4 Ocak 2011 Salı

BLACK SWAN/SİYAH KUĞU (2010)

Yönetmen: Darren Aronofsky
Oyuncular: Natalie Portman, Vincent Cassel
Oscar: 1 Ödül (Aktrist), 4 adaylık (Film, Yönetmen, Görüntü Yönetmeni-Matthew Libatique, Kurgu-Andrew Weisblum)
IMDB Puanı: 8,7/10
Puan: 7/10

Darren Aronofsky, önce Pi ile oldukça farklı bir yapıta imza atmış ve alternatif sinema organizasyonlarında epey ses getirmişti. Pi, bir matematik dehasının çevresi ve beyni ile alakalı paralel kurguda hikayeler ortaya çıkarıp izleyicinin dimağını zorlayan bir bütüne ulaşıyordu. Ardından gelen Requiem for a Dream/Bir Rüya İçin Ağıt'ta ise bir anda patlama yaptı ve daha geniş kitlelere ulaşıp kendini kabul ettirdi. Aronofsky, bu filmi onlarca klibin bileşimi gibi sunup bağımlılığı hem parçalara hem de bütüne yayabilmesiyle farklı bir yönetmen olduğunu bir kez daha ispatlamıştı. The Fountain/Kaynak bir sonraki filmiydi, pek beğenilmedi ama özgünlüğü de herkesçe kabul edildi. Mickey Rourke'u eski günlerine kavuşturan The Wrestler/Şampiyon ise Aronofsky'nin ilk "normal" filmiydi ve yeteri kadar prestij elde etmişti. David Fincher, Christopher Nolan gibi her filmi merakla beklenen ve hep farklı bir yapım ortaya koyacağına inanılan bir yönetmen olup çıkmıştı Aronofsky. Black Swan ise onun ilk kez Altın Küre, Oscar gibi organizasyonlarda başa güreşen filmi oldu. Farklılığı yine aşikardı ama öncekiler kadar değildi.

Biraz Dario Argento'nun Suspiria'sı, bazı yönleriyle David Cronenberg'in The Fly/Sinek'i ve bolca All About Eve/Perde Açılıyor etkilenimiyle Black Swan, yönetmenin "farklılık" kalıbına gölge düşürdü. Onlarcası çekilen bireysel hırs, kadınlığa atılan ilk adımlar ve rekabet teması, Aronofsky'nin elinde farklılaşabilirdi ve yönetmen bunu hem biçim hem de içerikle sunabilirdi. Önceki filmleri de bilinen ve daha önce ele alınmış temalar üzerineydi fakat herbiri kendine has bir virtüöziteyle sunulmuştu. Black Swan, biçimsel olarak alışılagelmişin dışında olsa da içeriğin ham kalması ve bahsini ettiğim filmlere fazla öykünmesiyle bir tarafı eksik kalan bir film oldu. Tekniği çok yüksek oyuncuların, takım olmasını bilen ama teknik yeterliliği pek bulunmayan oyunculara rakip olduğu maçlar gibi Black Swan'da kendi değerini dengeleyemedi.

Film, özellikle 1950'nin Oscarlı filmi All About Eve'nin modernize edilmiş ve rotası değiştirilmiş bir versiyonu gibi duruyor. Anne Baxter'ın Bette Davis'i inceden inceye yörüngesine aldığı klasik, Black Swan'da Nina'nın bir süre Lilly'le ama genel olarak kendiyle olan rekabetine dönüşüyor. Lilly karakterinin her fırsatta Nina'ya attığı "melek değilim ama kötü niyetli de değilim" tavırlarının karşısında son derece hassas ve naif Nina'nın Anne Baxter'ın All About Eve'nin ikinci yarısındaki haline çok benzediği de malum. Aradan geçen 60 yılın sinemaya teknik katkılarını başarıyla kullanan Aronofsky, belki de bir intihal vakasını örtmeyi son anda başarıyor. Film yalnızca içeriğiyle ve hikayesiyle değil kurgu tekniğiyle de öncüllerinin bir tekrarı olmaktan kaçamıyor. The Godfather Part 3/Baba 3'ün onlarca filme kaynaklık eden final kurgusu bu filmin finalinde de aynı şablonla tekrar ediliyor. Film boyunca Kuğu Gölü Balesi'ni kaynak olarak kullanan senaryo aslında baştan sona eserin kendisi olarak sunuluyor ama bunu farkettirmesi de bahsettiğim final kurgusu sayesinde oluyor.

Anne-evlat çarpışmasını bir kez daha kullanan Aronofsky, Requiem for a Dream'deki örneğe göre istediğini pek sunamıyor bu filmde. Alfred Hitchcock'un bile bu temayı sürekli kullanıp artık tema üzerinde uzmanlaşması ve ancak Psycho/Sapık'ta bunu bir başyapıta dönüştürmesi örneğini hatırlayacak olursak burada Aronofsky'nin hala kredisinin olduğunu söylemeliyiz.

Black Swan, özgünlüğü teğet geçen bir film olsa da iyi yönleri de olan hatta epeyce var olan bir film. Geçtiğimiz yılın Avatar'ı da benzer eleştiriler almıştı hatırlayacak olursak. Hikayesi baştan sona Pocahontas ve Dances with Wolves/Kurtlarla Dans'ın versiyonu olarak görülmüş, burun kıvrılmış ama biçimi genel takdire ermişti. Black Swan aynı kaderi paylaşmayacak muhtemelen. Çünkü daha şimdiden özgün bir esermiş gibi kabul ediliyor ve Aronofsky'nin kimi zaman başvurduğu gözbağcılığına eleştirmenler de zaman zaman yenik düşüyor. Yine de Black Swan'ı eleştir(ebil)en yazarlar yok değil. Ama her eleştiri filmin belirli öğelerine övgüde bulunmaktan da geri durmuyor. Ki bu övgülerden nasibini alması gereken ilk kişi filmin görüntü yönetmeni Matthew Libatique olmalı bana göre. Bale gibi her anı ayrı ayrı karelendirilmesi, hiçbir hareketin kaçırılmaması gereken bir sahne sanatı, Libatique'in elinde kaçamayan bir ava dönüşüyor. Handycam ile 35 mm. arasında bir noktada duran sinematografisi büyüleyici. Hele hele "black swan" sahnesinde bir an bile sarkmayan çekim, içgüdüsel bir yetenek gerektiriyor ve belli ki bu yetenek Libatique'de fazlasıyla mevcut.

Black Swan'ın bir başka övgü unsuru Natalie Portman olmalı. Vincent Cassel'in kimyasız oyunculuğu ve Mila Kunis'in yalnızca Ukraynalılığının hakkını veren müthiş güzelliği dışında oyunculuğa hiç başvurmaması, anne rolündeki Barbara Hershey'in, Requiem for a Dream'ın büyüleyici yıldızı Ellen Burstyn'dan öğreneceği çok şeyin olduğunu kanıtlaması ister istemez Portman'ı filmde zirveye taşıyor. Portman tüm bir filmi alıp tek başına götürebiliyor ve gerçekten de hem siyah hem de beyaz kuğu olup çıkıyor. Ama yine de diğer rakiplerine bakmadan bu performansın Oscarlık olacağını düşünmemek lazım. Portman, çizginin biraz ötesine belki de Leon/Sevginin Gücü'nden beri ilk kez böylesine çıkıyor çünkü.

Filmin gerilim sahneleri ve lezbiyen sevişme, anneyle olan diyaloglardaki eksiklik gibi kimi el atılması gereken bölümleri de var ama kendine has etkisiz gibi görünen ama çok önemli sahneleri de mevcut. Pi'ye göndermede bulunulan metrodaki yaşlı adam sahnesi, Nina'nın ergenlikten çıkış hezeyanlarıyla, seks içgüdüsünü müthiş harmanlıyor, aynalardaki yansıma sahneleri yazının başında bahsettiğim özgün olamama sorununun somut örneklerinden biri olsa da zaman zaman yerinde kullanılıyor. Özellikle Vincent Cassel'in prova salonuna girdiği ilk sahnede aynalar bütün oyunculardan rol çalıyor. Filmin finali de bana Quentin Tarantino'nun Inglourious Basterds/Soysuzlar Çetesi için yazdığı son repliği hatırlattı. Hatırlarsak, orada Brad Pitt, bu benim en iyi işim oldu gibilerinden bir replik kullanıyordu ve hepimizin bildiği gibi aslında bu Tarantino'nun kendi filmini nasıl gördüğüyle alakalıydı. Benzer bir durum bu filmde de var. Natalie Portman'ın ağzından dökülen kusursuzlukla ilgili cümleleri Aronofsky'nin filmi için kullanmadığını dilerim. Çünkü fena halde yanılıyor.

Clint Mansell... Requiem for a Dream'i ilk izlediğimiz günden beri müzikleri hafızamıza yerleşmişti. Black Swan'da özgün müzik kullanmasa da Tchaikovsky'nin müthiş ezgisini, hele hele, finalde varyataya dönüştürüyor ve yeteneğinin köklerinde yalnızca bestecilik değil aranjörlük olduğunu da kanıtlıyor.

Berbat bir posterini Amerika'daki her sinema salonunda kullanıp şu yukarıdaki nefis malzemeyi ıskalamakta ısrarcı olan Black Swan henüz Türkiye'de gösterime girmedi bu yüzden resmi bir Türkçe adı yok ama büyük ihtimalle Siyah Kuğu kullanılacak. Oysa bu isim bana göre hatalı olacaktır. Edebi metinlerde "siyah" yalnızca renk olarak kullanılırken "kara" rengin temsil ettiği duyguları da içerir. Bu yüzden filmin adının Kara Kuğu olması temennim. Siyah ise bence Aronofsky'nin gözbağcılığını temsil etmeli.

İlginç Bilgi: Nina'nın kahvaltısı, kısacık bir anıyla Requiem for a Dream'deki Ellen Burstyn'ın diyet kahvaltısına bir göndermedir.

6 yorum:

Kadri Karahan dedi ki...

Sürecini merak ediyorum filmin, Oscar adına özellikle :) ...

Özgür Sahin dedi ki...

Kendimi anne Barbara Hershey gibi hissettim.. Onun Ellen Burstyn'den benim de senden ögrenecegim cok sey var anlasilan..

Ellerine saglik.. Filmi okumanin ötesi bu yazi.. Tebrikler..
All About Eve'e ben de benzetmistim. Hatta Anne Baxter'da bana karikatürize gelen rolün düzeltilmis hali Portman'inki gibi olmaliymis dedim. Ayrica dün filmin görüntülerinin güzelligini düsünmüstüm..

Genc kizliga geciste Seytan'i da animsadim :O)

Muhammed Tiryaki dedi ki...

Oscar yarışında King's Speech ve The Fighter epey güçlü gösteriliryor, henüz bu filmler ülkemize gelmedi ve ülkelerinde bile kısıtlı gösterildi. Dolayısıyla Oscar yarışı için azıcık erkendeyiz.

:))Sağolasın Özgür, filmin içine girebildiysek filmin de bir başarısı var demektir. Senin için de All About Eve ile Black Swan'ı yakın dönemde ardarda izlemek ilginç bir tesadüf olmuş olsa gerek. Şeytan benzerliği de ilginçtir, birinde çocukluktan ergenliğe geçen diğerinde erken-gençlikten kadınlığa geçişin sancıları gerilim motifleriyle resmedilmiş.

Özgür Sahin dedi ki...

Evet, ikisini de ayni ay icerisinde izlemistim.. Aslinda cok keyif verici oluyormus..

Seytan ile Black Swan de hata etmisim.. Ergenlik-kadinlik-cocukluk gecisler karismis :o)

Bu düzeltmen icin de tesekkür ederim.

Volkan Avcı dedi ki...

Filmi nihayet dün gece izleyebildim. Genel akla gelen "bale filmi" imajından çok çok farklı olduğu aşikar, çoğu arkadaşım bu film için "bale sıkıcıdır" gibi yorumlar yapıp izlememe yönünde eğilimliler, film genel olarak psikolojik gerilim türünün iyi bir örneği bence, bu sebepten tavsiye etmek için iyi bir sebebim var "sıkıcı olur" diyenlere :)
Ben filmi genel olarak çok beğendim, özellikle çekim tekniği ve görselliği çok ama çok iyiydi, Natalie Portman filmin performans olarak kayda değer tek oyuncusu, belki de diğer oyuncular çok pasif kaldıkları için bu kadar dikkat çekti ama yine de hakkı yenmez, insanın iki ruh halini (siyah ve beyaz kuğu) o halin geçişlerini çok iyi yansıtmış perdeye. Diğer filmlere göndermeler dikkat çekiciydi ki yazıda da belirtilmiş.

Son olarak, Muhammet abinin dikkatini de "çeken" filmin son repliği "kusursuzdum", duyduğum anda, Inglorious Basterds'ın finaline gittiğimi söylemeliyim, ayni anda aklıma gelen ilk şey buydu.. Bu akşam film sırası sanırım 127 Hours'ta bende :)

Muhammed Tiryaki dedi ki...

Bende bir tek The Fighter'la The Kids Are All Right kaldı. Yakında onları da izlerim.