23 Kasım 2010 Salı

BLOOD WORK/KAN BORCU (2002)

Yönetmen: Clint Eastwood
Oyuncular: Clint Eastwood, Jeff Daniels, Anjelica Huston
IMDB Puanı: 6,3/10
Puan: 6/10

Unforgiven/Affedilmeyen'den sonra neredeyse başyapıt çekmeden bir yıl bile duramayan ve bugün hala kalburüstü filmler yöneten büyük ustanın bu dönem içinde bir iki kötü filmi vardı. Onlardan biri de Michael Connelly'nin kitabından uyarlanan Blood Work idi. İlk defa Türkçe dublajlı VCD kaydıyla seyredip Cengiz Küçükayvaz'ın özensiz dublajı yüzünden katili hemen çözdüğüm film o gün bugündür ağzımda ekşi bir tat bırakmıştır.

Ayrıca In the Line of Fire/Ateş Hattında harikasından bu yana yaşlı polis olmanın dezavantajları, emekli olmanın dayanılmaz sıkıntısı gibi konulara fazla bulaşmış Eastwood'un tam da kabak tadı vermeye başladığı bir tema seçimine de denk gelir bu film. Bir kovalamaca da kendisine kafayı takmış olan katili tam yakalayacakken kalp krizi geçirip emekli olan Eastwood'un FBI ajanı, sonraki aksiyonda pek de inandırıcı değildi. İlk izleyişimde yukarıda bahsettiğim sebepten dolayı katili bulmama rağmen bu filmde de sanki ilk defa izliyormuş gibi yapıp acaba katili başka hangi ipucuyla bulabilirdim seyri yaptım ve çek yazma sahnesinde olayın kolayca çözülebileceğini keşfettim.

Bu filmin tek bir avantajı var o da temposu. Klişe temalarına rağmen temposu bir an olsun düşmüyor ve film sıkıcılaşmıyor. Ayrıca Christopher Nolan'ın Insomnia/Uykusuz'da aynı yıl denediği, komedyenleri "ciddi" role verme işinin bir benzeri bu filmde de var. Kanımca her iki filmde de bu seçimler hiç tutmamış. Öte yandan 1990'da White Hunter Black Heart/Beyaz Avcı Kara Yürek'te John Huston'ı canlandıran Eastwood, bu filmde Huston'ın kızı Angelica Huston'ın yönetmeni ve rol arkadaşı olmuş. Bu da tarihin güzel tesadüflerinden biri olsa gerek.

İlginç Bilgi: Michael Connelly'nin şimdilik sinemaya uyarlanan tek romanı budur.

DRESSED TO KILL/ÖLÜME KUŞANMAK (1980)

Yönetmen: Brian De Palma
Oyuncular: Nancy Allen, Michael Caine
IMDB Puanı: 7,1/10
Puan: 8/10

Alfred Hitchcock'un ve filmlerinin Hollywood'u hatta dünya sinemasını nasıl etkilediği malum. O etkilenmeden en çok payını alan kişinin Brian De Palma olduğu da öyle. De Palma, Hitchcock'un resmi vekilharcıymışcasına filmlerinde bazen alenen bazen göndermelerle büyük ustanın yarattığı sahneler üzerinden kendi sinemasını türetmiştir. 1976 yılındaki Carrie/Günah Tohumu'ndan sonra korku-gerilim filmleri ve bu janrı melezlediği kara filmleriyle kariyerinin bir yanını garantilemiş diğer yanını ise popüler oyuncuları ve mafya temasıyla gangster filmlerinden oluşturmuştur. Toplamda ise De Palma'nın en çok ilgilendiği konu suçtur. O da ustasının izinden gider ve suça homofobik bir yaklaşım gösterir. Yalnızca homofobik de değildir sineması, aynı zamanda maskülendir de. Bir anti-kahraman olarak Carrie'nin ana karakteri De Palma'nın filminde lanetlenmiş bir yetenek sahibidir. Favori oyuncularından Nancy Allen, Dressed to Kill de dahil olmak üzere sıkça fahişe karakterleri canlandırmıştır. As oyuncusuna ve femme fatalelerine sık sık fahişe elbisesi biçmesi (ya da Carlito's Way/Carlito'nun Yolu'nda olduğu gibi stritpsitlik) bu mesleğin cinsellik, erkeği ihanete sürükleme ve elbette suç temalarıyla örülü olmasından kaynaklanır. De Palma'nın çok az filminde kadın karakteri masumdur.

Dressed to Kill filminde De Palma, özünde bir transvestizm cinayetlerini gerilim sinemasının en mahir örnekleriyle anlatırken alttan alta normal toplum düzeninin bozulması ve bu bozulmaya tarihin en eski günah itkisi olan cinselliği de irdeler.

SPOILER----------------------

Filmin ilk karakteri o muhteşem galeri sahnesinde tüm bilinçaltını ortaya döken Angie Dickinson'ın Kate Miller'ıdır. Kate 49 yaşına rağmen tüm vücudunun gösterildiği açılış sahnesinde de anlatıldığı gibi seksüel içgüdüleri pozitif bir ivmeyle sürekli yükselen bir karakterdir. Yüzünü bir-iki defa gördüğümüz ve tek suçu yatakta kokmak olan kocasını aldatır. Üstelik asansörde gördüğü küçük bir kızın küçümseyici bakışları altında bu aldatmanın olumsuzluğunun kendisi de farkındadır. Henüz ölmeden önce partnerinden zührevi hastalık kapma ihtimalinin büyük olduğunu anlar ve bizzat De Palma'nın yazdığı hikayede şiddetli bir ölümle cezalandırılır.

Bir diğer karakter ise Michael Caine'in başarıyla canlandırdığı Norman Bates imitasyonu psikologdur. Hem Kate hem de Nancy Allen'ın fahişe Liz karakteri tarafından tahrik edilmesiyle benliğindeki ikinci cinsiyet tehlikeli bir versiyonla harekete geçer. Caine'in psikologu anne dürtüleri hariç tamamen Psycho/Sapık'ın Norman Bates'idir. Kanımca Bates'ten daha az irkiltici ve daha az acınasıdır.

Üçüncü karakter Liz ise, fahişeliğinde suç dürtüsüne yenik düşmediği için De Palma tarafından finaldeki tehditle birlikte öldürülmeyerek affedilen karakterdir. Liz, psikologun homoseksüel parçası tarafından sürekli kovalanır ve ölümlerden döner. Travestizm, fahişelikle suç konusunda yarışmaktadır. De Palma'nın normal toplumunu saf dışı bırakana bu kavga, Hitchcock'un homofobik şiddetinde kadının yeri konusuna tam manasıyla hakim bir yönetmen tarafından serbest bırakılmıştır. Tam da bu yüzden De Palma'nın Hitchcock taklitleri, hoş görülen taklitlerdir. Öncüllerini bir adım ileriye götüremese de kalitelerine zeval vermeyen ikincil filmlerdir De Palma'nın filmleri.

SPOILER-------------------------

Filmde resim galerisi sahnesi tam bir profesyonellik içerir. Kate'in kendi bilinçaltında gezdiği bu labirentimsi galeride arzularını şiddetlendiren erkeğin peşinde sık sık cinsel anlamlar içeren tabloların bulunduğu bölmelere girer. Bu aynı zamanda birazdan yaşanacak seks-şiddetin de sembolüdür. Filmin bir başka meşhur sahnesi de finaldeki gerilimdir. Bu sahnede film neredeyse başa döner ve ilk sahnedeki tecavüz fantezisi ve umursamama yerini katledilme korkusuna bırakır. Birbirinden farklı iki kadının şiddet dolu hayal ve rüyaları içiçe geçer ve Liz'in mutlak arınmasıyla film son bulur.

Brian De Palma'nın ilginç bir takıntısı da metro/tren istasyonlarıdır. The Untouchables/Dokunulmazlar, Blow Out/Patlama ve Carlito's Way filmlerinde kilit sahneler hep istasyonlarda çekilmiştir. Dressed to Kill'in de gerilim dozu çok yüksek takip sahnesi bir metroda geçer. Metrolar ve istasyonlar aynı zamanda karakterlerin bilinçaltı derinliğidir. Saydığım 4 filmde de ana karakterler bu istasyonlarda en büyük korkularıyla yüzleşirler. Dressed to Kill'in bir başka özelliği de neredeyse pornoya varacak erotizmidir. Filmlerinde erotizm kullanmayı ve bunu bir tablo olarak sunmayı çok seven De Palma bu konuda gerek Angie Dickinson'dan gerekse de Nancy Allen'dan yüzde yüz performans almayı başarır.

İlginç Bilgi: İlk kez 1981 yılında verilen Razzie/Ahududu ödüllerinin adayları törenlerin gelmiş geçmiş en saçma seçimlerdi. Onlardan biri de en kötü yönetmen dalında bu filmle aday olan Brian De Palma idi.

THE UNTOUCHABLES/DOKUNULMAZLAR (1987)

Yönetmen: Brian De Palma
Oyuncular: Kevin Costner, Sean Connery, Robert De Niro
Oscar: 1 ödül (Yrd. Aktör-Sean Connery), 3 adaylık (Müzik-Ennio Morricone, Sanat Yönetimi-Hal Gausman, Kostüm-Marilyn Vance)
IMDB Puanı: 8/10
Puan: 9/10

Bu aralar Brian De Palma'nın henüz izlememiş olduğum filmlerini hatmetmeye adadım kendimi. Ama önce daha önce izlemiş olduğum filmlerinden biriyle antrenman yapmak istedim ve bunun için de Carlito's Way/Carlito'nun Yolu'ndan sonraki en sevdiğim filmi olan The Untouchables'la başladım işe. Filmde de Kevin Costner'ın canlandırdığı Eliot Ness'in bizzat yazmış olduğu kitaptan Hollywood'un saygın senaristlerinden David Mamet'nin uyarladığı The Untouchables, hakkındaki hikaye ve filmleri çok sevdiğim 30'lardaki içki yasağı döneminde geçiyor ve dönemin anti-kahramanı Al Capone'u tufaya getirme çabasını anlatıyor.

Her zaman biçime önem vermesiyle filmlerini türüne göre çizgiroman ya da opera sanatlarına yakın bir estetikle sunan Brian De Palma'nın 30'ların Chicago'sunu analiz edişinin hayranlık uyandıracağı yapım bir çizgiroman tadında sunuluyor. Robert De Niro'nun yine metod oyunculuk yöntemiyle süslediği Capone'un peşine düşen dört Hazine Bakanlığı yetkilisinin açığını yakalama kovalamacası, sinema tadının kıvamını iyi tutturmuş. Pırıl pırıl turuncu renk paletiyle ve olağanüstü kostüm tasarımlarıyla izleyiciyi içine alan film, Ennio Morricone'nin başlangıçtaki The Strength of the Righteous ve bitişteki filmle aynı adlı şarkısıyla da ambiyansı tamamlıyor. Sean Connery'nin rolbazlığının zirvesinde olduğu, Kevin Costner ve Andy Garcia'nın ilk popülerlik döneminde ekibin tüm oyuncuları ahenk konusunda yönetmen De Palma'yı yalnız bırakmamışlar.

İlginç Bilgi: Metod oyunculuğunda sınırları zorlayan Robert De Niro, bu film için Al Capone'un giydiği ipek iç çamaşırlarından satın almış ve çekimler boyunca giymiş. Üstelik filmde yarı çıplak tek bir sahnesi bile olmadığını bilmesine rağmen.

22 Kasım 2010 Pazartesi

REAR WINDOW/ARKA PENCERE (1954)

Yönetmen: Alfred Hitchcock
Oyuncular: James Stewart, Grace Kelly
Oscar: 4 adaylık (Yönetmen, Senaryo-John Michael Hayes, Görüntü Ynt.-Robert Burks, Ses-Loren L. Ryder)
IMDB Puanı: 8,7/10
Puan: 9/10

François Truffaut'ya göre sinema hakkında bir sinema filmi. Alfred Hitchcock'a göre katıksız bir aşk filmi. İzleyicilere göre bir cinayet ve dedektiflik filmi. İşin aslı hepsi de doğru. Hem de bir sahnesi hariç tamamı tek bir odadan, çoğu nesnel kamerayla çekilmiş, tam bir maharet örneği. Alfred Hitchcock'un da büyük katkısının olduğu John Michael Hayes'in hikayesi aslında gerçek bir olaydan esinlenerek oluşturulmuş ve Hitchcock, böylece genel kabul gören ilk başyapıtını vermiş. Gerçi özellikle 1970'lerden sonra Hitchcock'un neredeyse çektiği her sahneyi en ufak anına kadar araştıran ve irdeleyen sinemasever kuşak, yönetmenin önceki başyapıtlarına da hakettiği değeri verdi ama Rear Window, çoktan tarihe bu yönüyle geçmişti bile.

Rear Window, yalnızca basit bir başyapıt değil, tek başına tüm bir "suspence" sinemasının çehresini değiştiren, etkilerinin bugün dahi hissedildiği, sinema tarihine yön veren bir film. Neredeyse her anında değerlendirilmesi gereken bir sinema anlayışı olan bir film. Bir doğa fotoğrafçısının, açıklanmayan bir sebepten dolayı bacağı kırık halde apartmanının geniş penceresinin önünde, tekerlekli sandalyesinde haftalar geçirmesi ve bu arada da hepsi birbirinden ilginç komşularının özel hayatlarını gözetlemesi ve aralarından birinin karısını öldürdüğünü düşünmesi sonucunda gelişen olayları anlatan film, izleme, başkasının hayatını takip etme gibi unsurlarıyla aslında tam bir sinema tezahürü.

SPOILER-------------------------------------------

Ana kahramanımız Jeff'i ilk bulduğumuz yer bir sinema perdesine benzeyen, geniş ve yüksek pencerelerdir. Bacağı kırılmış olduğundan Jeff, tam bir pasif hayatı yaşar. Hatta sevgilisinin şehevi öpücüklerine bile aynen karşılık vermekten başka bir şey yapacak çaresi yoktur. Bu açıdan tam bir film izleyicisine benzer. İzlediği komşuların hayatlarında değişiklik yaratamaz, pasiftir, onları yalnızca seyretmekle yetinir. Yalnız Kalp adını verdiği orta yaşlı yalnız kadının intihara kadar giden yalnızlığını sadece izlemekle yetinir. Beste sıkıntısı çeken ve bir ara Hitchcock'un da bizzat misafiri olduğu müzisyen komşusunun piyano resitallerini dinlemekle yetinir. Aynı anda 3 erkekle aynı evde birlikte olabilecek kadar popüler ve seksi genç kızın, cinsel uyarıcı niteliğindeki danslarını sadece izlemekle kalır. Büyük bir aşkla dolu oldukları her hallerinden belli olan yeni evli bir çiftin ilişkilerinin sadece 3-4 günde bozulmasına şahit olur. Çocuksuz ve tüm sevgisini köpeğinde bulan bir yaşlı çiftin rutin hayatını izler. Tüm bunların yanı sıra kendi başı da beladadır. Çünkü, sosyete güzeli, onun macera dolu yaşamına adapte olamayacak Lisa kendisine deli gibi aşıktır ve evlenmek istemektedir.

Jeff, karşı apartmanda gördüğü tüm ailelerde aslında kendi bilinçaltının yansımalarını bulur. Lisa, çok güzeldir ve etrafından erkekler ayrılmayacaktır. Tıpkı balerin komşusu gibi. Lisa'yla aşk içinde evlense dahi ilişkileri bir süre sonra sıradanlaşacaktır. Tıpkı, yeni evli çift komşusu gibi. Bir müddet sonra yaşlanıp sevgilerini bir köpekte bulacak hale geleceklerdir. Ya da ayrılacak ve besteci ile Yalnız Kalp gibi hayatlarını sıkıntıyla geçireceklerdir. Jeff'in Lisa'yla olan ilişkisine yönelik tüm korkularını komşularının hayatları simgeler. Ama en beteri en son komşudur. Zira Lisa ve Jeff'in ilişkisi daha da kötüye gidip Lisa iyice dırdırcı bir hal alırsa işler sarpa saracaktır.

Jeff'in arka penceresindeki en tehlikeli komşusu da işte tam da böyle bir dertten muzdariptir. Daha sonra adının Lars olduğunu öğreneceğimiz komşusu, karısından tam anlamıyla bıkmıştır ve Jeff'e göre bir gece vakti onu doğramış ve parçalarını bir bavula tıkıştırmıştır. Durum Jeff'in fena halde ilgisini çeker, çünkü o Lisa ile olan güzel ilişkisinin o noktaya kadar varabileceğini düşünür. Lisa ve hemşiresi Stella, bu cinayete inanmazlar. Bu noktada hem Lisa'nın hem de Stella'nın Jeff'e evlenmesi yönünde baskı kurduklarını belirteyim.

Jeff, cinayet hakkında daha iyi ipuçları bulduğunda artık Lisa ve Stella da ona inanmaya başlar ve bir an önce Lars'ın karısını öldürdüğü gerçeğini ortaya çıkarmaya çalışırlar. Alfred Hitchcock'un tarzına aşina olan seyirci, bu cinayetin ortaya çıkmasıyla Jeff ve Lisa'nın da evleneceğini çoktan anlamıştır.

Nihayet, tam bir gerilim ve macera cümbüşü gibi geçen dakikalar ve türlü uğraşlar sonunda cinayet ortaya çıkar. Hem de bizzat katilin Jeff'in evine gelip onu balkondan atmasıyla. Fakat bu sahnede bile Hitchcock, katili acınası biri yapar. (Aynı durum Notorious/Aşktan da Üstün'ün Alex'i için de geçerlidir.) Seyirci tıpkı Jeff gibi edilgen bir konumdadır. Jeff'in kendini korumak için elindeki tek alet de ışığı, karşısındakinin gözlerini bir anlığına kamaştıran ve netlik kazanmasa da bir penise benzeyen tele-objektiftir. Filmin başından beri çaresiz ve pasif durumda olan Jeff'e iktidarsızlık özelliği de katan bir sahnedir bu. Bu fallik simge aynı zamanda izleyicinin bir sinema filminin karşısındaki durumuna da eşdeğerdir.

Film, evin içinden çekilmeyen tek sahneyle, Jeff'in diğer bacağının da kırılmasıyla finale gelir. Nihayet Lars yakalanmış, Yalnız Kalp ve besteci adı Lisa olan şarkısı sayesinde tanışmış, yeni evli çift ilk önemli kavgalarını etmiş, balerinin aşktan bihaber kocası eve dönmüştür. Kamera, Jeff'e döndüğünde onu pencereye arkasını dönmüş olarak buluruz. Jeff, yaşadıklarından tatmin olmuştur, kafasındaki sorunları bitirmiştir. Lisa ise bir doğa dergisi okur haldedir. Bu Lisa ve Jeff'in evlenme kararı verdiklerine bir delalettir. Lisa, elindeki dergiyi bırakıp moda dergisine geçtiğinde Hitchcock'un biz izleyicisine acı bir sırıtış bıraktığına emin oluruz ve film son bulur.

SPOILER-------------------------------

Baştan sona açık ya da gizli simgelerle dolu bu mükemmel filmin tek kusuru ana konusuna girmekte bir an için zorlanmasıdır. Fakat konusuna dahil olduğunda adeta tutulamayan bir yarış atı gibidir ve gerçek sinemaseverlere hayatlarının en unutulmaz anlarını yaşatır. Alfred Hitchcock'un en verimli döneminin başlangıcında kotardığı bu başyapıt bugün IMDB Top 250 listesinde de en sevilen Hitchcock filmi durumundadır. Büyük yönetmen, bu filmden 1960 yılındaki Psycho/Sapık'a kadar türlü başyapıtlar verir ve sinema tarihinin en önemli dönemini hazırlar.

James Stewart'ın ve kariyerinin en güzel dönemini geçiren Grace Kelly'nin ne büyük oyuncular olduğuna bir kez daha şahit olduğumuz filmde emektar Thelma Ritter da Stella rolünde yer alır. Rear Window, daha sonraları sinemada çok kez taklit ya da parodileri çekilen bir film olacaktır. Christopher Reeve, nam-ı diğer Superman, yine Rear Window ismini taşıyan re-make filminde başrolü alacaktır. Hollywood'un yeni yetmelerinden Shia LaBeouf, Disturbia/Şüphe'de, Jeff'inkine benzer bir sınavdan geçecktir. Roman Polanski, Le Locataire/Kiracı'da Rear Window'dan ne kadar etkilendiğini gösterecektir.

Alfred Hitchcock, izleyicisine hayatın dilimlerinden değil, pasta dilimlerinden sunduğunu ifade eder. Rear Window, o pasta dilimlerinin belki de en heyecanla yutulanıdır. Bonus olarak da 50'lerin çok çok üzerinde seksapelite içeren sahneleriyle Grace Kelly'yi sunar bize. Kelly, Monako prensesliğine giden yolda, aynı yıl 3 filmde birden oynar. Diğer iki filminden biri de yine bir Hitchcock başyapıtı olan Dial M For Murder/Cinayet Var'dır. 3. film ise Kelly'e tek Oscar'ını getiren The Country Girl/Taşra Kızı'dır. James Stewart ise Rope/Ölüm Kararı'ndan 6 yıl sonra ilk defa bir Hitchcock filminde yer alacaktır. Bir sonraki Hitchcock projesi de 1958 yapımı Vertigo/Yükseklik Korkusu'dur. Hitchcock, bu ikilinin kariyerlerinin doruğunda olmasını da fırsat bilip bize leziz mi leziz bir pasta dilimi bırakmıştır, 2010'da bile eskimeyen...

İlginç Bilgi: Jeff'in finalde tele-objektifiyle kullandığı flaşörün yarattığı ışık aynı zamanda onun aydınlanacağına ve arınacağına bir delalettir.

20 Kasım 2010 Cumartesi

THE INCREDIBLE SHRINKING MAN/KENDİ KENDİNE KÜÇÜLEN ADAM (1957) - 10 PUANLIK FİLMLER

Yönetmen: Jack Arnold
Oyuncular: Grant Williams, Randy Stuart
IMDB Puanı: 7,7/10
Puan: 10/10

Her ne kadar Don Siegel'in Invasion of the Body Snatchers/İstila'sı kadar ünlü olmasa da ...Küçülen Adam, 50'lerde iyice gelişen bilimkurgu-b movie tarzına müthiş bir örnektir. Dönemin çoğu aynı tip filmine imzasını atan Jack Arnold'ın bu kayıp başyapıtı, Atilla Dorsay'ın TRT'de yaptığı bir programda yayınlandıktan sonra 4 yıl boyunca DVD kopyasını aradığım ve nihayet bulduğum bir filmdi. (Bu tip benim için özel olan filmleri kolay kolay internetten indirmem) Kısıtlı sayıdaki DVD baskısı vanilya baskı olmasına rağmen filmin görüntü ve ses katmanlarının pırıl pırıl olduğu bir versiyondu.

Film, adından da anlaşılacağı gibi küçülmekte olan bir adamın hikayesini anlatıyor. Bir gemi seyahatinde radyoaktif bir bulut kümesinin üzerinden geçmesiyle günbegün küçülen reklam danışmanı Scott'ın önce bu özelliğinden dolayı sosyal hayatı bitiyor ardından da karısıyla arası bozuluyor. 90 santimetrenin altına düştüğündeyse sinema tarihinin en iyi set dekorasyon örneklerinden biriyle başbaşa kalıyoruz. Perspektif teriminin resim sanatı kadar sinema sanatı için de çok önemli bir yöntem olduğunu kanıtlayan sahneler ardı ardına geliyor. Scott'ın küçük görünebilmesi için yapılmış dev koltuklar ve ev eşyaları, bilgisayar efektlerinin olmadığı bir dönemde filmi kusursuz hale getiriyor. Üstüste bindirme yöntemiyle çekilen kedi saldırısı sahnelerindeyse yönetmen Jack Arnold, Alfred Hitchcock'un yöntemlerini ödünç alıyor. Scott, 4-5 santimlik bir boya indiğindeyse eşyalar daha da büyük, perspektif daha da yalın bir hale geliyor.

Film, "öteki"nin toplum içindeki konumunu sarsıcı bir dille anlatırken bir yandan da mistik, metafizik öğelerle destekleniyor. Scott, isyan ettiği "hastalığı" sayesinde evrenin mucizevi birliğinin farkına varıyor ve dünyanın yalnızca 0 ve 1'lerden oluşmadığını, tanrı katında cisimlerin boyutunun önemsiz olduğunun farkına varıyor. ...Küçülen Adam, hikayesini müthiş sahnelerle de destekliyor. Eskimiş bir kek parçası için normal bir insana dağ büyüklüğünde gelecek çekmecelere tırmanmalar, kedi saldırısı ve filmin zirvesi olan örümcekle savaş sahnesi dönemi için oldukça başarılı.

...Küçülen Adam'ın bir de devam filmi projesi var hayata geçmeyen. The Incredible Shrinking Woman adlı projede bu kez Scott'ın karısı, Scott'ı aramak için küçülüyor. Ayrıca filmin komedi versiyonları da benzer senaryolarla proje haline getirilmiş. En güzel sürpriz ise filmin re-make'inin 2012 yılında gösterime girecek olması.

İlginç Bilgi: Filmdeki örümcek savaşı sahnesinde maharetini gösteren Jack Arnold'ın bir başka filmi de Clint Eastwood'un henüz figüran olduğu günlerden kalma Tarantula.

19 Kasım 2010 Cuma

EN SEVDİĞİM 100 ŞARKI (2010) - 2

2-Ennio Morricone - L'estasi Dell'oro (1966-Il Buono, il Brutto, il Cattivo/İyi, Kötü, Çirkin soundtrack albümünden): (Listede Yeni)

Listeye yeni giren şarkılar arasında en başarılısı oldu L'estasi Dell'oro. Daha önce filmi defalarca izlememe rağmen hiç dikkatimi çekmemişti, ama yıl içerisinde bir gece vakti pürdikkat izlediğim vakit finaldeki mezarlık sahnesinde adeta çarpıldığımı hissettim. Film bittiğinde kendimi L'estasi Dell'oro'yu ıslıkla çalıp dururken bulduğumda şarkının heybetini anladım. Zaten eskiden beri takdir ettiğim ve beğendiğim Ennio Morricone'nin bulabildiğim ne kadar albümü varsa hepsini edinmeme sebep de bu şarkı oldu. Batıda The Ecstasy of Gold olarak bilinen bu Morricone harikası, dinleyiciyi Vahşi Batı'da at üstünde dört nala bırakıveriyor. Filmin finalinde Tuco'nun (Eli Wallach) mezarlıkta doğru mezar taşını ararken çalan şarkı yalnızca İyi, Kötü, Çirkin'e ait. Daha sonra Sergio Corbucci'nin kimi filmlerinde de kullanılsa da patenti bu tüm zamanların en iyi western filmine ait.

Ennio Morricone harikası L'estasi Dell'oro, kendisinin performanslarından ziyade Metallica'nın sinyal müziği olarak biliniyor. Sahnede tam 25 yıldır bu şarkıyla konserlerine giriş yapan Metallica, açıkçası seyircisini konsere adapte etmek için çok doğru bir yol bulmuş. S&M adlı senfonik metal albümünde de yer verdiği şarkısı geçtiğimiz yıllarda yayınlanan We All Love Ennio Morricone toplamasında da daha uzun bir versiyonuyla yer alıyor. Metallica'ya ve metal müziğe sıcak bakmayan beni bile 3-5 Metallica albümü edinmeye ittiyse zaten şarkı için fazlaca söze gerek yoktur.

İyi, Kötü, Çirkin filmindeki orijinal versiyon, diğer versiyonlara nazaran biraz daha yavaş bir tempoda seyrediyor. O dönem, Morricone'nin birçok çalışmasında soprano vokal olarak yer alan Edda Dell'orso'nun ana vokalde, Franco Cosacchi, Nino Dei, Enzo Gioieni ve Gianna Spagnulo da koro vokalde ritmi hızlandırdığı şarkı, Bruno Battisti D'amario'nun gitar ataklarıyla süsleniyor. Aynı melodinin sürekli hız kazanmasıyla ve her defasında da altyapının zenginleşmesiyle dinleyicisini sarmayı amaçlayan L'estasi Dell'oro, çoğu film müziği gibi kısa da sürmüyor.

L'estasi Dell'oro, Ennio Morricone'nin konserlerinin de vazgeçilmez şarkılarından. Bunlardan 28 Eylül 2002 tarihli Verona konseri Arena Concerto ve 11 Eylül 2007 tarihli Venedik konseri Peace Notes, aralarında en dikkat çekenleri ve her iki konserde de Edda Dell'orso'nun soprano vokaldeki yerini başarılı sanatçı Susanna Rigacci almış. Peace Notes, Note di Pace adıyla albümleştirilmiş.

Şarkının en iyi versiyonlarından birisi de dünyaca ünlü çellist Yo-Yo Ma'ya ait. Sanatçının Yo-Yo Ma Plays Ennio Morricone albümünde İyi Kötü Çirkin filmini temsilen listeye aldığı L'estasi Dell'oro'yu çellosunun şarkının kavşak noktalarına hakimiyetiyle sunuyor büyük müzisyen. L'estasi Dell'oro'nun bir diğer kaliteli versiyonuysa Bandini'ye ait. Bandini, şarkının orijinal versiyonunun üzerine türdaşları gibi rahatsız etmeyecek tekno ritmler eklemiş. Bu açıdan L'estasi Dell'oro'yu Andre Rieu ve DJ Tiesto'nun da bir gün keşfetmesini diliyorum.



Şarkının, orijinal versiyonun yanısıra, konser versiyonu, Metallica'nın iki farklı çeşitlemesi, Bandini ve Yo-Yo Ma versiyonlarını buraya tıklayarak indirebilirsiniz.

18 Kasım 2010 Perşembe

HANEFİ AVCI - HALİÇ'TE YAŞAYAN SİMONLAR: DÜN DEVLET BUGÜN CEMAAT (2010)

Hanefi Avcı'nın kitabı son 3 ayın en çok ses getiren yapıtı oldu. Bunda kitap piyasaya çıktıktan birkaç gün sonra bir sol örgüte yardım yapmak suçundan içeri atılmasının da epey payı olmuştu şüphesiz. Gündemle ilgilenen herkesin kayıtsız kalamayacağı kitap, uzun bir zaman sonra ilk defa çok satanlar listesinin tepesine roman-dışı bir yapıtın girmesini de sağladı. Avcı'nın kitabının içeriği ise çıkardığı gürültüye göre epey zayıf kalmış. Fetullah Gülen cemaatinin devletin çeşitli birimlerini, özellikle de emniyet kuvvetlerini ele geçirdiğiyle ilgili cesur bölümlerin bulunduğu duyurulan kitap, hiçbir yanıyla Necip Hablemitoğlu'nun Köstebek'i gibi bir başyapıt değil. Ayrıca o kitaptan daha da cesur değil.

Kitap, iki bölümden oluşuyor. İlki, yaklaşık 400 sayfa boyunca Hanefi Avcı'nın polislik hayatı boyunca rastladığı çeşitli olayların anı biçimde aktarılmasını içeriyor. Bu bölümün tek bir ana mesajı var, o da emniyet kuvvetlerinin eğitiminin yetersiz olması. Asayiş ve teknik yeterlilik düzeyine ulaşabilmiş emniyet kuvvetlerinin uğraştığı örgütlerin ideolojik fonksiyonları hakkında bilgi eksikliği bulunduğunu defalarca dile getiriyor Avcı. Kanımca çoğu birbirinin tekrarı olan bölümler arasında tek elle tutulur, mutlaka okunması gereken bölüm Uzan Operasyonu olmuş. Uzanlar davasının altyapısını ve ailenin yolsuzluğu hangi yollarla yaptığını müthiş bir dille ve çarpıcı bir anlatım tarzıyla açıklamış Avcı.  Bu bölüm haricinde kitabın "devlet" bölümü gereksiz birçok sayfadan ve anıdan oluşuyor.

Kitabın ikinci bölümüyse "cemaat" adını taşıyor. Avcı, 28 Şubat döneminde ve daha bir yıl öncesine kadar cemaati mazlum gördüğünü ve fikren desteklediğini saklamıyor. Ama satır aralarında da görülüyor ki cemaat, Avcı'nın ayağını kaydırmaya başlar başlamaz tavrı değişiyor ve bu kitabı kaleme almaya başlıyor. Benim merak ettiğim cemaatin kendisine bulaşmaması durumunda da yine bu kitabı yazıp yazmayacağıdır. Şüphesiz ki cemaate dokunur dokunmaz hapse atılması son bölümde yazdıklarının yeterli bir kanıtı ve cemaatin ülkenin en önemli birimlerine nasıl yayıdığı herkesin malumu ama bu kitap bu fikre bir genişlik getiremiyor. Açıkçası kitaptaki cemaat bölümünde okuduklarımın hiçbirisi yeni bir bilgi olmadı benim için. Hal böyle olunca da 500 sayfaya yakın kitapta Uzanlar bölümü hariç çoğu konu bir malumun ilamından öteye gidemedi.

Yine de her ne kadar kendisine dokunana kadar yılanı bin yaşatsa da Hanefi Avcı'nın yaptığı şu sivil darbe döneminde önemlidir. En azından başka yazarlara cesaret verecek kadar olay yaratmıştır bu kitap. Bu yüzden de 2010'un önemli kitaplarından biri olmuştur.

Puan: 5/10

HABABAM SINIFI (1975)

Yönetmen: Ertem Eğilmez
Oyuncular: Münir Özkul, Kemal Sunal, Tarık Akan
Sinematürk Puanı: 9,6/10
IMDB Puanı: 9/10
Puan: 7/10

Türk sinemasının herhalde en çok seyredilen filmidir Hababam Sınıfı. Dünya çapında tanınırlığı da olan film, Arzu Film ekolünde ayrı bir çığır açan Hababam serisini başlatmıştı. Hakkında ne söylesek klişe olacak olan film, birçoğumuzun çocukluğuna ve o dönemi yaşamış olanların da gençliğine damgasını vurmuştu. Yaşları 9-10 olan 4. sınıf öğrencilerimin bu filmi henüz izlememiş olduğunu öğrendiğimde bir an önce onlarla da bu efsaneyi buluşturmaya çaba gösterdim ve birçoğu bu ilk kez izledikleri yapıma bol bol güldüler. Ben ise artık ezberlemiş olduğum her sahnesini detaylara dikkat ederek izlemeye çalıştım ve ana kadro dışında herhangi bir oyunculuk geçmişi bulunmayan gençlerin perfromanslarına dikkat kesildim. Gördüm ki sağlam bir reji kadrosuyla, mesleği aktörlük olmayanlar bile rahatlıkla rol performansı sergileyebiliyorlar. Hayta İsmail rolündeki Ahmet Arıman'ın Hababam Sınıfı belgeselinde de tanıklık ettiği gibi Ertem Eğilmez'in yönetmenlik anlayışı sayesinde kendisi de dahil tüm kadro sanki eski bir sinema oyuncusuymuşçasına rahat rahat çekimleri bitirmişler.

Yine Ahmet Arıman'ın belirttiği üzere Kemal Sunal, Tarık Akan, Halit Akçatepe, Münir Özkul ve Adile Naşit dışındaki tüm kadro (yaşlı öğretmenler de dahil olmak üzere) gazete ilanıyla rollerine seçilmişler. Kendisi de Münir Özkul'un skeçlerini sergilediği gazinolarda müzik gruplarında baterist olarak çalışmaktaymış ve Özkul'un tavsiyesi üzerine film kadrosuna girmiş. Çamlıca'da bulunan ve o dönemde boş olan eski okul binasına kurulan sette 3 hafta içerisinde eğlenerek filmi tamamlamışlar. Üstelik filmi bir seri olarak değil tek bir film olarak planlamışlar ama film büyük beğeni toplayınca devam filmleri gelmiş. Filmin girişindeki belden aşağı espriler (meme esprileri) o dönem bir filmde cesurca kullanılmasıyla ilk olma özelliğini de taşıyormuş.

Hababam Sınıfı kişisel olarak serinin en sevdiğim filmi değil. Hatta sonlara doğru tempo kaybetmesiyle kusurları da ortaya çıkan bir film. Ayrıca Badi Ekrem'in henüz kadroya girmemesi, müfettişli sahnelerin de bulunmamasıyla sonraki filmlere nazaran eksik kalıyor. Ama hiç şüphesiz, bilgi yarışması, okuldan kaçma, özürlü öğretmenleri kandırma ve ardından cezaların gelmesi sahneleriyle bir fenomen. Bu film olmasaydı Türk sinemasının medar-ı iftiharı olan seriyi hiç göremeyecektik.

İlginç Bilgi: Kemal Sunal'ın filmlerinde Şaban karakterini oynaması geleneği ilk kez bu filmle başladı.

12 Kasım 2010 Cuma

YILLARA GÖRE EN SEVDİĞİM FİLMLER

Bir sinemasever için listeler işin en eğlenceli kısmıdır. Ben de ne zamandır bu tip bir liste yapmıyordum ve bu ihmal ettiğim alanı geniş bir alanda değerlendireyim istedim. Aşağıdaki liste IMDB'de oyladığım (Son 5 yıl içerisinde izlediğim tüm filmler oylamaya dahildir. Eskiden izleyip de hafızamda yeri muğlaklaşan filmleri oylamaya dahil etmem. Ayrıca yalnızca uzun metraj filmleri oyluyorum.) 1000'e yakın filmden Türk yapımı olmayanlar arasında yaptığım seçimlerden oluşuyor. Böylece 1921'den bu yana çekilmiş filmleri kendimce sıralamış oldum. Eskiye dair bazı yıllarda film sayısını 3'e yükseltemediğim için de şimdilik o kısımlar eksik kalacak. Her zamanki gibi bu bir "en iyi" değil "en sevdiğim" listesidir diyerek listeye geçiyorum.

1921-The Kid/Yumurcak (Charles Chaplin)

1927-Wings/Kanatlar (William A. Wellman)

1929-Blackmail/Şantaj (Alfred Hitchcock)

1931-M (Fritz Lang)

1932-Freaks/Ucubeler (Tod Browning)

1934-It Happened One Night/Bir Gecede Oldu (Frank Capra)

1935-The 39 Steps/39 Basamak (Alfred Hitchcock)

1936-Mr. Deeds Goes to Town/Bay Deeds Kente Dönüyor (Frank Capra)

1938-The Lady Vanishes/Bir Kadın Kayboldu (Alfred Hitchcock)

1939-Mr. Smith Goes to Washington/Bay Smith Washington Yolunda (Frank Capra)

1940
1-The Great Dictator/Büyük Diktatör (Charles Chaplin)
2-Rebecca (Alfred Hitchcock)
3-Foreign Correspondent/Yabancı Muhabir (Alfred Hitchcock)

1941
1-Mr. and Mrs. Smith/Bay ve Bayan Smith (Alfred Hitchcock)
2-The Maltese Falcon/Malta Şahini (John Huston)
3-Suspicion/Şüphe (Alfred Hitchcock)

1942
1-Saboteur/Sabotajcı (Alfred Hitchcock)
2-Casablanca (Michael Curtiz)

1943-Shadow of a Doubt/Şüphenin Gölgesi (Alfred Hitchcock)

1944
1-Double Indemnity/Çifte Tazminat (Billy Wilder)
2-Laura (Otto Preminger)
3-Arsenic and Old Lace/Arsenik Kurbanları (Frank Capra)

1945
1-The Lost Weekend/Yaratılan Adam (Billy Wilder)
2-Spellbound/Öldüren Hatıralar (Alfred Hitchcock)
3-Brief Encounter/Kısa Tesadüfler (David Lean)

1946
1-It's a Wonderful Life/Şahane Hayat (Frank Capra)
2-Notorious/Aşktan da Üstün (Alfred Hitchcock)
3-The Best Years of Our Lives/Hayatımızın En Güzel Yılları (William Wyler)

1947
1-Gentleman's Agreement/Centilmenlik Antlaşması (Elia Kazan)
2-The Paradine Case/Celse Açılıyor (Alfred Hitchcock)

1948
1-The Treasure of the Sierra Madre/Altın Hazineleri (John Huston)
2-Rope/Ölüm Kararı (Alfred Hitchcock)
3-Ladri di Biciclette/Bisiklet Hırsızları (Vittorio de Sica)

1949
1-All the King's Men/Saltanat Hırsı (Robert Rossen)
2-The Third Man/Üçüncü Adam (Carol Reed)
3-Under Capricorn/Kapri Yıldızı (Alfred Hitchcock)

1950
1-Stage Fright/Sahne Korkusu (Alfred Hitchcock)
2-All About Eve/Perde Açılıyor (Joseph L. Mankiewicz)
3-Sunset Blvd./Sunset Bulvarı (Billy Wilder)

1951
1-Strangers on a Train/Trendeki Yabancılar (Alfred Hitchcock)
2-Ace in the Hole/Büyük Karnaval (Billy Wilder)
3-Awaara/Avare (Raj Kapoor)

1952-High Noon/Kahraman şerif (Fred Zinnemann)

1953
1-Le Salaire de la peur/Dehşet Yolcuları (Henri-Georges Clouzot)
2-Stalag 17/Casuslar Kampı (Billy Wilder)
3-From Here to Eternity/İnsanlar Yaşadıkça (Fred Zinnemann)

1954
1-Dial M For Murder/Cinayet Var (Alfred Hitchcock)
2-Rear Window/Arka Pencere (Alfred Hitchcock)
3-On the Waterfront/Rıhtımlar Üzerinde (Elia Kazan)

1955
1-Les Diaboliques/Şeytan Ruhlu İnsanlar (Henri-Georges Clouzot)
2-The Night of the Hunter/Caniler Avcısı (Charles Laughton)
3-The Trouble with Harry/Harry ile Derdimiz (Alfred Hitchcock)

1956
1-Moby Dick/Beyaz Balina (John Huston)
2-The Killing/Son Darbe (Stanley Kubrick)
3-Invasion of the Body Snatcher/İstila (Don Siegel)

1957
1-12 Angry Men/12 Öfkeli Adam (Sidney Lumet)
2-The Incredible Shrinking Man/Kendi Kendine Küçülen Adam (Jack Arnold)
3-Witness for the Prosecution/Beklenmeyen Şahit (Billy Wilder)

1958
1-Vertigo/Yükseklik Korkusu (Alfred Hitchcock)
2-Touch of Evil/Bitmeyen Balayı (Orson Welles)
3-Gigi (Vincente Minnelli)

1959
1-Ben-Hur (William Wyler)
2-Anatomy of a Murder/Bir Cinayetin Anatomisi (Otto Preminger)
3-North by Northwest/Gizli Teşkilat (Alfred Hitchcock)

1960
1-Psycho/Sapık (Alfred Hitchcock)
2-The Apartment/Garsoniyer (Billy Wilder)
3-Les yeux sans visage/Gözsüz Yüz (Georges Franju)

1961
1-Pocketful of Miracles/Elmacı Kadın (Frank Capra)
2-Judgment at Nuremberg/Nürnberg Muhakemeleri (Stanley Kramer)
3-The Guns of Navarone/Navarone'un Topları (J. Lee Thompson)

1962
1-Lawrence of Arabia/Arabistanlı Lawrence (David Lean)
2-Days of Wine and Roses/Gül ve Şarap (Blake Edwards)
3-Birdman of Alcatraz/Alcatraz Kuşçusu (John Frankenheimer)

1963
1-Tengoku to Jigoku/Cennet ve Cehennem (Akira Kurosawa)
2-Charade/Öldüren Şüphe (Stanley Donen)
3-The Great Escape/Büyük Kaçış (John Sturges)

1964
1-A Shot in the Dark/Karanlıkta Bir Çığlık (Blake Edwards)
2-Per un Pugno di Dollari/Bir Avuç Dolar (Sergio Leone)
3-Marnie/Hırsız Kız (Alfred Hitchcock)

1965
1-Doctor Zhivago (David Lean)
2-Per Qualche Dollaro in Piu/Birkaç Dolar İçin (Sergio Leone)
3-The Sound of Music/Neşeli Günler (Robert Wise)

1966
1-Il Buono, il Brutto, il Cattivo/İyi, Kötü, Çirkin (Sergio Leone)
2-A Man for All Seasons/Her Devrin Adamı (Fred Zinnemann)
3-The Chase/Kaçaklar (Arthur Penn)

1967
1-The Night of the Generals/Generallerin Gecesi (Anatole Litvak)
2-The Dirty Dozen/12 Kahrama Haydut (Robert Aldrich)
3-In the Heat of the Night/Gecenin Sıcağında (Norman Jewison)

1968
1-Planet of the Apes/Maymunlar Cehennemi (Franklin J. Schaffner)
2-Oliver!/Masum Melekler (Carol Reed)
3-Coogan's Bluff/Coogan'ın Blöfü (Don Siegel)

1969
1-Le Clan des Siciliens/Sicilyalılar Çetesi (Henri Verneuil)
2-Butch Cassidy and the Sundance Kid/Sonsuz Ölüm (George Roy Hill)
3-Midnight Cowboy/Geceyarısı Kovboyu (John Schlesinger)

1970
1-Patton/General Patton (Franklin J. Schaffner)
2-Beneath the Planet of the Apes/Maymunlar Cehennemine Dönüş (Ted Post)
3-Kelly's Heroes/Çılgın Savaşçılar (Brian G. Hutton)

1971
1-Dirty Harry/Kirli Harry (Don Siegel)
2-Straw Dogs/Köpekler (Sam Peckinpah)
3-Duel/Bela (Steven Spielberg)

1972
1-The Godfather/Baba (Francis Ford Coppola)
2-Asylum (Roy Ward Baker)
3-Frenzy/Cinnet (Alfred Hitchcock)

1973
1-The Exorcist/Şeytan (William Friedkin)
2-High Plains Drifter/Kasabadaki Yabancı (Clint Eastwood)
3-The Day of the Jackal/Çakal'ın Günü (Fred Zinnemann)

1974
1-The Godfather Part 2/Baba 2 (Francis Ford Coppola)
2-Death Wish/Öldürme Arzusu (Michael Winner)
3-The Front Page (Billy Wilder)

1975
1-Dog Day Afternoon/Köpeklerin Günü (Sidney Lumet)
2-Jaws/Denizin Dişleri (Steven Spielberg)
3-The Eiger Sanction/Zirvede Ölüm (Clint Eastwood)

1976
1-The Pink Panther Strikes Again/Pembe Panter Coşuyor (Blake Edwards)
2-The Omen/Kehanet (Richard Donner)
3-The Cassandra Crossing/Cassandra Geçidi (George P. Cosmatos)

1977
1-Audrey Rose (Robert Wise)
2-Star Wars/Yıldız Savaşları (George Lucas)
3-The Gauntlet/Kanun Yolunda (Clint Eastwood)

1978
1-The Deer Hunter/Avcı (Michael Cimino)
2-Damien: Omen 2/İfrit (Don Taylor)
3-The Boys from Brazil/Vahşetin Çocukları (Franklin J. Schaffner)

1979
1-...And Justice for All/Herkes İçin Adalet (Norman Jewison)
2-Apocalypse Now/Kıyamet (Francis Ford Coppola)
3-Escape From Alcatraz/Alcatraz'dan Kaçış (Don Siegel)

1980
1-The Shining/Cinnet (Stanley Kubrick)
2-The Gods Must Be Crazy/Tanrılar Çıldırmış Olmalı (Jamie Uys)
3-Star Wars 5: The Empire Strikes Back/Yıldız Savaşları 5: İmparator (Irvin Kershner)

1981
1-Raiders of the Lost Ark/Kutsal Hazine Avcıları (Steven Spielberg)
2-The Evil Dead/Şeytanın Ölümü (Sam Raimi)
3-Victory/Zafere Kaçış (John Huston)

1982
1-Gandhi (Richard Attenborough)
2-The Thing/Şey (John Carpenter)
3-Trail of the Pink Panther (Blake Edwards)

1983
1-Scarface/Yaralı Yüz (Brian De Palma)
2-Star Wars 6: Return of the Jedi/Yıldız Savaşları 6: Jedi'ın Dönüşü (Richard Marquand)
3-Psycho 2/Sapık 2 (Richard Franklin)

1984
1-Indiana Jones and the Temple of Doom/Kamçılı Adam (Steven Spielberg)
2-The Terminator (James Cameron)
3-Blood Simple./Kansız (Joel Coen)

1985
1-Back to the Future/Geleceğe Dönüş (Robert Zemeckis)
2-Day of the Dead/Ölülerin Günü (George A. Romero)
3-Out of Africa/Benim Afrikam (Sydney Pollack)

1986
1-The Fly/Sinek (David Cronenberg)
2-Platoon/Müfreze (Oliver Stone)
3-Manhunter (Michael Mann)

1987
1-The Untouchables/Dokunulmazlar (Brian De Palma)
2-The Last Emperor/Son İmparator (Bernardo Bertolucci)
3-Predator/Av (John McTiernan)

1988
1-Mississippi Burning/Mississippi Yanıyor (Alan Parker)
2-Die Hard/Zor Ölüm (John McTiernan)
3-Nuovo Cinema Paradiso/Cennet Sineması (Giuseppe Tornatore)

1989
1-When Harry Met Sally.../Harry Sally ile Tanışınca (Rob Reiner)
2-Indiana Jones and the Last Crusade/Son Macera (Steven Spielberg)
3-Back to the Future Part 2/Geleceğe Dönüş 2 (Robert Zemeckis)

1990
1-The Godfather Part 3/Baba 3 (Francis Ford Coppola)
2-Dances with Wolves/Kurtlarla Dans (Kevin Costner)
3-Sudie and Simpson/Sudie ve Simpson (Joan Tewkesbury)

1991
1-Terminator 2: Judgment Day/Terminatör 2: Mahşer Günü (James Cameron)
2-JFK/Kapanmayan Dosya (Oliver Stone)
3-The Silence of the Lambs/Kuzuların Sessizliği (Jonathan Demme)

1992
1-Scent of a Woman/Kadın Kokusu (Martin Brest)
2-Dracula (Francis Ford Coppola)
3-The Last of the Mohicans/Son Mohikan (Michael Mann)

1993
1-Schindler's List/Schindler'in Listesi (Steven Spielberg)
2-The Fugitive/Kaçak (Andrew Davis)
3-A Perfect World/Kusursuz Dünya (Clint Eastwood)

1994
1-China Moon/Çin Mehtabı (John Bailey)
2-Leon/Sevginin Gücü (Luc Besson)
3-The Shawshank Redemption/Esaretin Bedeli (Frank Darabont)

1995
1-Se7en/Yedi (David Fincher)
2-Die Hard: With a Vengeance/Zor Ölüm 3 (John McTiernan)
3-Heat/Büyük Hesaplaşma (Michael Mann)

1996
1-The Rock/Kaya (Michael Bay)
2-Fargo (Joel Coen)
3-Mars Attacks!/Çılgın Marslılar (Tim Burton)

1997
1-Absolute Power/Mutlak Güç (Clint Eastwood)
2-The Game/Oyun (David Fincher)
3-L.A. Confidential/Los Angeles Sırları (Curtis Hanson)

1998
1-Sliding Doors/Rastlantının Böylesi (Peter Howitt)
2-The Truman Show (Peter Weir)
3-Saving Private Ryan/Er Ryan'ı Kurtarmak (Steven Spielberg)

1999
1-Analyze This/Anlat Bakalım (Harold Ramis)
2-The Green Mile/Yeşil Yol (Frank Darabont)
3-Fight Club/Dövüş Kulübü (David Fincher)

2000
1-Memento/Akıl Defteri (Christopher Nolan)
2-Space Cowboys/Uzay Kovboyları (Clint Eastwood)
3-Meet the Parents/Zor Baba (Jay Roach)

2001
1-LOTR: The Fellowship of the Rings/Yüzük Kardeşliği (Peter Jackson)
2-Das Experiment/Deney (Oliver Hirschbiegel)
3-The Others/Diğerleri (Alejandro Amenabar)

2002
1-Plots with a View/Dört Cenaze Bir Nikah (Nick Hurran)
2-LOTR: The Two Towers/İki Kule (Peter Jackson)
3-John Q. (Nick Cassavetes)

2003
1-LOTR: The Return of the King/Kralın Dönüşü (Peter Jackson)
2-Mystic River/Gizemli Nehir (Clint Eastwood)
3-Tais-toi!/Dost musun Düşman mı? (Francis Veber)

2004
1-The Merchant of Venice/Venedik Taciri (Michael Radford)
2-Der Untergang/Çöküş (Oliver Hirschbiegel)
3-Saw/Testere (James Wan)

2005
1-Munich (Steven Spielberg)
2-Match Point/Maç Sayısı (Woody Allen)
3-Stay/Gitme (Marc Forster)

2006
1-Das Leben der Anderen/Başkalarının Hayatı (Florian Henckel von Donnersmarck)
2-Click (Frank Coraci)
3-Perfume: The Story of a Murderer/Koku: Bir Katilin Hikayesi (Tom Tykwer)

2007
1-The Kite Runner/Uçurtma Avcısı (Marc Forster)
2-The Mist/Öldüren Sis (Frank Darabont)
3-No Country For Old Men/İhtiyarlara Yer Yok (Joel-Ethan Coen)

2008
1-Changeling/Sahtekar (Clint Eastwood)
2-Gran Torino (Clint Eastwood)
3-The Reader/Okuyucu (Stephen Daldry)

2009
1-Inglourious Basterds/Soysuzlar Çetesi (Quentin Tarantino)
2-The Hangover/Felekten Bir Gece (Todd Phillips)
3-Invictus/Yenilmez (Clint Eastwood)

2010
1-Inception/Başlangıç (Christopher Nolan)
2-Shutter Island/Zindan Adası (Martin Scorsese)
3-You Don't Know Jack (Barry Levinson)

Not: Film eksiği bulunan yıllar zamanla güncellenecek. Ayrıca 2010 listesi yıl sonunda tarafımca yeniden ele alınacak.

10 Kasım 2010 Çarşamba

THE FLY/SİNEK (1986)

Yönetmen: David Cronenberg
Oyuncular: Jeff Goldblum, Geena Davis
Oscar: 1 ödül (Makyaj-Chris Walas)
IMDB Puanı: 7,5/10
Puan: 9/10

2005 yılında çektiği A History of Violence/Şiddetin Tarihçesi'ne kadar yönettiği tüm filmler birbirinden tuhaftı Kanadalı yönetmen David Cronenberg'in. Videodrome gibi medyanın birey üzerindeki etkisini anlatmak için kişinin dönüşüme uğradığı ya da TV tarafından tehdit edildiği filmler, Crash/Çarpışma gibi seks ve trafik kazasının bileşiminden ortaya çıkan hasarlı öyküler, Spider/Örümcek gibi şizofreniyi izleyiciyi de şizofren yapmaya çalışarak anlatan senaryolar, Dead Ringers/Ölü İkizler, Scanners/Tarayıcılar gibi motif-filmler hep Cronenberg'in elinden çıkmıştı. Büyük usta, b tipi filmleri a tipi filmler için çalışan stüdyolarla çekerek anlamlı ve başarılı bir bileşim yaratmıştı. 2005'ten sonra artık "normal" filmler çekmeye başladıysa da yine de en popüler işi, stüdyoların kanatları altındaki ilk işi olan Sinek oldu. Ana akım sinemadan beslenmesine rağmen bu anlayışı sonuna kadar eleştirdiği filmlerinden biriydi Sinek. Bu açıdan da hedefi tam onikiden vurdu. Ortaya bir şaheser çıktı ve hem David Cronenberg'in hem de aktör Jeff Goldblum'un markası haline geldi. Goldblum yıllar yılı "Sinek'te oynayan adam" olarak anıldı. Jurassic Park deneyimi bile bu izi ondan silemedi.

David Cronenberg'in zaten en büyük başarısı sinek rolüne alacağı oyuncu seçimindeki başarısıydı. Jeff Goldblum, filmde mutasyona uğrayıp yavaş yavaş sineğe dönüşen bir adamı canlandıracaktı ama zaten kendi yüzü de tuhaf bir biçimde bir sineği andırıyordu. Hem Goldblum hem de filmin Oscarlı makyajcısı Chris Walas, bu dönüşümü anlatırken bir an bile falso vermediler. Özellikle sineklere özgü o ilginç tiklerde bile kılı kırk yaran bir mükemmeliyetçilik sonucunda özgün anlar yaşattılar izleyiciye.

The Fly, izlemeyenin pek kalmadığı bir film. Işınlanmayı keşfeden bir bilimadamının kendini ışınlarken aracın içine bir sineğin girmesi yüzünden gittikçe sinek-adama dönüşmesini anlatıyor. Saygın bir kişiliği olan, güzel ve etkileyici bir sevgilisi olan bilimadamı, dönüşümü esnasında gittikçe yalnızlaşıyor. Sinema tarihinde en iyi örneğini Yüzüklerin Efendisi'nin Gollum'unda gördüğümüz bir karakter haline geliyor. Gollum da tıpkı bu filmdeki bilimadamı gibi hem korkutucu hem acınası hem komik hem de tuhaf bir karakterdi hatırlarsanız. Demin de belirttiğim gibi, kuşkusuz bunda en büyük başarı Jeff Goldblum ve bu filmin çekimleri için Gremlins/Gremlinler projesini bile reddeden Chirs Walas'a ait.

David Cronenberg, filmi hasta ve yaşlı insanların toplumla olan ilişkisinin giderek yalnızlaşmaya dönüştüğünü anlatmak için çektiğini söylüyor. Sineğe dönüşen bilimadamının nezdinde toplumdan kendini dışlayan hastalar profili oluşturuyor. Hazin ve mutlak sonun çarpıcı etkisi de bunu destekliyor. Kanlı  filmler ve özellikle insan vücudunun deformasyonu konusunda adeta takıntılı bir yönetmen olan Cronenberg, bir stüdyo filmi olmasına rağmen burada da bazen ipin ucunu kaçırıyor. Bir bilek güreşi sahnesinde kırılan bilek, sinek-adamın kusmukları ve daha onlarca an filmde Cronenberg'in imzası olduğunun kanıtı adeta.

The Fly, aslen 1958 yapımı, Kurt Neumann'ın yönettiği aynı adlı bir b filminin yeniden çevrimi. Ama asıl filmden epey değişiklikler yapılmış. David Cronenberg, ilk filmin tüm açıklarını kapatıp ortaya gerilimi gittikçe yükselen harika bir iş koymuş. Film, Chris Walas'ın yönettiği bir devam filmine de sahip ama The Fly 2/Sinek 2, o kadar başarısız ki ilk filmin yanında esamesi bile okunmuyor. Oysa The Fly, insanların sineklere olan bakış açısında oynamalar yapabilecek kadar etkileyici bir film. Üstelik neredeyse hiç bilgisayar efekti, CGI gibi tekniklere bulaşmadan, safi plastik makyajla halledilmiş bir büyük yapım.

İlginç Bilgi: Filmde, David Cronenberg de kürtajı gerçekleştiren jinekolog rolünde kısa bir süre görünüyor. Ona bu rolü oynama fikrini veren ise bir başka büyük yönetmen Martin Scorsese olmuş.

9 Kasım 2010 Salı

ÇOK YAZAR - BİR HİKAYEDEYİM

Sanat Notları adını verdiği blogunda Sinem Ergun, birden fazla yazarın bir hikayeyi bölümler halinde yazma organizasyonunu başlattı. Öykünün 2. bölümü bana aitti. Bakalım hikaye nerelere gidecek? Merakla takip ediyoruz.

7 Kasım 2010 Pazar

THE LOST WEEKEND/YARATILAN ADAM (1945) - OSCAR ÖDÜLLÜ FİLMLER

Yönetmen: Billy Wilder
Oyuncular: Ray Milland, Jane Wyman
Oscar: 4 ödül (Film, Yönetmen, Aktör, Senaryo-Billy Wilder), 3 adaylık (Kurgu-Doane Harrison, Görüntü Yönetmeni-John F. Seitz, Müzik-Miklos Rozsa)
IMDB Puanı: 8,1/10
Puan: 6/10

Oscar tarihinde geriye doğru yaptığım yolculukta sıranın gelmesini en çok istediğim filmlerden biriydi Yaratılan Adam. Çünkü yönetmeni Billy Wilder'ın bugüne kadar izlediğim filmlerinden hiçbiri vasatın altına düşmemiş hatta birkaç tanesi gözümde gelmiş geçmiş en güzel filmlerden olmuştu. Fakat Yaratılan Adam'dan beklediğimi alamadım diyebilirim. Aslında bu film de vasat üstü bir film ama Oscar ödüllü bir film olduğu için yüksek tuttuğum beklentiyi pek karşılamıyor. Bunda bir etken de Blake Edwards'ın alkolizmle ilgilendiği Days of Wine and Roses/Gül ve Şarap adlı başyapıtını yakın zamanda izlemiş olmam da sayılabilir aslında. O film üzerine alkolizmle ilgilenen bir başka film izleyince ekşi bir tat almak kaçınılmaz. İşin garibi o filmin baş aktörü Billy Wilder'ın meşhur ettiği Jack Lemmon'dı.

Yaratılan Adam'ın baş aktörü de daha sonra Alfred Hitchcock'un Dial M For Murder/Cinayet Var'ında harikalar yaratacak ve günümüz izleyicisinin o filmle hafızalarına kazıdığı Ray Milland. Yaratılan Adam gibi filmler tek bir aktörün üstüne yüklediği yükten geçinmek zorundaysa eğer, Wilder, bu kumarı oynarken Milland'ı seçerek doğru bir iş yapmış diyebiliriz. Milland, her ne kadar Jack Lemmon kadar olamasa da bir alkoliği her yönüyle iyi özümsemiş ve rolünü harika canlandırmış. Ne Jane Wyman ne de filmin diğer oyuncuları Milland'ın yanına bile yaklaşamıyorlar.

Billy Wilder, bu filmi çok zor şartlarda çekmiş. Bugünden bakıldığında artık tabu olmayan bir konuyu işlese dahi 1945 yılı için epey devrim niteliğinde Yaratılan Adam. İçki yasağından yeni çıkmış bir Amerika'da bir alkolik yazarın dramını anlatmak başlıbaşına bir cesaret işi. Üstelik filmde alkolizme yenik düşen bireylerin bu duruma gelmesinin baş sebebi açık açık içki yasağı olarak gösteriliyor. Filmin finali dönemin sansür kurulu yüzünden beklendiği gibi bitmese filmin başından sonuna kadar çatık kaşlı muhalif üslubunu bozmadığını söyleyebilecektik.

Filmin en ilginç sahnesi de bana göre başlangıç sahnesi. İlginçliği Alfred Hitchcock'un başyapıtı Psycho/Sapık'la benzer olmasından kaynaklanıyor. Yaratılan Adam, Sapık'tan tam 15 sene önce aynı sekansla açılıyor. Vinç kamera şehrin semalarında geziyor ve daha sonra bir binaya doğru yaklaşıyor. Kendisine tesadüfen bir pencere seçiyor ve içerideki karakterlerin hikayesini anlatmaya başlıyor. Sapık da aynen böyle başlıyor. Filmde yer alan halisünasyon sahnesinin kalitesi ise bugünlerde bilgisayar olmasa asla tutturulamayacak büyük bir sinematografi içeriyor.

Yaratılan Adam, 1945'in Oscar törenlerinde rakiplerine büyük üstünlük sağlamış. 4 önemli ödülü alan filmin diğer 4 rakibi de (içlerinden biri Alfred Hitchcock'un Spellbound/Öldüren Hatıralar'ı) 1'er ödülle dönmüş geceden.

İlginç Bilgi: Filmi çekmemesi için Billy Wilder'a 5 milyon dolar öneren içki şirketlerinin teklifini yönetmen son anda reddetmiş ve o paradan daha fazlasını Paramount film şirketinden kazanmış.

6 Kasım 2010 Cumartesi

50 FIRST DATES/50 İLK ÖPÜCÜK (2004)

Yönetmen: Peter Segal
Oyuncular: Adam Sandler, Drew Barrymore
IMDB Puanı: 6,8/10
Puan: 8/10

Goldfield sendromundan muzdarip Lucy (Drew Barrymore) hayatının son bir yılı boyunca hep aynı günü yaşadığını zannetmektedir, küçük Hawai kasabasının sakinleri ise durumu bozmamaya yeminlidir. Ta ki sevimsiz, yumurta kafalı ve günübirlik ilişkilerle geçinen Henry (Adam Sandler) onunla tanışıncaya kadar. Fena halde Groundhog Day/Bugün Aslında Dündü'yü hatırlatıyor bu açıdan filmin teması. Gerçi onda durum birazcık farklıydı ama aynı kadını her gün yeni baştan kendine aşık etmeye çalışan erkek karakteriyle benzerlik de oluşuyor ister istemez. Bu filmi ilk izlediğimde çok sevdiğim Click filminden sonra diğer popüler Adam Sandler filmlerini de izleme turu yapıyordum. Click kadar olmasa da bu film de beni bir yerlerden yakaladı diyebilirim. Bu tür "ucuz" filmleri seviyorum, sürüyle hata ve eksikliğe sahipler, bir başyapıt olmadıkları daha baştan aşikar ama sanki yeryüzünde belli kişiler sevebilsin diye çekiliyorlar ve bazen bu kişilerden biri de ben oluyorum.

50 First Dates'i sevmemin ve bugüne kadar 3 kez izlediğim halde 4. defada da sıkılmamamın sebeplerinden biri hikayedeki samimiyetti. İnce ince, belki Sandler tercihiyle hatalı ama yine de iyi kurgulanmış ve iyi depolanmış bir romantizmi aşırıya kaçmadan, sulugözlü olmadan sunabiliyor izleyiciye. Ayrıca Drew Barrymore'un kariyerinin en güzel zamanına denk gelmesi ve Henry ile beraber izleyiciyi de kendine aşık etmesi de başka bir sebep doğrusu! Yine de The Sixth Sense/Altıncı His'in o büyük sürprizini alenen açık etmesi büyük bir hata. Filmi izlemeyen kalmış mıdır bilmiyorum ama bu film The Sixth Sense'den önce izlenmeli kesinlikle.

İlginç Bilgi: Filmde Lucy'nin her sabah yeni baştan okumaya başladığı Tom Robbins kitabı Still Life With Woodpecker da Hawai'de geçen bir aşk hikayesini anlatıyor.

5 Kasım 2010 Cuma

EN SEVDİĞİM 100 ŞARKI (2010) - 3

3-Nino Rota - Love Theme From The Godfather (1972-The Godfather/Baba Soundtrack albümünden): (1 sıra düşüş)

Tüm zamanların en iyi filmi The Godfather bu özelliğini yalnızca başat sinema argümanlarıyla kazanmadı, filmin ilgi çekici ve başarılı yanlarından biri de Fellini'nin bestecisi olarak anılan İtalyan müzisyen Nino Rota'nın bestelediği şarkılardı. Vals versiyonla beraber filmin iki ana şarkısından biri olan Love Theme... yıllarca ününü kaybetmedi. Mafya filmleri, TV dizileri, showlar ve hatta konsol oyunlarının bile vazgeçilmez müziği haline geldi. The Godfather filmi için hazırlanan lisanslı yazı tipi gibi bu müzik de tüm mafyatik eserlerde yer aldı. Oysa filmde Michael'ın Sicilya'da Apollonia'ya aşık olduğu sahnenin arka planında çalıyordu sadece. Adından da anlaşılacağı gibi filmin aşk temasıydı. Ama içinde yer aldığı filmin genel etkisi şarkının daha sonraki yolculuğuna da yansıyacaktı.


Nino Rota imzalı soundtrack albümü filmin beyazperdeye gelmesinden 3 ay sonra longplay olarak yayınlandı. Carmine Coppola ve Bach'ın eserlerinin de yer aldığı albümün en sevilen şarkısı oldu. Şarkı trompet, trombon, mandolin ve akordiyonun sıralı olarak aynı melodiyi farklı tonlarda icra etmesinden oluşuyor. Finale doğru erkek vokallerin de katılımıyla melodi bir üst perdeye taşınıyor. Arada b melodisinin geçişleri süslemesiyle şarkı matematiksel olarak tamamlanıyordu. Nino Rota çok kısa bir bölümünü daha önceden bestelediği bu şarkıyı geliştirmiş ve filme adapte etmişti. Yönetmen Francis Ford Coppola, The Godfather Waltz adındaki diğer versiyonun varyasyonlarını isteyince Love Theme... filmde pek az kullanılmış oldu. Apollonia adını taşıyan gitar versiyonu ve bitiş kredileri için hazırlanan The Godfather Finale'de yaylı versiyonu filmde ayrıca kullanan varyasyonlardandı.

Love Theme... seride yalnızca ilk filmde kullanılmadı. İkinci filmde Remember Vito Andolini adıyla da yer buldu kendisine. Üçüncü filmde ise ne yazık ki hiç yer almadı. Yalnızca Brucia La Terra adıyla filmin karakterlerinden Anthony Corleone tarafından sözlü bir versiyonu söylendi. 1972'de longplayin çok tutması üzerine bu şarkı ve The Godfather Waltz'dan oluşan 45'lik versiyon da piyasaya sürüldü. Ülkemizde bile en çok satan 45'likler listesinde 5. sıraya kadar yükselen bu plak şarkıya söz yazma fikrini doğurdu.

Cover konusunda ilk adımı atan, o dönem popüler eserlerin funky versiyonlarını icra eden Hugo Montenegro oldu. Muazzam bir yeniden düzenlemeydi karşımızdaki. Şarkının ağır içeriği gitmiş yerine dinamik bir hava gelmişti. Bu plak da çok tutunca yine dönemin ünlü eserlerine söz yazan ve özellikle A Time For Us'la çok tutulan Larry Kusik parçaya söz yazdı. Speak Softly Love adıyla ünlenen şarkıyı filmde de oynayan Al Martino ve Andy Williams sırayla plak yaptı. Özellikle Williams'ın versiyonu antolojilere girdi ve 70'li yılların en sevilen şarkılarından biri oldu. Şarkı hak ettiği romantizmi bulmuştu.

Yıllar içinde bir çok yeniden düzenlemesi yapıldı Love Theme...'in. Rock gitaristlerinden klasik müzikle iştigal eden sanatçılara, film müzisyenlerinden pop sanatçılarına kadar geniş bir alanda düzenlemecileri çıktı. Henry Mancini'nin senfonik yorumu en beğenilenlerden biriydi. Guns'n Roses'ın gitaristi Slash'in gitar solosu konserlerde çok tuttu. Ennio Morricone şarkıyı külliyatına aldı. Andre Rieu, Amerika konserinde şarkıyı çaldı ve albümüne aldı. Bu tip şarkıları pek seven Paul Mauriat, Ray Conniff gibi sanatçılar da furyayı kaçırmadılar. Ken Boothe, Dalida, Gianni Morandi, Jiri Malasek, György Korda gibi sanatçıların ve daha birçok ismin hazırladığı, türlü versiyonları bulunan şarkı ülkemizde de es geçilmedi ve Ülkü Aker'in yazdığı sözlerle Gönül Yazar tarafından Sevenlerin Kaderi adıyla seslendirildi. Aranjör Ahmet Koç, Paradoks adını verdiği albümünde birçok film müziğinin yanı sıra Love Theme...'i de bağlamanın majörlüğünde düzenledi. Şarkı ayrıca birçok karışık enstrümantal albümde yer aldı.


Love Theme From The Godfather, 3 yıl önce bu listenin birincisiydi. Üstüste 2 kez birinci olduktan sonra geçen yıl 2. sıraya düştü ve bu yıl da 3. sırada yer aldı. Bir dönem neredeyse her gün dinlediğim bu eser, hayatımın da fon müziği oldu diyebilirim.

Şarkının, Carmine Coppola, Prag Filarmoni Orkestrası, Nino Rota, Ahmet Koç, Al Martino, Andre Rieu, Andy Williams, Ennio Morricone, Henry Mancini, Hugo Montenegro, Paul Mauriat, Gianni Morandi, Slash ve birkaç katalog versiyonundan oluşan çok özel bir mp3 dosyasını buraya tıklayarak indirebilirsiniz.

1 Kasım 2010 Pazartesi

ŞABAN: NAM-I DİĞER KEMAL SUNAL

Türkiye’de sinema ya da diğer sanat dalları, hatta bunların popüler kültürle örgülenmiş melez örnekleri bir araştırma alanından ziyade bir ilgi alanı olarak değerlendirildiğinden ortaya çıkan sanat eserini genelde tek kişinin sorumluluğuna veririz. Örneğin, Dünyayı Kurtaran Adam bir Cüneyt Arkın filmidir ve kötü bir filmdir kanısı hakimdir. Oysa Arkın, filmin yalnızca aktörlerinden biridir. Yönetmeninden diğer aktörlerine, editöründen set işçisine kadar üzerinde emeği olan bir yapıt, kadronun popüler ismine yüklendiği vakit olumlu ya da olumsuz parsayı tamamen o kişi kaldırabiliyor. Ana konumuz olan Kemal Sunal filmleri de bu “alışkanlığımızın” en iyi örneklerinden biri. Kapıcılar Kralı, filmin üzerinde hak sıralaması yapılacaksa eğer senarist Umur Bugay’ın aslan payını alması gereken bir filmdir örneğin. Oysa halk, Kapıcılar Kralı’nı Kemal Sunal filmi olarak hafızasına kaydeder. Üstelik bir Kemal Sunal filmi de değil bir Şaban filmidir hafızadaki. Oysa Kapıcılar Kralı’nda Kemal Sunal’ın karakterinin adı Şaban bile değildir. Bugüne kadar yan karakter, başrol oyuncusu ya da kadro oyuncusu olarak toplam 82 filmde yer alan Kemal Sunal, tıpkı Charles Chaplin’in Şarlo’su gibi bir Şaban ekolü bırakıp gitti sinemamıza. Peki, Şaban’ı oluşturan yalnızca Sunal mıydı? Kronolojik sırayla bir bakalım duruma.


Sunal, Vefa Lisesi’ndeki öğreniminden sonra ilk başta temizlik görevlisi olarak girdiği tiyatro dünyasında Ertem Eğilmez’in keşfi olarak aktör sıfatıyla anılmaya başlandı. Kısa zamanda sinemadaki yerini de aldı ve tiyatro yaşantısını beyazperdeye tercih etti. Ertem Eğilmez, çok iyi bir yönetmen olduğu kadar iyi de bir oyuncu koçuydu. Hangi oyuncudan hangi performansı hangi düzeyde alabileceğini önceden kestirebilmek gibi, diğer yönetmenlerin çoğunda olmayan bir yeteneğe sahipti. Kemal Sunal’ın kendi yazdığı tez çalışmasında da geçtiği gibi “at suratlı” halinin durum komedisinde önemli bir yer tutacağını anladı. Nitekim ilk filmi Tatlı Dillim’deki neredeyse figüran diyebileceğimiz yan karakter çalışmasıyla Kemal Sunal’ın umut verdiği görüldü. Tatlı Dillim, aynı zamanda literatüre kalabalık kadrolu Arzu Film ekolü olarak geçen film serisinin de ilk filmiydi. Henüz tam olarak profesyonel aktörlük düzeyini yakalayamamış bir Tarık Akan; sinemada biraz daha tecrübe sahibi Filiz Akın; tiyatroda bir üstad olarak anılan Münir Özkul; ve sinema maceralarında henüz birer yan karakter olarak umut vaadeden Metin Akpınar, Halit Akçatepe ve Zeki Alaysa gibi isimlerin bir araya gelip köy-kent çatışmasını mizahi bir dille anlatacak bir aşk filminde neler yapabileceği bu filmle denenmiş oldu. Sonuç gayet olumluydu.

1973 yılında Kemal Sunal, Arzu Film ekolüne iyiden iyiye alıştı. Arada Atıf Yılmaz’ın Güllü Geliyor Güllü filminde oynadığı kısacık rolü saymazsak kendini tam anlamıyla Ertem Eğilmez’in reji anlayışına bıraktı. Önce Canım Kardeşim çekildi ve ekolün diğer filmlerine nazaran, Türk sinemasında örneğine çok az rastlanan şok edici bir toplum eleştirisi ve hüzün temasının içinde yaklaşık 1-2 dakika yer tuttu. Bu rolde, Kayseri şivesi kullandı. Aslen Malatyalı olan ve İstanbul’da büyüyen Sunal için Kayseri şivesi neredeyse kusursuzdu. Eğilmez, daha sonra bazı filmlerinde bu Kayseri takıntısına devam edeceği için Sunal’ın bu yeteneği çok önemliydi. Aynı yıl aynı ekolde Oh Olsun ve Yalancı Yarim filmleri çekildi. Oh Olsun pek başarılı bulunmadığı için Ertem Eğilmez, 3 yıl sonraki Süt Kardeşler’e kadar Hale Soygazi’yle bu tip kadro filmlerinde çalışmadı. Yalancı Yarim ise muhteşem bir komedi filmine öncülük etti. Yalancı Yarim’in kalitesi sayesinde asıl proje olan Mavi Boncuk çekildi. Emel Sayın’dan oyuncu yaratmaya çabalayan Eğilmez, projesinde başarılı oluyordu. Zaten Tarık Akan’ı da kendi deyimiyle “döve döve” oyuncu etmişti. Sunal-Akçatepe-Alasya-Akpınar grubu da iyiden iyiye kadro sinemasına ısınmıştı. Tiyatroya daha fazla meyleden Alaysa-Akpınar ikilisi o dönem projelerinde partner olmayı seçerek işi daha profesyonel bir yapılanmaya götürürken Akçatepe ve Sunal, kişisel dostlukları sayesinde filmografilerinin sonuna kadar beraber çalışma imkanı buldular.

Kemal Sunal filmleri konusunda bir büyük isim de Zeki Ökten’dir. Fakat Ökten’in Sunal sinemasına etkisi daha sonraki yıllarda oluşacaktır. Bir öncü fikir olarak Ökten ve Sunal ilk olarak Hasret filminde çalıştı 1974 yılında. Ertem Eğilmez’le aynı bakış açısına sahip bir sinemacı olarak Zeki Ökten daha sonra politik sinemaya geçecekse de ilk yararlandığı kaynak Eğilmez sineması olmuştu. Hasret’te, Eğilmez’in kadrolularından Emel Sayın’ı başrole taşıdı. Kemal Sunal’a da bir yan rol verdi. Üstelik Sunal’ın iyiden iyiye alıştığı budala tiplemesini de başarıyla kullandı. Fakat 1974’ün en büyük numarası Mavi Boncuk’ta sunuldu. İlk defa Arzu Film kadrosu senaryoda eşit haklara sahipti. Önceki örneklerde Akan-Sayın gibi kadronun güzel ve yakışıklısı üzerinden giden film, Mavi Boncuk’ta rolleri eşit dağıtıyordu. Kemal Sunal, bu filmde de yine budala karakterini tekrar etti. Biraz Şarlo biraz Dümbüllü havası olsa da tipleme tamamen Eğilmez-Sunal ortak çalışmasıydı. Karakter derinliği henüz yok denecek kadar azdı. Örneğin Mavi Boncuk’ta Sunal’ın Yalovalı karakterinin arabasıyla olan ilişkisi Münir Özkul’un Baba Yaşar’ının sinemayla ilişkisi kadar içerik sahibi değildi. Çünkü izleyici daha 1 yıl önce tanıdığı bu aktörün filmlerde bu denli bir yer tutmasını kaldırmayacaktı. Eğilmez’in sinema dehası hala Sunal’ı “kadronun bir parçası” olarak sunmayı işaret ediyordu.

Aynı yıl kadro daraltıldı. Münir Özkul, Adile Naşit gibi isimlerin yine var olduğu fakat ana hikayenin 4 kişi üzerinden anlatımıyla sınırlanan ve Sadık Şendil’in her repliğinden komedi şaheseri yarattığı Salak Milyoner-Köyden İndim Şehire ikilemesi çekildi. Akpınar-Alasya-Akçatepe-Sunal 4’lüsünün tamamı budala karakterlerden oluşuyordu fakat Sunal aralarında bunu en “abartan” tipti. Eğilmez bu kez baştan aşağı Kayseri şivesine yatırım yapmıştı. Bugünden bakıldığında tüm oyuncuların bu konuda son derece başarılı olduğunu rahatlıkla görebiliyoruz. Ertem Eğilmez ikinci filmde yani Köyden İndim Şehire’de ana kadroda değişiklik yapmayı tercih etti. Dönemin Kaynanalar’ıyla meşhur olan Tekin Akmansoy, Leman Çıdamlı gibi isimleri de denedi fakat Naşit-Özkul ikilisi kadar büyük bir etki çıkmadı. Kadronun yenilerinden Meral Zeren ise Kemal Sunal’ın yanına ekleştirilen ilk kadın oyuncu oldu. Zeren, Tarık Akan’ın filmin yakışıklısı olarak kadroya girmediği yapıtlarda Sunal’a eşlik edecekti. Bu bir anlamda Ertem Eğilmez’in Akan-Sayın ikilisinden vazgeçip çiftleri daha da karikatürize etme politikasının bir sonucuydu. Eğilmez, ikilemesinde Akpınar-Perran Kutman ikilisiyle beraber bu kimyayı da tutturmakta başarılı oldu. Bugünün sinemasında bu tip manevraları bırakın uygulamayı, bunu aklına bile getirmeyen isimlerin rejisörlük sıfatı taşıdığını düşünürsek, Ertem Eğilmez’in kıymeti daha iyi anlaşılır sanırım.

1974, Kemal Sunal’ın ilk defa başrolde yer aldığı Salako’nun da çekildiği yıldı. Kanımca Ertem Eğilmez’in yakaladığı sihri tutturmayı deneyen Atıf Yılmaz’ın başarısız olduğu bir filmdi Salako. Sunal’ın 1973-1977 arası filmleri arasında son derece eğreti duruyor. Atıf Yılmaz da Sunal için önemli bir isim olacaktı fakat bunun için biraz daha zaman vardı. 1975 yılında Kemal Sunal, Ertem Eğilmez’in film çekmediği günlerde Zeki Ökten’in iki başarısız komedisinde başrol oynadı. Hanzo ve Şaşkın Damat, Kemal Sunal’ın arketipinden faydalanmak için çekilmiş klişe filmlerdi. Her ikisinde de Meral Zeren, Sunal’ın aşık olduğu tiplemeyi canlandırdı. Salako’da da aynı ikili aynı formasyonda yer almıştı. Fakat bu 3 film de Sunal-Zeren kimyasına tam manasıyla yansıtamadı. Bu da Eğilmez’in bu ikilide bulduğu yeteneği kendi kalitesiyle öğütüp öyle film çektiğini kanıtlıyordu.

1975 yılı bir efsane serinin de başladığı yıldı. Kemal Sunal, 1 yıllık bir aradan sonra yeniden başrolden takım oyunundaki as oyuncu konumuna geçti ve ortaya Hababam Sınıfı çıktı. Eğilmez’in eski kadrosu tam takım yerini almıştı. Tarık Akan geri gelmişti, Münir Özkul grubun şefiydi, Adile Naşit, tamamı erkeklerden oluşan bir okulun Hafize Ana’sı olarak müstahdem rolündeydi. Akpınar-Alasya kendi ortak projelerini başlattığından bu filmlerde yer almadılar. Ayrıca Hababam Sınıfı’yla birlikte Sunal-Zeren ikilisine dayalı filmler de son bulmuş oldu. Zaten Hababam Sınıfı bir aşk hikayesini ön plana almak gibi bir riski kaldıramayacak bir projeydi ki ileride Kartal Tibet’in Hababam Sınıfı Dokuz Doğuruyor filminde düştüğü hata da tam olarak buydu. Bu yüzden o film ilk serinin genel kalitesini aşağı çeken film olmuştu. Ertem Eğilmez, tüm yan karakterlerini gazete ilanıyla bulduğu kadrosuyla ortaya seneler geçse de unutulmayacak bir şaheser koydu. Rıfat Ilgaz’ın çok bilinen bir romanı olmasına rağmen Hababam Sınıfı bir yanıyla da Eğilmez’in filmi olmuştu. Sadık Şendil’le neredeyse aynı beyni taşıdıklarına inandığım Eğilmez adeta bir ikiz telepatisiyle üst üste iki Hababam Sınıfı filmi ortaya koydular. Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı serinin 75 sonu 76 başında çekilen ikinci filmiydi. Ana kadro tastamam yer alıyordu, üstelik Semra Özdamar’ın edebiyat hocası Semra olarak ekibe katılmasıyla Kemal Sunal’ın tiplemesinin yönlendirileceği kaynak da belirlenmiş oluyordu.

Hababam Sınıfı serisinin bir başka büyük etkisi de Sunal’ın Şabanlaşması projesinin ilk ayağı olmasıydı. Bu filmdeki İnek Şaban karakteri Sunal’ın üzerine yapışacak ve alakalı olsun ya da olmasın artık her filmde Şaban adlı bir karakteri canlandıracaktı. Daha sonra Natuk Baytan döneminde ele alacak olsam da Kemal Sunal’ın iki farklı karakteri canlandırdığı fakat ikisinin de adının Şaban olmadığı bir filminin adının Gerzek Şaban olduğunu eklersek bu “Şaban etkisi”nin sınırsızlığı daha iyi anlaşılır sanırım.

1976 yılı Kemal Sunal sinemasının gelişme döneminin başlangıcıydı adeta ve sanatçı için de dev bir yıldı. Ertem Eğilmez ocağında pişen Sunal, bu dönemde kendi sinemasına yön verecek büyük yönetmenlerle çalışmaya başladı. Daha önce de ikisinde başrol olmak üzere 3 filminde yer aldığı Zeki Ökten’in Kapıcılar Kralı, Sunal’ın Antalya Altın Portakal yarışmasından ödülle döndüğü tek film oldu ve filmografisinin ödüller açısından zirvesini oluşturdu. Üstelik ilk defa Ökten-Sunal işbirliği çok başarılı bir meyve veriyordu. Umur Bugay’ın daha sonra Bizimkiler’e evrilecek senaryosu çok sağlam altmetinler taşıyordu ve Sunal, saf, budala bir karakterden ötesini de canlandırabileceğini ilk kez bu filmle kanıtlamıştı. Bir nevi ilk defa Şaban-dışı bir karakteri oynuyordu. Aynı yıl, beraber tam 26 filmde çalışacağı aktör Kartal Tibet’in yönetmenlik denemesi Tosun Paşa’da yer aldı ve film Sunal’ın en çok sevilen filmi oldu. Kabare anlayışıyla çekilen film aynı yıl Ertem Eğilmez’in çektiği Süt Kardeşler’le birlikte köklerini Osmanlı toplumundan alan basit komediyle kotarılan iki filmden biri olmuştu. Her iki film de her karesinde kahkahalar attıran bir saflığa sahipti. 80’li yıllar bölümünde ayrıntılarıyla üzerinde duracağım Sunal-Tibet işbirliğinin sürekli negatife evrilmesinden çok önce Tosun Paşa hem başlangıç hem de zirve olmuştu.

1976 yılında Eğilmez, Hababam Sınıfı serisinin üçüncüsü olan Hababam Sınıfı Uyanıyor’u çekti. Kadro epey dağılmıştı. Kemal Sunal yine filmin ağır topuydu fakat ilk iki filmin tadından az da olsa eksiklikler oluşmaya başlamıştı. Ahmet Sezerel’i sinemaya katan film, içeriğindeki eksikliklerden ders alarak bir sonraki filme kadar yine de iz bırakabilmişti. Aynı yıl, Hababam Sınıfı serisinin “tuhaf” müfettişi rolünde Sunal’la ortak projelerde çalışmış Ergin Orbey, bir kara mizah örneği olarak Meraklı Köfteci’yi çekti. Film, daha sonra Natuk Baytan’ın ele alacağı mizah anlayışının bir etüdü gibiydi fakat bir Tosun Paşa ya da Süt Kardeşler kadar etki bırakmadı haliyle.

1976’da Kemal Sunal’ın oynadığı son film müthiş bir ekolü başlattı. Sunal, o güne kadar hatta daha sonrasında da Cüneyt Arkın’ın yer aldığı bazı avantür filmleri çekmiş olan Natuk Baytan’ın keskin zekasıyla Şaban karakterinin saflıkla kurnazlık arasında gidip gelen özelliklerini ayı potaya almıştı. Baytan, tam anlamıyla bir absürd mizah yönetmeniydi. Filmlerinde çoğu replik, hatta çoğu karakter anlamsız, asla oluşmayacak örneklerden oluşuyordu fakat tuhaf derecede de komik olmayı başarıyordu. Sunal’ın diğer filmlerinde olmayan bir ekleme yapmıştı Baytan. Artık filmlerde bir de kötü adam olacaktı. Elbette bu kötü adamlar, bildiğimiz yakıp yıkan tipler değildi, kendi içinde komik, hatta absürd tiplemelerdi. Ayrıca dönem sağ-sol çatışması yüzünden ülkenin sürekli gerilediği, gecekondu sorunun büyüdüğü, ekonomik düzeyin tabana vurduğu bir dönemdi. Baytan, Eğilmez’in apolitikliğinin aksine bütün bunları kullandı ve Sunal’ı filmlerinde bir “umut” karakteri olarak da yerleştirdi. İkilinin ilk ortaklığı Sahte Kabadayı filmiydi. Bu film yukarıda saydığım özelliklere çoğu kez teğet geçen ama yine de kendi çapında başarılı diyebileceğimiz bir başlangıç örneğiydi.


1977 yılı da tıpkı 1976 gibi zengin örneklerle geçti Kemal Sunal için. Natuk Baytan ekolüne meşhur Sakar Şakir’le devam edildi. Karbonat Erol lakabıyla bilinen Ünal Gürel, Sunal’ın uğraştığı kötü adam tiplemesinde ilk sınavını başarıyla verdi. Baytan filmlerinde sabit bir kadın oyuncu yoktu. Hatta bazı filmlerde bu oyuncular sıradan isimlerden seçiliyordu. Sakar Şakir’de ciddi yaş farkına rağmen Ayfer Feray eşlik etmişti Sunal’a mesela. Aynı yıl Atıf Yılmaz, yeniden Kemal Sunal’la çalıştı ve ortaya yine kötü bir örnek çıktı. Çok basit ve ilgi çekici yanı olmayan İbo ile Güllüşah, o yılın duraklamasıydı Sunal için. Atıf Yılmaz, henüz Kemal Sunal’la birlikte ne tip bir filmi başarılı kılabileceğini çözememişti. Bunun için bir yıl daha beklemesi gerekiyordu. Derken, Ertem Eğilmez yine kadrosunu yanına aldı ve Şabanoğlu Şaban’ı çekti. Şener Şen’in Tosun Paşa ve Süt Kardeşler’de Sunal’la olan paslaşmaları seyirci tarafından kabul görünce Şen’in pozisyonu sağlama alındı. Ayrıca Halit Akçatepe’nin sidekick tipleme konusundaki başarısı ve yeteneği de onu Şabanoğlu Şaban’ın kadrosunda önemli bir noktaya taşıdı. Film, Ertem Eğilmez’in en çok etkilendiği yönetmen olan Blake Edwards’ın The Pink Panther/Pembe Panter serisinden çok fazla “esinlenmişti”. Bu açıdan özgün olmamasına rağmen Kemal Sunal’ın filmde gösterdiği performansla alkışı hak eden bir yapıt oldu. Aynı yıl Hababam Sınıfı serisinin en komik ve en güzel bölümü olan Hababam Sınıfı Tatilde çekildi. Eğilmez, bir önceki Hababam Sınıfı filmindeki eksiklikleri içlerinde Ayşen Gruda’nın da olduğu 4 kız öğrencinin sınıfa gelmesiyle ve Şener Şen’in oluşan popülaritesiyle doğru orantılı olarak rolünün uzatılmasıyla giderdi ve ortaya bir başka başyapıt çıktı. Bu film aynı zamanda Eğilmez ve Sunal’ın hatta tüm o kadronun son filmi oldu. Ertem Eğilmez daha sonra Hababam Sınıfı Güle Güle’yi çekti fakat film yepyeni oyuncularıyla çok başarısızdı. Eğilmez’in üzerine fazla düşmeden çektiği ticari bir “vaka” olduğu çok belliydi.

1977’nin son filmi Zeki Ökten-Kemal Sunal işbirliğinin zirvesi olan Çöpçüler Kralı’ydı. Ökten, Kapıcılar Kralı’nda Sunal’ın haricinde tanınmış komedyen oynatmamıştı. Fakat Çöpçüler Kralı’nda bunu yapmadı ve Şener Şen, İhsan Yüce, İlyas Salman, Ayşen Gruda ve hatta Erdal Özyağcılar gibi güldürü ustalarını da kadroya aldı. Ortaya çıkan film muhteşemdi. Çöpçüler Kralı, ayrıca Kemal Sunal’ın sahnede şarkı söylediği anlar içeren diğer filmlerine de önayak oldu.

1978, Sunal için yepyeni bir dönem getirdi. Ertem Eğilmez’le yolları ayrılmıştı fakat Eğilmez kuşağından gelen aktörlerle hala beraber çalışıyordu. Natuk Baytan filmleri son sürat devam ediyordu. Atıf Yılmaz, Sunal’ı nasıl bir projede oynatacağını nihayet anlamış ve iki güzel film ortaya koymuştu. Ve bir yenilik… Sunal, sinemamızın büyük isimlerinden Osman Fahri Seden’le Şaban tiplemesini ileriye taşıdı.

Önce Atıf Yılmaz filmleri geldi. Sunal sinemasının ve 78’in çalkantılı ortamının zirvesi Kibar Feyzo, kotarıldı. Şen-Naşit ikilisinin yanına İlyas Salman gibi bir yetenek daha eklenince ve senaryo İhsan Yüce gibi muhteşem bir isime emanet edilince işler iyiye gitti. Adeta Atıf Yılmaz’ın bir şey yapmasına gerek kalmamıştı. Kibar Feyzo kendiliğinden ilerledi ve bilinçlenme anlatısı içeren büyük altmetniyle bir başyapıt oldu. Ardından gelen Köşeyi Dönen Adam da politik içeriğiyle göz doldurdu. Kibar Feyzo kadar büyük bir film olmasa da ancak 4 yıl önce keşfedebildiğimiz 1 Mayıs sahnesi gibi, eşekle ilgili kara mizah anları gibi iç-zirvelerle doluydu film. Sunal, alenen sol filmlerde boy gösteriyordu. Ki bu noktada ülkede bir sağ sinemanın olmamasının da altını çizmek gerek. Bu yüzden sağ görüşlü olsalar bile düzen karşıtı kimi filmlerde yer alan aktörler dolup taşmaya başlamıştı. Öte yandan bu filmler porno sinemasının, zaten olmayan sinema endüstrimizi katlettiği bir dönemde çekilmişti ve yasakçı zihniyetle bu durum birleşince ortaya ticari açıdan batması çok muhtemel fakat sanatsal anlamda cesur örnekler çıkıyordu. İşte bu yüzden Atıf Yılmaz, 2 senede bir denediği Kemal Sunal ilacının dozunu nihayet tutturabilmişti.

Kemal Sunal, Natuk Baytan filmlerine de kaldığı yerden devam ediyordu. Avanak Apti bu filmlerin 1978 ayağıydı. Tam olarak yukarıda bahsettiğim formülizasyonu taşıyan, diğerlerinden eksiği de fazlası da olmayan bir filmdi. Ünal Gürel ve Ayşen Gruda yine kadrodaydı ve yine tüm yan karakterler, normalde figüran olarak çalışan sinema emekçilerinden oluşuyordu.

Osman F. Seden gibi, komediyi pek tutmayan, bu tip filmlere alışkın olmayan bir yönetmeni bu anlayışından Zeki-Metin ikilisi vazgeçirmişti. 1975-1978 arası ikilinin oynadığı çeşitli aile komedilerini yöneten Seden, Kemal Sunal’la da çalıştı. 2 yıl içinde Sunal-Seden işbirliği 5 film ortaya koydu. 1978’dekiler İyi Aile Çocuğu, İnek Şaban ve Yüz Numaralı Adam’dı. İnek Şaban, alenen adındaki markayı kullanan bir film olsa da İyi Aile Çocuğu gibi Baytan tarzı absürd komediyi ve Yüz Numaralı Adam gibi Atıf Yılmaz tarzı politik-komediyi çok iyi kullanan filmler ortaya çıkmıştı. Yüz Numaralı Adam, Sunal filmleri arasında herhangi bir ekolün örneği olmamasına rağmen çok iyi bir komediydi ve pazarlama anlayışı üzerinden politik güçlerle çatışan bir hikayeydi. İnek Şaban, futbol parodisiydi. İyi Aile Çocuğu ise başlıbaşına bir Natuk Baytan ekolü deformasyonuydu fakat kalitesi de su götürmezdi.

1979 yılı, yani darbeden bir önceki yıl Sunal’ın sürekli yönetmenleriyle paslaştığı son dönemdi. Zira bir yıl sonra darbenin etkileri Sunal filmografisini derinden etkileyecekti. Bu yıl içinde Natuk Baytan ekolünün en popüler ve en iyi filmi Korkusuz Korkak çekildi. Film o kadar absürd ve o kadar komikti ki ancak bu türü sevebilenler için bir başyapıt olmuştu. Absürdizmle ilgilenmeyenler ise filmi bir çöp-film olarak gördü. Ayrıca Korkusuz Korkak’ın en sevdiğim Kemal Sunal filmi olduğunu da eklemek isterim.

Seden-Sunal işbirliği aynı yıl kalan iki filmi de kotardı. Bunlar Dokunmayın Şabanıma (Baytan ekolü) ve Bekçiler Kralı (Baytan-Tibet ekolü) idi. Seden, tek başına bir ekol yaratabilecek kadar kullanamamıştı Sunal’ı ama dönemin diğer cihetlerindeki başarılardan dersler alıp ortaya komedi kalitesi yüksek işler çıkarabiliyordu. Örneğin Dokunmayın Şabanıma’da Sunal’ın karakterinin palavracı kişiliği, Baytan-Sunal filmlerinden alınmaydı.

80’lere damgasını vuracak Sunal-Tibet işbirliği 1979’da iyice yoğunlaştı. Kalitesi ciddi anlamda düşecek filmlerin o yıl ki örnekleri henüz vasatın altına düşmemişti. Bir Ecevit yansıması olarak Umudumuz Şaban, darbenin geliyorum dediği bir dönemde ortaya çıkmış ve yerel siyaset dersi vermişti. Şark Bülbülü ise özellikle İbrahim Tatlıses’in meşhurluğunun ilk döneminin bir taşlamasıydı ve müzik üzerinden doğu-batı göçünü eleştiren sağlam bir yapıya sahipti.

1972’de Tatlı Dillim’le başlayan 8 yıllık tamamı zirvede geçen macera bu şekilde sona erdi. 80’lerin dinamikleri ise daha ayrı olacak ve tekdüzeliğin kanıksanması yoluyla yine Sunal kazanacak olsa da olayı ciddiyetle takip eden izleyiciler için 70’leri aratacak kötü malzemeler piyasaya sürülecekti. 12 Eylül darbesi, sonuçlarıyla her sanat dalında olduğu gibi sinemaya da büyük bir darbe vuracak ve Sunal filmografisinin gidişatını şekillendirecekti.


12 Eylül Darbesi her alanda olduğu gibi sinema üzerinde de kalıcı etkiler bıraktı. Yönetmenlerin ve oyuncuların bir kısmı sansüre takıldı ve yapımcılar mimli isimlerle çalışmaz oldu. Politik sinema yine yapılıyordu fakat yapım süreci tamamen Almanya, Fransa gibi ülkelerde geçiyordu. Kemal Sunal sineması bu zor dönemde büyük bir yara almadı çünkü 70’lerde çok az politik filmde yer almış ve halkın tamamının geniş sevgisini kazanmıştı. Ama asıl etki sektörün tamamına yayılacak olan kalitesizlik baş gösterince kendisini belli edecekti. Sunal, 80’lerin sonuna kadar yine yılda 4-5 film çekecek ama kalite gittikçe dibe vuracaktı.

1980 yılında henüz darbe olmamışken, önce Natuk Baytan’ın yönettiği Gerzek Şaban geldi. Baytan’ın absürd anlayışı yine devam ediyordu. Suya sabuna dokunmayan bir hikayede Sunal çift rolde oynuyor ve türlü yanlış anlamalar ve abartılarla süslenen bir film çıkıyordu ortaya. Darbe öncesinde çekilmiş bir diğer film ise Kartal Tibet’in Zübük filmi oldu. Aziz Nesin’in bir hikayesinden yola çıkılarak perdeye aktarılan eserde Sunal, tam bir politik karaktere can vermişti. Küçük bir kasabadan her adımı yavaş yavaş çıkarak sonunda kapağı Ankara’ya, meclise atan İbrahim Zübükzade’nin hikayesi bugün bile izlendiğinde değerini kaybetmiyor. Çünkü, film neredeyse her devrin Türk siyasetine uygun bir profil çiziyordu.

1980’de çekilen diğer filmler ise yine Kartal Tibet’in Aziz Nesin’den uyarladığı futbol taşlaması Gol Kralı ve Memduh Ün’le Kemal Sunal’ın ilk ortak çalışması olan Devlet Kuşu oldu. Gol Kralı’nda Kemal Sunal yeniden eski Şabanlı günlerine dönüyordu. Devlet Kuşu ise 80’lerin Kemal Sunal için özeti sayılabilecek “mahallenin sevilen çocuğu” rolüne bir başlangıçtı. Ün’ün yönetmenlik anlayışı da Natuk Baytan’la benzerlikler gösteriyordu. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde kendi halinde yaşayan yoksul insanların yaşama tutunma maceraları, Sunal’ın pozitif aurası aracılığıyla sunulacaktı bu filmlerde.

1981, Sunal’ın büyük popülerlik kazanmış en son filmini oynadığı, Arzu Film ekolünün belki de son Kemal Sunal’lı filmine tanık olduğumuz yıldı. Davaro, Şener Şen, Ayşen Gruda, Adile Naşit, İhsan Yüce, Pembe Mutlu gibi isimlerle 70’lerin Doğu komedilerinin tatlı bir devamı gibiydi. Film aynı zamanda Şen-Sunal ikilisinin son filmi oldu. Kartal Tibet’in yönettiği Davaro’dan sonra bir başka Natuk Baytan’lı film; Üç Kağıtçı geldi. Üç Kağıtçı, 2 yıl sonra çekilecek Tokatçı ile birlikte hemen hemen seri film sayılabilirdi. Film, bir kasabada herkese kendini ermiş biri olarak yutturan bir adamı anlatıyordu. Tabii ki Baytan’ın kendine has üslubuyla. Üç Kağıtçı, Baytan’ın küçük kasaba insanlarını da ne kadar iyi tanıdığını gösteriyordu. Aynı yıl Sunal-Ün işbirliği ikinci meyvesini verdi. Osmanlı zamanında geçen komedilerden biriydi film. Kanlı Nigar, Memduh Ün’ün eşi Fatma Girik’in de başrollerden birinde olduğu bir filmdi. Bu filmle birlikte Sunal-Ün ve Girik ortak yapımcılık çalışmalarına da girdi ve birkaç filmi kendi şirketleri namına çektiler.

Natuk Baytan, Sunal’la çevirdiği filmlere ara vermeksizin devam ediyordu. Bu serinin en komik filmlerinden birinde tipik saf delikanlı rolüyle Yedi Bela Hüsnü hala hatırlanıp sevilen bir film olarak kalitesini yitirmedi. Baytan’ın yavaş yavaş kendini tekrar etmeye başlaması haricinde Yedi Bela Hüsnü, vaad ettiği eğlenceyi sunabilen hoş bir filmdi. 1982’nin ikinci ve son filmi de Kartal Tibet’in çektiği Doktor Civanım oldu ve Tibet-Sunal işbirliğiyle seri bir şekilde çekilip de eski kaliteyi aratan filmler silsilesi böylece başlamış oldu.

1983’te üç Kartal Tibet filmi daha geldi. Bunlar, En Büyük Şaban, Kılıbık ve Çarıklı Milyoner’di. Kılıbık’ı çekerken Tibet, hastalanınca yönetmenlik koltuğunu asistanı Uğur İnan’a devretmek zorunda kalsa da filmdeki etkisi rahatlıkla hissediliyordu. Vasat bir Şaban filmi olan Kılıbık, düşen kalitenin kendini belli eden örneklerindendi. Fakat o yılın asıl üzerinde durulması gereken nokta, Kartal Tibet’in bir anda iki klasiği birden uyarlamaya niyet etmesiydi. İyiden iyiye konu sıkıntısı çekmeye başladığı bir dönemde Charlie Chaplin’in City Lights/Şehir Işıkları ve Frank Capra’nın Mr. Deeds goes to Town/Bay Deeds Kente Dönüyor filmlerini sırasıyla En Büyük Şaban ve Çarıklı Milyoner olarak uyarladı. En Büyük Şaban, City Lights’ın romantizmini hem Cahit Oben’in müziğiyle hem de Nilgün Bubikoğlu’nun incelikli oyunuyla biraz olsun yakalayabilmişti ama Çarıklı Milyoner, orijinaliyle karşılaştırıldığında bile çok kötüydü. Gerçi, Capra’nın anlatmak istedikleri, filme yedirilebilmişti ama yine de böylesi bir klasiğin altından kalkılamamıştı.

Natuk Baytan’lı Tokatçı’da Şevket Altuğ-Kemal Sunal ortaklığının bir meyvesi daha alındıktan sonra Baytan’lı Atla Gel Şaban’la seri devam ettirildi ve meşhur sahneleri tek başına hatırlandığında bir klasik olan ama yine de tüm bir film olarak eski Baytan-Sunal filmlerini aratan bir yapım oldu. Şaban serisi iyice hız kazandı 1984 yılında ve Atla Gel Şaban’dan sonra Kartal Tibet, Şabaniye ve Ortadirek Şaban’ı çekti. Fakat ‘84’ün en iyi Kemal Sunal filmi Memduh Ün-Fatma Girik-Kemal Sunal ortaklığından geldi ve Postacı’yla yılın diğer kötü komedi örneklerinin arasından sıyrılabilen bir film izlemiş olduk.

1985 tam bir seri imalat yılı oldu Sunal için. Benzer konuları benzer argümanlarla filme alan Kartal Tibet, Tosun Paşa’daki yaratıcılığını aratır olmuştu. Bu yıl tam 6 filmde oynadı Sunal ve tamamı Tibet’e aitti. Sosyete Şaban, Şendul Şaban, Şaban Pabucu Yarım, Katma Değer Şaban, Gurbetçi Şaban ve Keriz. 5’i Şaban serisine ait olan bu filmlerin hiçbiri diğerinden daha iyi değildi ama yine de varoşların destek verdiği kendine has bir seri haline geldi. 90’larda özel kanalların sık sık yayınladığı bu filmler asıl popülaritesini o zaman kazanacaktı zaten.

1986, dibe vurmuş kaliteyi biraz olsun doğrultabilecek örneklerle geldi. Kemal Sunal-Kartal Tibet ikilisi bu yıl yalnızca Deli Deli Küpeli’yi çekti. Bu da bir uyarlamaydı. Buzlar Çözülmeden’in uyarlaması olan film, Tibet’in konu sıkıntısına ilaç gibi gelmişti. Ayrıca 1985’in seri imalat filmlerinden çok çok farklıydı. Hatta Bülent Ecevit, bir röportajında bu filmden tüm siyasetçilerin ders çıkarması gerektiğini söylemişti. 1986’nın bir diğer taşlaması Zeki Ökten’in çektiği Davacı oldu. Film olarak çok yüksek bir kalite barındırmasa da Türk adalet sisteminin tamir olunamaz bozukluklarını bir bir gösteren bir filmdi. Aynı yıl Kemal Sunal, Zeki Ökten’le pek isim yapamamış Yoksul filmini kotardı.

Yılın sonuna doğru Memduh Ün de bir uyarlama filmine girişti. Charlie Chaplin’in The Kid/Yumurcak filminden uyarlanan Garip’i çekti. Kendi başına sağlam doneler içeren film, Cahit Berkay’ın kaliteli müzikleriyle hoş bir seyirliğe dönüşüyordu. Aynı yıl Sunal-Baytan işbirliğinin son filmi de geldi. Tarzan Rıfkı, absürd filmlerinin son örneği oldu.

1987 yine bir ağır geçiş yılı oldu Sunal için. Kalite yine düşmüştü. Kartal Tibet, Japon İşi’nde Fatma Girik’le Kemal Sunal’ı yine bir araya getiriyor; iki Orhan Aksoy filminde (Kiracı, Yakışıklı) hafif bir toplumsal taşlama atmosferi oluşsa da sinemasal kalite yerlerde sürünüyordu.

1988’da 7 film çekerek bir başka rekora imza attı Sunal. Kartal Tibet’li Uyanık Gazeteci, İnatçı ve Sevimli Hırsız kaydadeğer filmler değildi. Fakat Öğretmen öyle olmadı. Bir öğretmenin İstanbul’da ayakta kalabilmek için didinmesini trajik öğelerle çok iyi anlattı Tibet. Bu film, Tibet-Sunal işbirliğinin Davaro’dan beri en iyi örneği olmuştu. Aynı yıl Orhan Aksoy’un Bıçkın’ı da gösterdi ki Sunal-Aksoy işbirliğinden kaliteli bir film çıkmayacaktı.

1988’in önemli iki filminden biri Şerif Gören imzalı Polizei oldu. Daha önce Gurbetçi Şaban’la abartılı bir Almanya macerasında yer alan Sunal, Polizei filminde alışık olduğumuz Şaban karakterinin ötesine geçiyor ve müthiş bir uyumsuzluk portresi çıkarıyordu. Aynı yıl Zeki Ökten’in Ankara’da çektiği Düttürü Dünya ise en az Polizei kadar kaliteliydi ve Ankaralı ortalama bir vatandaşın çektiği sıkıntıları tüm çıplaklığıyla yansıtabiliyordu. Bu iki film, Sunal’ın boşa giden 80’li yıllarının arasında altın gibi parlıyordu.

Bir sonraki yıl, Orhan Aksoy’lu Zehir Hafiye ve Kartal Tibet’li Talih Kuşu yine kaliteyi aşağı çekse de bir başka Kartal Tibet filmi Gülen Adam eksantrik hikayesiyle iyi bir seyirlik sunabildi.

Kemal Sunal, kariyerinin yavaş yavaş sonuna geliyordu. 70’lerde bulunduğu her film olay oluyordu fakat 80’lerde çok az filmle bunu gösterebilmişti. Sırf film çekilmiş olsun diye onlarca filmde oynamıştı. 90’lara girerken sosyal tabanlı filmlere yer verip kaliteli işlerde yer alsa da sanki biraz geç kalmıştı. 1989 yılındaki Abuk Sabuk Bir Film, ortalama bir Kemal Sunal seyircisinin hoşuna gitmese de Şerif Gören’in hala ne kadar iyi kara-mizah örnekleri çıkarabileceğini gösteriyordu. Özellikle Gülen Adam’dan sonra bir gülmeyen adam profili çizen Kemal Sunal’ın istediğinde ne kadar iyi bir performans gösterebileceğini ortaya koyuyordu. Sunal-Tibet filmlerinin bu yılki tek örneği Koltuk Belası olmuştu ve konuşan bir makam koltuğu ile belediye başkanı olmuş Kemal Sunal’ın bilindik politik-taşlamasını içeriyordu. Erdoğan Tokatlı’nın yönettiği Boynu Bükük Küheylan ise iyi hikayesine rağmen kötü rejinin kurbanı olmuştu.

Orhan Aksoy’un çektiği Varyemez, Sunal’ın bir nevi jübilesi olacaktı. 1991 yılında gelen bu film, yavaş yavaş Türk sinemasının sessizliğe gömüleceği bir dönemin başlangıcını da haber veriyordu. Sunal bundan sonra hiçbiri yüksek kalite arz etmeyen bazı televizyon dizilerinde oynadı. Bay Kamber, Şaban ile Şirin gibi uzun süreli olmayan işlerle ekranlarda göründü.

1997 yılında, 6 yıllık bir aradan sonra sinemaya geri dönen Sunal, Sinan Çetin’in büyük gürültü koparmış Propoganda filminin başrolünde yer aldı. Yıllar sonra Metin Akpınar ve Meral Orhonsay’la aynı sete giren Sunal, oyunculuğundan pek bir şey kaybetmemişti. Ayrıca bu film Sunal’ın sinemaya geri dönüşü olacaktı fakat maalesef istenen olmadı. Kemal Sunal, Ali Özgentürk’ün yöneteceği Balalayka filminin çekimleri için bindiği uçakta kalp krizi geçirerek milenyumun başında hayata gözlerini yumdu. Daha önce Gurbetçi Şaban ve Polizei filmlerinin çekimleri için Almanya’ya kendi arabasıyla yolculuk eden, uçak fobisi olan Sunal, bu kez uçağı denemek istemiş ama korkusuna yenilmişti.

Hayatı boyunca en çok yakındığı şey telif hakları oldu. Özel kanallar neredeyse her gün birer Sunal filmini akşam kuşağında yayınlıyordu ve bu filmlerden Sunal’ın cebine hiç para girmiyordu. Bazen farklı iki kanal aynı saatte aynı filmini yayınlayacak kadar ilginçleştirmişti işi. Hala da ölümünün üzerinden geçen 10 yıla rağmen Sunal filmleri ekranın rating garantisi olmaya devam ediyor. Sunal’ın en çok yakındığı konulardan biri de filmlerine burun kıvıran bazı entelektüel isimlerdi. Sürekli Kemal Sunal filmlerindeki küfürlerden yakınan bu isimler karşısında halk hep Sunal’ın yanında olmuştu. Türk sinemasının Eşkıya’yla yeniden açılış yapmasından sonra sinemaya gereken oyunculardan biri olmasına rağmen ömrü yetmeyince yerini genç isimler doldurmaya başladı. O ise sinemadaki tüm yetkinliğine rağmen işi akademik boyuta getirip yıllar sonra üniversite diploması aldı ve tez konusu da bizzat kendi filmleri oldu. Kemal Sunal, 80’lerin başında doğan bizim kuşağın en önemli ve en popüler simalarından biri olmuştu. Set disiplini ve insancıllığıyla her zaman övülen bir isim olarak halkın çok büyük bir çoğunluğunun sevgilisi oldu ve politik duruşuna bakılmaksızın hem sağ hem de sol kesimin bağrına bastığı bir isim haline geldi. Yerine onun boşluğunu dolduracak bir isimin gelmediği ve gelmeyeceği ise maalesef yeni kuşakların kaderi olacak.

Kemal Sunal’ın birlikte çalıştığı yönetmenler:

1-Kartal Tibet: 26 film
2-Ertem Eğilmez: 13
3-Natuk Baytan: 10
4-Zeki Ökten: 8
5-Atıf Yılmaz: 5
6-Osman Fahri Seden: 5
7-Orhan Aksoy: 5
8-Memduh Ün: 4
9-Şerif Gören: 2
10-Ergin Orbey: 1
11-Uğur İnan: 1
12-Erdoğan Tokatlı: 1
13-Sinan Çetin: 1

Kemal Sunal’ın birlikte çalıştığı bazı oyuncular:

1-Halit Akçatepe: 16 film
2-Dinçer Çekmez: 11
3-Münir Özkul: 10
4-Şener Şen: 9
5-Metin Akpınar: 8
6-Tarık Akan: 7
7-Zeki Alasya: 5
8-Meral Zeren: 5