Yönetmen: Florian Henckel von Donnersmarck
Oyuncular: Ulrich Mühe, Martina Gedeck, Sebastian Koch, Ulrich Tukur
Oscar: 1 ödül (Yabancı Film)
IMDB Puanı: 8,5/10
Puan: 10/10
Her izleyişimde farklı bir sinemasal tad aldığım Das Leben Der Anderen, kanımca son 30 yılın en büyük filmlerinden ve gelişen Alman sinemasının ışıldayan en büyük yıldızı. Film hakkında daha önce KadriKarahan sitesinde yazdığım geniş inceleme:
-----------------------------------------------
ONCE UPON A TIME IN EAST GERMANY
Oscar: Yabancı Dilde En İyi Film
BAFTA: Yabancı Dilde En İyi Film
Alman Film Ödülleri: Film, Görüntü Yön., Yönetmen, Aktör, Yrd. Aktör, Prodüksiyon, Senaryo
Toplam: 62 ödül, 21 adaylık.
NOTLAR:
-Das Leben Der Anderen/Başkalarının Hayatı, 2006’da vizyona girmesine rağmen aslında 8 yıllık bir çalışmanın ürünü. Yönetmen Donnersmarck, filmi senaryolaştırabilmek için epey çaba harcamış. Berlin Duvarı’nın yıkılmasından birkaç yıl sonra kafasında beliren hikayenin önce kitaplaşabileceğini düşünüyormuş, daha sonra da senaryoya katkısı olan diğer sinemacılar sayesinde filmleşebileceğini de görmüş.
-Başkalarının Hayatı, 2006 Akademi Ödülleri’nde El Laberinto Del Fauno/Pan’ın Labirenti’ne karşı yarıştı. Altın Küre ödüllerinde Iwo Jima’dan Mektuplar’ın ödülü almasından dolayı herkeste ödülün Pan’ın Labirenti’ne gideceğine dair bir düşünce uyanmıştı fakat ödül, akademi üyelerinin oylarıyla Başkalarının Hayatı’na gitti.
-Filmde, özellikle de son kısımlarda gördüğümüz devlet binalarının tamamı gerçek binalarda çekildi. Doğu Almanya’nın yıkılmasından sonra da ülkenin istihbarat servisi olan Stasi’nin (Staatssicherheit) kayıtları halka açıldı ve böylece birçok insan kendisinin de bu örgüt tarafından dinlenildiğini bu yolla öğrendi.
-İki Almanya’nın birleşmesinden biraz öncesini anlatan filmin, Honecker iktidarı zamanını anlattığını görmekteyiz. Film, dönemi anlatabilmesi açısından oldukça başarılı… Honecker, gerçekten de o kadar kuşkucu bir yönetim sergilemiş ki Stasi’ye ayrılan ödenek ülkenin ordusuna ödenen ödenekle eşit seviyelere yaklaşmış. Gorbaçov’un Perestroyka ve Glasnost açılımlarından sonra biraz daha özgürleşmeye başlayan Demirperde Avrupa’sının en büyük birimi olan Doğu Almanya, Batı’ya karşı olan ezikliğini bu dönemde dağıtmaya başladı. Filmin önemli bir kısmı tam da bu dönemin biraz öncesini anlatır. Filmin dönemi hala halkın Stasi korkusuyla yaşadığı bir süreci işler.
-Costa Gavras’ın Amen filminde Başkalarının Hayatı kastından Mühe, Tukur ve Koch’u da görmekteyiz. O filmde Koch’un rolü kısıtlı olsa da “iki Ulrich”, tıpkı Başkalarının Hayatı’ndaki kadar başarılı bir performans sergiliyorlar.
SPOİLER: (Dikkat, bu bölüm filmi daha önce izlememiş olanlar için uygun değildir.)
-Film, ilk bakışta bir eski-komünist ülkenin sonbaharını anlatıyor görünse de aslında bu yolla insan ruhunun karanlıktan aydınlığa çıkış macerasına yol alan bir araç konumunda. Dinleme uzmanı Wiesler’in daha ilk sahnelerde gördüğümüz çelik soğukluğu, dinlediği sanatçıların hayatlarından aldığı ilham sayesinde yavaş yavaş duruluyor. Sinemada sıklıkla işlenen bir temadır karakter dönüşümü. Das Leben Der Anderen, bu karakter dönüşümünün en iyi örneklerinden biridir. Öyle ki devlet ve daha çok Stasi güvencesini arkasına almış subay Wiesler’i filmin başında sanki daha uzun boylu, daha heybetli görürüz. Fakat zaman geçip de dinlediği sanatçıların tarafında yer aldıkça ve amirinin güveni zedelendikçe gittikçe küçülen bir adama dönüşüyor. Çoğu filmde karakter dönüşümü bir ruhsal devinimi anlatırken Başkalarının Hayatı, hem kamera açıları hem de Ulrich Mühe’nin muhteşem performansı sayesinde dönüşümü fiziksel olarak da ele alabilmiş.
-Wiesler’in dinlediği Dreyman rolünde Sebastian Koch’un inandırıcılığı Ulrich Mühe’nin performansına yetişiyor. İlk başlarda bir muhalif de olsa sisteme karşı durmayı gereksiz bulan Dreyman, zaman geçtikçe ve bu zaman içinde sevgilisi Christa’yı kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kaldıkça cesaretleniyor ve bir yazar olarak üstüne düşeni yapması gerektiğinin farkına varıyor. Batı Almanya’dan gelen dergi editörünün kendine güvenli hali ile Dreyman’ın zayıf ve çökmüş halinin simetrik tezatlığı da bu tema üzerinden incelikle işlenmiş.
-Filmin, Wiesler’in sanatçıları dinleyerek ruhsal değişime uğraması, Dreyman’ın basit bir sanatçı olmaktan bir aktiviste dönüşmesi karşısında Christa’nın tersine işleyen dönüşümü oldukça dokunaklıdır. Sisteme karşı durabilmek ve daha devrimci bir noktada bulunabilmek için feda edilmesi gereken ikonlardan birine dönüşen Christa’nın diğerlerine karşı var olan bu ezikliği filmin sonunda hayatına mal oluyor. Bu noktada senarist ve yönetmen FHD’nin hayalci bir devrimci olmaktan ziyade devrimi gerçekçi bir tabana serebilmiş olduğunu görüyoruz.
-Filmin renklerindeki o bakır rengi ton, bir Doğu Almanya eskisi hikaye için mükemmel bir seçim. Özellikle Wiesler’in dinlemeyi gerçekleştirdiği tavan katının gri tonları karşısında Dreyman’ın evinin sarı bakır rengi bir alaşımla kavruluyormuş hissi vermesi filmin ne denli profesyonelce ele alındığının bir göstergesi.
-Dreyman ile Christa’nın dinlenildiklerini fark etmeden evlerinde sarmaşdolaş sevişmelerinin paralelinde Wiesler’in üstüne düşen yalnızlık duygusuyla kendi kendisine sarılması belki de Avrupa sinemasında görülmeye değer sahneler listesine en tepelerden girmeli. Filmin bir anlık bir özeti gibi olan sahnenin sonunda evine gidip çağırdığı fahişeyle birlikte olan ama yine de yalnızlığını üzerinden atamayan Wiesler’in de Doğu Almanya’da subay olmasına rağmen içinde bulunduğu acınası durumun seyri, sinemanın sevilmesi için başlıca sebeplerden birisi gibi.
-Filmin en çok konuşulan sahnesi finaldeki çözülme sahneleri oldu. Dreyman’ın gerçekleri öğrendikten sonra Wiesler’i bulup teşekkür edeceğini ya da ona benzer bir reaksiyonda bulunacağını düşünen biz izleyici için hem şaşırtıcı hem de sihir gibi bir finalle uğurlandığımızı söyleyebilirim. Uzun süren bir bekleyişten sonra, hakkı teslim edilmişliğin huzuru içinde elinde bulunan “İyi Bir İnsan İçin Sonat” kitabıyla film boyunca ilk kez gülümseyen Wiesler’in yüzünün filmin son karesi olması Duvar’ın yıkılmasından sonra Alman halkının birleşmesinden doğan mutluluğun bir izdüşümü gibi.
SAHNE:
Baskın sahnesi:
Bu sahne, filmin genel anlatımı içinde temponun en çok yükseldiği sahne. Sevgilisini ihbar etmek zorunda kalan/bırakılan Christa’nın, yapılacak baskını bildiği halde eve gelip banyo yapmasıyla başlıyor. Dreyman’ın eve girerken görmediği Wiesler’i biz izleyici olarak görüp şüpheye düşüyoruz. Wiesler, daktiloyu ortadan kaldırmış da olabilir, orada olayları gözlemlemek için de bulunabilir. Hangisi? İşte bu sorunun cevabını öğrenmemiz için biz de baskını beklemek zorunda kalıyoruz. Grubitz’in ekibinin elleriyle koymuş gibi bulacağını düşündükleri daktilonun yerinde bulunamaması anının izleyiciyi rahat ettireceği zannedilirken tam o esnada Christa’nın kendini sokağa atıp bir arabanın altında kalıp ölmesi o rahatlığın kısa süreliğine ertelenmesine tekabül ediyor. Çok acımasızca bir yöntem olsa da o mükemmel finalle gerçek rahatlığı bulan izleyici, böylece tatmin olmuş bir ruh haliyle filmi noktalıyor. Ayrıca kendisine ihanet etmesine rağmen Christa’nın ölmek üzere olan bedeninin başında af dileyen Dreyman’ın, Koch’un mükemmel performansının da sayesinde, aşkının ne kadar büyük olduğuna bir defa daha tanık olabiliyoruz. Bu film sadece bu sahnesiyle değil başından sonuna birçok detay sahnesiyle bir fevkaladelik örneği ama baskın sahnesi hepsinin bir alaşımı gibi.
STAR:
Ulrich Mühe (Wiesler rolünde oyuncu)
Mühe, Doğu Almanya’nın, Honecker döneminde yani filmin anlattığı dönemde hem tiyatroculuk yapmış hem de muhalif kanadın aktif bir aktivisti olarak çalışmış bir aktör. Dolayısıyla filmin ana hikayesinin kodlarını çok iyi bilen bir uzman aynı zamanda. 1953 yılında doğan oyuncunun sinema macerası 1983 yılında başlamış. Dünya çapındaki ilk çıkışı Michael Haneke’nin Amerika’da da aynısını çektiği Funny Games filmiyle olmuş. Almanya’da çok sevilen ve bizde gösterime girmeyen Feuerreiter’deki başarısıyla özellikle Hollywood çevresinde imlenip film teklifleri almış. 2002 yılında Costa Gavras’ın Amen filminde canlandırdığı Nazi doktoru rolüyle bugünkü Wiesler rolünün tohumlarını atmış. Oyuncu, ödüllere boğulduğu Das Leben Der Anderen’deki performansından 1 yıl sonra kansere yenik düşerek hayatını kaybetti.
REPLİK:
“Umut, en son ölür.” (Bakan Bruno Hempf)
Das Leben Der Anderen’e akraba film
The Conversation: Francis Ford Coppola’nın iki Baba filmi arasına sığdırdığı bu kişisel çalışması da tıpkı Başkalarının Hayatı’ndaki gibi bir “dinleyici”nin hikayesini anlatır. Gene Hackman’ın canlandırdığı dinleme uzmanı Harry Caul’un teybe aldığı bir çiftin konuşmasından bir cinayetin işleneceğini öğrenmesinden sonra içine düştüğü ruh hallerini anlatan film, uluslar arası alanda da çok beğenilmişti. Hackman’ın Caul’üyle Mühe’nin Wiesler’i arasındaki benzerlik yalnızca mesleklerinde değildi. Her ikisi de dinledikleri kişiler aracılığıyla kabuk değiştiriyor ve içinde bulunduğu durumu değiştirmeye çalışarak pasif bir dinleyiciden aktif bir konuma geçiyordu




















