zaferi daha.

16 Şubat 2011 Çarşamba

THE NAZIS: A WARNING FROM HISTORY/NAZİLER: TARİHTEN BİR UYARI (1997)

Yönetmen: Laurence Rees, Tilman Remme
IMDB Puanı: 8,8/10
Puan: 10/10

Öteden beri 2. Dünya Savaşı tarih merakımda hep ilk sırada yerini bulmuştu. Bu savaşın Japonya'dan Pearl Harbor'a kadar yaşandığı her alan, ve o alanlarda olanlar hep ilgimi çekmişti. Ama ne zaman savaşla ilgili bir araştırmaya girişsem genelde kendimi hep Orta ve Doğu Avrupa'daki Alman saldırı ve çatışmalarını didiklerken buldum. Bunda şüphesiz savaşta diğer ülkelerin aksine Almanya'nın yalnızca çatışmalardan ibaret olmayan bir harp takviminin olması epey etkili oldu. Almanlar yalnızca cephelerde savaşarak geçirmiyordu 1939-1945 yıllarını. Psikolojik ve propogandist savaşı en az cepheler kadar önemsiyor bu arada Ari ırktan olmayan her canlıyı yeryüzünden kaldırmak için hem ekonomik açıdan hem de ideolojik açıdan çok büyük bir yük ve motivasyon gerektiren cinayetlere imza atıyorlardı. Yıllar boyu Alman halkıyla Nazilerin bir tutulup tutulmaması gündeme geliyor ve her defasında ortaya bir ikilem çıkıyordu. Naziler kıyımlarını gerçekleştirirken Alman halkı sessiz sedasız oturmuş muydu? Toplama kamplarından halkın haberi yok muydu? 1932'den 1945'e kadar Hitler'e nasıl bağımlı kalmışlardı? Şansölyelerinin ruh halini hiç mi keşfedememişlerdi? Kısacası tek suçlu Naziler miydi, yoksa içlerinden çıktıkları halk da en az onlar kadar suçlu muydu?

Bugün Almanya'da Nazi propogandası yapmak, Hitler'i övücü sözler söylemek suç sayılıyor. Ülkenin çeşitli yerlerinde savaşta yaşananların unutulmaması için müzeler ve heykeller var. Günümüz Almanları küçük bir istisnai kısım hariç artık Nazizm'le suçlanmıyor. Fakat 30'ların Alman halkı, '29 ekonomik buhranının da etkisini katlamasıyla açlığa ve işsizliğe çözüm bulmasını umut ettikleri liderleri Adolf Hitler'e verdikleri destekle hep hatırlanacaklar. BBC'nin uzun ve meşakkatli bir süreçte hazırlayıp tam 5 saatlik bir yapım olarak sunduğu Naziler belgeseli, salt Nazi subay ve önde gelenlerini anlatmak yerine işte bu sorulara ve tartışmalara da cevaplar veren bir belgesel.

Birinci savaştan mağlup çıkan ve Versay antlaşmasıyla ağır bir yükün altına itilen Almanya'da sokağa çıkarken, yemek bulma ümidiyle yanında kaşıkla gezen Alman halkının sorunlarını komünistlerin mi yoksa milliyetçi asker odaklı oluşumların mı sonlandıracağına dair çözmesi gereken bir sorunla karşı karşıyaydı. BBC'ye göre komünist ve sosyalist söylem ne kadar çözüme yönelik olursa olsun Alman hakının gönlünü kazanamamış ve savaştan onbaşı gazisi olarak çıkıp Münih'te açlık çekerken Yahudilerin rahat hayatlarını gözlemiş Hitler'in çözüm paketine kucak açmışlardı.

Belgesel, yalnızca Nazi Partisi'nin yükselişine değil, Hitler'in de parti içindeki yükselişine göz atıyor ilk bölümüyle. Bu dönemde yaşanan çatışmaları ve Hitler'in hangi şartlarda iktidara geldiğini gözler önüne seriyor. Şüphesiz ki Hitler, demokrasinin en önemli sacayağı olan seçimlerle iş başına geliyor. Hatta kral, Hitler'in seçimi kazanmasına rağmen ona şansölyeliği vermekte direniyor. Fakat Hitler görevi devraldıktan sonra demokrasi Almanya için bir hayal olmaya başlıyor.

Almanların diğer Avrupa ülkeleriyle olan diplomasi maratonuna da göz atan belgesel, Avusturya'nın Anavatana Dahli süreciyle Çekoslovakya işgalini arşiv görüntüleriyle süsleyerek sunuyor. Avusturya halkının çiçeklerle karşıladığı Nazileri korku dolu bakışlarla izleyen Çekoslovakya halkını izlerken sonuçları bildiğimiz için o gözlere hak veriyoruz. Polonya'nın işgali ve İngiltere-Fransa'nın savaşa girmesiyle Naziler'in dünya tarihine bastığı damganın sınırları da genişliyor ve özellikle Polonya'nın işgalinden sonra belgesel de yönünü Yahudi ve diğer halkların soykırımına çeviriyor. Özellikle bu bölümde Nazi önderlerine geniş yer ayrılıyor.

Sonrası ise popüler filmlerden ve yabancı kaynaklı tarih kitaplarından öğrendiklerimizi detaylarıyla gösteren bölümlerden oluşuyor. Belgeselin en büyük artısı ise çekildiği dönemde hala hayatta olan bazı Nazi görevlileri ve dönemin şahitleriyle yaptığı ropörtajlar. Bizler SS kuvvetlerini sayıları bini aşkın subaylar olarak görürken belgesel sadece bir şehirde altı üstü 28 subayın bulunduğunu ve bu subayların halkın ihbarları sonucu görevlerini yaptıklarını belgeliyor. Ropörtaja da alınan bir kadının, komşusunun evine sık sık Yahudiler geldiği için onu SS'lere ihbar ettiğini öğreniyoruz. Kadın, tüm belgeselde, ölüm mangalarında bulunan bir asker hariç tüm eski Nazilerin ve destekleyicilerinin içinde bulunduğu psikolojiye benzer bir davranışla yaptığından pişman olmadığını belli ediyor. Özellikle Baltık çatışmalarında Yahudi kadın ve çocukları katletmesine rağmen 20 yıl hapiste yattıktan sonra çıkarılan bir eski suçlunun "yaptıklarım korkunç olsa da pişmanlık duymuyorum" sözleri belgeselin zirvesi oluyor.

Naziler belgeseli Hitler'e de geniş yer ayırıyor. Berkof'taki malikanesinde sürdürdüğü hayat ve psikolojik haliyle ilgili arşiv görüntüleriyle beraber yapılan saptamalar ufuk açıcı. Çağın değil tüm zamanların en kötü adamı, ama bir o kadar da zeki olan Hitler'in bütün bir İmparatorluğu nasıl elinde tuttuğunu, hangi politika ve propogandaların arkasından gittiğini çarpıcı belgelerle görüyoruz belgeselde. Ayrıca Hitler'in ve Nazilerin savaş esnasında bulunduğu şato ve binaların bugünkü hali derin bir sessizlikle sunuluyor. Toplama kamplarının bazılarının tamamen ortadan kaldırılıp birer yeşil alana dönüştürülmesi de tarihin yeri geldiğinde çabuk unutulabilen bir tür edebiyat olduğunu gösteriyor bize. Mahallerin bugünkü (1996) hallerini gösteren çekimlerde ortada tek bir insanın olmaması ve derin bir sessizlikle sunulması da yine belgeselin profesyonelliğini gösteriyor. Brahms'ın Ein Deutsches Requiem'inden alınan çarpıcı bir bölümle desteklenen giriş jeneriklerinde eli Nazi bayraklı Alman çocuğunun bakışları bana geçen yüzyılın ilk yarısındaki o dehşeti asla ve asla "anlayamayacağımızı" sadece "bileceğimizi" hatırlatıyor.

Bugün okullarımızda bir iki paragrafla geçiştirilen İkinci Savaş ve onun baş aktörleri Naziler'i günümüzde Hitlervari başka politikacıları seçerken daha dikkatli olmak adına çok iyi anlamak şart. Konuya bugüne kadar hiç eğilmemiş olanlara bu belgesel önemli bir başlangıç teşkil edecektir. Aradan 70-80 yıl geçti demeyin, şans verildiğinde Hitler'den daha cani olabilecek politikacılar tanıyoruz. Çok yakından hem de...

15 Şubat 2011 Salı

JAMAICA INN/JAMAİKA HANI-KANLI MEYHANE (1939)

Yönetmen: Alfred Hitchcock
Oyuncular: Charles Laughton, Maureen O'Hara
IMDB Puanı: 6,3/10
Puan: 4/10

İngiltere'de David O. Selznick'in kendisini keşfetmesinden ve Hollywood'a çağırmasından sonra Alfred Hitchcock son bir film daha çekmek istedi. Bu film, filmografisinde çok az yer tutan dönem filmlerinden biri olacaktı. Türkiye'deki ilk gösterimlerinde Kanlı Meyhane adıyla gösterilen (kaynak: Atilla Dorsay) ve bugün DVD setlerinde adı Jamaika Hanı olarak geçen film, korkuyla gerilim arasında sıkışıp kalmış, net bir karar verilememiş bir filmdi. İngilizlerin büyük oyuncusu Charles Laughton'ın üzerindeki yükle yol alan film, Hitchcock filmleri arasında en karanlık örneklerinden biri oldu aynı zamanda.

Tipik Hitchcock tarzının ve yöntemlerinin biraz dışında bir film Jamaica Inn. İngiltere'de bir sahil kasabasında toplanan haydutların gelen gemileri soymasını anlatıyor. Filmde cevaplanması gereken en büyük soru bu organizasyonun arkasında kimin olduğu. İşte burada Hitchcock yöntemi devreye giriyor. Klasik bir"şüphe" filminde cevap filmin sonuna saklanır, oysa Hitchcock organizasyonun beynini filmin daha başlarında gösteriyor.

Yukarıda da değindiğim gibi filmin yükünü ilginç ve bence aşırı makyajıyla Charles Laughton çekiyor. Maureen O'Hara ve çeteye sızmış polis rolünde Robert Newton, o kadar kötü oynuyor ki ister istemez Laughton'lı sahneler daha profesyonel bir görüntü veriyor. Hitchcock'un vasat filmlerinden biri olan Jamaica Inn'in bu vasatlığı oyuncularıyla yakalıyor. Bir başka sebep de Hitchcock'un kafasında Amerika olması ve filmi aceleye getirmesi diye düşünüyorum.

İlginç Bilgi: Meşhur yazar Daphne Du Maurier'den 3 kez beslendi Hitchcock. Bunlardan ilki Jamaica Inn olmuştu. Diğer iki yapım ise Rebecca ve The Birds/Kuşlar oldu.

14 Şubat 2011 Pazartesi

OSCAR 2010'A DOĞRU - 5

Oscar törenleri öncesi diğer ödül törenlerinin tamamı nihayet sona erdi. Aşağıda, bu törenlerde filmlere verilen ödüllerin dökümü bulunmaktadır. Dahil olan ödül törenleri: National Board of Review, Los Angeles Eleştirmenleri, New York Eleştirmenleri, Eleştirmenler Birliği, Altın Küre, Prodüktörler Birliği, Yönetmenler Birliği, Oyuncular Birliği, Yazarlar Birliği ve BAFTA olmak üzere 10 tanedir. Bu törenlerin bazılarında belli kategoriler bulunmadığı için, her kategoride toplam sayı farklıdır. Bu ayki Digitürk dergisinde 30 sayfalık Oscar Dosyası olduğunu da hatırlatarak listeye geçeyim.

En iyi film:
-The Social Network: 5 ödül
-The King's Speech: 2
-The Kids Are All Right: 1

En iyi yönetmen:
-David Fincher (The Social Network): 6
-Tom Hooper (The King's Speech): 1
-Olivier Assayas (Carlos): 1 (Oscar'a aday değil)

En iyi aktör:
-Colin Firth (The King's Speech): 5
-Jesse Eisenberg (The Social Network): 1
-James Franco (127 Hours): 1
-Paul Giamatti (Barney's Version): 1 (Oscar'a aday değil)

En iyi yardımcı aktör:
-Christian Bale (The Fighter): 4
-Geoffrey Rush (The King's Speech): 1
-Niels Arestrup (Un prophete): 1 (Oscar'a aday değil)

En iyi aktrist:
-Natalie Portman (Black Swan): 5
-Annette Bening (The Kids Are All Right): 1
-Hye-ja Kim (Madeo): 1 (Oscar'a aday değil)
-Lesley Manville (Another Year): 1 (Oscar'a aday değil)

En iyi yardımcı aktrist:
-Melissa Leo (The Fighter): 3
-Jacki Weaver (Animal Kingdom): 2
-Helena Bonham Carter (The King's Speech): 1

En iyi uyarlama senaryo:
-Aaron Sorkin (The Social Network): 6

En iyi senaryo:
-David Seidler (The King's Speech): 2
-Christopher Nolan (Inception): 1
-Chris Sparling (Buried): 1 (Oscar'a aday değil)

En iyi müzik:
-Trent Reznor (The Social Network): 3
-Alexandre Desplat (The King's Speech): 1
-Alexandre Desplat (The Ghost Writer): 1 (Oscar'a aday değil)

En iyi görüntü yönetimi:
-Roger Deakins (True Grit): 1
-Matthew Libatique (Black Swan): 1
-Wally Pfister (Inception): 1

Yabancı dilde en iyi film:
-Man som hatar kvinnor: 2 (Oscar'a aday değil)
-Heavnen: 1
-Carlos: 1 (Oscar'a aday değil)
-Des hommes et des dieux: 1 (Oscar'a aday değil)

OSCAR 2010'A DOĞRU - 4: BAFTA ÖDÜLLERİ

Oscar öncesi son büyük ödül töreni de sona erdi. Festivaller ve ödül törenleri olarak ikiye ayırabileceğimiz sinema ödüllerinde Oscar ve Altın Küre'den sonra en önemli ödül töreni olan ve İngiltere'nin Oscar'ı olarak bilinen BAFTA ödülleri sahiplerine dağıtıldı. Önemli kategorilerde sonuçlar şöyle:

En iyi film: The King's Speech
En iyi İngiliz filmi: The King's Speech
En iyi yönetmen: David Fincher (The Social Network)
En iyi aktör: Colin Firth (The King's Speech)
En iyi aktrist: Natalie Portman (Black Swan)
En iyi yardımcı aktör: Geoffrey Rush (The King's Speech)
En iyi yardımcı aktrist: Helena Bonham Carter (The King's Speech)
Senaryo ödülleri: The King's Speech, The Social Network
Görüntü Yönetimi: True Grit
Kurgu: The Social Network
Müzik: The King's Speech
Özel Efekt: Inception
Yabancı Dilde En İyi Film: Man Som Hatar Kvinnor
Animasyon: Toy Story 3

Nihayetinde The King's Speech, en önemli 2 ödül de dahil olmak üzere toplam 7 ödül kazanarak galip bitirdi ve ortaya şaşırtıcı olmayan bir sonuç çıktı. Bu sene büyük sükse yapan hatta Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün dahi korsanından izleyerek (isohunttan mı buldu acaba:) ) çok beğendiğini belirttiği İngiliz filmi The King's Speech anavatanında ödül alacaktı, öyle de oldu. The Social Network ise Oscar yolunda önemli bir adım daha atıp buradan yönetmen ödülünü aldı. Gecenin en büyük torpili ise Helena Bonham Carter ve Geoffrey Rush'ın ödül alması olmuştur sanırım. The King's Speech'te değil de başka bir filmde aynı performansı gösterselerdi yine de bu ödülü önemli rakiplerine rağmen alabilirler miydi merak ediyorum. Son olarak Man Som Hatar Kvinnor/Ejderha Dövmeli Kız'a giden ödül seçici kurulun yaş ortalamasının lise seviyesinde olduğunu düşündürdü bana.

THE JACKAL/ÇAKAL (1997)

Yönetmen: Michael Caton-Jones
Oyuncular: Bruce Willis, Richard Gere
IMDB Puanı: 6/10
Puan: 5/10

1973 tarihli Fred Zinnemann klasiği The Day of the Jackal/Çakalın Günü dönemine göre üst düzey bir macera filmiydi. Finalinde fiyaskoya dönüşmese hala dünyanın en iyi macera filmlerinden biri olarak anılabilirdi ama maalesef Zinnemann'ın aceleciliğine kurban gitmişti. 90'ların aksiyon yönetmenlerinden Michael Caton-Jones da bu güzel filmi günümüze uyarlayıp yeniden çekmişti. Çıktığı dönem Türkiye'de epey gişe yaptığını hatırlıyorum filmin. Bruce Willis ve Richard Gere'i barındıran kadrosuyla şaşaalı bir film gibi görünmüştü dışarıdan. Ama maalesef hem orijinal senaryoda yapılan abuk sabuk değişiklikler hem de Richard Gere'in berbat oyunculuğu yüzünden özdeşleşmenin Bruce Willis'e kayması yüzünden film eleştirel anlamda fiyaskoyla sonuçlanmıştı.

Orijinal filmde Çakal lakaplı, yüzünü kimsenin görmediği işinin ehli bir suikastçiye Fransa devlet başkanı De Gaulle'ü öldürme işini vermişler ve bir dedektif adeta takıntı haline getirerek Çakal'ın peşine düşmüştü. Yeni Çakal ise filmde FBI direktörünün peşine düşüyor. Hikaye sonradan değişik ivmeler kazanarak farklılaşıyor lakin işin şablonu böyle. Yeni filmde en büyük fark ise Çakal'ın yüzünü görmüşlüğü hatta beraber iş yapmışlığı olan eski bir IRA militanının Çakal'ı yakalamak için hapisten çıkarılması olmuş.

Bruce Willis'in makyaj hileleri çok iyi görünse de Val Kilmer'lı benzer bir film olan The Saint/Aziz kadar başarılı değil. Filmin en güzel yanı ise 60'ların büyük oyuncusu, ilk siyahi film yıldızı Sidney Poitier'nin önemli bir rol almış olmasıydı. Poitier'nin değişmeyen kaliteli oyunculuğu Richard Gere ve Diane Venora'nın yanında parlasa da hikaye eksikliği yüzünden güme gitmiş.

İlginç Bilgi: The Jackal, Sidney Poitier'nin son filmi oldu. Aktör hala hayatta fakat The Jackal'dan sonra televizyon işlerinde görünmeyi tercih etti.

12 Şubat 2011 Cumartesi

RESERVOIR DOGS/REZERVUAR KÖPEKLERİ (1992)


Yönetmen: Quentin Tarantino
Oyuncular: Harvey Keitel, Steve Buscemi, Michael Madsen
IMDB Puanı: 8,4/10
Puan: 7/10

Quentin Tarantino'yu bütün dünyaya tanıtan bu bağımsız yapım, Harvey Keitel'ın maddi yardımlarıyla ayakta durdu ve hatta bütçe eksikliğinden dolayı olması gerekenden daha kısa çekilmek zorunda kalındı. Fakat tüm o hengameye değen bir sonuç çıktı ortaya. En azından şöyle diyebiliriz; bu film beğenilmeseydi Pulp Fiction/Ucuz Roman o kadar da kolay çekilemeyecekti. Zaten Tarantino sonradan övgülerin hakkını verdi ve Jackie Brown haricinde hiç beğenilmeyen, eleştirilen bir film çekmedi.

Bir movie buff olan Tarantino'nun eski soygun filmlerini ve kara filmleri arşınlayarak yazdığı senaryo fazlasıyla The Killing/Son Darbe'yi anımsatsa da yine de özgün bir yapım oldu. Tamamıyla erkeklerin yer aldığı bir filmdi ve en ilginç numarası bir soygun filmi olmasına rağmen bahsi geçen soygunu hiç göstermiyordu. Tamamen karakter dramasına odaklanmış bir film olarak fiyaskoyla sonuçlanan soygunun sonrasını ele alıyordu film. Polisçe yakalandığında diğerini ele vermemesi için tamamı renklerden oluşan lakaplar kullanan çete üyelerinin herbiri birbirinden farklıydı. Sağduyuyu Harvey Keitel, modernizmi Steve Buscemi temsil ederken Michael Madsen ekibin psikopat üyesiydi. Quentin Tarantino bile ekibe dahildi ama çok az rolü vardı.

Bu filmin en beğenilen kısımlardan biri girişidir. Çete son kez toplandığı yemekte Madonna, 70'ler popu ve garsona verilecek bahşişi tartışırlar. Benim de filmde en sevmediğim kısım burasıdır. Girişin filmin kalanına pek bir katkısı yoktur. Karakterleri net olarak tanımamıza izin vermez. Bunun dışında genel olarak kaydadeğer bir filmdir Rezervuar Köpekleri. Tarantino'nun çoğu filmde yer alan The Mexican Standoff'un etkili bir örneğini bile içerir. Elemanların başına gelenleri tek tek irdelemesi ve köstebek meselesi de ayrıca dikkate değerdir. Yalnız polise yapılan işkence sahnesi filmin içinde fazla uçuk durur. Bu sahne kanımca Tarantino'da her daim hazır bulunan psikopatinin filmle alakasız bir temsilidir ve bence filme büyük ölçüde zarar verir.

İlginç Bilgi: Filmde Bay Pembe tartışması keyifli bir sahnede ele alınır. Tarantino ilk taslakta Bay Pembe rolünü kendisi için yazsa da sonradan Buscemi'ye verilir bu rol.

11 Şubat 2011 Cuma

TRUE LIES/GERÇEK YALANLAR (1994)

Yönetmen: James Cameron
Oyuncular: Arnold Schwarzenegger, Jamie Lee Curtis
Oscar: 1 adaylık (Görsel Efekt-John Bruno)
IMDB Puanı: 7,2/10
Puan: 8/10

James Cameron'ın ilk Terminator filminden sonra çektiği hepi topu 6 film var. Terminator serisinin ve Alien serisinin ikinci filmleri, Titanic ve Avatar gibi iki büyük bütçeli yapım ve Abyss gibi müthiş bir deneysel film diğer filmleriyken True Lies en sıradan filmi kabul edilir. Cameron'a özgü efekt teknikleri ya da yeni icatlar yoktur bu filmde. Oscar adaylık ve ödüllerine boğulmamıştır. Arnold Schwarzenegger'in kas gücünden yararlanan sıradan bir aksiyondur sadece. Ama gelgelelim Cameron'ın en sade ama en keyifli filmidir True Lies. Aliens ve Terminatörlerin saygınlığı yoktur bu filmde ama dolu dolu bir 2 saat 20 dakika geçirtir izleyiciye.

Arnold Schawzenegger'i Jean Claude Van Damme, Sylvester Stallone gibi benzerlerinden kurtaran, onun Cameron'la tanışmasıdır. Böylece daha büyük, daha gösterişli filmlerde yer almayı, birinci sınıf oyuncularla ekranı paylaşma şansını yakalamıştır Arnie. Bu film de hemen hemen Arnie'nin son çok önemli filmi olmuştur zaten. Batman & Robin'i saymazsak elbette.

Tia Carrere'nin yer aldığı tek büyük yapım olan True Lies, Por Una Cabeza eşliğinde yapılan hoş bir tangoyla başlayıp aynı tangoyla biter. Bir yıl önce Scent of a Woman/Kadın Kokusu'nda Al Pacino ve Gabrielle Anwar'ın multi-popüler ettiği şarkı bu kez de True Lies'da kullanılmıştır. İsviçre'de bir baloya katılıp orayı birbirine katan ajan Harry Tasker, işini ailesinden bile gizli yapar ama Ortadoğulu teröristler işin içine girince bütün gizlilik bozulur.

Film daha çok Jamie Lee Curtis'in inanılmaz striptiz sahnesiyle tanınsa da Arnie'nin at üstünde motosikletli teröristi bir otelin tepesine kadar kovaladığı sahne, Harrier uçağıyla gökdelenin en ucunda yaşanan macera ve Florida'daki depo ve köprü sahneleri de birbirinden keyifli sahnelerdir. Arnold Schwarzenegger iyi bir oyuncu olmasa da rolüne cuk oturmuştur. Bir Hollywood klişesi olarak espritüel ortak figürü de büyük katkı sağlar filme. Tabii kendini casus gibi tanıtıp Harry'nin karısını tavlayan Simon'ın başına gelenleri izlemek de tadına doyum olmayan bir deneyimdir.

True Lies, dönem dönem izlenip maceranın tadına varılacak bir filmdir kısacası. Ucuzdur, basittir ama güzeldir.

İlginç Bilgi: Arnold Schwarzenegger'in Commando/Komando filmiyle sık sık karıştırılır bu film. Sebebiyse, her iki filmde de teröristlerce kızının kaçırılmasıdır.

10 Şubat 2011 Perşembe

OSCAR 2010'A DOĞRU - 3: PUANLAMALAR

Nihayet Oscar adayı 10 filmin tamamını izleyip yorumlarımı buraya aktarmış bulunuyorum. Yalnızca Inception'ı Toplu Gösterim yazımda kısa bir yorumlamadan geçirdiğim için ayrıca bir yazı yazmayı planladığım için tek eksik o yazı kaldı. Ama nihayetinde tüm filmleri izleyip puanlamış bulunmaktayım. Şimdi gelin benim verdiğim puana göre ve IMDB ile Rotten Tomatoes sitelerindeki puanlarına göre filmleri sıralayalım.

Benim Puanlamam:

1-Inception: 8/10
2-Toy Story 3: 8/10
3-Black Swan: 7/10
4-The Social Network: 7/10
5-127 Hours: 6/10
6-The King's Speech: 6/10
7-True Grit: 6/10
8-The Fighter: 5/10
9-Winter's Bone: 4/10
10-The Kids Are All Right: 1/10

IMDB Puan ortalamaları:

1-Inception: 8,9/10 (Top 250: 8. sıra)
2-Toy Story 3: 8,7/10 (28. sıra)
3-Black Swan: 8,6/10 (60. sıra)
4-The King's Speech: 8,5/10 (98. sıra)
5-The Social Network: 8,2/10 (171. sıra)
6-True Grit: 8,2/10 (208. sıra)
7-The Fighter: 8,2/10 (222. sıra)
8-127 Hours: 8,1/10 (225. sıra)
9-Winter's Bone: 7,4/10
10-The Kids Are All Right: 7,3/10

Rotten Romatoes Puanlamaları:

1-The Social Network: 9/10
2-Toy Story 3: 8,8/10
3-The King's Speech: 8,6/10
4-True Grit: 8,3/10
5-Winter's Bone: 8,3/10
6-Black Swan: 8,2/10
7-127 Hours: 8,2/10
8-Inception: 8/10
9-The Kids Are All Right: 7,9/10
10-The Fighter: 7,8/10

THE KIDS ARE ALL RIGHT/İKİ KADIN BİR ERKEK (2010)

Yönetmen: Lisa Cholodenko
Oyuncular: Annette Bening, Julianne Moore, Mark Ruffalo
Oscar: 4 adaylık (Film, Aktrist, Yrd. Aktör, Senaryo-Lisa Cholodenko)
IMDB Puanı: 7,3/10
Puan: 1/10

Nihayet bu yılın Oscar adayı filmlerin tamamını izledim. Tesadüf eseri en kötüsünü en sona bırakmışım. The Kids Are All Right Oscar adayı bir filmse Shutter Island/Zindan Adası'nın ya da The Town/Hırsızlar Şehri'nin suçu neydi anlamış değilim. 10 adaydan ikisinin kadın yönetmenlerce çekilen filmler olması sağlanmaya çalışıldıysa ortada ciddi bir haksızlık var kanımca.

Film, lezbiyen bir çiftin çocuklarının sperm donörüyle tanışması sonrasında yaşadıklarını anlatıyor. Temel amaç, aile mevhumunun çiftlerin heteroseksüel ya da homoseksüel ilişkisi olmasına bakılmaksızın, ayakta tutulması gereken yüce bir mevhum olduğunu göstermek. Anne-babadan kurulu bir aileden hiçbir farkı yok anne-anneden oluşan ailenin. Ama bunu yaparken ele aldığı cesur konunun üzerine son derece cesaretsizce gidiyor. Cinsel ilişki sahnelerinde bile heteroseksüel ilişkiler cesurca gösterilirken lezbiyen ikilinin cinselliği absürd bir korkaklıkla resmediliyor. Lezbiyen çiftin gay pronosu izlemesi detayına fazlaca abanarak homoseksüellik kavramının da içi boşaltılıyor.

Filmin öznesi evin çocukları olması gerekirken donörün hayatlarına girmesiyle hayatı değişen çocuklardan ziyade evin iki annesi oluyor. Film de tam burada aldatma, bağlılık ve sevgi konularına dadanan sıradan bir filme dönüşüveriyor. Jullianne Moore'un çiftin pasif tarafında canlandırdığı rol filmi kurtarabilecekken Annette Bening'in aktif taraf olma rolünü abartmasıyla doğrusallık da sağlanamıyor. Tüm bu içeriksel özelliklerin yanı sıra düşük mü düşük temposu, sıradan kadrajları ve sürekli başa dönüp duran anlatım tarzıyla film net bir fiyasko.

10 aday kuralının bir an evvel kaldırılması gerektiğinin bir kanıtı The Kids Are All Right. Belli bir süre sonra Oscar adayı film diye izleyenleri bile şaşırtacak durumda.
İlginç Bilgi: Filmin yönetmeni Lisa Cholodenko da bir lezbiyen. Onu en çok da lezbiyenlerin eleştirmesi gerekiyor zaten.

THE FIGHTER/DÖVÜŞÇÜ (2010) - 1000. FİLM

Yönetmen: David O. Russell
Oyuncular: Mark Wahlberg, Christian Bale, Amy Adams
Oscar: 2 ödül (Yrd. Aktör, Yrd. Aktrist-Melissa Leo) 5 adaylık (Film, Yönetmen, Yrd. Aktrist-Amy Adams, Senaryo-Scott Silver, Kurgu-Pamela Martin)
IMDB Puanı: 8,2/10
Puan: 5/10

Her şeyden önce bu filmin benim için özel bir yeri oldu. Film, IMDB'de oyladığım 1000. film olma özelliğine sahip. Bu bugüne kadar 1000 film izlediğimi göstermiyor. Sadece son 3 yılda yakın zamanda izleyip net bir şekilde hatırlayıp puan verdiğim filmleri ekliyorum. TV dizileri, kısa metraj filmler, TV showlarını oylama dışı tutuyorum. Bu da izlediğim yaklaşık 2500 filmden 1000'ini oyladığım anlamına geliyor ki bu rakama The Fighter'la ulaşmış oldum. Gerçi daha yüksek bir puan verdiğim, benim için önemli bir başka filmle ulaşmak isterdim bu rakama ama olsun.

Şunu baştan söyleyim, The Fighter veya Oscar adayı birkaç film adaylık elde etmese izlemeyeceğim filmler olacaktı. Baştan şablon olarak beni iten filmlerden biriydi The Fighter. Boks arkaplanında dramatik bir yapıda sunulan filmlere kanımca Clint Eastwood, Million Dollar Baby/Milyonluk Bebek'le son noktayı koymuştu. O saatten sonra bir boks dramı çekmek benim için enerjiyi yanlış yöne kanalize etmek gibi. Akademinin Milyonluk Bebek ve Rocky örnekleriyle boks dramalarını ne kadar sevdiği malum. David O. Russell da bu sevgiden beslenmek istemiş demek ki.

Mark Wahlberg'in oynadığı İrlandalı boksör Micky Ward, yalnızca ringdeki rakipleriyle uğraşmıyor. Tam 12 kişilik yarı terelelli ailesi rakiplerinden daha zorlu. Christian Bale'in canlandırdığı uyuşturucu müptelası eski boksör Dicky'nin antrenörlükteki başarısızlığını sırf abisi olduğu için dillendiremeyen Micky, gidişatın seri malubiyetlerle devam edeceğinin farkında. Bu yüzden bir seçim yapmak zorunda. Ailesinin yanında olmak mı yoksa kendi yolunu çizmek mi? Ona bu yolda hem polis hem antrenör olan ve filmde de kendisini oynayan O'Keefe, üvey babası George ve Amy Adams'ın canlandırdığı sevgilisi Charlene dışında destek vereni de yok.

The Fighter, Rocky'nin ya da Milyonluk Bebek'in gittiği yolu izleyip, o filmlerin ana temasını yanlış anlayan bir film. Rocky'nin kendini gerçekleştirmek için kaybedeceğini bildiği bir maça çıkması ve Milyonluk Bebek'in Hilary Swank'ının hayatta tutunabileceği tek dalın boks olması genele yayılan bir dramatizasyonla işlenmiş ve her iki filmde de yan karakterler hikayenin eksik puzzle parçasını net bir biçimde tamamlamıştı. Fakat The Fighter, yan karakter cümbüşüne dönüşüp çoğu anında Micky'yi bile unutturuyor. Bu yüzden vasatı da aşamıyor.
İlginç Bilgi: Filmi Darren Aronofsky yönetecekmiş ama kendisi Black Swan/Siyah Kuğu için rejiden çekilmiş. İyi de yapmış, çünkü  The Wrestler/Güreşçi'yle zaten benzer bir film çekmişti.

8 Şubat 2011 Salı

MISSION: IMPOSSIBLE/GÖREVİMİZ TEHLİKE (1996)

Yönetmen: Brian De Palma
Oyuncular: Tom Cruise, Jon Voight
IMDB Puanı: 6,9/10
Puan: 7/10

Brian De Palma filmleri arasındaki yolculuğumda en az ilgimi çeken filmiydi Görevimiz Tehlike. Çünkü her şeyiyle bir "ısmarlama film" havası vardı. Bildiğimiz De Palma böyle öyküleri ele almayı pek sevmez, Tom Cruise gibi yakışıklı ama aktörlüğü tartışılır tipler yerine Nicolas Cage, Sean Penn gibi gerçek aktörlerle çalışmayı severdi. Filmi izlemeden evvel, De Palma'nın kendine has üslubundan parçalar göreceğimi, 1980'lerde bizde çok popüler olmuş orijinal dizinin gölgesinde kalmış bir film olacağını tahmin ediyordum öyle de oldu.

90'ların en iyi iki senaristi kim diye sorsalar David Koepp ve Steven Zaillian diye cevaplarım. Görevimiz Tehlike her iki senaristin de beraber çalıştığı bir film. Bu açıdan bakıldığında filmin en havalı kısmı senaristleri. Gelgelelim uçuk bir hikaye yaratmak için finaldeki tünel sahnesi de bu ikilinin dimağından çıkıyor ve filme büyük bir zarar veriyor. Oysa özellikle David Koepp, Carlito's Way/Carlito'nunYolu'nda nasıl nefis replik ve planlar oluşturmuş, filmi nasıl da domine etmişti. Tabii bunda Görevimiz Tehlike'nin bir gişe filmi olmasının da payı büyük. Gerçekten de Brian De Palma'nın en çok hasılat toplayan filmi olmuş ve yapımcılarına beklenen karı getirmişti.

Filmin hikayesi orijinal diziye pek yakışmıyor. Özel ekibin içinde durduk yere bir hain yaratma fikri filmi baştan zedelemiş zaten. Hainin kimliği ise başka bir absürdlük. Tahminimce De Palma tüm bunları sineye çekmiş ve kimi anlarda işi eline alarak kimliğini ortaya koymuş. Evet, elbette tavandan sarkma sahnesi buram buram De Palma kokar. Her anı ayrı bir gerilimdir ve yaklaşık 15 dakika sürer.Tom Cruise'un ter damlası, tüneldeki fare ve havada panik yaratan o bıçak, kesinlikle filmden ayrı değerlendirilmelidir. Görevimiz Tehlike'nin kalan tüm sahneleri başkası tarafından çekilse de olur dedirten sahnelerdir. De Palma , bu büyük yemekte kendi tabağını boş bırakmayarak bize nefis bir 15 dakika sunmuştur çoktan.

Film, De Palma şartlarında kötü bir film olsa da nominal değeri o kadar da kötü değil. Tüm fizik kanunlarına uymama anlarına rağmen temposu ve yan karakterlerin başarılı kullanımıyla iyi bir seyirliğe dönüşebiliyor. Avrupa fonunda casus hikayesi Hollywood'un son 20 yıldır en çok öykündüğü konulardan biri zaten. De Palma da Avrupa'da film çekmeyi çok seven bir yönetmen olarak fırsatı kaçırmamış. Jean Reno'nun da filmin en iyi oyuncusu olduğunu belirteyim.

İlginç Bilgi: De Palma, ikinci filmi çekmesi için yine büyük meblağda bir teklif almasına rağmen projeyi reddetmiş. İyi de olmuş.