26 Ocak 2011 Çarşamba

2 HAFTA ARA

Dün gece sağ elimin tamamı ve kolumun bir kısmı en az 2 hafta işlevsiz hale gelecek şekilde yandı. Bu süre içerisinde maalesef yeni yazı yazamayacağım. Duyurulur...

25 Ocak 2011 Salı

OSCAR 2010'A DOĞRU -1: ADAYLAR AÇIKLANDI

27 Şubat 2011 gecesi dağıtılacak Oscar ödülleri için maraton başladı. Bu akşama doğru adaylar açıklandı. Adaylar büyük sürprizler yaratmadı. Büyük ödüle aday filmler, gösterim tarihleri ve IMDB oylayıcılarından aldıkları genel puanlar aşağıda. Ayrıca filmlerden daha önce blogda eleştirisini yaptığım filmler için işaretli filmlere tıklamanız yeterli.

1-The King's Speech/Zoraki Kral: 12 (Türkiye gösterim tarihi: 18 Şubat-IMDB Puanı: 8,5/10)
2-True Grit/İz Peşinde: 10 (Türkiye gösterim tarihi: 25 Şubat-IMDB Puanı: 8,2/10)
3-Inception/Başlangıç: 8 (Gösterimden çıktı, DVD baskısı piyasada-IMDB Puanı: 9/10)
4-The Social Network/Sosyal Ağ: 8 (Gösterimden çıktı-IMDB Puanı: 8,2/10)
5-The Fighter/Dövüşçü: 7 (Türkiye gösterim tarihi: 11 Şubat-IMDB Puanı: 8,3/10)
6-127 Hours/127 Saat: 6 (Türkiye gösterim tarihi: 11 Şubat-IMDB Puanı: 8,2/10)
7-Black Swan/Siyah Kuğu: 5 (Türkiye gösterim tarihi: 25 Şubat-IMDB Puanı: 8,6/10)
8-Toy Story 3/Oyuncak Hikayesi 3: 5 (Gösterimden çıktı, DVD baskısı piyasada-IMDB Puanı: 8,7/10)
9-The Kids Are All Right: 4 (Türkiye gösterim tarihi: 11 Mart-IMDB Puanı: 7,4/10)
10-Winter's Bone: 4 (Türkiye gösterim tarihi: 4 Mart-IMDB Puanı: 7,5/10)

Özgür Şahin'den:
The Social Network
Black Swan

Notlar:

-Aday 10 filmden, kulislerde adı geçmeyen tek film Winter's Bone oldu. Adaylık sayıları ve izleyici puanlarına göre şansı en düşük film de bu.
-Animasyon canlandırma tekniğine dayalı çok boyutlu dijital çizgi filmlerden Up/Yukarı Bak'tan sonra Toy Story 3 de adaylık almayı başardı. Film aynı zamanda en iyi animasyon kategorisinde de aday ve favori.
-Başta Altın Küre olmak üzere birçok büyük ödüle ulaşan David Fincher filmi The Social Network, adaylık sayısında Inception'la beraber 3. sırayı paylaştı.
-Bu 10 filmden yalnızca Black Swan senaryo kategorilerinde aday gösterilmedi. O kategorilerde (uyarlama ve normal senaryo) aday olan 10. film Another Year oldu.
-Toy Story 3 dışındaki 9 adaydan yalnızca Inception, oyunculuk kategorilerinde aday bulunduramadı.
-Sadece görüntü yönetimi ve kurgu kategorileri, yalnızca büyük ödüle aday filmlerin aday sinemacılarından oluşan teknik kategoriler oldu.
-Son olarak kişisel bir not: Geçen yıl adaylar açıklandığında yalnızca Up'ı izlemiştim. Bu yıl şimdiden 4 filmi izledim. Kalan 6 filmi de en yakın zamanda izleyip eleştirilerin bloga ekleyeceğim. Bu arada Inception filminin kısa bir eleştirisini Toplu Gösterim isimli yazımdan okuyabilirsiniz. Filmin geniş değerlendirmesini törenden önce yeniden izleyip ekleyeceğim.

İLK GÜN KARARI: Tüm filmleri izledikten sonra daha oturmuş bir karar vereceğim ama şimdilik Inception'ın ödülü hakettiği ama yönetmen kategorisinde aday olamayışından dolayı ödülü alamayacağını; Black Swan'ın da aynı şekilde senaryo adayı olamadığından büyük ödülü kaçıracağını düşünüyorum. Ödül The King's Speech ve The Social Network filmlerinden birine gidecek ve şimdilik tahminim en iyi film Oscar ödülünü The Social Network'ün kazanacağı yönünde.

Yönetmen kategorisi adayları:

-Black Swan (Darren Aronofsky)
-True Grit (Ethan ve Joel Coen)
-The Social Network (David Fincher)
-The King's Speech (Tom Hooper)
-The Fighter (David O. Russell)

Notlar:

-Adaylardan yalnızca Coen Kardeşler daha önce bu ödülü kazandı. (No Country For Old Men/İhtiyarlara Yer Yok-2007)
-Adaylardan David Fincher daha önce The Curious Case of Benjamin Button/Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi filmiyle Oscar adayı olmuştu. Diğer 3 aday bu yıl ilk defa Oscar adaylığı kazanıyor.
-Herhalde bu yılın adaylıklardaki en büyük ayıbı Christopher Nolan'ın yönetmen kategorisinde aday olmamasıdır. Bu Inception'ın da büyük ödüle ulaşamayacağı anlamına geliyor. Filmin yönetmeninin adaylık almamasına rağmen filmin kendisinin büyük ödülü alması durumu Oscar tarihinde 3 kez görüldü. Bunlardan ilk ikisi ödül sisteminin henüz oturmadığı ilk 5 yılda ödüle ulaşan Wings/Kanatlar ve Grand Hotel filmleriydi. Bu istisnalar dışında bu başarıyı yakalayabilen tek film Driving Miss Daisy/Bayan Daisy'nin Şoförü oldu.
-Şu ana kadar önceki ödül törenlerinin neredeyse tamamından David Fincher galip ayrıldı.

Diğer Notlar:

-Martin Scorsese'nin gösterime girdiğinde Oscar ödüllerinde kendine yer bulur dediğimiz filmi Shutter Island/Zindan Adası hiç adaylık alamadı.
-Yılın flaş ismi Leonardo DiCaprio bu yıl da Oscar adayı olamadı.
-Hans Zimmer, son 10 yılın en iyi müzik çalışması Inception ile adaylar arasında.
-Slumdog Millionaire/Milyoner'in Oscar ödüllü bestecisi A.R. Rahman bu yıl da müzik ve şarkı dallarında Oscar adayı. Toy Story 3 de ilk iki filmde olduğu gibi yine bir Randy Newman şarkısıyla en iyi şarkı kategorisinde adaylar arasında.
-Geniş kadrolu filmlerden Inception, oyunculuk kategorilerine aday gönderemezken, Black Swan'dan yalnızca Natalie Portman aday olabildi. Portman şimdiden favorilerin başında yer alıyor.
-Julianne Moore, The Kids Are All Right ile yardımcı aktrist kategorisinde adaylık alır beklentisi boşa çıktı. Buna karşın True Grit'in yeni yıldızı Hailee Steinfeld ilk büyük filminde Oscar adayı oldu.
-Oscarlarda sıkça adı geçen Clint Eastwood, bu yıl çektiği Hereafter filmiyle yalnızca görsel efekt dalında adaylık alabildi.
-The Fighter, yardımcı aktrist kategorisine 2 aday birden gönderdi.
-Yılın yabancı film adayları, Meksika, Cezayir, Yunanistan, Danimarka ve Kanada'dan geldi. Meksika'nın filmi Biutiful şimdiden favori gösteriliyor. Bu kategoride geçen yıl sürpriz yaşanmıştı.
-Toy Story 3 ve How to Train Your Dragon/Ejderhanı Nasıl Eğitirsin'le birlikte animasyon adayı olacak üçüncü film merakla bekleniyordu. Adı en çok anılan L'illusionniste/Sihirbaz bu başarıyı gösteren animasyon oldu.
-Tim Burton'ın gişe rekortmeni filmi Alice in Wonderland/Alis Harikalar Diyarında, 3 adaylık kazandı.
-Harry Potter serisinin son filmi olan Harry Potter and the Deathly Hollows: Part 1/Ölüm Yadigarları 1, sanat yönetimi ve görsel efekt adaylıkları kazandı.
-Makyaj ödülüne aday 3 film de en iyi film kategorisi adaylarının dışından seçildi.
-Her yıl iki kategorisinde de aynı filmlerin aday olduğu ses ve ses miksajı ödüllerinde bu yıl aynı durum yaşanmadı.

Adaylar listesine buradan ulaşabilirsiniz.

Oscar maratonumuz başladı. Şimdiden ayın başında http://www.kadrikarahan.net/ adresinde Oscar tarihinin son 20 yılında ödülünü en çok hakeden sinemacılarla ilgili yazımı ve online dergi Ajanda'da çıkacak olan Altın Küre'nin Gölgesinde Oscar 2010 yazımın müjdesini verebilirim. Ayrıca sıradaki filmin de The King's Speech olduğunu belirteyim. Kalan 6 filmi izledikten sonra daha geniş değerlendirmelerde yine burada olacağız.

24 Ocak 2011 Pazartesi

RED HEAT/KIZIL ATEŞ (1988)

Yönetmen: Walter Hill
Oyuncular: Arnold Schwarzenegger, James Belushi
IMDB Puanı: 5,7/10
Puan: 8/10

Çocukluğumdan kalma izlemeye bayıldığım filmlerden biriydi Red Heat. Şimdi, yıllar sonra bir kez daha izlediğimde müthiş bir nostalji duygusu tattım. Arnie'nin Moskovalı Demir Çene lakaplı sert polisiyle James Belushi'nin sulu Amerikan polisinin ortak paydada buluştuğu bu soğuk savaş sonrası, Perestroika etkilenimli hafif komedisi hala büyük keyif verecek kadar iyi bir seyirlik. Normalde oyuncudan saymadığım Schwarzenegger'in rol bulma konusundaki ender dehasının sonucu gene odun karakterli sert, robotumsu bir polisi canlandırması işin zevkini daha da arttırıyor.

Konu basit. Sovyetler'den kaçan bir uyuşturucu satıcısı ABD'ye gelir ve orada da işlerine devam eder. Bu azılı suçluyu bulma işi de közden alınmış bir taşı avucunun içinde sıkabilen Ivan "Demir Çene" Danko'ya verilir. Ona ABD'de yardımcı olacak kişi ise emniyet biriminde tabiri caizse kimsenin sallamadığı bir loser olan çavuş Art Ridzik'tir. Türlü uğraşlar ve olmayacak çatışmalar esnasında ikilinin karakter çatışması ve elbette Amerikalı-Rus ayrışması filmin asıl keyfini veren unsurudur. Yoksa bu filmde uyuşturucu konusuna ya da kötü adamın yakalanmasına konsantre olmaya hiç gerek yoktur. Bu kez hikaye temanın sosu olmuştur. Film bu açıdan da farklıdır.

Ülkemizde bir dönem sıkça televizyonlarda yer verilen bu film şimdilerde unutuldu gitti. Çekildiği dönemde de insanların izleyip geçtiği bir film olarak kaldı. Yönetmen Walter Hill'in yine farklı karakterde olan ama birbirine bir süreliğine mecbur olan biri polis iki kişiyi fona aldığı 48 Hrs./48 Saat'ten sonra böyle bir taklit film çekmiş olması, filme zarar vermiş anlaşılan. Yine de Red Heat benim için özel bir filmdir, bir eski dosttur. Hele de otel resepsiyonundaki "Danko/Rica ederim" gibi gülmekten kırıp geçiren o sahneyi bunca yıldan sonra tekrar hatırlayabilmişsem dostluğu baki kalacak demektir.

İlginç Bilgi: Red Heat, Kızıl Meydan'da çekilmiş ilk Hollywood filmidir.

23 Ocak 2011 Pazar

THE MISSION/GÖREV (1986)

Yönetmen: Roland Joffe
Oyuncular: Robert De Niro, Jeremy Irons
Oscar: 1 ödül (Görüntü Yönetimi- Chris Menges), 6 adaylık (Film, Yönetmen, Kurgu- Jim Clark, Müzik- Ennio Morricone, Kostüm- Enrico Sabbatini, Sanat Yönetimi- Stuart Craig)
IMDB Puanı: 7,4/10
Puan: 7/10

Cannes'da sessiz sedasız Altın Palmiye ödülünü kazanan ama Oscar ödüllerinde Oliver Stone'un Platoon/Müfreze'sine geçilen (ödülü hakeden de Platoon'dur kanımca) The Mission, Robert De Niro'nun oynadığı, izlemediğim çok az "büyük" filmden birisiydi. Her ne kadar kendini izletme anlamında filmin bendeki itici gücü De Niro'dan ziyade Gabriel's Oboe olsa da De Niro'nun el attığı her işe sihirli bir değnek misali başarı kazandırdığı dönemin filmlerinden birini de izleme şansına sahip oldum.

The Mission, Roland Joffe'nin elinde değil de "yönetmen tarzı"na sahip başka bir ismin, örneğin Francis Ford Coppola'nın eline geçmiş olsaydı, bugün unutulan bir dönem yapıtından ziyade tüm zamanların en iyi filmlerinden biri olarak anılırdı. Güney Amerika'da; Avrupa'daki Kilise'nin gücünün azaldığı bir dönemde yerlileri Hristiyanlaştıran misyonerlere Orta Çağ'ın bitiminde yapılan baskının altyapıya oturtulduğu film için Kolombiya'nın eşsiz doğası büyük bir artı değer katıyor. Ennio Morricone'nin o doğayı çok iyi tespit edip bestelediği eserleri de dramatik yapının sosunu oluşturmakta. De Niro ve Irons gibi iki çok büyük oyuncunun varlığı da filmin başarısını garantiliyor. Yönetmene kalan tek şey hikaye anlatımı The Mission'da. Fakat gelgelelim Joffe üstüne düşeni başarmakta yetersiz kalıyor.

Özellikle ikinci yarıda gelişen politik çatışma, son derece beceriksizce anlatılıyor. Cizvitler, Portekiz'in yayılmacılığı gibi konular hakkında bilgi sahibi olmayan bir izleyici için başarısız bir anlatım tekniği kullanılıyor. Olayları çözmek epey zorlayıcı bu anlarda. Finaldeki savaş da bu nedenle kafa karışıklığından sonraya denk gelip etkisini oluşturmakta zorlanıyor.

Fillerin tepiştiği Güney Amerika cangılında arada ezilen yerlilerin iki büyük güç; kilise ve krallık karşısındaki hali, günümüz Afrika, Ortadoğu, Güneydoğu Asya ve elbette Güney Amerika'sına da uyarlanabiliyor. Ülkelerin aralarında kriz çıkan sömürge topraklarda ölen yerli halk, filmde sadece zaman ve mekan değişikliğine uğruyor. De Niro'nun köle tüccarı, tövbekar karakteri bile bu "ezilme"yi doğru noktalardan görüp Irons'ın pasifist rahibinin zıt noktasında durabiliyor.

Gabriel's Oboe bu filmde ayrıca değinilmesi gereken bir konu. Ennio Morricone'nin tarifsiz dehasının en müthiş örneklerinden biri olan şarkı, değişik varyasyonlarıyla film için bestelediği iki şarkıdan biri. Diğer şarkı The Falls da muhteşem ama Gabriel's Oboe kadar değil. Morricone'nin neredeyse tüm best of ve toplamalarında yer alan şarkı, Yo-Yo Ma ve Sarah Brightman tarafından da aranje edilmiş.



İlginç Bilgi: Kolombiya'daki çekimler o kadar zorlu geçmiş ki tüm ekip dizanteriye yakalanmış. Hasta olmayan çok az sayıdaki kişiden biri de Robert De Niro'ymuş.

22 Ocak 2011 Cumartesi

THE CABLE GUY/BAŞ BELASI (1996)

Yönetmen: Ben Stiller
Oyuncular: Jim Carrey, Matthew Broderick
IMDB Puanı: 5,9/10
Puan: 2/10

Aslında Ben Stiller'ın yönettiği herhangi bir filmi izlemeden önce bir beklenti oluşturmamak gerekirken Jim Carrey faktöründen dolayı en azından eğlencelik bir film beklentisi çoktan oluşuyor bile. Ama senaryo yetersizliğinden dolayı Carrey de etkisiz kalınca ortaya böyle sıradan bir film çıkıyor. Quaresma'nın ya da Alex'in takımlarında maçta ilgisiz bir performans göstermesi sonrasında ortaya çıkan sıkıcılık gibi bir şey. Oysa Ben Stiller entelektüel bir komedyen. Trophic Tunder/Tropik Fırtına filmindeki bazı dokundurmaları eleştirmenler nezdince bir köşeye yazılmıştı örneğin. The Cable Guy'da da salt bir komedi filmi ortaya koymak istememiş; filmden bir neslin televizyonla olan ilişkisinin sosyal yaşantısında yarattığı bozukluklara da değinmek ve bu yolla filminin içini doldurmak yoluna gitmiş. Konuyu fazla ciddiye alınca ve başrole de komedyenliğinin zirvesindeki Carrey'î koyunca denge bozulmuş.

Jim Carrey, bu filmde evine kablolu yayın bağlatmak isteyen, sevgilisinden ayrılmış bir mimarın arkadaşı olmak için deyim yerindeyse yırtınan bir adamı oynuyor. Oyunu esnasında idolü Jerry Lewis'ın taktiklerini kullanmaktan da geri durmuyor. Senaryo gereği sonlara doğru sadece güldüren değil, aynı zamanda geren de bir karakter olması gerekiyor. Carrey'nin zorlandığı bölüm de burası oluyor. Partneri Matthew Broderick'in her zamanki yetersizliği de eklenince ortaya seyirci beklentisinin uzağında bir film çıkıyor.

Carrey, bu filmden sonra Liar Liar/Yalancı Yalancı ve The Truman Show'la zirvedeki yerine yeniden geçse de The Cable Guy, o fırtına gibi estiği dönemin ortasında bir çıban gibi hatırlanıyor.

İlginç Bilgi: Jim Carrey, basketbol sahnesinde doğru oyunu verebilmek için filmden önce en çok bu sahneye çalışmış. Hatta bu sayede basketbol oynamayı öğrenmiş.

17 Ocak 2011 Pazartesi

ALTIN KÜRE 2010

Herhalde bu yıl Oscar ödüllerini önceki yılların heyecanıyla takip etmeyeceğim. En azından Altın Küre sonuçları biz Oscarseverlerdeki heyecanı alıp götürmekte pek başarılı oldu diyebilirim. Bir kere 2010 yılında çıkmış tüm filmler (The King's Speech, The Fighter ve True Grit'i izlememiş olarak söylüyorum bunu) arasında Inception/Başlangıç haricinde "büyük" diyebileceğim bir tek film bile yok. Bu bile tek başına bu yılın heyecansızlığının göstergesi olacaktır benim adıma. Belki The King's Speech de bir "büyük" filmdir bilemem. Batılı eleştirmenler bu film hakkında epey heyecanlı makaleler kaleme alıyorlar. Gerçi o eleştirmenler de kendi sendikalarınca The Social Network/Sosyal Ağ gibi bir filmi yılın filmi ilan etmişti ama neyse.

Hans Zimmer... Bu adam daha ne yapacak, nasıl besteler üretecek bilemiyorum. Inception'ı hiç beğenmeyen biri bile sırf müzikleriyle mest olurdu. Zimmer, hayatının işini çıkarmış resmen. Oysa ödülü alan Trent Reznor'ın The Social Network'deki son derece sıradan çalışması, Inception soundtrackin yanında Yunus Bülbül albümü gibi kalıyor. Büyük ödülü The Social Network'ün alması bile en iyi müzik kategorisindeki rezaletten daha beter değildir. Zimmer, bu yıl eskaza Oscar alırsa, kanımca yılın Oscar ödülünü tüm kategoriler arasında en çok hakeden isim olacak ama Akademi de yolu şaşıracağa benziyor. (Bu arada 1990'dan beri ödülü en çok hakeden isimlerle ilgili bir yazım bu ayın başında http://www.kadrikarahan.net/ sitesinde olacak.)

David Fincher... En sevdiğim yönetmenlerden biridir. Hatta klasik dönemi bir kenara bırakırsak en sevdiğim yönetmendir diyebilirim. Onun Altın Küre, Oscar gibi ödüllere uzanması beni çok sevindirir. Ama Sosyal Ağ gibi bir filmle değil. 90'lardaki Se7en/Yedi-The Game/Oyun-Fight Club/Dövüş Kulübü'yle ödüllerde adaylık bile bulamayan Fincher'a böylesi sabun köpüğü bir filmle ödül vermek bence en başta Fincher açısından rezalet. Oscar kazandığında bile bu müthiş yönetmeni alkışlamak içimden gelmeyecektir.

Al Pacino... Bu yılki törenlerde Zimmer'le birlikte ödülü beni en çok ilgilendiren iki isimden biriydi. Hayatımın aktörü, 4. Altın Küre'sini de kazandı ve son derece mütevazı bir konuşmayla ayakta alkışlandı. Kendisinin You Don't Know Jack'teki neredeyse anarşist performansının defalarca izlenmesi gerekiyor kanımca. Keşke bu film bir TV filmi olmasaydı da ustayı Oscar yarışlarında da görebilseydik.

Natalie Portman, Annette Bening, Christian Bale Oscar'ı da kazanacağı muhtemel oyunculardı ve burada da ödüllerini aldılar. Diğer ikisini henüz izleyemedim ama Portman ödülü haketmişti. Bening ve Bale içinse hemen herkes "haketti" yorumunda bulunuyor zaten.

Inception'ın 4 dalda Altın Küre adayı olup hiçbirini kazanamadığı, buna karşın Sosyal Ağ'ın 6'da 4 yaptığı bir Altın Küre geride kaldı. Ödülü Black Swan alsaydı bunu bir "tercih meselesi" olarak görebilirdik. Zira Black Swan, eksiklerine ve tadılmışlık hissine rağmen yine de saygın bir film.

2011, "David Fincher'ın artık ödül alma sırası geldi" senesi olacak gibi. Geçen seneki "artık bir kadın yönetmen ödül almalı" saçmalığının bir benzerini de bu yıl yaşıyoruz. Hayırlısı.

Not: Dizilerle hiç ilgilenmediğimden konunun o kısmını es geçiyorum. Ayrıca blogumuzda Oscar 2010 taramaları, adaylar açıklandığında başlayacak.

Ödüllerin dağılımı için buradan bilgi edinebilirsiniz.

Sonradan ekleme: Büyük hata! Robert De Niro'nun Cecil B. De Mille özel ödülü aldığını CNBC-e'de biraz önce gösterilen tekrar kuşağında öğrendim. Hem Pacino'nun hem De Niro'nun aynı gecede ardarda aldığı ödüller genç oyunculara örnek olur umarım. Hala bu iki büyük ustanın yerini alabilecek oyuncu ışığı kimsede yok.

13 Ocak 2011 Perşembe

TOY STORY 3/OYUNCAK HİKAYESİ 3 (2010)

Yönetmen: Lee Unkrich
Oyuncular: Tom Hanks (seslendirme), Tim Allen (seslendirme)
Oscar: 2 ödül (Animasyon, Şarkı-Randy Newman), 3 adaylık (Film, Ses Miksajı-Tom Myers, Uyr. Senaryo-Michael Arndt)
IMDB Puanı: 8,7/10
Puan: 8/10

Pixar stüdyolarının devam filmi çekmeme alışkanlığı yavaş yavaş yıkılıyor. Sadece Toy Story'nin devam filmini çeken Pixar, 3 yıl önce aldığı bir kararla, önce bu serinin 3. filmini ardından da Cars/Arabalar'ın 2. bölümünü çekmeye başladı. Aslında Toy Story 3'ün ön prodüksiyon aşaması çok daha önce başlamış ama araya Up/Yukarı Bak girince bilgisayar çalışması durdurulmuştu. İlk filmin yayın haklarıyla ilgili sorunlar Disney'in Pixar'ı bünyesine katmasıyla çözülmüş ve filmin yaratıcısı John Lasseter, eski dostları yeniden filme almaya başlamıştı. Lasseter, daha sonra yönetmenliği, asistanı Lee Unkrich'e bırakarak yapımcı koltuğuna geçti.

Toy Story 3, bu yazın en önemli yapıtı oldu denebilir. Pixar'ın gişesi 1 milyar doları aşan ilk filmi olmakla kalmadı, tüm filmler arasında gişe hasılatı en yüksek 5. film olmayı başardı. Altın Küre ödüllerinde de en iyi animasyon filmi adayları arasına giren ve ödülün favorisi olan Toy Story 3, Up'tan sonra Oscar yarışında en iyi film adaylarından birisi olması beklenen 2. Pixar filmi. Kazandığı tüm bu maddi başarıların yanı sıra eleştirmenlerden de tam not alan bir film oldu. Canlandırma olmayan yapımlardaki devam filmleri birer birer çöküşe giderken Toy Story 3, serinin en iyi filmi olarak görüldü.

Toy Story 3, benim de katıldığım genel kanıya göre serinin en karanlık filmi. İçinde gerilim öğeleri dahi var. Her zamanki gibi kötü-iyi savaşını fona alan Toy Story 3, bu kez ilk iki filme oranla daha fazla altmetne bel bağlıyor. Kreş ortamının yarattığı kötü imajla, evin tavan arasına razı olan kahramanlar, aidiyet unsurunu betimleyip totaliter rejimlerle liberalizmin karşılaştırmasında obje haline geliyorlar. Başlarını Şerif Woody'nin çektiği ekip, Andy'nin üniversiteye gidecek olmasıyla kendilerini bir çöp torbasında buluyorlar. Woody, arkadaşlarını Andy'nin onları tavan arasında saklayacağına inandıramayınca bütün oyuncaklar başta tam bir mutluluk yuvası olan kreşin yolunu tutuyor.

Toy Story 3, tam bir hayalgücü şaheseri olduğunu kanıtlayan bir açılışla selamlıyor izleyicisini. Tüm oyuncakların, sahibinin hayalgücü evreninde heyecanlı bir maceraya atıldığı açılış, seyirciyi filme hazırlama açısından dört dörtlük denebilir. Film, aksiyon yanıyla diğer iki filmi de solluyor. Hele hele ikinci yarıda tempo ibresi bir an olsun inmiyor. Ayrıca film, serinin de en komik bölümü. İspanyol usülü Buzz, seyirciyi kırıp geçirtecek cinsten numaralar barındırırken; kaçış sahnesi hemen her unsuruyla hem gerilimi hem de komediyi mükemmelen harmanlıyor.

Bu yıl Oscarlarda Toy Story 3, en iyi film dalında aday olur mu bilinmez ama en iyi animasyon dalındaki adaylığı bence garanti. Bu kategoride kendisini zorlayacak tek filmse How to Train Your Dragon/Ejderhanı Nasıl Eğitirsin. Diğer filmi izlemedim ama eğer bu adaylıklar vuku bulursa benim favorim daha şimdiden Toy Story 3 olacak.

İlginç Bilgi: Yönetmen Lee Unkrich, kaçış sahnesini çekmeden önce The Shawshank Redemption/Esaretin Bedeli, The Great Escape/Büyük Kaçış, Cool Hand Luke/Parmaklıklar Ardında gibi kaçış filmlerini izletmiş ekibine. Yararı da olmuş kanımca.

11 Ocak 2011 Salı

FEMME FATALE/ÖLDÜREN KADIN (2002)

Yönetmen: Brian De Palma
Oyuncular: Rebecca Romijn, Antonio Banderas
IMDB Puanı: 6,3/10
Puan: 8/10

Evvelce sinemanın en iyi 20 "femme fatale" karakterini seçmiş ve burada yayınlamıştım. O yazının yorumlarında da belirttiğim gibi bizzat adı Femme Fatale olan filmi izlememenin verdiği bir eksiklik de vardı. Brian De Palma'nın henüz izlemediğim filmlerine el attığım son iki ay içerisinde sıra Femme Fatale'ye de geldi sonunda. Fransızca bir kavram olan femme fatale önce de belirttiğim gibi erkekleri, çoğunlukla cinsel çekicilikleri sayesinde, deyim yerindeyse parmağında oynatan, bazıları doğuştan kötü ve bu kötülüklerini kabullenmiş karakterlerdi. Özellikle kara film türünün vazgeçilmez figürlerinden biriydiler. The Maltese Falcon/Malta Şahini'nden beri, Billy Wilder, Alfred Hitchcock ve Coen Kardeşler sayesinde daha da derinleşerek günümüzde kavram olarak belirgin bir noktaya yerleşen femme fatale tipi, Sharon Stone'un Basic Instinct/Temel İçgüdü serisindeki Catherine Tramell karakteri sayesinde popüler bir yere de kurulmuş durumda.

Hitchcock sineması başta olmak üzere klasik dönem sinemasının, özellikle de gerilim alt türünün 80'lerden beri resmi koruyuculuğunu yapan ve filmlerinde alenen bu tip filmlere bazen benzer sahneler kullanarak referans veren sinemacı Brian De Palma, bu işi hakkıyla yaparken auteur sinemasının da tadını yakalayıp kendi yaratılarını estetize ederek sunar. Femme Fatale, 2000'lerde bunu denediği ilk ve tek filmi olarak kalsa da şık anlarıyla göndermelerini sağlamlaştırıyor. Filmin içinde hangi filmlere atıf yok ki. Hitchcock'un Vertigo/Yükseklik Korkusu, Marnie/Hırsız Kız ve Rear Window/Arka Pencere'sinden tutun da Mulholland Dr./Mulholland Çıkmazı gibi neo-noir'lara kendi eski filmlerinden, Sliding Doors/Rastlantının Böylesi'ne kadar birçok film Femme Fatale'nin referans kaynağı. Özellikle bu sonuncusu filmin yapısının ana fikir kaynağı. Çok sevdiğim Sliding Doors'u böyle süzgeçten geçirip doğru şekilde ele alan bir filmi beğenmemek de olmaz kanımca.

Rebecca Romijn'in görüntü olarak femme fatale tiplemesine kusursuz uygunluğu ama rol kalitesinde bu kusursuzluğa zarar vermesi filmin tek yıkıcı etkisi olsa da zekice kurgulanmış hikayesi, müthiş deja vu yönlendirmeleri, harikulade açılış ve kapanış sahneleri, filmin bu kusurunu örtebiliyor. Özellikle girişteki soygun sahnesi, uzun zamandır benzerini izlemediğim bir kalitedeydi ve sahne filmin dışında tek başına kalmış bir sahne olmaktan finalde kurtulunca da izleyiciye geniş bir tebessüm olanağı sağlıyordu. Billy Wilder'ın kara film klasiği Double Indemnity/Çifte Tazminat, birçok benzer filme olduğu gibi bu filme de esin kaynağı olmuş ve hatta açılışa filmden bir sahne bile yerleştirilmişti. Final ise, ekranı ikiye bölen De Palma'nın izleyiciye iki boyutlu anlattığı hikayeyi en doğru kamera açılarıyla yavaş çekimde sunmasıyla gerçekten büyülüyordu.

Bir Fransızca terim olarak Femme Fatale'nin hikayesinin Fransa'da geçmesi ise ayrı bir De Palma hinliğiydi. Cannes Film Festivali'nin tema müziğini Bolero'ya sos yapmak da başka bir hinlik, ki film bittikten sonra Bolero'nun en iyi versiyonlarını ardı ardına dinlemek gibi bir etkiye de sahip. Brian De Palma, bu ve bunun gibi öncü filmlerle biz klasik sinemaseverler için günümüz sinemasında bulunabilecek ender nimetlerden biri. Femme Fatale, bunu bir kez daha kanıtlıyor.

İlginç Bilgi: Laure'un Amerika'ya yolculuk yaptığı Quinta havayolu şirketi gerçekte filmin yapım şirketinin adı.

10 Ocak 2011 Pazartesi

MRS. MINIVER (1942) - OSCAR ÖDÜLLÜ FİLMLER

Yönetmen: William Wyler
Oyuncular: Greer Garson, Walter Pigdeon
Oscar: 6 ödül (Film, Yönetmen, Aktrist, Yrd. Aktrist-Teresa Wright, Senaryo-James Hilton, Grt. Yönetimi-Joseph Ruttenberg), 6 adaylık (Aktör, Yrd. Aktör-Henry Travers, Yrd. Aktrist-Dame May Whitty, Kurgu-Harold F. Kress, Özel Efekt-Douglas Shearer, Ses-Douglas Shearer)
IMDB Puanı:7.7/10
Puan: 6/10

1942 yılının Oscar törenlerinde kendisini Orson Welles'in The Magnificent Ambersons filmi dışında zorlayan başka bir aday çıkmayınca William Wyler, daha önce 4 defa aday olup kazanamadığı heykelciği Mrs. Miniver'la evine götürmeyi başarmıştı. Wyler, daha sonra The Best Years of Our Lives/Hayatımızın En Güzel Yılları ve Ben-Hur'la iki defa daha yönetmen Oscar'ını kazanacak ve aynı zamanda bu filmler en iyi film Oscar ödülüne de uzanacaktı. Wyler'ın Oscar yarışında ilk durağı Mrs. Miniver olmuştu. Diğer iki film kadar, hele de Ben-Hur kadar "büyük" olmayan Mrs. Miniver sade bir savaş filmiydi.  Esasında Hayatımızın En Güzel Yılları'nda bu filmdeki temayı aynen koruyacak ve bu kez savaş esnasını değil savaş sonrasını anlatacaktı.

William Wyler, Amerikan sağının en sevdiği yönetmenlerden biriydi. İkinci Dünya Savaşı'nda Amerika'nın savaşa girmesine karşı çıkmamış hatta o dönem çoğu yönetmenin yaptığı gibi bu temada belgesel filmler çekmişti. Mrs. Miniver'ın hikayesi ABD'de değil İngiltere'de geçiyordu. Hikaye, İkinci Savaş dönemine ait başarılı romanlar ortaya koyan Jan Struther'a aitti.

Bayan Miniver, hem hikayenin ana kahramanı kadının, hem bu kadının gelininin hem de bir gülün adıydı. Ama filmin adına kaynaklık edecek kadar güçlü olanı anne karakteriydi elbette. Evini seven, çocuklarına ideal bir yaşamı tattıran, kocasıyla sevgi dolu bir evlilik yürüten, mütevazı anne Miniver, aynı derecede ideal bir eş olan  mimar Clem Miniver'la rüya gibi bir yaşantı sürdürüyordu. Ta ki savaş alarmları İngiltere semalarına düşene dek. Savaş, yeni nişanlanmış pilot oğlunu ve kocasını cephelere uzaklaştırıyor, karartma gecelerinde iki küçük çocuğuyla zorlu günler yaşamasına sebep oluyordu.

Savaşın yarattığı yıkıntıyı ele alan ilk filmlerden biri değildi Mrs. Miniver ama en önemlilerinden biriydi. Ta ki hayalkırıklığı yaratan finaline kadar. Üstelik bu final filmdeki son sahne değil bitiş kredilerinde gizliydi. 2 saat boyunca "savaş kötü bir şeydir" mesajı veren Wyler, kredilerde "Amerika'ya destek verin, her ay savaş hissesi satın alın." yazarak bir çuval inciri berbat ediyordu. Bu yazı filmle baştan sona çelişiyor ve filmdeki tüm süslü cümlelerin değerini sıfıra indiriyordu. Fakat bu cümle aynı zamanda filmin İngiltere ve ABD'de başarılı olmasını, üstelik Oscar kazanmasını da sağlamıştı.

Teresa Wright gibi büyük bir yeteneğin kazandığı ilk ve tek Oscar'ın Mrs. Miniver'la gelmesi bu filmin benim için tek ilgi çekici yanıdır. Greer Garson ve Walter Pigdeon'ın özverili oyunları, daha sonra It's A Wonderful Life/Şahane Hayat'ta Melek Clarence'ı oynayacak Henry Travers'ı başka bir filmde görmek de cabası. William Wyler keşke bu güzelliği o cümleyle hiç bozmasaymış, tıpkı Hayatımızın En Güzel Yılları'ndaki o milliyetçi bar muhabbeti ve ardından çıkan kavga sahnesinde olduğu gibi. Büyük bir sanatçıyı milliyetçilik hastalığı kuşatınca zararı yine sinema görmüş.

İlginç Bilgi: Greer Garson, bu filmle kazandığı Oscar'ı alırken 5,5 dakikalık bir konuşma yaparak rekor kırmış.

INDIANA JONES AND THE LAST CRUSADE/INDIANA JONES: SON MACERA (1989)

Yönetmen: Steven Spielberg
Oyuncular: Harrison Ford, Sean Connery
Oscar: 1 ödül (Ses Efekti Kurgusu- Ben Burtt) 2 adaylık (Müzik- John Williams, Ses- Ben Burtt)
IMDB Puanı: 8.3/10
Puan: 8/10

Indiana Jones serisi, 1989 yılında son bir macera daha çekilerek nihayete ermişti. Daha doğrusu o yıl George Lucas tıpkı Star Wars/Yıldız Savaşları gibi bir bu serinin de bir üçleme olmasını istemişti. Sonradan her iki seriye de ek filmler geldi ama Indiana Jones'u sonlandıran Son Macera, final sahnesiyle de bir veda filmi havasındaydı zaten. Indy, babasına kavuşmuş, nihayet aralarındaki gerilim sona ermiş ve dünyanın en büyük sırrı sayılan Kutsal Kase olayını çözüme kavuşturmuş olarak uzaklara doğru atını sürüyordu finalde.

Bana göre Son Macera serinin en zayıf filmidir. 2007'deki devasa Empire anketi de 4. film hariç Son Macera'ya bu payeyi verir. Hemen belirtmeliyim ki Son Macera sadece bu seri içerisindeki en zayıf filmdir, yoksa başlıbaşına bir film olarak "venture" anlayışına tavan yaptıran bir başyapıttır.

Son Macera, Indy hakkındaki çoğu gizi öğrenmemizi sağlar. Asıl adı Henry Jr. olan Indy lakabını nereden almıştır, anne-babası kimdir, onlarla ilişkisi nasıldır, yılanlara karşı korkusu nasıl başlamıştır, kamçı kullanmayı nereden öğrenmiştir gibi birçok soru bu filmde yanıtlanır. Indiana'nın gençlik yıllarındaki izcilik günlerinde başlayan arkeoloji kültürünün gün geçtikçe nasıl bir macera tutkusuna dönüştüğüne şahit oluruz. Babasıyla arasındaki iletişimsizliğin derinine ineriz.

En fazla film hatasının olduğu Indy filmi de Son Macera'dır. Bazıları daha ilk bakışta anlaşılabilecek kadar açıktır. Nazilerin şatosuna gece giren Indy, kısa süren bir çatışmadan sonra dışarı çıkar ve bir anda her yer öğle güneşiyle aydınlanmaktadır. Yahut, Hilal Vadisi'ndeki kovalamacada silahının boş olduğunu gören Indy, birkaç dakika sonra kurşun doldurmadığı halde silahıyla ateş etmektedir.

Hikayenin kadın kahramanı yine Indy'nin yanına yaraşır güzelliktedir. Nazi doktor Elsa Schneider'la Indy'nin yolu kesişir ve kavgalı gürültülü bir ilişki yaşanır. Üstelik Elsa'nın Indy'den önce birlikte olduğu kişinin kimliğini öğrendiğimizde bol bol güleriz. Alison Doody, bu rolün altından başarıyla kalkmıştır.

Sean Connery'nin varlığı da filmin kalitesini epey arttıran unsurlardan biridir. Steven Spielberg, Indiana Jones filmlerinin seri olarak James Bond serisine eşdeğer olmasını çok istediği baştan beri bilinir. Eski Bond Sean Connery, bu kez beceriksiz, kavga etmekten hiç anlamayan, yalnızca eli kalem tutan deli dolu bir profesördür. Tutsakken Marcus'la karşılaştığı sahnede, dışarıda kıyamet koparken bilimsel muhabbetler yapması da karakterini en güzel yansıtan anlardan biridir.

Son Macera, Nazi Şatosu, zeplin, Hilal Vadisi, Indy'nin gençliğindeki Colorado Haçı macerası gibi sahneleriyle büyük bir eğlence vaat ediyor. Hala izlememiş olanlar varsa onlara imreniyorum, bu filmi ve bu seriyi ilk kez izleyip o tadı ilk defa almayı çok isterdim.

İlginç Bilgi: Filmde Kutsal Kase'nin yerini gösteren tabletin Ankara'da bulunduğunu; Kase'ninse o dönemde Hatay Cumhuriyeti'ne bağlı İskenderun'da olduğunu öğreniriz. Oysa Kase'yi buldukları yer bugünkü Ürdün'de bulunan Petra'dır.

8 Ocak 2011 Cumartesi

THE SOCIAL NETWORK/SOSYAL AĞ (2010)

Yönetmen: David Fincher
Oyuncular: Jesse Eisenberg, Andrew Garfield
Oscar: 3 ödül (Uyr. Senaryo-Aaron Sorkin, Kurgu-Kirk Baxter, Müzik-Trent Reznor) 5 adaylık (Film, Yönetmen, Aktör, Görüntü Yönetmeni-Jeff Cronenweth, Ses Miksajı-Ren Klyce)
IMDB Puanı: 8,2/10
Puan: 7/10

Mavi Marmara gemisine İsrail askerlerince yapılan baskın epey ses getirmiş ve çoğu kişi İsrail mallarını boykot etme kararı almıştı. Bu kararlarını Facebook üzerinden paylaşan binlercesi, Facebook'un kurucusu ve sahibi Mark Zuckerberg'in de İsrail kökenli bir Yahudi olduğunu bilmiyorlardı anlaşılan. Bilselerdi eğer, hesaplarını kapatırlar mıydı? Samimiyetlerini bu şekilde belgelerler miydi? Hiç zannetmiyorum! Facebook bu denli bağımlılık yarattı ülkemizde. Sadece ülkemizde mi? Bütün dünyada Facebook, artık miting ve gösterilerin bile önceden duyuru ve planların yapıldığı bir platform haline geldi. Oysa Zuckerberg, siteyi Harvard öğrencilerinin sanal katalogu olması için kurmuş ve daha sonra bir paylaşım sitesi haline getirmişti.

"Facebook'un filmi"nin çekilmesi şaşırtıcı değildi. Hollywood bu fenomene bir şekilde el atacaktı muhakkak. Esas şaşırtıcı olan bu sabun köpüğü konuyu ele alacak kişinin 90'ların en iyi yönetmeni David Fincher olmasıydı. Fincher, Se7en/Yedi, The Game/Oyun ve Fight Club/Dövüş Kulübü gibi ardarda çektiği 3 filmle yeteneğinin zirvesine çıkmış ve ardından bence iyi bir film olsa da genel kabul görmeyen Panic Room/Panik Odası ve Zodiac'la imajını zedelemişti. The Curious Case of Benjamin Button/Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi'yle de ilk defa Oscar törenlerinde aday listesine adını yazdırmış ama ödülü almayı başaramamıştı. Üstelik, bu film Fincher hayranlarınca ustanın en kötü filmi olarak kabul ediliyordu. Zamanında Ridley Scott ve James Cameron'ın çektikleri Alien/Yaratık serisinin üçüncü filmini emanet alacak kadar güven veren Fincher'ın 2000'lerdeki gerilemesi acil bir başyapıt ihtiyacı gerektiriyordu.

The Social Network, Fincher'ın ihtiyacı olan film değildi. Facebook filmini çekmesi gereken onlarca vasat yönetmen varken Fincher'ın bu kadar düşmesine gerek yoktu. Üstelik Fincher, bu filmden sonra bir yeniden çevrime imza atacak ve senaryo sıkıntısı çeken Hollywood'un Avrupa ve Uzakdoğu sinemasından örnekler satın almasına önayak olanlardan biri olacak. Man Som Hatar Kvinnor/Ejderha Dövmeli Kız, Fincher'ın bir sonraki filmi olacak. Öyle anlaşılıyor ki David Fincher'ın yarattığı rüzgarın yeniden esmesi için daha epey bir zaman gerekecek.

Proje ismi olarak baştan hatalı olan filmin kadrosu da Fincher'ın önceki filmleri kadar umut vermiyordu. Jesse Eisenberg, Andrew Garfield gibi duyulmamış oyuncular, Justin Timberlake gibi Fincher sinemasına taban tabana zır bir isim, Fincher kalitesini taşıyamayacak gibiydi. İşte bu yüzden filmi bir Fincher hayranı olsam da şimdiye kadar izleme isteği duymadım. İzlediğimdeyse de tam beklediğim gibi bir film çıktı karşıma.

Fincher yine, her zamanki gibi konu ne olursa olsun kapitalist insanın çöküşünü anlatıyordu. The Game bu temanın en ortada örneğiydi. Fight Club, yalnızca kapitalist toplumu değil tüm bir milenyum toplumunu yerden yere vuruyor ve Se7en da işin suç ve toplumsal yaşam kısmını topa tutuyordu. Panic Room, 21. yüzyıl insanının güvensizliğini ele alırken Zodiac, izi sürülemeyen tutkularda aynı asrın insanının kaybolmasını kendine dert ediniyordu. ...Benjamin Button bu açıdan bir ara filmdi ve Fincher'ın genel kalıbının epey dışındaydı. Fincher, Facebook bağımlılığı üzerinden yine bir sosyal durum tespiti yapacaktı. Üstelik bunu bir Facekolik aracılığıyla değil de bizzat siteyi kuran adamın üzerinde gerçekleştiriyordu. Filmin finalinde Zuckerberg'in sürekli olarak ekranı yenilemesi de bunun bir göstergesiydi zaten. Facemania, kurucusunu bile eline alabilmişti.

Facebook bir fenomen olmakla kalmamış, büyük hukuk davalarından da biri olmuştu. Aynı üniversiteden birkaç genç birbirini Facebook'u daha önce keşfetmiş olmakla ve fikrini çalmakla suçluyordu. Hukuk, bu konuda Zuckerberg'den yana olmasa da imajını sağlam kuran Zuckerberg, dünya çapındaki Facebook kullanıcılarının bunu dert etmeyeceğinden emindi. Zira, bir chatleşme esnasında sitenin kullanıcılarıyla dalga geçmiş ve tüm Facebook kullanıcılarına küfürler etmişti. Daha sonra özür dilese de sitenin üye sayısının düşmediğini de farketmişti.

The Social Network, genelde gerçek olayları kurguyla bulayıp ortaya bir roman çıkaran Ben Mezrich'e ait. Filmin de baş karakterlerinden biri olan Eduardo Saverin'in olayları Mezrich'e anlatmasıyla The Accidenial Billionaires kitabı ortaya çıkmış. Aaron Sorkin de bu romanı senaryo haline getirmiş. Senaryo taslağının bir kopyası eline ulaşan Fincher da hikayeyi filme almayı kabul etmiş. Hikayeye göre Zuckerberg, siteyi kız arkadaşının kendisinden ayrılmasına duyduğu kızgınlıkla hayata geçiriyor. Önce okulun kızlarının seksapelini sorgulayan bir anket sitesi açıyor ve daha sonra Hollandalı ikiz öğrenciler Winklevoss kardeşlerin Facebook benzeri bir siteyi kurmak amacıyla kendisine başvurulması üzerine fikri onlardan habersiz geliştirip TheFacebook adlı siteyi kuruyor.

Mark Zuckerberg, filme büyük bir tepki göstermiyor. Winklevoss Kardeşler'e ve Saverin'e ödenen tazminatlar belgeli olduğu için işin fikir çalma boyutu gerçek gibi görünüyor. Zuckerberg, yalnızca sitenin kuruluş motivasyonunun ayrıldığı kız arkadaşı olduğu konusuna çok kızmış. "Gerçeği yalnızca ben biliyorum" diyor. Fincher da bu filmin tamamen gerçekleri anlattığına dair bir imajın oluşmaması üzerinde fazlasıyla duruyor. O, Zuckerberg'i önüne yığılan milyon dolarların arasında kendi gerçekliğini kaybeden bir figür olarak görüyor. Zuckerberg, Fincher için hırsla anlattığı karakterlerden yalnızca biri. Tyler Durden'dan ya da Dedektif Somerset'ten tek farkı, Zuckerberg'in gerçek bir insan olması. Fincher, kendisi için Facebook'un nasıl kurulduğunun bir anlamı olmadığını özellikle belirtiyor. Gerçi film, Fincher'ın açıklamalarından haberdar olmayanlar için o beyanları kanıtlamaktan hayli uzak ve tüm yükü Zuckerberg'e yükleyen bir yapıya sahip.

Filmde Justin Timberlake'in karakteri Sean Parker'ın anlattığı Victoria's Secret'in kurulma hikayesi de film içinde bir film gibi duruyor. (...Benjamin Button'daki birbirini etkileyen olaylar dizisi sahnesinde olduğu gibi) Üstelik şaşırtıcı derecede Facebook'un ve Zuckerberg'in hikayesiyle benzerliği var. Fincher, büyük markaların arkasında hep bir trajedinin yattığına dikkat çekiyor ve belki de Balzac'ın "Her zenginliğin arkasında bir suç vardır" sözüyle hoş bir paralellik yakalıyor.

Film teknik olarak diğer Fincher filmlerine göre sınıfta kalıyor. Fincher'ın alamet-i farikası anahtar deliklerinden geçen kameralar, mekan sınıflandırmaları ve geniş alanlı çekimlere bu filmde rastlanmıyor. Hatta teknik anlamda birisi filmi Fincher'ın çekmediğini söylese inanabileceğimiz kadar sıradan bir film var karşımızda. Yönetmenin önceki filmlerinde hiç rastlanmayan bakır sarısı boğucu renk, sırf Zuckerberg'le benzer olsun diye çok hızlı konuşan ve seyirciyi yoran Jesse Eisenberg'in oyuncu yönetimi ve dağınık anlatım izleyicinin filmden sık sık kopmasını sağlıyor. Duruşma odasındaki penceredeki yağmura dikkat çeken Zuckerberg fikriyle 12 Angry Men/12 Öfkeli Adam'a selam gönderilmesi de olmasa tüm bir çekimde Fincher'a ait hiçbir şey bulamayacağız gibi.

Orijinalini pek sevmediğim ve The Twilight/Alacakaranlık gibi yalnızca belli bir yaş aralığına hitap ettiğini düşündüğüm The Girl with Dragon Tattoo için de benzer şeyler yazacağımıza eminim. 20.000 Leagues Under the Sea: Captain Nemo'nun da Fincher'a bir katkı sağlamayacağını düşünüyorum. Tam tersine Fincher bu yapıtlara katkıda bulunur en fazla. Bir an önce böyle büyük bir yeteneğin ve bir elin parmakları kadar az olan bir gruba ait önemli bir yönetmenin doğruyu bulacağı günleri beklemekten başka bir çaremiz yok anlaşılan.

İlginç Bilgi: Bir rivayete göre Erica Albright, Zuckerberg'e olan kızgınlığından dolayı hiç Facebook kullanmamış. Oysa filmin finalinde Albright'ın profilini görüyoruz.

INDIANA JONES AND THE TEMPLE OF DOOM/INDIANA JONES: KAMÇILI ADAM (1984)

Yönetmen: Steven Spielberg
Oyuncular: Harrison Ford, Kate Capshaw
Oscar: 1 ödül (Efekt-Dennis Muren), 1 adaylık (Müzik-John Williams)
IMDB Puanı: 7,5/10
Puan: 9/10

İşte seride en sevdiğim bölüm. Gerçi Steven Spielberg de dahil olmak üzere çoğu izleyici için serinin en zayıf bölümü (4. bölüm hariç) olarak kabul ediliyor ama olsun, yalnızca Pankot Sarayı'nda geçen sahneler bile yeter benim için. Üstelik serideki en iyi açılış sahnesi de bu filme ait. Güzeller güzeli Kate Chapsaw'un Şangay'da bir barda yaptığı eski usül gösterinin ardından Çin mafyasıyla kapışan Indy daha ilk saniyeden itibaren macera gazına basıyor. Uçakla Hindistan'a kaçan Indy, Willie Scott (Chapsaw) ve Indy'nin yamağı Short Round burada kayıp bir tarikatın çaldığı Şankara taşlarını ve köylülerin kayıp çocuklarını bulmak için nefes kesen bir maceraya adım atıyorlar.

Kamçılı Adam, seride diğer filmlerle bir sahne hariç hiç bağlantısı bulunmayan film. Indiana Jones'un üniversitede ders verirken görüldüğü bir sahne ya da Marcus Brody ile yeni maceranın konusunu tartıştığı bir an bulunmuyor. Önceki film, Raiders of the Lost Ark/Indiana Jones: Kutsal Hazine Avcıları'yla herhangi bir bağ da kurulmuyor. Yalnızca ilk filmde kılıçlı haramiyi silahıyla deviren Indy'nin benzer bir durumda elini silahının kılıfına atması ve sonrasında gelen hayalkırıklığıyla bu sahneye bir gönderme yapılıyor o kadar. Bu kez kötü adam diğer bölümlerdeki gibi bir başka arkeolog ya da koleksiyoncu değil, bizzat doğaüstü güçleri bulunan bir tarikat lideri. Mola Ram adındaki bu korkutucu adamı Hintli aktör Amrish Puri canlandırıyor.

Filmin en güzel sahnelerinin başında vagonlu macera geliyor. Öğrencilerimin büyük bir ısrarla bu sahneyi yeniden izlemeleri bile yaklaşık 15 dakika süren harika bir sahne olduğunu kanıtlamıştı zaten. Indy, her defasında ölümden santimetrelerle kurtulsa da tüm klişeleri gözardı edip kendimizi sahnenin verdiği görsel keyfe bırakıyoruz. Willie'nin başına musallat olan orman hayvanları, maymun beyni tatlısı ve göz çorbasının da dahil olduğu yemek sahnesi, ip köprü ve Şangay sahneleri de vagon sahnesinden geri kalmıyor. Kamçılı Adam, minimum replik ve maksimum aksiyonla çekilen ve yegane amacı eğlendirmek olan bir film. Indy efsanesinin karanlık yanlarını da deşerek ilk filmi tekrar etmek yerine üstüne yeni maceralar katabiliyor. George Lucas'ın karısından boşandığı bir dönemde yazdığı ve bu yüzden biraz karanlık geçen macera zaman zaman korku öğeleriyle de destekleniyor. Short Round rolü için abisini seçmelere götüren ama yapımcıların kendisini seçtiği Jonathan Ke Quan da yalnızca bu filmle efsanedeki yerini alıp Sallah karakterinden boşalan koltuğu devralmış oluyor.

Harrison Ford'un belkemiğindeki kalıcı hasar dabu filmden kalma. Sakallı müritle kavga ettiği sahnede sakatlanıp aylarca hastanede yatıyor ve bu sahnelerin devamı çoğunlukla dublörlerle çekiliyor. Hint ormanları sahnesi tamamen California'daki bir milli parkta çekiliyor. Filmin sonundaki köprü sahnesi de daha önce Jaws/Denizin Dişleri'ne evsahipliği etmiş stüdyoda gerçekleştiriliyor.



İlginç Bilgi: Steven Spielberg bu film sayesinde Kate Chapsaw'la tanışıp evleniyor. Film hakkındaki bir ropörtajında da bu filmden kazandığı tek şeyin karısı olduğunu söylüyor.

5 Ocak 2011 Çarşamba

ÖZGÜR ŞAHİN'DEN: THE SOCIAL NETWORK/SOSYAL AĞ (2010)

Yönetmen: David Fincher
Oyuncular: Jesse Eisenberg, Andrew Garfield, Justin Timberlake
IMDB Puanı: 8,2/10
Puan: 7/10

Kült filmlerin yönetmeni David Fincher, son filmi „The Social Network“ta, son dönemde adini en cok duydugumuz dünyanin en genc milyarderi Mark Zuckerberg'i ve yarattigi Facebook hegemonyasinin baslangic ve yükselis öyküsünü iyi islenmis bir drama formunda beyaz perdeye tasiyor.


-SPOILER------------------------------

Harvard Üniversitesinin genc ve idealist ögrencilerinden biri olan ve bilgisayarcilik alaninda oldukca basarili genc Zuckerberg (Jesse Eisenberg), kendisini bir „pislik“ olarak niteleyen eski kiz arkadasinin bu sözünü gurur meselesi yapip, blogunda özel sirlarini anlatip kizlari kümes hayvanlarina benzetmesi ve akabinde tek dostu olan Eduardo Saverin (Andrew Garfield) ile hazirladigi „en seksi kiz“ anketini üniversitedeki iletisim aginda yaymasiyla dikkatleri üzerine bir kisi haline gelir. Harvard'daki varlikli ögrencilerden olan Cameron ve Tyler Winklevoss kardeslerin ve arkadaslari Divya Narenda'nin „FaceMash“ iletisim agi projeleri icin Mark'i secerler. Ancak Mark, tek basina kendini ispatlamak icin (muhtemelen eski sevgilisi Erica'ya bir pislik olmadigini göstermek icin) hazirlamis oldugu sayfayi yaptiklari anlasmaya aykiri davranarak üniversite aginda yayina sokar ve „TheFacebook“ Eduardo Saverin, Dustin Moskovitz ve Chris Hughes'in katkilariyla Zuckerberg tarafindan böylece yaratilmis olur.

Bir süre sonra Eduardo'ya finansal destegi sebebiyle katlanmaya baslayan Mark, Napster'in kurucusu ve cesitli davalardan ceza almis Sean Parker'in (Justin Timberlake) yasamina girmesiyle yollarini ayiracaktir. Sean gercek bir para avcisi, cevre sahibi, hirsli ve sempatik bir kisilik olarak Mark'i etkiler. Sean'in gelisi aslinda Eduardo'nun ortagi oldugu Facebook sirketinden hisselerini kaybetmeye kadar götürecek oyunlarin bir baslangicidir. Sean, Facebook üye sayisini 1 milyon kisiye ulastirirken, bunu kutlamak icin düzenledigi partide kokainle yakalaninca, Mark'in istegi üzerine Facebook'tan uzaklastirilir. Tabii bu olayda Mark'in parmagi olabilecegi ihtimaline de deginilir filmde. Mark icin sorunlar henüz bitmemistir. Hisseleri % 30'lardan % 0,03'e kadar indirilen Eduardo bundan ötürü Mark'a davar acar. Ayni zamanda Winklevoss'lar ve Narenda da fikir hirsizligindan ötürü actiklari ortak davalar neticesinde suclu bulunan Mark Zuckerberg, kardeslere 65 milyon dolarlik bir tazminat anlasmasi yapar. Eduardo'ya da gizli yüksek bir ödeme yapilir ve Facebook sirketinde ikinci kurucu olarak isminin gecmesi kararina varilir. Filmin son sahnesinde Mark'in kadin avukatinin son sözü üzerine „Sen bir pislik degilsin, ama olmak icin cok caba sarfediyorsun.“ Mark, Facebook üzerinden Erica'ya arkadaslik teklifi gönderir. Böylece Facebook sayfasini da ilk olarak net bir sekilde finalde görmüs oluruz.

-SPOILER------------------------------

Facebook'un dogum öyküsü aslinda bir intikamin öyküsüdür ve icerisinde bildik kazanma hirsinin dostluk gibi kavramlari degersizlestirmesini barindirir. Filmin senaryosu diyalog agirlikli olmasina ragmen, aslinda alabildigine de yalindir. Akillarda yer edecek dava sahnelerine gerek bile duyulmamis. Bazi diyaloglarin internetin yasamin her alanindaki gücüne vurgusu dikkat cekicidir. Sonucta 121 dk. boyunca izledigimiz genclerin hepsi bu sayede milyarder olmus mütesebbislerdir. Örnegin Mark'in kadin avukatinin Bosna icin agzindan dökülen: „Dogru düzgün yollari bile yok, ama Facebooklari var.“ cümlesi internetin global gücünün yerel yönetimlerden daha etkili oldugunu; zengin bir is adaminin cocuklari olan Winklevoss'larin yogun bir antremanla calistiklari kürek yarismasini kaybederken Mark Zuckerberg'in kisa zamanda elde ettigi Facebook basarisi, internet dünyasindaki ekonomik kazanclarin reel sektörden daha cabuk ve büyük boyutlarda gerceklestigi vurgusundaki gibi.*
Zuckerberg'in karakterinin kiskanc, egoist ve kompleksli yani film ilerledikce daha da belirginlesir. Hemen filmin basinda sevgilisi Erica'dan yedigi „pislik“ hakaretinin etkisiyle, ona kürek sporcusu olmayi teklif eden sevgilisine inat, kendisiyle is yapmak isteyen Winklevoss'lari dolandirma arzusunun altinda ayni zamanda profesyonel kürekci olmalari yatiyor. Phoenix'e secilme idealiyle yanip tutusan hirsli Mark, tek dostu Eduardo'nun bu okula kabul edilmesinin ardindan hakkinda bir tavuga iskence ettigine dair söylentiyi internette yayarak ondan intikamini alir. Buradaki tavuk faktörü de birebir sevgilisini benzettigi kümes hayvanlarindan baska bir sey degildir.

En son 1997'de Fincher'in „The Game/ Oyun“ filminde kameramanlik yapan ve daha cok „Seven/Yedi“ ile hatirlanacak olan Jeff Cronenweth'in geri dönüsü bizzat bu filmle olmustur. Karanlik tondaki görüntüleri bireylerin gizli düsüncelerini yansitirken, cogunlukla yatay ve kimi dikey hareket eden kamerasi da adeta mekanlari boydan boya didiklemektedir. Filmin ilk bölümünde Harvard Üniversite'sinin lüks parti odalari, ögrenci yurtlari, yemekhanesi, genis anfileri arasinda kampüste dolasiyor hissine kapiliyoruz. Mark'in sira disi yanina vurgu yapmak icin kiyafetlere bas vuruldugu gözden kacmiyor. Is görüsmesine geceligiyle gidisi, karli havada sortla kosmasi ya da disiplin kuruluna terlikle gelmesi gibi. Bu numara maalesef inandiriciliktan cok uzak. Facebook'un yükselisine katkisi olan Sean Parker'in ilk görüldügü sahnenin aydinlik tonlarda olmasi ise bir sembol olsa gerek.

Filmin 15. dakikasindan itibaren karsilastigimiz sorusturma sahnelerinde kimi sorulara verilen yanitlar, geriye dönüsler seklindedir. Bir anda izledigimiz bu görüntüler, sorusturma esnasinda yapilan yorumlarla kesiliyor ve tekrar geriye dönülerek kaldigi yerden devam ediyor. Ayni seyi ic mekanlari yer yer disaridan (pencere arkasindan) göstererek karanlik tonlarin seyirciyi yormamasina özen gösterilmesi gibi. Böylece anlatimda dinamiklik saglanmis. Icerideki iletisimin disariya gitmekte oldugu „mekanlar arasi gecislerle“ izah edilmeye calisilmis. Partiler, kampüsün ici ve Mark'in California'daki evindeki gecen bölümler, nadiren duydugumuz rock sarkilarinin esliginde filmi asiri dramatik bir sirket öyküsü yerine genclik filmine yaklastirmis. Filmin en basarili yani basindan sonuna kadar ayni tempoyu koruyabilmesidir.

Oyunculuklarda en kötüsünden iyiye dogru gidersek ilk olarak Sean Parker rolünde Justin Timberlake ile karsilasiriz. Acaba gise kaygisindan mi kadroya alinmistir bilinmez. Evet ilk bulusmadaki olumlu etkisi meshur „Bir milyon dolar harika degil. Harika olan nedir biliyor musun? Bir milyar dolar.“ repliginden olsa gerek. Zamanla sadece sempatik bir yüz olmaktan öteye gecemiyor. Leonardo DiCaprio daha iyi oynarmis hissine kapildim izlerken. Mark Zuckerberg rolünde Jesse Eisenberg'in verebilecegi bu kadarmis sanki. Film boyunca sogukkanli ve inatci bir kisiligi asik suratiyla kotarmayi basarmis. Oysa ki bu yüzü bir komedi filminde görmeyi cok isterdim. Sorgulama sahnelerinde daha basarili buldugumu da belirteyim. Filmin en iyi performansi, Eduardo'u canlandiran Andrew Garfield'e ait. 27 yasindaki genc aktör en duygusal karakter kendisine düstügü icin midir bilinmez, iclerinden daha kolay siyriliyor. Hatta Justin Timberlake (Sean) ile tartistigi sahnede ettigi su söz, iki oyunculuk arasindaki farka da bir gönderme gibi: „Senin yaninda durmayi seviyorum, cünkü beni sert gösteriyor.“

Kesinlikle bir kült degil, eli yüzü düzgün yapilmis, alisilmisligi kiramamis kisa dönemli bir biyografi filmi „The Social Network“. Oscar'larda Fincher rüzgarini da arkasina alarak flm, yöetmen, Senaryo, Kurgu, Görüntü ve Garfield ile Eisenberg'e cikacak oyuncu adayliklariyla sinema külliyatinda önemli bir yer edinecekse de özellikle Fincher ve Zuckerberg hayranlarina tavsiye edebiliyorum.

*: Der Spiegel

4 Ocak 2011 Salı

BLACK SWAN/SİYAH KUĞU (2010)

Yönetmen: Darren Aronofsky
Oyuncular: Natalie Portman, Vincent Cassel
Oscar: 1 Ödül (Aktrist), 4 adaylık (Film, Yönetmen, Görüntü Yönetmeni-Matthew Libatique, Kurgu-Andrew Weisblum)
IMDB Puanı: 8,7/10
Puan: 7/10

Darren Aronofsky, önce Pi ile oldukça farklı bir yapıta imza atmış ve alternatif sinema organizasyonlarında epey ses getirmişti. Pi, bir matematik dehasının çevresi ve beyni ile alakalı paralel kurguda hikayeler ortaya çıkarıp izleyicinin dimağını zorlayan bir bütüne ulaşıyordu. Ardından gelen Requiem for a Dream/Bir Rüya İçin Ağıt'ta ise bir anda patlama yaptı ve daha geniş kitlelere ulaşıp kendini kabul ettirdi. Aronofsky, bu filmi onlarca klibin bileşimi gibi sunup bağımlılığı hem parçalara hem de bütüne yayabilmesiyle farklı bir yönetmen olduğunu bir kez daha ispatlamıştı. The Fountain/Kaynak bir sonraki filmiydi, pek beğenilmedi ama özgünlüğü de herkesçe kabul edildi. Mickey Rourke'u eski günlerine kavuşturan The Wrestler/Şampiyon ise Aronofsky'nin ilk "normal" filmiydi ve yeteri kadar prestij elde etmişti. David Fincher, Christopher Nolan gibi her filmi merakla beklenen ve hep farklı bir yapım ortaya koyacağına inanılan bir yönetmen olup çıkmıştı Aronofsky. Black Swan ise onun ilk kez Altın Küre, Oscar gibi organizasyonlarda başa güreşen filmi oldu. Farklılığı yine aşikardı ama öncekiler kadar değildi.

Biraz Dario Argento'nun Suspiria'sı, bazı yönleriyle David Cronenberg'in The Fly/Sinek'i ve bolca All About Eve/Perde Açılıyor etkilenimiyle Black Swan, yönetmenin "farklılık" kalıbına gölge düşürdü. Onlarcası çekilen bireysel hırs, kadınlığa atılan ilk adımlar ve rekabet teması, Aronofsky'nin elinde farklılaşabilirdi ve yönetmen bunu hem biçim hem de içerikle sunabilirdi. Önceki filmleri de bilinen ve daha önce ele alınmış temalar üzerineydi fakat herbiri kendine has bir virtüöziteyle sunulmuştu. Black Swan, biçimsel olarak alışılagelmişin dışında olsa da içeriğin ham kalması ve bahsini ettiğim filmlere fazla öykünmesiyle bir tarafı eksik kalan bir film oldu. Tekniği çok yüksek oyuncuların, takım olmasını bilen ama teknik yeterliliği pek bulunmayan oyunculara rakip olduğu maçlar gibi Black Swan'da kendi değerini dengeleyemedi.

Film, özellikle 1950'nin Oscarlı filmi All About Eve'nin modernize edilmiş ve rotası değiştirilmiş bir versiyonu gibi duruyor. Anne Baxter'ın Bette Davis'i inceden inceye yörüngesine aldığı klasik, Black Swan'da Nina'nın bir süre Lilly'le ama genel olarak kendiyle olan rekabetine dönüşüyor. Lilly karakterinin her fırsatta Nina'ya attığı "melek değilim ama kötü niyetli de değilim" tavırlarının karşısında son derece hassas ve naif Nina'nın Anne Baxter'ın All About Eve'nin ikinci yarısındaki haline çok benzediği de malum. Aradan geçen 60 yılın sinemaya teknik katkılarını başarıyla kullanan Aronofsky, belki de bir intihal vakasını örtmeyi son anda başarıyor. Film yalnızca içeriğiyle ve hikayesiyle değil kurgu tekniğiyle de öncüllerinin bir tekrarı olmaktan kaçamıyor. The Godfather Part 3/Baba 3'ün onlarca filme kaynaklık eden final kurgusu bu filmin finalinde de aynı şablonla tekrar ediliyor. Film boyunca Kuğu Gölü Balesi'ni kaynak olarak kullanan senaryo aslında baştan sona eserin kendisi olarak sunuluyor ama bunu farkettirmesi de bahsettiğim final kurgusu sayesinde oluyor.

Anne-evlat çarpışmasını bir kez daha kullanan Aronofsky, Requiem for a Dream'deki örneğe göre istediğini pek sunamıyor bu filmde. Alfred Hitchcock'un bile bu temayı sürekli kullanıp artık tema üzerinde uzmanlaşması ve ancak Psycho/Sapık'ta bunu bir başyapıta dönüştürmesi örneğini hatırlayacak olursak burada Aronofsky'nin hala kredisinin olduğunu söylemeliyiz.

Black Swan, özgünlüğü teğet geçen bir film olsa da iyi yönleri de olan hatta epeyce var olan bir film. Geçtiğimiz yılın Avatar'ı da benzer eleştiriler almıştı hatırlayacak olursak. Hikayesi baştan sona Pocahontas ve Dances with Wolves/Kurtlarla Dans'ın versiyonu olarak görülmüş, burun kıvrılmış ama biçimi genel takdire ermişti. Black Swan aynı kaderi paylaşmayacak muhtemelen. Çünkü daha şimdiden özgün bir esermiş gibi kabul ediliyor ve Aronofsky'nin kimi zaman başvurduğu gözbağcılığına eleştirmenler de zaman zaman yenik düşüyor. Yine de Black Swan'ı eleştir(ebil)en yazarlar yok değil. Ama her eleştiri filmin belirli öğelerine övgüde bulunmaktan da geri durmuyor. Ki bu övgülerden nasibini alması gereken ilk kişi filmin görüntü yönetmeni Matthew Libatique olmalı bana göre. Bale gibi her anı ayrı ayrı karelendirilmesi, hiçbir hareketin kaçırılmaması gereken bir sahne sanatı, Libatique'in elinde kaçamayan bir ava dönüşüyor. Handycam ile 35 mm. arasında bir noktada duran sinematografisi büyüleyici. Hele hele "black swan" sahnesinde bir an bile sarkmayan çekim, içgüdüsel bir yetenek gerektiriyor ve belli ki bu yetenek Libatique'de fazlasıyla mevcut.

Black Swan'ın bir başka övgü unsuru Natalie Portman olmalı. Vincent Cassel'in kimyasız oyunculuğu ve Mila Kunis'in yalnızca Ukraynalılığının hakkını veren müthiş güzelliği dışında oyunculuğa hiç başvurmaması, anne rolündeki Barbara Hershey'in, Requiem for a Dream'ın büyüleyici yıldızı Ellen Burstyn'dan öğreneceği çok şeyin olduğunu kanıtlaması ister istemez Portman'ı filmde zirveye taşıyor. Portman tüm bir filmi alıp tek başına götürebiliyor ve gerçekten de hem siyah hem de beyaz kuğu olup çıkıyor. Ama yine de diğer rakiplerine bakmadan bu performansın Oscarlık olacağını düşünmemek lazım. Portman, çizginin biraz ötesine belki de Leon/Sevginin Gücü'nden beri ilk kez böylesine çıkıyor çünkü.

Filmin gerilim sahneleri ve lezbiyen sevişme, anneyle olan diyaloglardaki eksiklik gibi kimi el atılması gereken bölümleri de var ama kendine has etkisiz gibi görünen ama çok önemli sahneleri de mevcut. Pi'ye göndermede bulunulan metrodaki yaşlı adam sahnesi, Nina'nın ergenlikten çıkış hezeyanlarıyla, seks içgüdüsünü müthiş harmanlıyor, aynalardaki yansıma sahneleri yazının başında bahsettiğim özgün olamama sorununun somut örneklerinden biri olsa da zaman zaman yerinde kullanılıyor. Özellikle Vincent Cassel'in prova salonuna girdiği ilk sahnede aynalar bütün oyunculardan rol çalıyor. Filmin finali de bana Quentin Tarantino'nun Inglourious Basterds/Soysuzlar Çetesi için yazdığı son repliği hatırlattı. Hatırlarsak, orada Brad Pitt, bu benim en iyi işim oldu gibilerinden bir replik kullanıyordu ve hepimizin bildiği gibi aslında bu Tarantino'nun kendi filmini nasıl gördüğüyle alakalıydı. Benzer bir durum bu filmde de var. Natalie Portman'ın ağzından dökülen kusursuzlukla ilgili cümleleri Aronofsky'nin filmi için kullanmadığını dilerim. Çünkü fena halde yanılıyor.

Clint Mansell... Requiem for a Dream'i ilk izlediğimiz günden beri müzikleri hafızamıza yerleşmişti. Black Swan'da özgün müzik kullanmasa da Tchaikovsky'nin müthiş ezgisini, hele hele, finalde varyataya dönüştürüyor ve yeteneğinin köklerinde yalnızca bestecilik değil aranjörlük olduğunu da kanıtlıyor.

Berbat bir posterini Amerika'daki her sinema salonunda kullanıp şu yukarıdaki nefis malzemeyi ıskalamakta ısrarcı olan Black Swan henüz Türkiye'de gösterime girmedi bu yüzden resmi bir Türkçe adı yok ama büyük ihtimalle Siyah Kuğu kullanılacak. Oysa bu isim bana göre hatalı olacaktır. Edebi metinlerde "siyah" yalnızca renk olarak kullanılırken "kara" rengin temsil ettiği duyguları da içerir. Bu yüzden filmin adının Kara Kuğu olması temennim. Siyah ise bence Aronofsky'nin gözbağcılığını temsil etmeli.

İlginç Bilgi: Nina'nın kahvaltısı, kısacık bir anıyla Requiem for a Dream'deki Ellen Burstyn'ın diyet kahvaltısına bir göndermedir.

ERICH VON DANIKEN - ERINNERUNGEN AN DIE ZUKUNFT/TANRILARIN ARABALARI (1968)

12-13 yaşlarımdayken abimin elinde Erich von Daniken'in Prophet der Vergangenheit/Tanrıların Ayak İzleri kitabını görmüş ve Türkçe adı ilgimi çekmişti ama abim bu kitabı okuyabilmem için kitabın konusu hakkında (Musevilik tarihi ve Kutsal Ahit Sandığı) ön bilgi sahibi olmam gerektiğini söyleyince okuyamamıştım. Ama Erich von Daniken adı hep aklımda kalmıştı. Şimdilerde bu kitabı okumak için çok geç kaldığımı farkediyorum. Özellikle kitap bittiğinde içeriğini daha iyi özümsemek için yazarın sonraki kitaplarını da okumam gerektiğini görüyorum. Daniken turuna da böylece başlamış oldum zaten.

Tanrıların Arabaları, içeriğinin tamamen uydurma olduğu iddialarıyla ve özellikle de yazarının bu konudaki itiraflarıyla ünlü. Yazara göre dünyanın kimi yerlerinde bulunan heykeller, çizgiler, tapınaklar ve figürler uzaylıların binlerce yıl öncesinde dünyaya uğrayıp insanlarla temasa geçmesi sonucu ortaya çıkmış. Nazca düzlüklerindeki paralel çizgiler ve hayvan şekilleri, astronot gibi giydirilmiş çeşitli figürler, Mısır piramitleri ve firavun mezarları vs... hep bu teoriye göre oluşturulmuş. Uydurma konusu ise bana biraz havada göründü. Zira Daniken'in sunduğu şey asla ispatlanamayacak türden iddialar, aynı şekilde tersinin ispatlanması da mümkün değil. Yazılanlar tamamen Daniken'in "inancı" ve hatta umusu. O, bu açıklanamaz şekilleri bu inancına göre yönlendiriyor ve bir sonuca gitmekten ziyade okuyucusuna soru sordurmayı amaçlıyor. Kitabın hiçbir yerinde şu heykel kesinlikle uzaylıların işidir gibi bir cümle geçmiyor, onun yerine en yüksek ihtimalin bu olduğunu söylüyor Daniken.

Kitap hakkındaki, yazar daha sonra bunları kafasından uydurduğunu açıkladı kısmı da en yeni basımdaki önsözle birlikte ele alındığında şaşırtıcı görünüyor. Zira, Daniken, yıllardır bu kitabın ortaya attığı fikirlerin tersini iddia eden yüzlerce kitap ve makale yazıldığını, bir kısmının kendisi tarafından da değerlendirildiğindi ama kendi öz fikrine zeval veremeyen 3-5 bilgi hatası (ki o örnekler de önsözde yer alıyor.) haricinde bir önem arz etmediğini belirtiyor. Tabii ki bu soru işaretini gidermek için en iyi yol yazarın bir diğer kitabı olan ve Tanrıların Arabaları'na gelen eleştirileri yanıtladığı Habe Ich Mich Geirrt?/Yoksa Yanıldım mı'yı okumak. O kitaba sıra gelene kadar şimdilik Daniken'in iddialarının arkasında durduğunu düşünmek daha doğru olacak gibi.

Kitaptaki iddiaların herbiri birbirinden şaşırtıcı. Ama bana en ilginç geleni kesinlikle Nazca düzlükleri oldu. Ki eskiden beri orada yer alan şekiller hep ilgimi çekmiştir. Hele hele aşağıda fotoğrafını da eklediğim örümcek figürünün insan işi olacağını hiç zannetmiyorum ki aksi ispat edilse bile ben yine o figürlerin insan elinden çıktığına içten içe inanmayacağım sanırım. Delhi'deki yüzlerce yıldır paslanmayan demir sütun ve elbette Paskalya Adası'nın müthiş robotik heykelleri de kitabın bir solukta okunan bölümlerinden. Yalnız Paskalya'daki Moai heykellerinin ağaçlar üzerinde taşındığının imkansız olduğuna dair Daniken'in ortaya attığı fikirin çok gülünç olduğunu da belirteyim. Kitabın ilk konularından biri de Piri Reis'in Dünya haritası. Bilindiği üzere çizilmiş ilk dünya haritası Piri Reis'e aittir ve Daniken'in uzmanların değerlendirmelerini aktardığına göre gökyüzünden bakılmadan asla çizilemeyecek olan bu harita, dünyanın bugünkü bilinen haritasıyla tıpatıp aynıdır. Hatta Antarktika kıyıları bile bu haritada yer alır.

Daniken'in kitabı içindekiler yanlış da doğru da olsa (ki bence bunun bir önemi yok) mutlaka okunması gereken bir kitap. 1968 yılında henüz bilişim çağı başlamamışken senelerce en çok satan kitaplardan biri olması da şüphesiz dönem insanının bilgiye ve o bilgiyle oluşturacağı kurguya yönelik açlığını gösteriyor. Tıpkı The Da Vinci Code/Da Vinci Şifresi'nin başarısında olduğu gibi.



Puan: 8/10

3 Ocak 2011 Pazartesi

VANISHING POINT/ÖLÜM NOKTASI (1971)

Yönetmen: Richard C. Sarafian
Oyuncular: Barry Newman, Cleavon Little
IMDB Puanı: 7,2/10
Puan: 4/10

70'ler sinemasının en saygı duyulan filmlerinden biridir Vanishing Point. Çünkü 60'ların sonlarına doğru birer birer ortaya çıkan özgür ruh sinemasının toparlayıcısıdır bir nevi. John Schlesinger filmlerinden ilham alan film, sonraları silikleşse de bir dönem epey tartışma yaratmıştır. Hem başrol aktörü hem de yönetmeninin en çok bilinen filmidir.

Vanishing Point, bir iddia üzerine Amerika'nın neredeyse yarısını bir baştan bir başa 1,5 gün içinde geçmeye çalışan bir şoförün hikayesini anlatır. İddia, haliyle hız sınırının aşılması gereken bir yolculuğa sebep olacaktır. Şoför Kowalski bu sınırı çokça aşar ve peşine 3 eyaletin polislerini takar. Siyahi bir radyo DJ'i de programı aracılığıyla ona manevi destek verir. Kowalski'ye sürekli yardımcı olacak kimse olmasa da yol boyunca rastladığı, kendisi gibi "aykırı" her tip onun yolculuğuna katkıda bulunacaktır.

Film boyunca Amerika'nın görülmedik otobanı kalmaz, filmin büyük çoğunluğu hızlı seyir halindeki Dodge'u izlemekle geçer. Bir polis-suçlu kovalamacası için büyük bir tempo sunmaz film. Sürekli olarak Kowalski'nin ruh çekişmelerini soyut bir biçimde ele alarak yolculuğu aksatır. Amerika'nın özgür kökeninin bitmiş olmasına yakılan bir ağıt olsa da kanımca yanlış oyuncu seçimi ve amatörce hatalar yüzünden film, bilinen kalitesinin altındadır. Filmin en önemli özelliklerinden biri de o dönem ne kadar hit olmuş parça varsa birer birer fon müziği oluşturmasıdır. Tanıdık tanımadık 20 kadar şarkı, Kowalski'nin yolculuğuna eşlik eder.

İlginç Bilgi: Quentin Tarantino, Death Proof/Ölüm Geçirmez'deki karakteri üzerinden filme olan övgüsünü, "en iyi Amerikan filmlerinden biri" olarak işler.

PETE POSTLETHWAITE ÖLDÜ

Adı herkesçe bilinmeyen ama sinemanın en büyük emekçilerinden biri olmuş müthiş karakter oyuncusu Pete Postlethwaite bugün kanserden öldü. Sinemaya 1975 yılındaki The Racer filmiyle başlayan sanatçı, ilk kez Alien 3'teki rolüyle dikkat çekmişti. The Last of the Mohicans/Son Mohikan'da da yer alan Postlethwaite, en çok bilinen ve en çok takdir edilen rolünü 1993 yılına Jim Sheridan'ın yönettiği IRA temalı In the Name of the Father/Babam İçin'de verdi. Bu rolüyle Oscar adayı da olan İngiliz oyuncu, The Usual Suspects/Olağan Şüpheliler'deki Kobayashi rolüyle kült bir aktöre dönüştü. The Lost World: Jurrasic Park/Kayıp Dünya'daki kötü adam rolünden sonra kariyeri inişe geçse de geçen senenin en önemli filmlerinden Inception/Başlangıç ve The Town/Hırsızlar Şehri'yle tekrar eski değerini kazandı. Sanatçının son filmi Killing Bono oldu.

RAIDERS OF THE LOST ARK/INDIANA JONES: KUTSAL HAZİNE AVCILARI (1981)

Yönetmen: Steven Spielberg
Oyuncular: Harrison Ford, Karen Allen
Oscar: 4 ödül (Kurgu-Michael Kahn, Görsel Efekt-Kit West, Ses-Bill Varney, Sanat Yönetimi-Michael Ford, Özel ödül-Ses Kurgusu-Ben Burtt) 4 adaylık (Film, Yönetmen, Görüntü Yönetimi-Douglas Slocombe, Müzik-John Williams)
IMDB Puanı: 8,7/10
Puan: 8/10

1980'lerin başında George Lucas, ilk Star Wars/Yıldız Savaşları'nı çekmesinin akabinde yapımcısı olduğu ikinci Star Wars'ü de çekerken oyuncusu Harrison Ford'un Han Solo karakterinde yakaladığı maceracı ruhu başka bir projede daha değerlendirmeyi fikredince olanlar oldu ve hiç yoktan bir b tipi niteliğinde çekilmiş a tipi film serisi yaratıldı. O dönemde prestijini iyice sağlamlaştırmış Steven Spielberg'in de olanca yaratıcılığıyla kamera arkasına geçmesiyle gelmiş geçmiş en eğlenceli filmlerden birinin çekileceği daha pre-prodüksiyon döneminde anlaşılmış oldu. Harrison Ford, zaten Han Solo rolündeyken Indiana Jones'u gözü kapalı canlandırabileceğinin sinyallerini vermişti.

George Lucas, hayalinde The Treasure of the Sierra Madre/Altın Hazineleri filminin delişmen oyuncusu Humphrey Bogart'ı canlandırıyordu Indiana rolünün biçimi hakkında. Steven Spielberg ise karakterin dinamiklerini hikayenin ortaya çıkaracağına inanıyor ve dört gözle senaryoyu bekliyordu. İlk önce Indiana'nın kostümü ve macera aleti belirlendi. Silah, çok zorda kalmadıkça kullanılmayacaktı, zira Indiana'nın her yanından ilkel dürtüyle kavgaya girişen bir maceracı akıyordu ve onun bütünlüğünü ateşli silahlar bozabilirdi. Bu yüzden kamçı seçildi.Kamçı, doğayla da uyumlu bir aletti. Marlon Brando'dan kalma, kostümcüler tarafından iyice eskitilmiş bir dizi deri mont tasarlandı ve şapka da eklendikten sonra Harrison Ford, artık Indiana Jones'a dönüşmeye hazırdı. George Lucas, Indiana'nın yalnızca amatör bir arkeolog olarak macera peşinde koşmasını istemiyordu. Ona göre Indiana aynı zamanda bir akademisyen olmalıydı. Gerçekten de filmde sınıfta takım elbisesiyle ders anlatırken Indiana bir anda bambaşka bir kimliğe bürünüyordu. Hikayenin asıl objesi için ortaya konan birçok fikir vardı. İçlerinden biri de sonradan 3. filme konu olacak olan Kutsal Kase'ydi. Bu obje Yahudilerin en çok peşinde olduğu Kutsal Ahit Sandığı oldu. Adolf Hitler bile bu sandığı bulabilmesi için bir ekip tasarlamış ama savaşın şiddetinden fırsat bulamamıştı. Lucas için düşmanı oluşturmak bu yüzden çok kolaydı. Naziler anında Indiana'nın karşısına dikiliverdi.

Raiders of the Lost Ark, her anından macera akan müthiş bir film oldu. Oscar adayı oldu fakat sıkıcı Chariots of Fire/Ateş Arabaları'na geçildi. Bugün sıradan bir sinema izleyicisi Ateş Arabaları'nı müziği hariç hatırlamazken Indiana Jones, tam bir efsane oldu. Spielberg'in ilk seri filmi olarak 3 bölüm daha çekildi. İlk üçleme çoğu ankette en başarılı üçlemelerden biri olarak görüldü. Harrison Ford, o muhteşem Han Solo performansının bile üzerine çıktı ve hayatı boyunca hep Indiana Jones olarak anıldı.

Film üçlemenin sonraki iki filmi gibi ana hikayeyle Indy'i tanıtmaktan başka bir bağ kurmayan bir yan hikayeyle açıldı. Güney Amerika'da altın bir putun peşinde akla gelmeyecek tuzaklardan sıyrılan ama ganimetini en büyük rakibi Beloq'a kaptıran Indiana Jones'un kişiliğinin önemli uzantıları bu sahnede ortaya çıktı. Sözgelimi gözünü budaktan sakınmayan biri olsa dahi yılanlardan korktuğunu bu sahnede öğrendik. Sahnede ilk göründüğü an mitolojik bir figür gibi tasarlanmıştı. Günümüzün mitolojik literatüre girmesi için her detaya dikkat edilen filmde Paramount Pictures'ın meşhur dağ resmi bile orijinaline uygun gerçek bir tepeyle eşleştirilmişti.

Amerikan gizli teşkilatının Kutsal Sandık için Indy'e başvurması ise asıl filmi başlatan olaydı. Sinema tarihinde pek tanınmamış Karen Allen'in mükemmel oyunculuğu sayesinde en az Indy kadar kaçık olan sevgilisi Marion'ı da bu anlarda tanıdık. Nepal'de Indy'nin gölgesinin başrolde oynadığı mini aksiyon sahnesi ise temponun yükseldiği ilk andı. Filmin kendine özgü ve daha sonra birçok filmde bir klişe olarak kullanılacak olan rota çizme sahnesi de ilk kez burada kullanıldı. Yolu Mısır'a düşen Indy ve Marion'ı hem Naziler hem de Belloq beklerken günümüzde Gimli olarak tanınan Jonathan Rysh-Davies'in Sallah Indy'nin tek dostu olarak hikayede yer aldı.

Filmin en önemli ve hikayesinin özünü oluşturan sahne ise Kahire pazarındaki düelloydu. Kılıç ustası bir haramiyle karşılaşan Indy o kendine has mimikleriyle fazla vakit kaybetmeden silahını çekip adamı deviriyordu. Bu, hem Spielberg filmografisinin de özü olan modernizmin geleneğe olan üstünlüğüne bir vurgu hem de bir macera filminin nüvesiyle ilgili ilginç bir kilit noktaydı. Indiana Jones'un tekrar yılanlarla karşılaşacağı mağaralardaki çizimler olsun, Kutsal Sandık'ın tasarımı olsun, hepsi sanat yönetiminde üstün bir noktayı gösteriyordu.

Raiders of the Lost Ark, seride en çok sevilen film oldu. Spielberg'in akıllı milyoner olmasına giden yolu artık sonuna kadar açan filmdi. 80'li yılların en büyük sinemasal idolü Indiana Jones olmuştu. Stephen Sommers'in The Mummy/Mumya serisiyle yapılan bir taklit versiyonu bile gişe hasılatını daha baştan cebine koymuştu. Filmin John Williams imzalı müthiş müziği, izleyicinin ıslığını esir alıyor ve uzun bir süre etkisinde bıraktırıyordu. Öyle ki Dünyayı Kurtaran Adam filminde bile bu melodiyi sıkça dinlemiştik. Indiana Jones serisinin en güzel yanı ise serideki tüm filmlerin birbirinden kaliteli olmasıydı. Bu film sayesinde bir nesil hem arkeolojiye gönül verdi hem de sinemanın mahir ellerde nasıl büyük bir eğlence yerleşkesi olabileceğini kanıtladı. Indiana Jones adı o kadar çok sevildi ki serinin diğer filmlerinde bu ad başa yazıldı. Hatta Raiders of the Lost Ark'ın günümüzdeki DVD kayıtlarında bile başa geçti. Bize de sinema tarihinin en hayran olunası karakterlerinden birini zevkle izlemek kaldı.

İlginç Bilgi: Bu filmde kullanılan denizaltı, Wolfgang Petersen'in kült filmi Das Boot'undan ödünç alındı ve kısa çekimi tamamlandıktan sonra tekrar Petersen'e teslim edildi.

ÖZGÜR ŞAHİN'İN KALEMİNDEN: BLACK SWAN/SİYAH KUĞU (2010)

Yönetmen: Darren Aronofsky
Oyuncular: Natalie Portman, Vincent Cassel, Mila Kunis, Barbara Hershey, Winona Ryder
IMDB Puanı: 8,7/10
Puan: 7,5/10

Pyotr Ilyich Tchaikovsky, Kugu Gölü Balesinde, kugu vücuduna hapsedilmis masum bir prensesin bu durumdan kendisini bir tek askin kurtaracagini bilerek prensini beklemesini ve ikizi olan kötü niyetli siyah kugunun bekledigi prensi bastan cikarip kendine asik etmesi üzerine intihar ederek yasamina son vermesini anlatiyor.

Aslinda bu öykü gitgide masum, hassas ve iyi niyetli bir balerin olan Nina Sayers'in (Natalie Portman) öyküsüne dönüsüyor. Bu masum kizin aski „meslegi“dir. 4 yil bir hareketi hatasiz yapmak icin vazgecmeden calisan melek kadar masum bu kiz aslinda icinde bir seytani da barindirmaktadir. Her insanin sartlar uygun oldugunda icerisindeki canavari cikardigi görüsü bu basarili psikolojik gerilimin ana temasi.

-SPOILER------------------------------

Filmin hemen basinda, Kugu Gölü balesinin girisinde Beyaz Kugu olarak Siyah Kugu'nun partnerlerinden biriyle dans ederken görürüz Nina Sayers'i. Daha sonra oyuncaklarla dolu, beyaz ve pembe renklerin hakim oldugu odasinda rüyasindan uyandigi haliyle rastlariz. Evinde annesiyle yasamakta olan bu masum kizin tüm hayati eviyle, bale provalari yaptigi yer arasinda gecer. Aksam evine dönerken los isikli temkin olmayan koridordan gectigi sahnede kendisini görür. Siyah kiyafetler icerisinde ve kendine güvenen öteki kendisi, geldigi yönün tersine gitmektir. Bu sahnede hem yasaminin bu dar koridor gibi nefes alinamaz ve bogucu bir hal aldigini anlariz, ayni zamanda Nina'nin sizofrenik yaniyla da tanismis oluruz.

Nina, bir kez daha ancak en bastan yaratilacak olan Kugu Gölü balesi icin yillardir bekledigi Kralice Kugu rolünü, ünlü balerin Beth (Winona Ryder)'in elinden almayi basarmistir. Nina, hayran oldugu Beth gibi kusursuz olmayi istemis, hatta gizlice esyalarini calmistir. Ancak bu durum bir sanatcinin sonuyken bir baska sanatcinin baslangicidir. Nina'nin koreograf Thomas Leroy'u (Vincent Cassel) ikna edemedigi nokta mükemmel bir Beyaz Kugu iken tatmin edici olmayan bir Siyah Kugu olmasidir. Siyah Kugu calismalarinda kötü elestiriler üzerine neredeyse aglayacak olan Nina, birden bire esmer, cekici ve rahat Lily'nin (Mila Kunis) calisma salona girmesiyle dengesini kaybeder. Aslinda Lily, Nina icin olamadigi Siyah Kugu'nun ta kendisidir. Ister istemez bu masum kizin kendi icerisindeki kiskanclik, paranoya derecesine varacaktir. Zamanla Thomas'in etkisinde kalacak olan Nina, kendi icerisindeki seytani yanla yüzlesmeye zorlandilirken, evinde kariyerini kendisi icin feda eden, sürekli resimlerini cizen, sözünden cikmadigi ve kendisine asiri ilgi gösteren annesi Erika'yla da (Barbara Hershey) gergin anlar yasayacaktir.

Annesiyle karsilikli konustuklari bir sahnede aynada anne kizina sirti dönük durmaktadir. Filmin bu sahnesinden itibaren annesine ilk kez karsi koymaya baslayan Nina, kendisini ziyarete gelen Lily ile ilk defa eglenmeye disari cikar ve eve döndügünde almis oldugu haptan ötürü kendinde olmayan Nina, önce annesiyle kavga eder sonra Lily ile birlikte olur. Aslinda bu Nina'nin düsüdür ve bir lezbiyen fantezisi midir yoksa seytani yönünden zevk almaya baslamasidir bilinmez. Nina artik bir Siyah Kugu'dur ve Lily'nin kendi rolünde gözü oldugu düsüncesiyle psikolojik olarak iyice cigrindan cikmaya hazirdir. Beklenen gösteri Nina icin sonun baslangicidir ve yasanilan gerilimli anlar, görülen korkunc hayaller Nina'yi sahnede devlesen bir Siyah Kugu yapmistir. Ve kusursuzluk tutkusu Nina'nin sonsuz bir beyazliga ait olmasiyla sona erecektir.

-SPOILER---------------------------------------
Yönetmen Darren Aronofsky, basyapiti Requiem For A Dream/ Bir Rüya Icin Agit'tan sonraki en iyi filmini yapmis diyebiliriz. Her ne kadar videoklip estetigini genclik döneminde birakmis olsa da, bolca sembollere yer verilmistir. Özellikle aynalar, Nina'nin ruhundaki parcalanmalari cok güzel yansitiyor. Yasadigi mekanlardaki renkler, isiklar da degisen ruh halini yansitmakta oldukca basarili. Kesinlikle modern, gerilimli ve yer yer korkunc bir Kugu Gölü uyarlamasi oldugu söylenebilir. Natalie Portman da gayet basarili bir rol vermis. Melekten seytana döndügü anlarda bile her an dokunsalar aglayacakmis ruh halinden sadece sahnedeki „Siyah Kugu“ gösterisinde siyrilmasi rolünü cok iyi okudugunun ispati. Filmdeki anne kiz iliskisi „Carrie“yi, tutkunun insan ruhuna zararlari da „Bir Rüya Icin Agit“ filmini cagristiriyor. Sürekli tirnaklariyla kazidigi sirtindan cikan tüy ise „The Fly/Sinek“ gibi insanken yaratiga dönüsen korku filmlerine bir göz kirpma sayilabilir.

Filmin bir bale filmi oldugu senaryosu ve Clint Mansell'in Tchaikovsky'nin efsanevi eseri üzerine yaptigi enfes müzigiyle mühürlenirken; bir bale filmi olmadigi da görkemli bale sahnelerinin filmde kisitli tutulmasidir. Yönetmen bu konuda senaryoyu dagitmamak konusunda ustaca davranmis. Natalie Portman, rolü icin yogun olarak calismis, neticesi gayet iyi olmus. Nina rolü icin yönetmenin esi Rachel Weizs ve Jennifer Connelly de düsünülmüs, sahsen Portman cok dogru bir secim olmus. Anne rolünde ise Meryl Streep ismi gecmis, anlasilan herhangi bir Streep adayligindan bu sene mahrum birakilmisiz.

Adaylar bu ay sonu acaklanacak olsa da bu yapim muhtemelen Natalie Portman'a bir Oscar ödülü kazandiracak. Film, Yönetmen, Senaryo dallarinda da aday olmasini bekliyorum. Kariyeri bu filmle yükselise gececege benzeyen Ukraynali güzel aktris Mila Kunis'in ya da Barbara Hershey'in adayligi, hatta orjinal müzik, makyaj, kostüm ve kurgu adayliklari da gelebilir.