31 Aralık 2010 Cuma

INDIANA JONES AND THE KINGDOM OF THE CRYSTAL SKULL/INDIANA JONES: KRİSTAL KAFATASI KRALLIĞI (2008)

Yönetmen: Steven Spielberg
Oyuncular: Harrison Ford, Shia Labeouf, Cate Blanchett
IMDB Puanı: 6,5/10
Puan: 8/10

Öncelikle şunu söylemeliyim ki Indiana Jones serisinden en az bir film izlemediğim bir sene benim için heyecansız bir senedir. Bu yıl da nasıl olduysa bu seriyi unutmuştum ki yıl bitmeden aklıma geldi ve hem kendim o eğlenceyi bir daha yaşadım hem de öğrencilerimin çocuk dimağlarına Indy abilerini yerleştirdim. 1 aydır okuduğum ve hala bitiremediğim (sebebi kitabın kendisi değil tamamen Almina'dır) Erich von Daniken kitabı Erinnerungen an die Zukunft/Tanrıların Arabaları'ndaki eski çağlara ait, uzaylıların yaptığı iddia edilen yapılar hakkında yazılanların içimde tarif edilemez bir şiddetle beni Doktor Jones'a yönlendirdiğini söylemeliyim. Dünyada görmek istediğim ilk 3 yerden biri olan Peru'daki Nazca düzlüklerini de içeren hikayesiyle IJ4 (Filmin adı çok uzun olduğundan bununla idare ediverin.)  4. kez izlerken bile her türlü sinemasal duyguyu yaşattı bana.

Seride epey hakkı yenen bir filmdi IJ4. Evet önceki filmlere nazaran biraz yapay biraz da sarsak gözüküyordu ama 60'larına gelmiş bir Harrison Ford'dan ve artık her adımı klişeleşmeye yüz tutan film serisinin varlığını bile bile izlemiştik filmi zaten. Üstelik sinemada izlediğim tek Indy filmi olması gibi kalbimde ayrı bir yer tutması da vardı kaderde. Bir kere her şeyden önce serinin en komik filmiydi. 2. filmdeki kasvet, 3. filmdeki bilimsellik ve ilk filmdeki macera serinin kendi içindeki baskın yanlarıydı. Komedi zirvesi ise 4. filme düşmüştü zahir.

Steven Spielberg'in de dediği gibi önceki filmleri geçecek bir film olması zaten baştan plan dahilinde değildi. Her şey Indy hayranlarının bitmez tükenmez 4. film isteği ve Harrison Ford'un ısrarıyla başlamıştı. Ki bu filmin gösterime girmeden evvel bir 15 senelik mazisi de vardı. Spielberg'i ikna etmek George Lucas için deveye hendeği atlatmakla eşdeğerdi. Nihayet hendek de geçilmiş ve senaryo konusunda büyük ikilemler yaşanmıştı. The Shawshank Redemption/Esaretin Bedeli, The Green Mile/Yeşil Yol gibi önemli filmlerin yönetmeni Frank Darabont'a yazdırılan ilk senaryo kabul görmemiş ve aynı mevzu üzerinden Hollywood'un altın senaristlerinden David Koepp hikayeyi yeniden yazmıştı. Filmin adını koymak bile neredeyse 6 ay sürmüştü. Shia LaBeouf'un oynadığı Indy Jr. karakterinin kız mı erkek mi olacağı bile uzun uzun tartışılmıştı. Nihayet film, ilk 3 bölümde olmayan uzaylı (gerçi filmde uzaylıdan ziyade boyutlararası yaratıklar terimi geçiyor) teması, küçük Indy ve Indiana Jones yaşlanacağı için haliyle Soğuk Savaş yılları ve Rusları çeşni yaparak çekilmeye başlanmıştı.

Filmde Indiana Jones'un ilk kez göründüğü sahne, efsanenin geri döndüğüne dair imza gibi adeta. Indy'nin ilk filmden beri ezberlediğimiz gölgesi, kirli şapkası eski dostun geri geldiğini müjdeliyordu ve daha ilk replikler bile seyirciyle temas halindeydi. Maceranın zor geçeceğine, artık yaşlandıklarına dair ufak bir muhabbetle selamlanıyorduk. İlk 3 filmdeki gibi, filmin geri kalanıyla bağlantısı çok az olan bir mini macera bu filmde yaşanmıyor ve direkt hikayeye geçiliyor. 51. Bölgedeki çatışma ve ardından gelen müthiş nükleer patlama sahnesiyle hiç hız kesmeden Indy ile oğlunun tanışmasına yol alıyor film.

Mutt Williams, Indy'nin kendine özgü giyim tarzından ziyade Marlon Brando'nun The Wild One/Kanlı Hücum filmindeki haline özenen bir çocuk. Indy, nasıl kamçısıyla özdeşleşiyorsa o da bıçağıyla özdeşleşmiş. Shia LaBeouf ne kadar özenli oynasa da yine de gönüller Indy'de olduğundan çocuğa alışabilmek bizim için zor geliyor. Film, dönemin şartlarını da es geçmiyor ve Amerika'daki anti-komünizm çılgınlığını, Indy'yi komünist şüphesiyle fakülteden atmaya kadar götüren FBI'ı da hikayeye dahil ediyor.

Şüphesiz filmin en keyif verici sahnesi ormanda arabalar üzerinde geçen çatışmalar. David Koepp'in aksiyon senaryosu yazmada nasıl mahir olduğu salt bu sahneyle bile gözden kaçmıyor. Karen Allen'in aynı deli kız tavırlarıyla yıllar sonra karşımıza çıkması, Indy'nin babalık duygusuyla nasıl nevrinin döndüğü, arkeolojik tema zenginliği IJ4'ün gönlümüzde yer etmesi için ile yeterli sebeplerken Cate Blanchett'ın oya gibi işlediği kötü kadın tiplemesi pastaya sos oluyor.

Aslında şu var; herhangi bir Indiana Jones filmi ne kadar anlatılsa anlatılsın, hakkında ne yazarsak yazalım keyfini alabilmek için bizzat izlenmesi gereken bir filmdir. Steven Spielberg'in içinde hiç büyümeyen o çocuk ve Lucas, Ford, Koepp gibi macerayı sunma konusunda dehalar da cabası. IJ4, sadece bunun için bile bağırlara basılası.

İlginç Bilgi: Stalin'in gerçekten de kristal kafatası saplantısı varmış ve Kızıl Ordu'dan bir grup askeri gerçekten de bu kafataslarını bulmak için oluşturmuş.

30 Aralık 2010 Perşembe

MUHARREM KAŞITOĞLU - 60'LAR HİKAYE 70'LER TERANE 80'LER ŞAHANE (2006)

Şevval Sam, Göksel, Işın Karaca gibi sanatçıların, eski şarkıları yeniden düzenleyerek seslendirdikleri albümler hakkında genel bir şey söylemiştim. Bu albümü muhtemelen seveceksiniz, ama bunun sebebi şarkıcılar değil şarkılar olacak. O şarkılar o kadar güzel ki, kim ne kadar zarar verirse versin özdeki güzelliği bozamıyor. Muharrem Kaşıtoğlu'nun 4 kez farklı baskılarla çıkan ve çıktığı dönem kitabevlerinde hafif çaplı bir rüzgar estiren kitabı da aynen o albümler gibi. Okurken hiç sıkılmıyorsunuz hatta bol bir zamanda bir okuyuşta bitirebilirsiniz. Kitabı okurken sürekli gülümsersiniz eğer o yılları yaşamış ya da o yılların kültürüne derin bir ilgi duyuyorsanız. Ama maalesef bu etkiyi yaratan şey kitap değil, içeriğinde anlatılanların özündeki güzellik. Kaşıtoğlu, her yerinden samimiyet akan ama acemice yazdığı bu kitapta fazla üstünkörü bir çalışma yürütüyor çünkü.

İnternet sitelerinden direkt alıntılanmış cümleler de içeren kitap, zaman zaman tarih hatasına düşüyor ve aslen 70'li yıllarda popüler olup 80'lerde o popülaritesini yitirmiş konuları ya da zaten 90'larda çıkmış kişi ya da konuları kitabına pek araştırmadan alıyor. Görsel kullanarak anlatılması elzem bazı maddelerde işi hayalgücümüze bırakıyor. Üzerinde durulabilecek bazı önemli bilgiler vererek okuyucuyu daha da meraklandırmak yerine her şeyi duygularıyla anlatıyor. Farzı misal bir misket oyununun nasıl oynandığını uzun uzun anlatıyor ama mesela bir Ondülin'in ne olduğundan hiç bahsetmeden sadece duygularını aktarıyor. Dönemin en önemli müzik ya da sinema olay ve kişilerini pas geçip kitabın sonlarına doğru bolca şarkı örneği vererek yer kaplıyor. En kötüsü de her açıdan güzelliği diğer on yıllara göre kat be kat fazla olan 70'li yılları ve Türkiye'ye popüler kültürün ilk defa uğradığı 60'ları hikaye ve terane olarak nitelendirmek. Oysa 80'lerde gündelik kültürümüze yerleşen ve ampirik bilgi kalıbıyla kullandığımız her şeyin önceki iki on yılın mirası olduğunu unutuyor.

Yine de kitap, unuttuklarımız hatırlatmasıyla, bilmediklerimizi bildirmesiyle okunmadan geçilmeyecek bir kitap. Keşke daha özenli hazırlanmış ve farklı bir isim kullanılmış olsaydı ama olmuş bir kere işte!

Puan: 3/10

28 Aralık 2010 Salı

FAHRENHEIT 9/11 (2004)

Yönetmen: Michael Moore
IMDB Puanı: 7,6/10
Puan: 8/10

11 Eylül saldırılarıyla ilgili çok sayıda belgesel yapıldı ama en başarılısı ve en çok konuşulanı Michael Moore'un Fahrenheit 9/11'i oldu. Cannes'da Altın Palmiye almak gibi büyük bir başarı elde etti. Senatoda bile Başkan Bush'un muhaliflerince içindeki doneler kullanıldı. Üstelik bir belgesel yapım olmasına rağmen 11 Eylül günü çöken binaların görüntülerini içermiyor, o an olanları yalnızca ses olarak veriyor ve hemen Bush'un haberi ilk öğrendiği ana dikkatini veriyordu. Klasik belgeselcilik anlayışındaki olandan ziyade olacaklara yoğunlaşıyor ve bunun için Bush ailesinin geçmişini karıştırmaya kadar gidiyordu.

Belgesel iki yerde kendi zirvesini yakaladı. İlki Britney Spears'ın ağzında jikletiyle yaptığı bir ropörtajdaki son derece cahilce sözleri ve tipik Amerikan alt-tip halkının ikonunun halini gösterildiği bölümdü. Bu kısacık bölüm, belgeselin yapım sebebine de bir anlamda açıklık getiriyordu. İkinci zirve ise Michael Moore'un broşürleri eline alıp senatörlere oğullarını Irak'taki savaşa göndermeleri için tanıtım yaptığı bölümdü. Bu bölümle birlikte film, sadece bir anlatıcı değil aynı zamanda aktivist bir tutum da takınmış oluyordu. Michael Moore'un zarif ısrarlarının senatörlerce "kendine daha iyi bir iş bul" şeklinde cevaplanması ise Bush Jr. döneminde Amerikan politikacılarının halini tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyordu.

Fahrenheit 9/11, tam 2 saat boyunca Irak'taki Amerikan askerlerinin yerel halka yaptığı işkenceler de dahil olmak üzere birçok şeyi heyecanlı ama tam bir profesyonellikle anlatıyor ve Moore'a daha bir dikkat kesilmek için iyi bir sebep oluşturuyor. Ülkemiz için bugün artık habercilik anlayışının posası çıkmış olan Uğur Dündar'ın eskiden yaptıklarını da örnek alarak işe koyulacak bir Michael Moore dilemekse konunun yerli tarafı oluyor.

İlginç Bilgi: George W. Bush, Condoleezza Rice, Donald Rumsfeld ve Britney Spears bu filmde yer aldıkları arşiv görüntüleriyle de olsa en kötülere verilen Razzie (Ahududu) ödülüne sahip oldular.

27 Aralık 2010 Pazartesi

NEFES: VATAN SAĞOLSUN (2009)

Yönetmen: Levent Semerci
Oyuncular: Mete Horozoğlu
Sinematürk Puanı: 8,87/10
IMDB Puanı: 8/10
Puan: 7/10

30 yılını doldurmak üzere olan PKK ile mücadele eğer başka bir ülkede, mesela pek tabii ki ABD'de yaşansaydı, bir ikisi Oscar ödüllü olmak üzere konuyla ilgili sürüyle film çekilirdi sanırım. Ama maalesef Türk sineması bu konuya nedense ya hiç eğilmedi ya da kıyısından köşesinden geçti. Bir de "hepimiz kardeşiz, bu kavga ne diye" içerikli samimi ama içi biraz boş filmler yapıldı. Tarık Tarcan ve Berhan Şimşek'in biri subay diğeri PKK komutanı rollerinde vasatın üstünde iş çıkardıkları Işıklar Sönmesin, bu temayı popülerliğe kavuşturacak ilk filmlerden biriydi mesela. Uğur Yücel'in Yazı Tura'sı da direkten dönen bir terör hikayesiydi. Nefes ise 2009 yılında tam da Habur sınırındaki şenlikli girişlerin üzerine denk gelmişti ve ben dahil bir çoğumuz ya aşırı milliyetçi ya da gereksiz yere militarist övgü içeren bir filmdir diye hep pas geçmiştik. Oysa IMDB'de bile Top 250 listesine girebilmeyi başarmış, korsan DVD tezgahlarında "gelirinin bir kısmı askerimize gidiyor" diye korsanları çıkarılmamış kendi çapında prestijli bir filmdi.

Meğer karşımızda neredeyse The Thin Red Line/İnce Kırmızı Hat seviyesinde (The Thin Red Line, Nefes'ten daha iyi ama ben Nefes'i daha çok sevdim) bir film varmış. Reklam ve klip sektöründen gelme ve henüz ilk filmini kotarmış olan Levent Semerci'nin görüntü çalışması olsun, şiirsel monolog ve iç sese dayalı senaryosu olsun belli bir klasa sahip bu film. Askerlerin yüzeysel geçildiği, Doktor ve Mete'nin sarmal çatışmasının hakkının verilmediği gibi noktaları taşımakla birlikte özellikle ikinci yarısı belki de ruh halini asla anlayamayacağımız ileri karakol askerleri ve doğru ya da yanlış bir ideal için çatışan karşı tarafın kayıplarının sadece can ya da organ olmadığını çarpıcı bir dille belgeliyor. Komutan Mete'nin sıhhiyeci asteğmeniyle karşılıksız monologunda filmin şiirsel dili üst seviyeye çıkıyor ve sinemayı edebiyatla harmanlanmış halde seven benim türümden izleyicilere bayram ettiriliyor.

Çıkışı neredeyse 2 yıl geciken ve Mete Horozoğlu hariç tüm oyuncuları amatör olan filmde asker rolünü oynayacak olan gençler aylarca özel komando eğitimi almış. Karla kaplı sınır karakolu için Antalya'da iklimi birebir aynı bir bölge bulunmuş ve kısa bir Halkalı sahnesi hariç tüm film burada çekilmiş. Daha ilk sahnedeki helikopter çekimiyle müthiş kareler taşıyan filmin ilk tanıtımı için meşhur "uyursan ölürsün" sahnesi seçilmiş. Filmin de dört başı mamur denilebilecek iki sahnesinden biri olan bu sahne bir kerede çekilmiş. Finaldeki çatışma sahnesi ise Türk sinemasında bir benzeri olmayan, kusurlu ama emeği bol bir sahne olarak şimdiden literatüre geçti.

Bana göre filmin en büyük kusuru, Mete'nin tüm hırs ve hıncının arkadaşının öldürülmesiyle tavan yapması oldu. Askerlerin idealleri ve çatışma konsantrasyonu bu yüzden Mete'ninkiyle fazlaca örtüşmedi zaten. Buna karşın teröristlerin motivasyonu yerinde çizilmiş ve denge ancak böyle sağlanabilmiş. Nefes, (böylesi asker ve askerlik kavramlarına çok farklı bir pencereden bakan film için Vatan Sağolsun eklemesi fazla klişe kanımca) peşi sıra gelecek filmler olursa eğer, başarılı bir çıkış kaynağı olabilir.

İlginç Bilgi: Filmde biri IMDB'ye kadar düşmüş olan iki önemli hata var. Birincisi, askerler tekmil verirken ilçe değil il bilgisi verirler. Filmde bir asker tekmilinde Bandırma'yı kullanıyor. İkinci hata ise filmin finalindeki Götür Beni Gittiğin Yere şarkısında. Zira film 1993 yılında geçmesine rağmen şarkı 1996 çıkışlı.

18 Aralık 2010 Cumartesi

ALMİNA EDA


Yönetmen: Muhammed Tiryaki, Pınar Tiryaki
Oyuncular: Almina Eda Tiryaki
Oscar: En şirin bebek ödülü
Puan: 10/10

Bu blogda ilk kez izlemeye daha yeni başladığım bir filmin profilini çıkarıyorum. Çok uzun bir ömürde en heyecanlı, en güzel filmim olur inşallah.

16 Aralık 2010 Perşembe

YAZILI SORULARINA VERİLEN KOMİK CEVAPLAR

Öğretmeni olduğum 4. sınıfa ayın başında yaptığım yazılılarda bazen öyle cevaplar geldi ki gözlerimden yaş geldi gülmekten. Kalın yazdığım bölgeler, boşluk doldurma sorusunun cevabı. Yazım hataları ise tamamen öğrencilere ait. İşte o cevaplar:

1-Karayolunda insan, hayvan ve yük taşımaya yarayan araçlara ne ad verilir?
Cevap: Yaya (Haksız da sayılmaz aslında)

2-İskelet nedir?
Cevap: İskeletimiz olmazsa nefes alamayız. (Uzun bir mantık süzgecinden geçirince cevap doğru görünüyor.)

3-"En küçük kemiğimiz iskelet boyundadır." (Sen bi' de en büyüğünü gör.)

4-Lif hakkında bilgi veriniz.
Cevap: Banyodayken lifi belime sürersem çok rahatlarım. (İşte favorim. Bin yıl yaşasam gene unutmam bu keyifbaz cevabı.)

5-Doğru cevap: uzun kemik, kısa kemik, yassı kemik (kemik çeşitleri)
Öğrenci cevabı: uzun kemik, kısa kemik, eyik kemik. (Bkz. 2. sorunun yorumu)

6-"İskelek" (Hayatın kelek yaptığı tiplerden bu çocuk.)

7-Lif hakkında bilgi veriniz.
Cevap: Lif, kolda bulunan organ gibi bir şeydir. (Organımtrak)

8-"Kemiklerimiz olmassa damarlarımız olmas." (Post-modern Gollum)

9-"Kemik olmasaydı ölürdük." (Yetkilileri göreve çağıran tip.)

10-"Kas güçlü olan güçlerimiz." (Bunu çözmesi için CIA'e gönderdim. "Kompüteri bozdun" diye cevap yolladılar.)

11-"Kafatasımızı, evet dış etkenlerden korur." (Evet!)

12-"Diyavram olmasaydı koku alamazdık." (Diyavram: Bir Katilin Hikayesi)

13-"Sekiz tane lif bulunur: boğaz, gıtlak, burun, kol, kafatası" (Lif öğretme konusunda berbat olduğumu hissetmeye başladım. Sayı saymayı ise hiç sormayın.)

14-"Atatürk bilan kurmuş." (Plan kelimesinin en şirin yazılımı.)

15-Soru: Atatürk hakkında bilgi veriniz.
Cevap: Atatürk'ü çok severim. (Ergenekoncu bu.)

16-Soru: Atatürk hakkında 5 adet bilgi veriniz.
Cevap: 1-Atatürk, bizi kurtardı. 2-Atatürk dünyayı kurtardı. 3-Atatürk bütün dünyayı kurtardı. (Mars'ı unutmuş. Bir de aklıma kayaları tekmeleyen Cüneyt Arkın geliyor, tutamıyorum kendimi.)

14 Aralık 2010 Salı

ALTIN KÜRE 2010 ADAYLARI BELLİ OLDU

Konu sinema olunca en sevdiğim mevsim kış mevsimidir. Birçokları yaz filmlerini tercih etse de kış, ödül törenleriyle bir başkadır benim için. Gerçi takip ettiğim topu topu iki yarışma var. Biri Altın Küre diğeri de Oscar ama olsun, yine de o Aralık ortası-Mart sonu arasındaki heyecan başka hiçbir dönemde bulunmuyor. Bugün Altın Küre'nin yeni adaylarının açıklanmasıyla da dönem açılmış oldu. Geçtiğimiz yıl büyük ödülü Avatar'ın kazandığı Altın Küre-2010'un en iyi film kategorilerindeki adaylar şunlar:

Drama:

Black Swan
The Fighter
Inception/Başlangıç
The King's Speech
The Social Network/Sosyal Ağ

Inception'ın adaylar arasında olması bu yılki Oscar törenlerini de mutlaka etkileyecektir. En azından The Dark Knight/Kara Şövalye'ye yapılanlar bu yeni Christopher Nolan filminin başına gelmeyecek gibi duruyor. IMDB Top 250'de 3. sıraya kadar yükselecek büyüklükte bir film olmadığını daha önce belirtmiştim. Ama en azından 2010'un en çarpıcı filmi olacağını söyleyebilirim. David Fincher'ın nedense çok şey beklemediğim ve çıktığı günden beri, izlemek için hiç uğraşmadığım The Social Network/Sosyal Ağ'ı da listenin önem sırasında ikinci filmi. Diğer 3 filmden Black Swan ABD'de gösterime girdi ve Darren Aronofsky'nin Requiem For a Dream/Bir Rüya İçin Ağıt haricindeki en iyi filmi olduğu yazılıp çiziliyor. Film bize 25 Şubat'ta gelecek. The Fighter ve The King's Speech ise henüz ABD'de bile toplu gösterime çıkmadığı için haklarında bir not ekleyemeyeceğim.

Komedi/Müzikal:

Alice in Wonderland/Alis Harikalar Diyarında
Burlesque
The Kids Are All Right
Red
The Tourist/Turist

Türkiye'de gösterime girmiş olan 3 filmden ilki Alice in Wonderland, Tim Burton'ın en kötü filmi olarak anılırken Altın Küre adayı oldu, ilginç! Das Leben der Anderen/Başkalarının Hayatı'ndan sonra uzun bir süre film çekmeyen Florian Henckel von Donnersmarck, The Tourist ile hemen Hollywood'a transfer olmuştu. The Tourist de ABD'de hiç beğenilmedi. Robert Schwentke'nin komedi ya da müzikal janrına pek uymayan filmi Red'in bu listede olması ise pek tuhaf. Burlesque, ABD'de gösterime gireli pek uzun süre olmadı bize de ocak ayında geliyor. The Kids All Right ise yaz sezonunun filmlerinden olmasına rağmen bugüne kadar esamesi okunmadı. Kısacası drama adayları ne kadar tutarlı görünüyorsa komedi/müzikal adayları da bir o kadar tutarsız durumda

Yönetmen adayları drama dalındaki 5 filmin yönetmenlerinden oluşuyor. Johnny Depp, en iyi aktör dalında hem Alice in Wonderland hem de The Tourist adına yarışıyor. Sinema dergisinin bu yıl en iyi aktrist Oscar'ının baş adayı olarak gösterdiği, Fair Game'in oyuncusu Naomi Watts'ın adı Altın Küre listesinde bulunmuyor. Al Pacino, kazandığı Emmy ödülünden sonra You Don't Know Jack filmindeki rolüyle bu kez de Altın Küre'ye aday. Aktör, Serpico, Scent of a Woman/Kadın Kokusu ve Angels in America'dan sonra 4. Altın Küre'sini kazanabilir. Michael Douglas, yerden yere vurulan performansına rağmen Wall Street: Money Never Sleeps filmiyle adaylar arasında yer alıyor. Kraliçe Elizabeth bu kez de Helena Bonham Carter sayesinde temsil ediliyor. Slumdog Millionaire/Milyoner'deki ortaklıklarının getirdiği başarıdan sonra Danny Boyle ve senarist Simon Beaufoy bu kez de 127 Hours'la karşımızdalar. İkili Altın Küre'de aday listesinde.

Bu notu ayrı bir paragrafta yazmak istedim. Bu sene Leonardo Di Caprio'nun senesi olacak dedik. Martin Scorsese'nin başarılı gerilim filmi Shutter Island/Zindan Adası ve Inception'daki rollerinden en az biriyle Oscar'a doğru gider dedik ama Di Caprio da adaylık bile alamayanlar arasında.

Ödül 16 Ocak 2011'de verilecek, ben de ara ara notlarımı çıkarırım ve ondan sonra Oscar 2010'a doğru yol alırız. Hadi bakalım!

VANTAGE POINT/BAKIŞ AÇISI (2008)

Yönetmen: Pete Travis
Oyuncular: Dennis Quaid, Forest Whitaker
IMDB Puanı: 6,7/10
Puan: 5/10

Yönetmen Pete Travis'in ilk uzun metraj sinema filmi, Barry Levy'nin yazdığı filme alınan ilk senaryo, Matthew Fox'un Lost sonrası ilk önemli rolü. Bu kadar çok ilk birleşince ortaya vasat bir film çıkacağı zaten baştan belli oluyor ama William Hurt, Sigourney Weaver, Forest Whitaker gibi önemli oyuncuların filmde yer almayı kabul etmeleri de bir soru işareti bırakıyordu kafalarda. Üstelik film, tıpkı Rashomon ve The Killing/Son Darbe gibi iki klasiğin izinden gidip aynı olayı farklı karakterlerin gözünden anlatmayı seçiyor.

8 farklı kişinin İspanya'nın Salamanca kentinde Amerikan başkanına düzenlenen suikaste tanıklığını birleştirerek tek bir olay örgüsü ortaya koymaya çalışan film, en çok da bu en önemli amacında çuvallıyor. Stanley Kubrick'in Son Darbe'de oya gibi işlediği kurgu biçimini sürekli devamlılık hatalarıyla tekrar edemiyor Vantage Point. Zorlama karakterleri, mantık hataları, oyuncuların etkileşimsizliği ve en önemlisi de sürprizini çok çabuk belli etmesiyle (başkanın içerideki düşmanını ilk görüşte anlayabiliyorsunuz) epey bir olumsuzluğu yükleniyor film. Kendini kurtaran ise MTV videoklip tarzı hızlı kurgusu, araba takibi gibi heyecanlı sahneler ve biraz olsun yan oyuncuların iyi performansı oluyor. Lakin günümüz 16-21 yaş arası üniversiteli sinema seyircisinin "adamlar yapıyor abi" nidalarıyla izleyeceği bir film olduğunu da belirteyim. Filmin sürprizi belli etme eksisi haricindeki diğer tüm olumsuz özellikleri ben ve benim gibi delileri ilgilendiriyor.

İlginç Bilgi: Dennis Quaid'in canlandırdığı Gizli Servis ajanı, In the Line of Fire/Ateş Hattında'da Clint Eastwood'un canlandırdığı Gizli Servis ajanı karakterinden birebir kopya edilmiş. İki karakterin yalnızca isimleri farklı o kadar.

MIDNIGHT RUN/GECEYARISI AVI (1988)

Yönetmen: Martin Brest
Oyuncular: Robert De Niro, Charles Grodin
IMDB Puanı: 7,5/10
Puan: 7/10

Robert De Niro'nun önemli sayılabilecek filmleri arasında yalnızca The Mission/Görev'i izlemek için bekletiyordum. Posta gazetesi sağolsun, pek büyük beklentimin olmadığı ama izlemesi keyifli olacağı muhtemel, Midnight Run'ın DVD'sini verince arşivdeki az sayıda eksik De Niro filmlerinden biri daha yerine konulmuş oldu.

Martin Brest'i çoğunluk, biri çok iyi diğeri çok kötü iki Al Pacino'lu filmiyle tanır. Pacino'ya tek Oscar'ını kazandıran Scent of a Woman/Kadın Kokusu ve Jennifer Lopez ile Ben Affleck'i buluşturan Gigli/Zor Aşk, Brest'in filmleridir. Midnight Run içinse genel kanı, kayıp bir şamata olduğu yönündeydi. Haksız da sayılmaz eleştirmenler. 90'ların sonlarında iyiden iyiye komedi filmlerine alışan Robert De Niro'nun zamanında komedinin en usturuplu örneklerinden birinde yer almasını sağlamış film. Ortağı Charles Grodin, De Niro'ya ayak uydurabilmiş olsaydı belki film "kayıp" olmaktan da kurtulabilirdi.

Film, kelle avcısı western karakterlerinin yer aldığı kovboy filmlerinin günümüze uyarlanmış parodisi gibi. De Niro, polislikten atılmış bir insan avcısını canlandırıyor. İşi, kanun kaçaklarını yakalayıp adalete teslim etmek ve bu yolla para kazanmak. Son hedefi ise mafyanın muhasebecisiliğini yaparken "baba"nın paralarını çalıp kaçan ve FBI'ın da yem olarak kullandığı bir adam. De Niro'nun avcı karakteri için işin zor kısmı bu adamın, önceden yakaladığı kaçakların aksine son derece sıradan ve çekilmez bir adam olması. Karşısında silahsız ve çenebaz bir adam bulan avcımız için işler ters gitmeye başlıyor ve film de komedi yükünü yükseltiyor. Samuel L. Jackson'ın oynadığı The Man/Adamım gibi filmlere de kaynaklık eden film, aslında o dönem sıkça kullanılmış uyumsuz ikili şablonunu da derinleştiriyor.

Midnight Run, sonlara doğru komedi dozunu düşürse de filmin asıl kozu kanımca göründüğü her sahnede rol çalan ve izleyiciye kahkahalar attıran Yaphet Kotto. Özellikle Mosley esprilerine verdiği tepkiler filmin zirve noktaları adeta. Filmin en önemli başarısı ise, popülaritesinin ve oyunculuğunun zirvesindeki Robert De Niro'yu böyle bir komedi filminde oynamayı kabul edecek alengirli senaryosu.

İlginç Bilgi: Filmdeki bozuk saat olayı tamamen Robert De Niro'nun fikridir.

6 Aralık 2010 Pazartesi

HABABAM SINIFI TATİLDE (1977) - 10 PUANLIK FİLMLER

Yönetmen: Ertem Eğilmez
Oyuncular: Kemal Sunal, Münir Özkul, Ayşen Gruda
Sinematürk Puanı: 9,43/10
IMDB Puanı: 8,5/10
Puan: 10/10

Hababam Sınıfı serisinin en komik bölümü hangisi diye bir anket yapılsa herhalde çoğunluk bu filmi seçecektir. Zira hem Kemal Sunal'ın hem de Şener Şen'in film boyunca ekranda göründüğü her kare kahkaha tufanına sebep olur. Kemal Sunal, özellikle tüm Hababamlar arasında bu filmde coşmuştur. Yüzünün halinden bile çekimlerde sonsuz keyif aldığı anlaşılır.

Hababam Sınıfı Tatilde, sınıfa 4 kız öğrencinin gelmesiyle ortalığın karıştığı ve ikinci yarıda tüm sınıfın izci kampının yolunu tuttuğu bölüm. Filmin hemen başında bıyıklarıyla kapıdan içeri giren ve öğretmenden çok Hababam öğrencisine benzeyen Avni Hoca karakterinin Mahmut Hoca'ya panzehir olacağı bellidir. Komedinin de en çok bu noktadan çıkacağı anlaşılır ama senarist Sadık Şendil için bu da yetmez ve başlarını Ayşen Gruda'nın çektiği 4 kız öğrenciyle komedi daha da desteklenir. Yine yetmez, Badi Ekrem'in oyuna gelmesi sonucu sınıf izci kampının yolunu tutar ve kahkaha katsayısı yükseldikçe yükselir. Üstelik daha filmin başında okulun tahliye edilme riski taşıdığı bilgisi şöyle bir sunulur ve tipik Hababam finali için zemin hazırlanır. Zira bu filmlerde haylaz öğrenciler sonunda okulun ve Mahmut Hoca'nın kıymetini anlaması gerekmektedir ve öyle de olur.

Kızlarla tanışma sahnesi, Badi'nin "Fung Hu" keşfi, Taksim'de randevu, İnek Şaban'ın kızlara casus olarak seçilmesi ve nihayetinde yakayı ele verip kazanda pişme cezasına çarptırılması, pek tabii Müfettiş Şevki Topuz'lu sahne ve daha niceleri. Kemal Sunal'ın filmlerini bin kere izlesek yine gülüyoruz klişesi ne kadar klişe olursa olsun gerçektir ve Hababam Sınıfı Tatilde bunun en güçlü kanıtıdır.

Filmin vizyon tarihi konusunda farklı kaynaklar farklı yılları gösteriyor. Sinmatürk ve IMDB, 1978'i işaret ederken Vikipedia 1977 diyor. Eski videokasetin üzerinde yazan 1977 tarihini baz alarak doğrusunun da bu tarih olduğunu düşünüyorum.

İlginç Bilgi: Filmin belki de en komik replikleri, Şaban kadrajda yokken ondan çıkıyor. İşte o replikler film çekildikten sonra Kemal Sunal'ın seslendirme odasına girerek sonradan eklediği repliklerdir. "aaa gızlar, bunlar gız mı?", "topu niye ben alıyomuşum, gene de ben alıyım", "(Badi'nin çoraplarını çıkarırken) ayakları da kokuyo" gibi replikler işte bu buluşun sonuçlarıdır. Eğilmez bu tercihi ilk film hariç daha önceki Hababamlarda da kullanmıştır.

5 Aralık 2010 Pazar

EN SEVDİĞİM 100 ŞARKI (2010) - 1

1-Andre Rieu & Johann Strauss Orchestra-St. Petersburg Trio - Polyushka Polye (2000-La Vie Est Belle albümünden): (Sırası değişmedi)

İlk defa 2007'nin yılbaşında Ahmet Koç'un Sözün Bittiği Yer albümünde tanıştığım ve o gün bugündür haftada muhakkak 2-3 kez dinlediğim Polyushka Polye aslında pek sevmediğim marş türünde bir eserin de en sevdiğim şarkı olabileceğini gösterdi bana. Hatta bu şarkı sayesinde Andre Rieu'yla tanıştım ve üstadın bulabildiğim tüm konserlerini izleyip hemen her albümünü edindim. Polyushka Polye, 1. Dünya Savaşı yıllarında çocuklarını savaşa gönderen Kazak Ruslarının anonim bir şarkısı. Daha sonra Rus Kızılordu Korosu'nun kurulmasıyla 1934 yılında  Lev Konstantinoviç Knipper tarafından bulunup düzenlenmiş ve 4. senfoni içinde bugünkü şeklini bulmuş. Melodiye göre düzenlenmiş ve yenilenmiş sözler ise Viktor Gusev'e ait. Şarkıyı, Kızılordu Korosu'nun verdiği konserlerdeki orkestral uygunluğa taşıyan kişi ise Koro'nun en uzun süre şeflik yapmış olan üyelerinden Şef Albay Boris Aleksandrov.

Polyushka Polye, yalnızca Rusların ordu marşı olarak kalmadı. Popüler kültüre aktarılması pek uzun sürmedi. 1966 yılında The Russians are Coming the Russians Are Coming/Ruslar Geliyor filminde kullanıldı. Paul Mauriat, sadece Rus eserlerine yer verdiği albümünde şarkıya orijinaline uygun bir düzenleme getirdi. Aki Kaurismaki'nin yönettiği Leningrad Cowboys Go America filminin açılışında parçaya yer verdi. Rusların efsane sanatçılarından Ivan Rebroff, yarı a capella bir versiyonla şarkının en iyi sözlü versiyonunu ortaya çıkardı.

Polyushka Polye'yi aranje edenlerden biri de Origa'ydı. Blackmore's Night grubu, 1999 yılında şarkının adını Gone with the Wind olarak değiştirerek rönesans esintileriyle şarkıyı yeni bir noktaya taşıdı. Arap müziğinin güçlü seslerinden Feyruz, Kano Ya Habeby adını verdiği versiyonunda çift tempolu bir düzenleme geliştirdi. Marc Almond, Glenn Miller gibi isimlerin yanı sıra Türkler de şarkıya ilgi gösterdi. Polyushka Polye, Türkiye'de ilk defa Kafkas Kartalı filminde kullanıldı. Efkan Şeşen, Renkler ve Islıklar albümünde şarkıyı ıslıkla ve gitarlarla çaldı. Esin Engin, kalitesi diğerlerinden düşük olsa da yarı yerli bir anlayışı bu şarkıyla tutturdu. Ahmet Koç, ek bir uzun hava açılışıyla birlikte bağlamayla da Polyushka Polye çalma becerisini gösterdi.

Ama Polyushka Polye'nin en iyi versiyonu şüphesiz Andre Rieu versiyonuydu. 2000 yılında Berlin Waldebühn Stadyumu'nda verdiği konserde, kendilerini Maastricht'te keşfettiği 3 Rus sokak sanatçısından oluşan St. Petersburg Trio eşliğinde muhteşem bir performansla zirveye çıktı. Şarkı konserin en iyi bölümü olan Rus şarkıları bölümünde Lara's Theme ve Kalinka'yla beraber icra edildi. Rieu'nun diğerlerinden farkı esere daha önce hiçbir versiyonunda bulunmayan bir kreşendo ilave etmesiydi. Orkestrasına hakim virtüöz, Polyushka Polye'de enstrüman sıralamasında da uyumu sağlayınca ortaya bir başyapıt çıktı.

Polyushka Polye'nin en ilginç yanı, savaşa giden atlıları tasvir eden ve şarkı boyunca iki farklı ritmde esere yön veren ritm hattıydı. Şarkı üst tonda gelişimini sürdürürken bile atlı efektini hiç kaybetmeyen bu ritm, üstün melodiyle birleşince şarkının büyüsünün oluşması pek de zor olmadı. Kazak ozanların 20. yüzyılın başlarında nasıl büüyk bir ritm duygusuna sahip oldukları Polyushka Polye'nin altyapısında gizli.

Şarkı sadece Polyushka Polye adıyla anılmadığı için çoğu zaman karışıklıklara sebep olabiliyor. En başta zaten Polyushka ve Polye kelimeleri de farklı kaynaklarda farklı versiyonlarıyla kullanılıyor. Bunun dışında Cossack Patrol, Song of the Plains, O Field Ma Field gibi isimler de veriliyor şarkıya.

Polyushka Polye, bu listede 2010 için sırası değişmeyen iki şarkıdan biri oldu ve Love Theme From The Godfather'dan sonra üstüste birincilik alan ikinci şarkı oldu. Geçtiğimiz yılın da galibi bakalım kulağımdaki formunu 2011'de de bulabilecek mi?



Şarkının;

Ivan Rebroff
Ahmet Koç
Andre Rieu
Blackmore's Night
Efkan Şeşen
Esin Engin
Feyruz
Origa
Paul Mauriat
Kızılordu Korosu
Geleneksel Çingene Müzikleri

versiyonları da hediyemdir. Buraya tıklayarak indirebilirsiniz.

4 Aralık 2010 Cumartesi

CASABLANCA (1942) - OSCAR ÖDÜLLÜ FİLMLER

Yönetmen: Michael Curtiz
Oyuncular: Humphrey Bogart, Ingrid Bergman, Claude Rains
Oscar: 3 ödül (Film, Yönetmen, Senaryo-Howard Koch), 5 adaylık (Aktör, Yrd. Aktör, Kurgu-Owen Marks, Müzik-Max Steiner, Görüntü Yönetmeni- Arthur Edeson)
IMDB Puanı: 8,8/10
Puan: 8/10

Sinema tarihinde, bir klasik olmuş, herkes tarafından çok sevilmiş ama benim beğenmediğim, bunun yanısıra beğenisizliğimin benden kaynaklandığını düşündüğüm 3 film vardı. Bunlardan biri Stanley Kubrick'in kara-mizah başyapıtı sayılan Dr. Strangelove:.../Dr. Garipaşk, biri Akira Kurosawa'nın Schichinin no Samurai/7 Samuray'ı ve Casablanca'ydı. Dr. Strangelove:...'ı yeniden izlesem filmin nirengi noktalarını yakalayabileceğimi tahmin ediyorum, 7 Samuray'la yıldızımın hiçbir zaman barışmayacağına eminim. Casablanca'yla aramızdaki küslük ise nihayet sona erdi. Oscar büyük ödülünü kazanan filmleri bugünden geriye doğru izlediğim şu dönemde sıra 1941 tarihli Mrs. Miniver'a gelmişti ama ondan önce 1942'nin galibi olan Casablanca'yı bir defa daha izlemek istedim. Meğer önceden Rick'in Yeri'nde kapıdan çevirmişler beni. Karşımda epik-romantik sinemanın açılış filmi varmış ama ben görememişim.

Her daim çok tutulmuş olan Casablanca aslında Oscar almasına rağmen 40'lı yıllarda çabuk unutuldu. 50'lerde adı bile pek anılmadı ama 60'larla beraber televizyonun yaygınlaşması ve 80'lerdeki video kiralama döneminde gerçek prestijini kazanabildi. Bu açıdan film, Frank Capra harikası It's A Wonderful Life/Şahane Hayat'la benzer bir kaderi taşıyor. Daha film çekilirken bile kimsenin yapımcısı olmak istemediği bir filmdi Casablanca. Üstelik müttefiklerin Casablanca kentinde yapacağı savaş toplantısıyla aynı döneme gelecek ve biraz baş ağrıtacaktı. Fakat Warner Bros. yetkililerinden biri filmin  montaja girmemiş halini izledi ve filmdeki ışığı yakaladı. MGM'in de dağıtımını üstlenerek destek verdiği Casablanca, yönetmeni Michael Curtiz'in sınıf atlamasına sebep oldu. İsveç'ten gelen güzel oyuncu olmaktan gayrı hiçbir özelliği olmayan Ingrid Bergman'ı dönemin ilahe aktristi katına yükseltti. The Maltese Falcon/Malta Şahini'ndeki kadınlarla arası pek iyi olmayan karakter rolünden sonra bu imajını Casablanca'yla bitiren Humphrey Bogart ise artık her türlü rolü alabileceğini gösterdi. Seslendirmeleriyle ünlü, karakter oyuncusu Claude Rains'in nasıl büyük bir yetenek olduğu bir kez daha kanıtlandır. Kısacası Casablanca, içindeki herkese çok şey kazandırdı ve hala Amerikan sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri olarak kabul görmesiyle de hiç unutulmadı.

Casablanca savaş fonu içerisinde eskimiş bir aşkı anlatıyordu. Hem de ne aşk. Bir yanda eskinin aktivistlerinden, yeninin bar işletmecilerinden Rick, diğer yanda Almanlığının lanetini üzerinde taşıyan ve kocasını toplama kamplarında öldü bilen Ilsa öte yanda ise savaşta ümidini hiç yitirmemiş bir yeraltı lideri Victor. Hatta kimi yorumlara göre Rick'e eşcinsel bir aşk duyan Fransız komutan Renault da bu denklemin içerisindeydi. Üstelik filmde tek bir savaş görüntüsü dahi yoktu. Rick'in barında savaşın tüm taraflarının vatandaşları biraraya geliyor ve adeta soğuk savaşın rüzgarı burada esiyordu. Fas'ın en büyük şehri olan Casablanca, o yıllarda Alman baskısı altında olmasına rağmen henüz zaptedilememiş bir kaleydi ve müttefik sürgünleri için en uygun yer de bir Amerikalı'nın barıydı. Yıllar sonra Al Pacino'nun Carlito's Way/Carlito'nun Yolu'nda saygılarını sunacağı Rick karakteri ise yaralı gönlüyle Casablanca'nın dominant tiplerinden biriydi.

Casablanca aşk mı görev mi filmlerinin öncüsü sayılır. Alfred Hitchcock'un Notoirous/Aşktan da Üstün'ü bu tipin Casablanca'yı takip eden iyi bir örneğidir. Aynı zamanda aşıkları kurtarmak için kendini tehlikeye atma fikriyle yıllar sonra Das Leben der Anderen/Başkalarının Hayatı'nı da etkilemiştir Casablanca. Marş yarıştırma sahnesiyle bile dönemin havasını çok iyi yansıtır. Aşk, sürekli öykünün yan unsuru gibi kabul görür, ön planda savaşın belirsizliği ve politika vardır. Şehre hakim olan generallerin ilişkilerindeki tedirginlik dahi Rick ve Ilsa'nın aşklarındaki gerilimle eşdeğerdir. Film çekilirken yazılması süren senaryosu da bir efsanedir. Zira artık kült olmuş o final sahnesinde bile oyuncular filmin sonunu bilmemektedir. Ingrid Bergman'ın bu konuda yaptığı kaprisler bile filmin öyle çekilmesini engellememiştir.

Casablanca, şarkısı kendinden ünlü olan filmlerdendir. O dönemde bir siyahinin filmlerde önemli bir rol aldığı pek görülmese de aslen piyano çalmayı bilmeyen ve zaten önündeki de tahta bir piyano maketinden ibaret olan Dooley Wilson'ın seslendirdiği As Time Goes By, bu filmle birlikte ölümsüzleşmiştir. Şarkının olduğu sahnedeki "Play it Sam" repliği nedense hep "Play it again Sam" olarak hatırlanmış ve Woody Allen, bu sahne için oyun bile yazmıştır. Filmde Nazileri oynayan çoğu karakter Nazi zulmünden Amerika'ya kaçan Almanlar tarafından oynanmıştır. Hatta Strasser rolündeki Conrad Veidt, toplama kamplarında kalmış bir Yahudi Almandır.

Film, replikleriyle de ünlüdür. Çoğu replik klasikler literatürüne girmiştir. Rick'in Yvonne'la giriştiği laf yarışı dahi bugün hala hatırlanır ama şüphesiz en güzeli "Paris, bize kalacak" repliğidir. Paul Henreid'ın Victor Laszlo'su (Das Leben der Anderen'deki Georg Dreyman'ın raporlarda geçen kod adı da Laszlo'dur) finalde Humphrey Bogart'a "sen de bizimle olduğuna göre artık savaşın kazanılacağına inanıyorum" der. Bu da Amerika'nın savaşa girmesiyle müttefik kuvvetlerinin savaşı kazanacağına dair taşıdığı inanca yapılmış hoş bir göndermedir.

Filmin Oscar ödüllerindeki tüm rakipleri kendinden güçsüz olduğu için Oscar yarışını da sorunsuz atlatmıştır. Gerçi Ingrid Bergman'ın aday dahi gösterilmemesi ve Claude Rains'in Oscar'ının yine atlanması kanımca büyük bir hatadır.

İlginç Bilgi: Finaldeki maket uçağın büyük görünebilmesi için çevresindeki figüranların tamamı cücelerden seçilmiştir.

3 Aralık 2010 Cuma

CARS/ARABALAR (2006)

Yönetmen: John Lasseter
Oyuncular (Seslendirme): Owen Wilson, Bonnie Hunt
Oscar: 2 adaylık (Animasyon, Şarkı-Randy Newman-Our Town)
IMDB Puanı: 7,5/10
Puan: 7/10

1995'ten beri her yapımı olay olan Pixar stüdyolarının belki de en az süksesi olan filmidir Cars. Toy Story/Oyuncak Hikayesi'nden Up/Yukarı Bak'a değin Pixar üretimi her animasyon gerek ödüllerde gerekse de eleştirilerde hep el üstünde tutulmuştur ama Cars'ın akıbeti diğerleri kadar olumlu değil. Kanımca Pixar'ın "medar-ı iftiharları" Up ve Wall-E'den daha iyi bir film olmasına rağmen fazla çocuksu bulunmuş olsa gerek. Toy Story serisi ve Finding Nemo/Kayıp Balık Nemo'nun kalitesine ulaşamasa da en azından fena vakit geçirtmiyor izleyicisine.

Cars'ın fazla beğenilmemesinin sebebini Radyatör kasabasındaki uzun bekleyişe bağlıyorum ben. Baştaki yarış sahnelerinden sonra bir anda kimsenin uğramadığı bu kasabaya yolu düşen ana kahraman Şimşek McQueen için de bizim için de biraz sıkıcı bir ortam burası. Finaldeki yarış her ne kadar bize bu rutin kasabayı unuttursa da filmin vites yükseltmesi epey gecikiyor.

Netice itibarıyla Cars, abartıldığı kadar kötü olmayan ama iyi de olmayan bir Pixar yapıtı. İyi vakit geçirmelik sıradan bir film. En azından klişeden çok çok uzak şaşırtıcı derede zekice finali için bile seyredilebilir.

İlginç Bilgi: Filmdeki arabaların orijinallerini bu ve devamındaki 9 sayfayı takip ederek görebilirsiniz.

BODY DOUBLE/SAHTE VÜCUTLAR (1984)

Yönetmen: Brian De Palma
Oyuncular: Craig Wasson, Melanie Griffith
IMDB Puanı: 6,5/10
Puan: 8/10

Filmlerde vücudunun bir kısmını (genelde mahrem kısımlar) göstermek istemeyen oyuncuların yerine benzer bir vücuda sahip olan bir figüranın vücudunun yerleştirilerek çekilmesi anlamına gelen body double, Brian De Palma'nın filminde Vertigo/Yükseklik Korkusu'ndaki Kim Novak'ı hatırlatan bir tarzda ele alınmış. De Palma, Dressed to Kill/Ölüme Kuşanmak gibi Body Double'da da Alfred Hitchcock'a bir saygı duruşunda bulunup tüm filmini Hitchcock'un klasiklerinin bir kolajı haline getirmiş. Vertigo, Kim Novak örneğinin haricinde yükseklik korkusunun yerine klostrofobi konularak iki kere temsil edilmiş. Finaldeki body double tekniğinin tanıtımı sahnesindeki duş olgusu Psycho/Sapık'ı, telefon teliyle arkadan yanaşarak kadını öldürmeye çalışan hırsız modeliyle Dial M For Murder/Cinayet Var'ı, katil olmadığı halde katil gözüyle bakılan ana karakteriyle benzeş olarak North by Northwest/Gizli Teşkilat'ı, karşı evdeki güzel kadını teleskobik bir aletle izleme temasıyla da Rear Window/Arka Pencere'yi filmine misafir etmiş De Palma. Filmin kanımca en çekici yönü de bu zaten. Üstelik Hitchcock filmlerinden pek haberdar olmayan seyirciler de filmden bağımsız bir keyif alabilir.

Baştan sona William Hurt zannederek izlediğim başrol oyuncusu Craig Wasson'ın başarısız oyunculuğu yüzünden bir klasik halini alamayan Body Double, Melanie Griffith'i de henüz çökmediği günlerde star mertebesine ulaştırabilmiş bir film. Her ne kadar "body double" Deborah Shelton nefesleri kesen bir halde arz-ı endam etse de filmin kaymağını yemek Griffith'e kalmış. Alışveriş merkezinde başlayıp bir alt geçitte sona eren takip sahnesiyse literatürlere girecek cinsten.

Body Double, sadece Hitchcock filmlerine yapılmış bir saygı duruşu değil, aynı zamanda yavaş yavaş çığırından çıkmaya başlayan korku filmlerine de bakış atabilen bir eser. Baş karakteri bir korku filmi oyuncusu ve genelde vampir rollerine giriyor. Harikulade çekilmiş giriş sahnesi ve finaldeki body double sahnesi, korku filmlerinin arka planını güzel özetliyor. Siz ekran karşısında korkarken film ekibi, yoğun ve keyifli bir uğraş içerisindeler mesajıyla ve her yerinden beceriksizlik akan yönetmen karakteriyle güzel anlar yakalayabiliyor.

Body Double, bir Carrie/Günah Tohumu kadar kült olamasa da De Palma'nın Hitchcock literatüründen alıntıları birleştirip kendi yazdığı hikayesiyle izlemesi keyifli bir film. Üstelik Dressed to Kill'de zaman zaman itici olabilen erotizm bu filmde tam dozunda ve şehvet derecesi de epey yüksek. De Palma'nın son filmlerinde pek sık rastlanmayan bu durum özellikle bu iki filmde doruğa çıkmış ve kanımca Scarface/Yaralı Yüz, Carlito's Way/Carlito'nun Yolu'yla ne kadar kardeşse Body Double ve Dressed to Kill de bir o kadar kardeş. Yine de Dressed to Kill'in bir adım önde olduğunu söylemeliyim.

İlginç Bilgi: Body Double, American Psycho/Amerikan Sapığı kitabındaki ana karakterin sürekli kiralayarak mastürbasyon yaptığı film olarak da ünlüdür.

1 Aralık 2010 Çarşamba

KASIM 2010 DÖKÜMÜ

Filmler:

1-The Incredible Shrinking Man/Kendi Kendine Küçülen Adam: 10/10
2-Notorious/Aşktan da Üstün: 9/10
3-Rear Window/Arka Pencere: 9/10
4-The Untouchables/Dokunulmazlar: 9/10
5-The Fly/Sinek: 9/10
6-Dressed to Kill/Ölüme Kuşanmak: 8/10
7-Body Double/Sahte Vücutlar: 8/10 (eleştirisi blogda daha sonra yayınlanacak)
8-Hababam Sınıfı: 7/10
9-Toy Story 2/Oyuncak Hikayesi 2: 7/10 (eleştirisi daha önce yayınlandı)
10-Cars/Arabalar: 7/10 (eleştirisi daha sonra yayınlanacak)
11-Blood Work/Kan Borcu: 6/10
12-The Lost Weekend/Yaratılan Adam: 6/10
13-Secret Window/Gizli Pencere: 6/10

Puan ortalaması: 7,76/10

Kitap:

Hanefi Avcı - Haliç'te Yaşayan Simonlar: Dün Devlet Bugün Cemaat: 5/10

SECRET WINDOW/GİZLİ PENCERE (2004)

Yönetmen: David Koepp
Oyuncular: Johnny Depp, John Turturro
IMDB Puanı: 6,5/10
Puan: 6/10

Stephen King'in ülkemizde Geceyarısını İki Geçe ve Geceyarısını Dört Geçe olarak iki farklı kitapta basılan kitabı Four Past Midnight'ta yer alan 4 kısa hikayeden biri olan Secret Window, Secret Garden, Hollywood'un altın senaristi David Koepp tarafından filme alındığında benim gibi hem King, hem Koepp hem de Johnny Depp hayranları için büyük bir beklenti oluşmuştu. Fakat film yayınlanır yayınlanmaz bu beklentinin çok altında bir filmle karşı karşıya olduğumuzu gördük. Koepp'in senaristlikteki büyük yeteneğinin yönetmenlikte tutmadığının kanıtı gibiydi film.

Öncelikle King'in orijinal hikayesinin finali biraz değişikliğe uğramıştı. İkinci olarak film boyunca "normal" görünmesi gereken karakterinin normalliğini tam olarak ayarlayamamıştı ve bizzat oyunuyla spoiler vermişti. Yönetmen de giriş sahnesinin dozunu kaçırınca hikayenin sürprizi erkenden ortaya çıkmış ve bize yalnızca John Turturro'nun müthiş oyunculuğunu izlemek kalmıştı. Saatin direksiyona takıldığı anlar John Shooter'ın eksantrik girişleri gibi birkaç artı ve her şeye rağmen yüksek tempo filmin elle tutulur pozitif taraflarıydı.

David Koepp filmin aldığı olumsuz eleştirilere rağmen 2008 yılında Ghost Town'ı çekti ve bu filmi de beğenilmedi. Koepp, şu sıralar yeni filmi, Premium Rush'ı çekmekle meşgul.

İlginç Bilgi: Filmde Johnny Depp'in rüyasının sonunda uçurumdan düştüğü sahnede David Koepp zamanın yetersizliğinden dolayı Steven Spielberg'ten The Lost World: Jurassic Park filmindeki uçurum sahnesini ödünç almış. O filmin senaristinin de David Koepp olduğunu hatırlatayım.

NOTORIOUS/AŞKTAN DA ÜSTÜN (1946)

Yönetmen: Alfred Hitchcock
Oyuncular: Cary Grant, Ingrid Bergman
Oscar: 2 adaylık (Yrd. Aktör-Claude Rains, Senaryo-Ben Hecht)
IMDB Puanı: 8,3/10
Puan: 9/10

Alfred Hitchcock, büyük başyapıtlarını 1954'ten sonra çekmiştir. Ama o tarihten önce de birçok büyük filme imza atmıştır. Onların arasında en iyi olanı ise kesinlikle Notorious'tur. Hitchcock'un birçok filmi gibi gerilim ve şüphe ekseninde çekilmiş fakat altyapısına güçlü bir aşk teması eklenmiştir. Hitchcock, en sevdiği temanın aşk olduğunu söylerken ve çoğu filminin de aşkın gerilim ortamındaki çekim gücünü ölçmekten bahsederken kendi filmlerinin toplu etüdünü de ne kadar iyi yapabildiğini göstermiş oluyor. Buna en büyük kanıt da şüphesiz Notorious'un ta kendisi. Rio de Janerio'da geçen bir casusluk öyküsünün içine fedakarane bir aşk üçgenini sokan Hitchcock, Notorious'u salt iyi insan/kötü insan ayrımını da muallaklaştırarak sunuyor.

Amerikan ajanı Devlin (Grant), yargılanıp hapsolmuş bir Alman ajanının kızını Nazilerin arasına sokup bilgi almaya çalışırsa ne olur teması filmde öncül olarak kullanılıyor. Hatta bu tema, daha sonra James Bond filmlerinin yazarlarına da ilham veriyor. Hitchcock, farkını bu zoraki casusluğu bir imkansız aşka dönüştürerek gösteriyor. En güzel çağının Ingrid Bergman'ı görev-aşk ikileminde faciaya doğru giderken "görev" unsuru Devlin üzerinden de mutlaklaştırılıyor ve kazananın aşk olması iyice zorlaştırılıyor. Hitchcock'un fark yaratma konusunda filme aktardığı en önemli detaysa filmin kötü adamı olan Alex'in (mükemmel oyunculuğuyla Rains) kötücüllüğünün muğlaklaşması. Filmin hiçbir anında Alex'ten nefret ettirmiyor izleyiciyi. Tam tersine Alex, barbar Nazi arkadaşlarının ve dominant annesinin etkisinde fazla çaresiz görünüyor. Ama Alex'i daha da çaresiz bırakan şey içinde Alicia'ya karşı barındırdığı büyük aşk oluyor ve Alex'in sonunu da bu aşk belirliyor. Özellikle finalde iyi olan Devlin'le kötü olan Alex'in arasında kalan izleyiciye rahat vermeyen bir Hitchcock görüyoruz. Böylece büyük yönetmen yine dehasını konuşturarak özdeşleşme kavramını alt-üst ediveriyor.

Tüm bunların yanı sıra, özellikle Bergman'ın müthiş oyunculuğu sayesinde aşk ve uzlaşma sahneleri romantizm konusunda Casablanca kalitesine erişiveriyor. Claude Rains ve Ingrid Bergman'ın da yer aldığı ve yine aşk-casusluk hikayelerinden biri olan Casablanca'yı daha derinden işleyen ve o filme çok şey katan Notorious, sevginin en insancıl haliyle aşıkların kalbine yerleştiğinde büyük tehlikelerin küçülebildiğini gösteriyor. Tıpkı Casablanca gibi.

Film yalnızca öyküleme açısından bir başyapıt değil. Aynı zamanda teknik bir başyapıt. İlk izlediğimde 3-4 defa başa alıp keyfine doyamadığım, Alicia'nın anahtarlı eline yapılan zoomlama sahnesi olsun, zehirleme sahnelerindeki simetri olsun, finaldeki kadrajlamanın özgünlüğü olsun, hepsi Hitchcock'un dehasına çok yakışıyor. Öpüşme sahnesi için sansür kurullarına karşı bulunan aralıklı öpüşme çözümü ve araya giren ve hikayeye hiçbir katkı sağlamayan telefon sahnesi 1946'ya göre epey etkileyici. Şampanya şişesinin MacGuffin sıfatını alması ve filmin ana hikayesi başlamadan birkaç defa şampanya şişelerine gönderme yapılması, anahtar markasının seyirciye bilerek ezberletilmesi gibi detaylarsa bulunmaz güzelliklerden.

Filmin açılış sahnesi de Hitchcock tarzının büyük bir yansıması. Yarı açık bir kapıdan bakan kamera hakimin bulunduğu alanı gösterir. Mahkemede sanık ve davacı sandalyesinde oturanları, seyirci ve jüriyi göremeyiz. Bizim için hakimin sesini duymak bile yeterlidir. Bu mahkemede Alicia'nın babası hapis cezasına çarptırılır. Babayı göremediğimiz gibi aldığı cezaya Alicia'nın verdiği tepkiyi bile izleyemeyiz. Hitchcock, bu kadrajlamayla mahkemenin filmin hikayesinin içinde çok önemli bir yeri olmadığını, yalnızca baba karakterinin casusluktan içeri atıldığını bilmemizin yeterli olduğunu gösteriveriyor.

Hitchcock, bazı filmlerinde seyirciyle oynamaktan tempoyu ayarlamaya pek fırsat bulamaz. Oysa Notorious bu açıdan birçok Hitchcock filmine göre çok daha başarılı. Biraz hikayeye geç girmesi sayılmazsa özellikle ikinci yarısının nasıl geçtiğini anlamak mümkün değil. Sahneler birbiri ardına akıyor ve seyirciye hem casusluk hikayesinin geriliminin yansıttığı hız hem de aşk sahnelerinin etkisi olan frenleme tam dozunda sunuluyor. Notorious, sadece bu yanıyla bile "ben sinemayı seviyorum" diyen her izleyicinin mutlaka izlemesi gereken bir film.

İlginç Bilgi: Filmde Nazilerin ürettiği uranyum fikrini Hitchcock, daha 1944 yılında bulmuş.  Hiroşima ve Nagazaki bombalamalarından 1 yıl önce yani.

SİNEMAYA YÖN VEREN 100 İSİM YAYINDA


http://www.kadrikarahan.net/ adresindeki Sinestar köşemde bu ayın konusu sinemanın önemli 100 insanı. Tüm okurları beklerim.