Yönetmenler: Jon Cassar (10 bölüm), Ian Toynton (6 bölüm), Brad Turner, Frederick King Keller, Bryan Spicer, Kevin Hooks (2'şer bölüm)
Yaratıcılar: Robert Cochran, Joel Surnow
Oyuncular: Kiefer Sutherland, James Badge Dale
Altın Küre: 1 ödül (En iyi dizi-drama), 1 adaylık (Aktör)
IMDB Puan Ortalaması: 8,6/10 (Puanı en yüksek bölüm: 18 (9,1/10) Puanı en düşük bölümler: (1 ve 2 (8,3/10)
Sezon Puanı: 4/10
SPOILER-----------------
2. sezonu, Başkan Palmer'a yapılan suikastle kapatmıştık. Son bölümde Başkan, yere yığılmış ve saatin tiktakları sessizce geçmişti. Yeni sezon, şüphesiz bu sorunun cevabıyla açılmalıydı. En azından birkaç bölüm sonra cevaba ulaşabilmeliydik. Fakat maalesef sorumuz yanıtsız kaldı. Başkan'a bu suikasti gerçekleştirenler kimlerdi, Başkan durumdan nasıl kurtulmuştu bunları bilemeden yeni öykümüze geçtik.
24, 3. sezonuna Jack'in bir türlü kendisine söz geçiremediği uyuşturucu müptelalığıyla başladı. Tüm sezon boyunca iğneyi bir kez bile enjekte etmemesine rağmen Jack'i oldukça yoran bir sorun olduğunu farkettik. Gerçi nedense ilk 5 bölüm sonra Jack, düştüğü en kötü durumlarda bile uyuşturucuyu aklına getirmedi. Yeni sezon, öncekinden 3 yıl sonrayı anlatarak başladığından haliyle bazı değişiklikler de oldu. Tony ve Michelle evlendi. CTU'ya Chloe, Gael, Chase, Adam gibi yeni karakterler katıldı. Chase, Kim'in yeni sevgilisi olarak, Chloe, örgütün şamar oğlanı olarak, Adam da kıl adam kontenjanından listemize girmiş bulundu. Daha da önemlisi Jack, kızını CTU'ya aldırıp güvenliğinden emin bir hale getirdi. Yapısal olarak da diziye birçok yeni prodüktörün katıldığını gözledik.
Senaryo olarak ilk sezonda Başkan'a suikast, ikinci sezonda nükleer bomba tehlikelerini içeren
24, üçüncü sezonda bu kez biyolojik silah tehlikesini gündeme aldı.
24'ün bu açıdan eldeki kıt kaynakları çabuk sömürdüğünü görüyoruz. Ayrıca Kim Bauer'in ilk iki sezonda CTU dışında başını durmadan belaya soktuğundan hikayeye bir üçüncü katman ekleyen karakter olarak bu sezonda CTU'ya alınmasıyla bu katmanı elemine eden bir öykü var karşımızda. Sırf bu bile 3. sezonun ilk ikisine oranla neden başarısız olduğunu gösteriyor. Ayrıca bu kez Başkan'ın uğraştığı mesele de fazla yapay kaçmış. Jack Bauer, kızını CTU'ya aldırır da Başkan boş durur mu? O da kardeşini başdanışman yapmış. Sezon boyunca bir "David", bir "Mr. President" hitabı yer değiştirip duruyor bu sebeple. Hatta Başkan'ın bir sahnede "bana Mr. President diyeceksin" terslemesine bile şahit olduk ki David Palmer'a hiç yakıştıramadık bu ego tatmini vaziyetini. Ayrıca Başkan'ın tıpkı ilk iki sezonda olduğu gibi başına dert açan karakter yine bir kadın. Fakat her nedense Doktor Anne karakterini ilk yarıdan sonra bir daha göremedik. Böylece bu kısım da havada kalmış oldu.
Meksika uyuşturucu karteli ve Salazar kardeşler teması ilgi çekiciydi, keşke hikaye hep bu açıyla sürdürülebilseydi. İkinci yarıdan sonra biyolojik tehdit ve Stephen Saunders belası biraz klişeye kaçtı. Hele hele de Ramon Salazar rolünde
Joaquim de Almeida adeta döktürürken, dizinin yarısında elemine olması epey can sıkıcıydı. Tabii Claudia rolündeki
Vanessa "dudak" Ferlitto'yu da es geçmemek lazım. Bazen senaristler öldürülecek kişiyi iyi seçemiyorlar.
9, bölüm için iki ayrı not almışım. İlki ilginç; Ramon Salazar Jack Bauer'ın kafamızdaki algısını özetliyor. "Bu herifin kediden çok canı var" lafı sezonun en iyi repliğiydi bence. Diğer not da Nina Myers'la alakalı. Nereden çıktı şimdi bu diye karalamışım her bölüm için tuttuğum word sayfasındaki bölüme. Sonradan öğreniyoruz ki Başkan kendisini söz verdiği üzere affetmiş ve Kuzey Afrika'ya sürmüş. (Bu açıklamayı izlerken aklıma
Şekerpare'den bir
Şener Şen repliği geldi: "Söyle, hepsini Erzurum'a sürdüm; şark hizmeti yapsın orospular" :) ) Mantıklı fakat gereksiz. Zaten iki sezon boyunca bu kadınla uğraşmışız artık kabak tadı verdiğinin anlaşılması gerekiyor. Neyse ki nihayet Jack, kendisini kalbura çevirdi de kurtulabildik.
24'ün kurgusu artık kesinleştiği üzere iki yarılı. 12. bölüm sonunda sorunun çok büyük bir kısmı çözülüyor ama ondan sonra ilk sorunla bağlantılı olarak yeni ve daha büyük bir sorun başlıyor. Bir kere de yanılalım istiyorum. Kısmet 4. sezona artık. Bu arada tam da 12. bölümde
Sean Callery'nin ilk defa tema müziği kullandığını görüyoruz. Bir aksiyon dizisinde bunu yapmak için 60 bölüm beklemek iyi bir sabır ister herhalde.
3. sezonun en önemli özelliklerinden birisi de CTU içindeki sosyal ilişkilerin ne kadar bozuk olduğunu göstermesi. İlerleyen bölümlerde doruğa ulaşan bu sorun, 13. bölümde Kim'in Tony'yi Michelle'e "konsantre olamıyor" diye şikayet etmesiyle başlıyor. Aynı Kim aynı bölümde Chloe'ye de durup dururken tersleniyor. Kim'in genel kabul görmüş antipatisi sayesinde gözümüze güzel görünmemeye de başladığını belirtelim. Ayrıca Tony için yaptığı ispiyon sayesinde Tony'nin Ryan ve Michelle'i yerin dibine soktuğu bir test sahnesi de izledik ki bu sahne sezonun en iyi sahnesiydi. 13. bölümün bir başka notu da bir teknik hatayla ilgili. Bu bölümde Sherry'nin arabasında plaka olmadığını görüyoruz. Ex-first lady olmasından kaynaklanıyorsa onu bilemem!
14. bölümden ilginç bir olay: Nina, Tony'nin boynunun kanadığını söylüyor. Birazdan kaçış için yaptığı ilk hamlede de iğneyi kendi boynuna saplıyor. İlginç bir tesadüf mü yoksa senarist yeteneği mi bilemedim.
Bu bölümün ilginç karakterlerinden biri de haklılığı yerden başlayıp göğü bulan Alan Milliken'di. Başkan'ın kardeşinin karısıyla yattığını öğrenen, tekerlekli sandalyeye mahkum zengin ve nüfuzlu siyahi Alan, diziye ölümüyle beraber bir polisiye soruşturma da getiriyor. CTU tipi aksiyon soruşturmadan ziyade alenen bir dedektiflik olayına dönüşen bu yan tema başlarda heyecan vericiyse de senaristler bindikleri dalı keserek bu şansı da elimizden alıyorlar ve soruşturma bir anda çöpe atılıyor.
İlk 2 sezonda "asıl adam"lar, tanıdığımız yetenekli ve büyük aktörlerden müteşekkildi. Geçen haftalarda rahmetli olan
Dennis Hopper ve
Tobin Bell'den sonra beklentiye girmiştik ki kendisini
Lagaan: Once Upon A Time In India/Bir Zamanlar Hindistan'da filminden tanıdığımız
Paul Blackthorne'la karşılaştık. Berbat bir seçimdi. Aktöre lafım yok, kesinlikle yetenekli fakat milyonlarca Amerikalıyı ölüme gönderecek virüsleri hazırlayan bir adam için biraz daha antipatik birini bulmak gerekirdi. Blackthorne çoğu sahnede Jack Bauer'dan daha sempatik geldiği için son 8 bölümde müthiş bir özdeşleşme sorunu yaşamış olduk.
Önceki sezonlarda bürokrat kimliğini adeta bir zırh olarak kuşanmış Ryan'ı yavaştan tanımaya başlamıştık. Bu sezonda Ryan'ı daha yakından tanıma fırsatımız oldu. Gördük ki Ryan aslında kötü niyetli bir adam değil. Gerektiğinde insancıl yönleri de ortaya çıkabiliyor fakat sadece inisiyatif sorunu var. Demeye kalmadı Ryan da rahmetlik oldu. Üstelik daha acısız yöntemler dururken kafasına kurşun yiyerek. Bu arada kafaya sıkılan kurşun kafatasını dağıtır ey senaristler. Ayrıca başın arka bölümünden sıkılan bir kurşunun kanı önden akmaz ki bunu kafatası dağılmaz şeklindeki olmayacak ön koşul için söylüyorum.
Chloe, toplamda Jack Bauer'dan sonra dizinin toplam 8 sezonunda en çok görülen karakter. Diziye bu sezon dahil olmasına rağmen bu karakter hakkında belli ki istikrar sağlanmış. İyi de olmuş. Karakterin ilk sezon katharsisini uygulamak amacıyla oldukça zeki ve her öngörüsü gerçekleşen bir profil çizilmiş. Adam'ın zıttı gibi bir şey. Bu arada Adam karakterinin insanda antisemitik duygular başlatma potansiyeli olduğunu da belirteyim.
Tony Almeida, dizinin finalinde hapse doğru gidiyordu. Eğer karısını kurtarmak için yaptıklarından bir gün dahi hüküm giyecekse dizinin benim için sonu geldi demektir. Üç sezon boyunca tam bir kahraman yaratıp sonunda o kahramana bu tip bir sonu uygun göremezsiniz. Bu ancak bir filmde olur. Diziler için geçerli değildir. Ki bu duruma sebep olan Jack Bauer'ın ana karakter olarak topladığı antipati izleyiciyi diziden de soğutur. Sırf bu durumdan dolayı bile Altın Küre'de diziyi birinci ilan etmenin saçma olduğunu düşünüyorum.
SPOILER-----------------------------------
Favori Karakter:
Chloe O'Brian
Favori Bölüm:
12