31 Ekim 2010 Pazar

ŞALVAR DAVASI (1983)

Yönetmen: Kartal Tibet
Oyuncular: Müjde Ar, Şener Şen
Sinematürk Puanı: 8,54/10
IMDB Puanı: 7,5/10
Puan: 7/10

Dün TNT'nin sayesinde yıllar sonra yeniden izlediğim bu Kartal Tibet filmi, yönetmenin o dönem için Kemal Sunal olmadan çektiği ender filmlerden biri. 1986'dan sonra yığınla çekilecek feminist filmlere nazaran biraz daha soft ve komedi anlayışıyla çekildi Şalvar Davası. Zaten ağa rolündeki Şener Şen'in varlığının sebebi de buydu. Tibet'in o dönem çektiği filmlerde beraber çalıştığı senaristlerin yetersizlikleri yüzünden ortaya kötü filmler çıkıyordu ama bu kez kalemin sahibi Başar Sabuncu'ydu.

Özellikle Doğu Anadolu toplumunda kadının ikinci sınıf vatandaş muamelesi gördüğü bir dönemi anlatıyor film. Fakat nedense ağa hariç kimse doğu şivesiyle konuşmuyor. Batıda da zaten ağalık sistemi yok. Filmin en büyük kusuru sanırım budur. Bir diğer kusuru da komedi filmi olarak lanse edilmesine rağmen Şener Şen hariç filmde komedi unsurunun bulunmaması. Bu da filmi değil karakteri trajikomikleştiriyor. Yine de Şalvar Davası dönemi için cesur bir film. Tibet'in çektiği diğer filmlerde kan davası, başlık parası gibi sorunları ele almasına rağmen kadına yine de ikinci sınıf vatandaş muamelesi göstermekten çekinmiyordu. Şalvar Davası ile hiç olmazsa bu eşitlik sağlanmış oluyor.

Halil Ergün'ün de jön! kontenjanından dahil olduğu film, bilinçlenme ve çağdaşlaşma açısından bir Kibar Feyzo kadar başarılı görünmese de kadının aydınlanması erkeği yola getirir fikrinin de hakkını veriyor. Son olarak Şener Şen'in sadece felç geçirdiği sahnede bile nasıl büyük bir komedyen olduğunu gösterdiğini ekleyeyim. Keşke bugünlerde de komik bir karakteri oynasa.

İlginç Bilgi: Pembe Mutlu o yıllarda oynadığı her filmde "asıl kız" rolüne girerdi fakat bu filmde nasıl olmuşsa Müjde Ar'ın gölgesinde kalmayı tercih etmiş.

KORKUSUZ KORKAK (1979) - 10 PUANLIK FİLMLER

Yönetmen: Natuk Baytan
Oyuncular: Kemal Sunal, Ayşin Atav
Sinematürk Puanı: 9,03/10
IMDB Puanı: 7,8/10
Puan: 10/10

Belki de çoğu kişinin en sevdiği Kemal Sunal filmi bu film değildir ama nedense yıllardan beri Korkusuz Korkak benim favorimdir. Hatta en sevdiğim 10 Türk filmi arasında bile yer alır. Üstelik teknik bir değerlendirmede sürüyle eksisini bulabileceğimize rağmen. Korkusuz Korkak'ı bu denli sevmemin herhalde yegane sebebi komedi anlayışımın absürdizme dayalı olmasıdır. O yüzden tamam çok komik ama 10 puanlık da değil diyecekler çıkacaktır ama 10 puan bazen gönlümü kazanabilmiş filmlere gidiyor tarafımca.

Sanırım Korkusuz Korkak'ı anlatmaya pek gerek yok. Zaten Kemal Sunal'ın özellikle 80 öncesi filmlerini herkes yüzlerce defa izlemiştir. Bu film hakkında tek bahsetmemiz gereken içerdiği absürdlük bakımından eşi benzeri olmayışıdır sanırım. Daha ilk sahnelerde sabah sabah yanından geçen bir adamın "Merhaba Mülayim Abi" demesine "günaydın canım" diye cevap verip hemen 1 saniye sonra "bu herifi de hiç sevmem" diyen bir ana karaktere sahip zaten film. O "herif" kim, Mülayim onu neden sevmiyor gibi soruları sormamalı izleyici bu tür bir filmde. Zaten işin absürdlüğü de orada. Sonradan filme, senaryoya hiçbir katkı sağlamayacak ama kendi içerisinde anlamsız bir komikliğe sahip düzinelerce sahne var. Bir örnek:

Mülayim: Nası yedirdim ama Arap'a meselayı?
Süheyl Eğriboz: Hem dee nasıl yedirdin meselayı.

Şimdi bu diyalogun neresi komik diye bakarız ve muhtemelen de haklı oluruz sorumuzda ama tüm film de zaten bunun üzerine kuruludur. Bu sırrı çözdüğümüz anda filmdeki abuklukları beklemeye can atarız ve film daha da keyifli bir hale gelir. Natuk Baytan'ın yönettiği, Kemal Sunal'ın oynadığı tüm filmler böyledir ama Korkusuz Korkak onların zirvesidir. Mülayim'in haraç almaya gelen mafya elemanlarıyla muhabbeti olsun, 6 aylık ömrü kaldığı için kendini vuracak bir kiralık katil tutması olsun her şey kendi içinde bir abukluğa sahiptir. İşte filmdeki her abuk noktayı (ki ben son izleyişimde tek tek saydım) saydığımızda 26 tane abuk replik ve olay karşımıza çıkıyor, hal böyle olunca da toplamdaki absürdlük işin güzelliği oluveriyor. Fedakar arkadaşımız Gerzek Hamdi, Benim adım Kerim hepinizi severim gibi replikler, Mülayim'in bir sürü arabesk şarkının adını ardı ardına sıralayıp araya nedendir bilinmez Süpermen'i de koyması gibi anlar da tatlının sosu oluyor. Sanırım Korkusuz Korkak, bu yüzden her gün izlesem bıkmam kategorisine giriyor.

İlginç Bilgi: Filmde yıllar sonra The İmam gibi berbat bir filmi yönetecek olan İsmail Güneş de 1 saniyeliğine yer alıyor. Kendisi aynı zamanda filmin de asistan yönetmeni.

27 Ekim 2010 Çarşamba

25. YILINDA GELECEĞE DÖNÜŞ HATIRASI

Back to the Future/Geleceğe Dönüş filminin 25. yıldönümü için biraraya gelmiş o müthiş kadro. Oldukça anlamlı bir hatıra fotoğrafı olmuş. Michael J. Fox, sanki hiç yaşlanmamış. Çılgın doktor rolündeki Christopher Lloyd sanki gerçekten de zaman makinasını icat etmiş ve daha bir gençleşmiş.

Sevgili meslektaşım Mustafa Avcı'ya bu fotoğraf için çok teşekkür ediyorum.

26 Ekim 2010 Salı

THE BEST YEARS OF OUR LIVES/HAYATIMIZIN EN GÜZEL YILLARI (1946) - OSCAR ÖDÜLLÜ FİLMLER

Yönetmen: William Wyler
Oyuncular: Dana Andrews, Teresa Wright
Oscar: 7 ödül (Film, Yönetmen, Aktör-Fredric March, Yrd. Aktör-Harold Russell, Senaryo-Robert E. Sherwood, Kurgu-Daniel Mandell, Müzik-Hugo Friedhofer) 1 adaylık (Ses-Gordon Sawyer)
IMDB Puanı: 8,2/10
Puan: 7/10

Teresa Wright... Öncelikle bu ismi bir kenara not etmek gerekiyor bu film hakkında bir şeyler paylaşabilmek için. Klasik sinemanın en presitjli yönetmenlerinden biri olan William Wyler'ın elinden çıkmış olsa da, Oscar büyük ödülüne ulaşmış olsa da The Best Years of Our Lives, bir film olarak Teresa Wright'ın bireysel performansından daha başarılı değil. Alfred Hitchcock'un Shadow of a Doubt/Şüphenin Gölgesi'nde olduğu gibi evin akıllı kızı rolüne giren Wright, bu filmde öncülündeki muazzam performansını bile katlıyor ve ortaya tüm zamanların seyretmesi en keyifli oyunculuklarından birini sunuyor.

3 savaş gazisinin, memleketleri olan küçük Amerikan kasabasına gelmelerinden itibaren yaşadıklarını anlatan film, Amerikan toplumunun 2. Savaş'ın yaşandığı dönemde savaşa giden kahramanlarına karşı ne denli ilgisiz olduklarını çarpıcı bir dille sunuyor. Üstelik, bu 3 gazinin savaşa gitmeden önceki yaşantılarına dair tek bir sahne bile sunmadan savaş-öncesi ve savaş-sonrası arasındaki yaşamsal farkları bütünüyle yansıtabiliyor. Hikayenin zenginleşebilmesi için de üç farklı sosyal çevreden üç farklı gazinin çevresinde gelişen olaylara yoğunlaşıyor. Savaştan kahramanlıklarla dönmüş pilot yüzbaşı Fred, döndüğünde "kötü yola düşmüş" karısına katlanmak ve işsizlikle boğuşmak zorunda kalıyor. Üstelik, savaştan çavuş olarak dönmüş bankacı Al'ın genç kızına aşık olup işlerini iyice zorlaştırıyor. Gemide bir yangın esnasında ellerini kaybeden denizci er Homer içinse artık hiçbir şey eskisi gibi olmuyor ve ellerinin yerindeki kancalar hayatının her noktasını yırtıp atıyor.

The Best Years of Our Lives, adından da kendini belli eden sulugöz bir dram olacakken Wyler'ın tercihleri sayesinde iyi bir filme dönüşüyor. 3 saatlik süresi fazlaca uzun olmasa belki de büyük bir başyapıt olurdu. Üstelik Wyler, Ben-Hur'daki 3,5 saatlik süreyi tempoyla eşdeğer tutma becerisini bu ilk uzun film denemesinde gerçekleştiremiyor. Bu da filmin en büyük handikapı oluyor.

Öte yandan filmde Washington'dakilerin bütün toplumu kandırdığına inanan adama inen yumruk sahnesi filmin doğruculuğuna zarar verip, bütün her şeyi milliyetçi bir altyapıya aktarıyor. Filmin bu gereksiz milliyetçi yanı olmasa aslında sinema tarihinin en  iyi aşk filmlerinden biri de ortaya konabilirdi. Yine de milliyetçi gösteri işe yarıyor ve film Frank Capra'nın başyapıtı It's a Wonderful Life/Şahane Hayat'ın sonuna kadar hakettiği Oscar ödülünü evine götürüyor. Böylece 2. Dünya Savaşı'ndan en büyük nemayı kapan filmlerinden biri oluveriyor.

Filmdeki oyuncuların hiçbiri (Teresa Wright hariç) daha sonra büyük bir üne kavuşmuyor, bu filmle kazandığı prestiji bir süre sonra yitiriyor. Ama yine de her oyuncu rolünün gerektirdiklerini en iyi şekilde yaparak en azından filme zarar vermiyor.

İlginç Bilgi: Bu filmle Oscar kazanan ve ellerinin yerinde gerçekten de kancalar olan Harold Russell hayatı boyunca sadece 3 filmde oynadı. Diğer iki filmi, The Best Years of Our Lives'tan tam 34 sene sonra geldi.

20 Ekim 2010 Çarşamba

EN SEVDİĞİM 100 ŞARKI (2010) - 10-4

10-Ersen-Dadaşlar - Ömür Biter Yol Bitmez (Mutluluk Dünyası) (1977-45'lik kaydı): (Listede yeni)

Geçen yaz ilk kez dinlediğim Ömür Biter Yol Bitmez adeta çarpmıştı beni. Daha önce dinlediğim birçok Ersen şarkısının arasında kaybolmuş olmalı ki bunca yıl sonra ilk defa dinlemenin şaşkınlığı oluştu. Türk müziğinin en önemli isimlerinden biri olarak gördüğüm ve değeri en anlaşılamamış müzisyenlerinin başında gelen Zafer Dilek'in tarife sığmaz aranje anlayışıyla düzenlenmiş bu şarkı kanımca Ersen'in tüm popüler şarkılarına rağmen diskografisinin en iyisi. Özellikle Ferruh Çotak'ın baterisi ve Ali Güçkan'ın klasik gitarıyla şekillenen ritm hattı ve Zafer Dilek'in kendi anlayışına göre şekillenmiş yaylı ve vokal kadrosu bir puzzle'ın eksiksiz parçası gibiler.  Şarkının naif sözleri de Ersen'in hemzamanlarından farklı sesiyle mükemmelen örtüşüyor. Her ne kadar şarkı Ersen ve Dadaşlar'ın olsa da kanımca Zafer Dilek bu şarkıda aslan payına sahip isimdir.

9-Orhan Gencebay - Seni Buldum Ya (1976- (2007 tarihli Film Müzikleri toplamasından) ): (3 sıra çıkış)

Gencebay'ın klasiklerinden Seni Buldum Ya'nın orijinal versiyonu bambaşkadır ama beni asıl büyüleyen daha önce tertemiz kaydıyla hiç yayınlanmamış olan film versiyonu oldu.  Türkiye sınırları dahilinde yapılmış en iyi vals olduğunu düşündüğüm şarkı, enstrümantal müzikte Gencebay'ın nasıl büyük işler yapabildiğini gösterse de filmler arasında sıkışıp kaldığından bu filmleri izlemeyenler şarkıdan mahrum kalıyordu. Film Müzikleri bu açıdan çok yararlı bir albüm olmuştu. İspanyol gitar ve orijinal şarkının altyapısıyla ve Cengiz Teoman'ın enerjik baterisiyle defalarca dinlenebilecek bir şölen Seni Buldum Ya. Benim için bir başka özelliği de yıllarca en sevdiğim Gencebay şarkısı olan Hatasız Kul Olmaz'ın gönlümdeki yerini değiştiren şarkı olmasıdır.

8-Klaus Doldinger - Heimkehr (1981-Das Boot soundtrack albümünden): (2 sıra çıkış)

Klostrofobik atmosferi ve 4,5 saatlik süresi boyunca bir denizaltına sıkışmışlık hissi veren Alman filmi Das Boot, kalitesini birçok sinematik unsurla sağlamış olsa da benim gözümde filmin en büyük başarısı müziklerindedir. Bir denizaltının suların üstüne çıktığında dalgalarla boğuşmasını notalarıyla birebir veren Klaus Doldinger bu soundtrack albümünde özellikle Heimkehr temasıyla dinleyiciye olanca enerjisini sunuyor.

7-Klaus Badelt-Hans Zimmer - He's a Pirate (2003-Pirates of Caribbean: The Curse of Black Pearl soundtrack albümünden): (4 sıra düşüş)

Klaus Doldinger'den sonra bir de Klaus Badelt bestesi. İki Alman sanatçının ortaklaşa bestelediği ve artık ana haber bültenlerinin değişmez müziği olan He's a Pirate, listenin en kısa şarkısı. 1,5 dakika sürmesine rağmen anlatacağı her şeyi fazla uzatmayarak kabına sığmayan bir enerjiyle vermesini biliyor şarkı. Karayip Korsanları film serisinde farklı versiyonlarla sık sık karşımıza çıkan şarkının iki farklı Tiesto mixi olduğunu ve bu mixlerin de "gaz şarkılar" listesinde üst sıraları zorlayacağını belirteyim.

6-Yann Tiersen - La Valse des Monstres (2001-Amelie soundtrack albümünden): (Listede yeni)

Meşhur Amelie filminin üç ana tema şarkısından biri olan La Valse des Monstres diğer iki şarkıya oranla daha az popüler ama bence her ikisinden de iyi. Süresi boyunca neredeyse bir insan hayatını akordeonun durmak bilmez notaları arasında gezinerek anlatıyor ve finalde duygusal bir ton tutturuyor. Şarkı o kadar başarılı ki hem hüzünlü hem de neşeli bir şarkı olarak algılanmaya müsait. Yann Tiersen müzikte zekanın ne kadar önemli bir unsur olduğunu gösteriyor bize bu şarkıyla.

5-Cem Karaca-Dervişan - Sevdan Beni (1977-Yoksulluk Kader Olamaz albümünden): (1 sıra düşüş)

Sevdan Beni, bu listenin ilk birincisi olması dolayısıyla ayrı bir öneme sahip. Yıllardır ilk 7'den hiç düşmedi. Kanımca Cem Karaca külliyatının hatta türk progressive rock tarihinin açık ara en iyi şarkısı. Öyle bir şarkı ki Sevdan Beni 11,5 dakika boyunca 3 farklı senfonik eseri içinden çıkarabilecek müthiş bir aranjeye sahip. Türkiye'nin gelmiş geçmiş en iyi klavyetörü olan Uğur Dikmen'in lokomtifliğinde ve Dervişan grubunun tüm üyeleriyle gizli kalmış bir başyapıt. Üstelik hala tam versiyonu herhangi bir toplama albümde basılmış değil. Yavuz Plak'ın çıkarmış olduğu Yoksulluk Kader Olamaz toplamasında şarkının ikinci bölümü kesilmiş. Ki şarkının da zaten en önemli bölümü ikinci yarısındaki enstrümantal kısım. Önce elektro gitar ardından da moog'un attığı sololar ve bas-bateri hattından iki enstrümanın birarada kaymasıyla gelmiş geçmiş en iyi solo bölümü oluşturuyor. Cem Karaca'nın sesinde bulunan isyan hali de bu Ahmed Arif şiirine hakkını veriyor. Sevdan Beni, benzeri Avrupa'da bile olmayan bize özgü ama dünya çapında bir eser ve sırf bu eseri tanıyor olmak bile Türkiye'de doğmanın getirdiği bir büyük avantajdır.

4-Erkin Koray-Çetin Akdeniz - Çetin Ceviz (1990-Tamam Artık albümünden): (5 sıra çıkış)

Elektro gitar ve bağlamanın aynı şarkıda bulunmasına bile kızan muhafazakar bir dinleyici grubu vardır. İşte o grubu tek başına susturabilecek yegane eserdir Çetin Ceviz. Hayatı boyunca elektro gitarı "gürültülü" bir alet olarak görüp dinlemeyenleri bile mest eder. Bu şarkıda elektro gitar başarısını bağlamaya; bağlama da elektro gitara borçludur. Tabii ki her iki alete sihirli parmaklarıyla dokunan iki maestro Erkin Koray ve Çetin Akdeniz sayesinde. Zülfü Livaneli'nin Gökyüzü Herkesindir albümünde bulunan Kuşların Vurulduğu Zaman şarkısının ara bölümünde çalan Çetin Akdeniz'in bu bestesini Erkin Baba'yla paylaşması ve Baba'nın da kendi gitar notasyonunu düzenlemesiyle ortaya çıkan şaheser birer uzun hava atağıyla başlıyor ve sonra ardı ardına gitar ve bağlamanın rekabetiyle sürüp gidiyor. Bir bağlamanın, bir gitarın öne geçtiği bu enstrümantal eserde dinleyici bağlamayı dinlerken hep bağlama çalsın hiç bitmesin istiyor, gitar çalarken de gitarın sesi hiç susmasın istiyor. Şarkıda hangisi öne geçerse geçsin kendi kalitesini konuşturuyor. Ve ortaya Türk müzik tarihinin en iyi şarkısı çıkıyor.

Yukarıdaki 7 şarkıyı buraya tıklayarak indirebilirsiniz.

19 Ekim 2010 Salı

IN THE NAME OF THE FATHER/BABAM İÇİN (1993)

Yönetmen: Jim Sheridan
Oyuncular: Daniel Day-Lewis, Pete Postlethwaite, Emma Thompson
Oscar: 7 adaylık (Film, Yönetmen, Aktör, Yrd. Aktör, Yrd. Aktrist, Senaryo-Terry George, Kurgu-Gerry Hambling)
IMDB Puanı: 8/10
Puan: 9/10

U2'nun In the Name of the Father parçası eşliğinde, filme konu olan, gerçekte de yaşanmış bombalama olayıyla şok bir başlangıçla açılan ve jenerik yazıları sürerken bile şarkının da yarattığı olağanüstü atmosferle etkisini sürdüren film, My Left Foot.../Sol Ayağım'la çıkış yapmış İrlandalı yönetmen Jim Sheridan'ın hala daha iyisini yapamadığı büyük bir sanat eseri olarak kayda geçti ve hiç unutulmadı. Yayınlandığı dönemde Cine 5 aracılığıyla Türkiye'de de hemen her gün televizyonda izlediğimiz film, Daniel Day-Lewis'in de sadece özürlü rolünü kotarabilen bir oyuncu olmadığını, dünya çapında bir aktör olduğunu kanıtladı.

IRA eylemlerinin en yoğun döneminde geçen In the Name of the Father, orijininde İngiliz adaleti ve bu ülkenin IRA'ya yaklaşımındaki politik metodları çarpıcı bir stille aktaran ama bir o kadar da altyapısına bir baba-oğul ilişkisini alan bir film. Özellikle Pete Postlethwaite'in muazzam oyunuyla o dönem için popüler olmamış bir oyuncu olarak filmin bu argümanını daha da sağlamlaştırdığını söyleyebiliriz. Filmin kilit karakteri olarak Postlethwaite başarısız olsaydı yapıtın çimentosu şüphesiz eksik kalacaktı. 1993'te In the Name of the Father'ın epey gürültü çıkarmasının bir sebebi IRA-İngiltere ilişkisi ise bir sebebi de oyunculukların herbirinin üyüksek kalitede sunulmasıydı.

In the Name of the Father, kritik noktalara yerleştirilmiş incelikli sahneleri ve göndermeleriyle de göz doldurdu. Başlangıçtaki kovalamaca sahnesiyle mahalli direnişi eksiksiz anlattı. Hapishanede izlenen The Godfather/Baba filmindeki Vito-Michael Corleone sohbetiyle Gerry'nin babasıyla olan iletişimi bir metaforla güçlendirilmiş oldu. Ve elbette, Giuseppe'nin ardından pencereden aşağı atılan yanan gazetelerle çekilen mükemmel uğurlama sahnesi filmin duygusal tonunu zirveye çıkardı. Finalde Daniel Day-Lewis'in mahkeme sıralarına basa basa ön kapıya doğru ilerlemesi de film boyunca izleyiciye verilen donelerle sıkışan şiddet duygusunun patlama anıydı. Gerry Conlon'ın sonda yaptığı açıklama esnasında konsantre olmuş bir izleyici için duygusal boşalma hiç de güç değildi. In the Name of the Father bu açıdan kurgunun şaheserlerinden birisi olarak sinema tarihine geçti.

1993 yılında rakibi Schindler's List/Schindler'in Listesi'nin baskın başarısı olmasa Oscar'ı kazanmakta hiç zorlanmayacak bir yapıttı In the Name of the Father. Fakat Oscarsız dahi tüm zamanların en iyi filmleri arasına rahatlıkla girebilir. Genç John Lynch'i hippi rolüyle izlemenin tadı da cabası.

İlginç Bilgi: Filmde anlatılan davada, gerçekte kanıt saklayan birden fazla polis müfettişi vardı, oysa film sadeleştirme amacıyla yalnızca Dixon karakteri üzerinden bu konuya eğildi.

13 Ekim 2010 Çarşamba

MR. & MRS. SMITH/BAY VE BAYAN SMITH (1941)

Yönetmen: Alfred Hitchcock
Oyuncular: Carole Lombard, Robert Montgomery
IMDB Puanı: 6,6/10
Puan: 6/10

Böylece Alfred Hitchcock'un 1940 yılında ABD'ye geldikten 1976 yılındaki jübilesine kadar tüm filmlerini izlemiş oldum. Bay ve Bayan Smith, kalan son filmdi ve beklediğim çıktı.

Hitchcock, ABD'ye gelirken yapımcıd David O. Selznick ve RKO firmasına 3 filmlik bir sözleşme imzalamıştı. Hemen ilk çektiği film olan Rebecca ile de kendisi olmasa bile yapımcısına en iyi film Oscar'ını kazandırmıştı. Ardından kendi tarzına uygun Foreign Correspondent/Yabancı Muhabir'i çekti ve bu film de hem çok beğenildi hem de Oscar adayı oldu. 1941 yılında Hitchcock, kontrattan kurtulabilmek ve kafasındaki Suspicion/Şüphe projesini hayata geçirebilmek için karşısına çıkan ilk senaryoyu filme aldı. O senaryo da Hitchcock filmlerinin çok çok uzağında bir romantik komedi olan Bay ve Bayan Smith oldu. Hitchcok, İngiltere'de romantik bir film çekti mi emin değilim ama en azından romantik komedinin ilk profesyonel adımı 1934 yılında Frank Capra klasiği It Happened One Night/Bir Gecede Oldu'yla atıldığına ve Hitchcock'un 1934 sonrası filmlerinin hiçbiri romantik komedi olmadığına  göre Hitch Amca'nın bu türle ilgilenmediğini düşünebiliriz.

Bay ve Bayan Smith böyle "isteksiz" çekilen bir proje olunca ve romantik komedilere uzak olan bir yönetmen tarafından çekilince haliyle bir başyapıt olmadı. Ödüllü ya da ticari anlamda iş yapmış bir film de olamadı. Sadece, yönetmeninin adından dolayı bugün peşinden koşulan bir film oldu o kadar. Ama yine de bu filmi izlerken romantik komedinin kötü bir örneğini gördüm diyemem. Tersine keyifli bir, 1,5 saat geçirdiğimi söyleyebilirim. Hitchcock'tan romantik komedi yönetmeni olmaz deyip filmden uzak durmaya gerek yok pek.

Film, devamlı didişen ve en ufak şeye küsen bir çifti tanıtarak başlatıyor. Ann ve David çifti bir gün evliliklerinin karışık bir yasal sebepten dolayı geçersiz olduğunu öğrenince ortalık karışıyor. Önce David durumdan faydalanmaya çalışıyor sonra Ann intikamını alıyor. Sadece şunu söyleyebilirim ki bu film bir Türk filmi olsaydı ilk 15 dakikasından sonra senaryosunda epey değişiklik yapmak gerekirdi. 1941'in Amerika'sında çiftlerin fazla tahammülkar olduğuna şahit oldum filmde!

İlginç Bilgi: Filmde Alfred Hitchcock'un sokatan geçmek suretiyle göründüğü sahneyi (cameo) Ann'i oynayan Carole Lombard çekmiş.

EN SEVDİĞİM 100 ŞARKI (2010) - 20-11

20-Jaikishan Dayabhai Pankal-Shankarsinh Raghuwanshi - Awaara/Avare Jenerik müziği (1951- Undisc film müziği): (Listede yeni)

Listenin en eski şarkısı. En ünlü Hint şarkısı olan Awaara Hoon'un sözlü versiyonunu hemen hemen herkes bilir. Oysa şarkının en iyi düzenlenmiş versiyonu filmin açılışındaki uzun enstrümantal versiyondur. Shankarsinh Raghuwanshi'nin ölümünden sonra Shankar-Jaikisien adıyla lanse edilen iki büyük müzisyenin bestelediği ve J.D. Pankal'ın kondükte ettiği şarkının bu uzun hali Türk DVD ve VCD kopyalarında mevcut değil. Çünkü nedendir bilinmez bizdeki versiyonlar orijinal filmden değil Türkçe olarak sonradan eklenmiştir. Kadın vokaller, ud, sitar ve tablanın bu eşsiz uyumunu dinleyebilmek için İngiltere kopyalarındaki film açılışını edinmek gerekiyor. Yazının altındaki linkte bu jeneriğin video versiyonunu da indirebilirsiniz.

19-Neşe Karaböcek - Sarhoşun Biri (1977- 45'lik kaydı): (Listede yeni)

Orhan Gencebay'ın aynı adlı 45'lik ve LP'sinde yer alan bu klasik şarkı, Neşe Karaböcek'in As Plak'tan Kervan Plak'a geçtikten sonra repertuvarına aldığı Gencebay şarkılarından biriydi. Norayr Demirci'nin harikulade aranjesi sayesinde sadece bir arabesk klasiği olarak kalmadı rahatlıkla pop müziği sularında da gezebilen dinamik bir şarkı ortaya çıktı. Ritm duygusunun alabildiğinde geniş tutulduğu şarkı, elektrifiye edilmiş kemanlar ve klavyeyle de her saniyesiyle canlı tutuldu. Böylece Neşe Karaböcek külliyatının da en güzel işlerinden biri ortaya çıkmış oldu.

18-Erkin Koray - Sarhoş Gibiyim (1983-İlla ki albümünden): (Sırası değişmedi)

Listenin gediklilerinden biri de Erkin Koray'ın arabesk-rock konusunda yeteneklerinin bitmediğini gösterdiği Sarhoş Gibiyim'dir. Özer Şenay'ın Ahmet Selçuk İlkan'ın sıradan bir şiirine yaptığı enfes düzenleme sayesinde tüm zamanların en iyi şarkılarından biridir. Sarhoş Gibiyim, ayrıca benim müzik zevkimde de bir milattır. Bu şarkı sayesinde müziğin ne güzel bir şey olduğunu keşfetmiş ve önce Erkin Koray'la daha sonra da diğer efsanelerle tanışmıştım. Bu şarkının, Erkin Koray-Özer Şenay düzenlemesinin yanına bile yaklaşamayan Müslüm Gürses, Zorbeyler ve Nilgül düzenlemeleri olduğunu da belirteyim.

17-Orhan Gencebay- Biraraya Gelemeyiz (1975-45'lik kaydı): (1 sıra düşüş)

Herhalde otorite olsun olmasın tüm Orhan Gencebay takipçilerinin üzerinde birleştiği bir konudur Biraraya Gelemeyiz'in Gencabay'ın Avrupa rock formlarının da üzerine çıktığı en iyi şarkısı olduğu. Bu şarkıda özellikle Cengiz Teoman ve Turhan Yükseler'in enstrümanlarında devleşmesi ve tabii ki Gencebay'ın çok az insana nasip olan düzenleme anlayışı, Biraraya Gelemeyiz'i ünü Türkiye'yi aşması gereken bir büyük klasik yapıyor. Şarkıdaki zurna solosu da hoş bir tartışma konusu olagelmiştir bugüne kadar. Ben "zurna olmasaydı daha iyi olurdu" kanadında yer alırım bu tartışmanın.

16-Farid Farjad - Rubabe Can (1997- Anroozha 4 albümünden): (10 sıra düşüş)

Tesadüfen Rubabe Can'ı açıp bir çırpıda dinlememle Farid Farjad'la tanışmış olmuştum 3 yıl önce. Bir sanatçıdan hiç haberi olmayan bir insanın tesadüfen en güzel şarkısını seçip dinlemesi bana göre tanrının bir lütfüdür. Rubabe Can dinleğimde o denli büyük bir yer edindi ki hala zevkle dinlerim. Kayseri türküsü Daha Senden Gayrı'ya Farjad'ın getirdiği düzenleme, kemanla taşkın bir nehirde rafting yapmış gibi hissetmenizi sağlıyor.

15-Biricik - Sen Varsın (197?- Undisc şarkı): (Listede yeni)

Tüm Biricik şarkılarına sahip olmama rağmen ilk defa bu yıl bir Orhan Gencebay sitesinde dinlediğim Sen Varsın, Gencebay'ın bestelediği harika bir 70'ler şarkısı. Plak olarak yayınlanmayan (muhtemelen Almanya'da bir kasette tesadüfen yayınlanma şansı bulmuştur) şarkı, Biricik'in en iyi şarkıları listemi de altüst etti. Gerek açılışındaki İran tınıları gerekse de şarkıdaki tutku vurgusu Sen Varsın'ı favorilerimden biri yaptı. Bu arada Orhan Gencebay'ın bu listede kendi seslendirdiği şarkılar haricinde de ne kadar çok bestesinin olduğuna bir vurgu yapalım ve şarkıdaki elektro gitar aralamalarına dalalım.

14-İsfendiyar Münferidzade - Gheisar film müziği (1969- Undisc film müziği): (Listede yeni)

Alın Yazısı filminde müzikleri kullanılmasa asla haberim olmayacak İran filmi Gheisar'ın muhteşem müziğinin adını yıllarca aramıştım, bu sene nihayet keşfettim Sinematek ekibi sayesinde. Ülkesinin efsanevi müzisyenlerinden biri olan Münferidzade'nin dönemin suç dramlarında kullanılan şarkılara taş çıkartabilecek bestesi Gheisar benim için artık yalnızca adı Alın Yazısı'yla anılan bir şarkı değil. Perküsyon ve doğu yaylılarının aşkı aynı zamanda.

13-Loreena McKennitt - Santiago (1994- The Mask and Mirror albümünden): (2 sıra düşüş)

World Music alanında dünyaya müthiş Kelt melodileri bırakan McKennitt'in herhalde en popüler şarkısı Santiago'dur. Şili'nin başkentinden etkilenerek yazmış olduğu ve armoni konusundaki ustalığını konuşturduğu bu şarkıda theremin ve hurdy gurdy gibi aletlerle elektro kemanın sırayla bir lunapark havası yaratması müziğin büyüsüne bir örnek. Sanatçının Alhambra ve Paris konserlerinde orijinalinin kalitesini bulan versiyonları da mevcut. Sadece San Fransisco konserinde orijinal kaliteye yetişememiş McKennitt ve ekibi.

12-Orhan Gencebay - Hatasız Kul Olmaz (1976- 45'lik kaydı): (5 sıra düşüş)

Bu listede birincilik görmüş şarkılardan biridir Hatasız Kul Olmaz. Orhan Gencebay'ın sürekli bahsini ettiği o serbest icranın kanımca en iyi örneğidir. Şarkının başarısındaki en önemli madde atmosferi yüzde yüz sağlayabilen enstrümantasyon kurgusudur. Kesif ve dumanlı havayı, hatta 74-82 arası Gencebay müzik anlayışını tek başına yansıtabilmesiyle sanatçının müziğinin de bir özetidir. Ankara havasında çalan grup bağlamaları, solo caz bağlaması, elektro gitarın getirdiği derinlik, İspanyol melodi anlayışına uygun Batı nefeslileri ve dur kalklarıyla saatlerce incelenmesi gereken bir eser Hatasız Kul Olmaz. Orhan Gencebay'ın vokal performansının zirvesinde olduğu bir dönemde kaydedilmiş olmasını da unutmayalım.

11-The Doors - Light My Fire (1967-The Doors albümünden): (6 sıra düşüş)

Hem 45'lik hem de albüm olarak çıkmış olan Light My Fire, The End'den sonraki en popüler The Doors şarkısı olmalı. Bu şarkının en önemli yanı şüphesiz ortasındaki Hammond org-elektro gitar solosu ve bu solodaki paratoner kıvamındaki bateri performansı. Sözlerindeki dalgacılık şarkının enstrümantal bölümüne de yansımış ve grup üyeleri adeta enstrümanlarla dans etmiş. Bu şarkı daha sonra Fikret Kızılok'un grubu Tehlikeli Madde'yi ve Cem Karaca-Dervişan'ı da etkilemiş olacak ki Kızılok-Ay Battı ve Karaca- Sevdan Beni (tesadüfe bakın ki her ikisi de Ahmed Arif'in Sevdan Beni şiirinin uyarlamaları) şarkılarında Light My Fire'ın aranje anlayışının izleri var.

Yukarıdaki 10 şarkıyı buraya tıklatarak indirebilirsiniz.

MARLONBARANDO (BARAN DOĞAN)'LA SİNEMA SOHBETİ YAPTIK

Bir iki ay önce sevgili dostum Kadri Karahan benimle müzik odaklı bir röportaj yapmıştı ve güzel bir tad almıştık. Şimdi ise Marlonbarando ismini verdiği blogunda sinema ile ilgili renkli konuları paylaşan, engin birikime sahip dostum ve meslektaşım sevgili Baran Doğan, bir röportaj serisine başladı. Daha sonra Zeki Demirkubuz'a hatta Aki Kaurismaki'ye kadar gitmesi planlanan serinin açılışını benimle yapmayı tercih etti. Kendisine çok teşekkür ediyorum. Bu keyifli röportajın tamamını buradan okuyabilirsiniz.

10 Ekim 2010 Pazar

IMDB TOP 1: DEĞİŞİKLİK

IMDB Top 250 listesinin zirvesine 2007 Haziran'ında kurulan The Shawshank Redemption/Esaretin Bedeli, puanını 9.2'ye çıkardı. Yalnızca liste puanı baz alındığında bu rakamı ilk ve son kez The Godfather/Baba görmüştü. Frank Darabont'un hapishane draması, 500.000 oy sayısını geçen tek film olma özelliğini de devam ettiriyor.

SHAUN OF THE DEAD/ZOMBİLERİN ŞAFAĞI (2004)

Yönetmen: Edgar Wright
Oyuncular: Simon Pegg, Nick Frost
IMDB Puanı: 8/10
Puan: 5/10

Shaun of the Dead gibi bir filmi ancak iki sebepten izleyebilirdim. Birincisi, George A. Romero'nun çok sevdiğim zombi üçlemesinin (daha sonra seri film haline geldi) parodisini yapan bir filmin nasıl olduğunu görmek içindi. İkincisi ise IMDB Top 250'de geçen haftaya kadar yer bulabilmiş ve uzun bir süre orta sıralarda kalmış bir filmi izlemiş olmak içindi. Sanırım ikinci sebep daha ağır basıyordu. Çünkü parodi filmler evvelden beri pek hoşuma gitmez. Hatta Mel Brooks'un meşhur High Anxiety/Yükseklik Korkusu'nu bile sevememiştim. Fakat "sıradan" gibi görünen bir filmin IMDB listesinde bu kadar uzun süre yer alması bana ilginç gelmişti.

Anladım ki, filmin listede yer bulabilmesi listeyi oluşturan kitlenin zaman zaman yaptığı ilginçliklerden biriydi. Ben filmi vasat buldum ama "bu, iyi bir film" diyeceklere de pek sözüm olamaz. Lakin, Shaun of the Dead tüm zamanların en iyi 250 filminden biridir demek, diyebilmek bana abes geliyor. Aynı sebeple izlediğim ve şu an listede bulunmayan The Hangover/Felekten Bir Gece, Shaun of the Dead'e nazaran listedeki yerini daha çok hak ediyordu.

Shaun of the Dead, malum zombi filmlerine komedi gözüyle bakmayı hedefleyen bir film. Bu açıdan vaad ettiği ilk şey güldürmek. Bunu da daha çok Nick Frost üzerinden yapmaya çalışıyor ama maalesef başaramıyor. Yellenme sahnesi gibi gereksiz bir sahneye bile iki kez bel bağlanıyor. Kahramanların düştüğü zor durumların tam ortasına gereksiz laf kalabalıkları sokuşturuluyor ve komedi yönünü kotarmayı sadece durum komedisi üzerinden becerebiliyor. Böylece hayat damarlarından yalnızca birini canlı tutabiliyor. Öyle ki film 1,5 saatlik bir zaman öldürgeci objesi olarak bile bir tercih sebebi konumunda değil. Shaun of the Dead'e kadar ödüllerini ve puanlarını hak eden onlarca izlenecek film var.

İlginç Bilgi: Film, Hot Fuzz/Sıkı Aynasızlar'la çıkışını sürdüren Edgar Wright'ın ilk ciddi sinema deneyimi.

THE THING/ŞEY (1982)

Yönetmen: John Carpenter
Oyuncular: Kurt Russell, Keith David
IMDB Puanı: 8,2/10
Puan: 8/10

Amerikan sinemasının 1950'lerden beri geçerli bir kuralı vardır. Eğer bir filmde uzaylı istilası mevzu bahis ise bu aslında Sovyetler/Komünizm tehdidiyle ilgilidir. Nitekim, The Thing'in ilk versiyonunu (The Thing from Another World) 1951'de çekenlerden biri olan Howard Hawks da yarattığı bu erken dönem b filminde tam olarak bunu amaçlamıştır. John Carpenter'ın The Thing'i çevirdiği dönem ise Sovyet tehdidi neredeyse ortadan kalkmış, Reagan'lı günlerle birlikte ABD bu "virüs"e karşı muzaffer olmuştur. Fakat eski alışkanlıklardan kaynaklı olarak bu film yine de bir b filmi olarak görülmüş, hatta gore (en kısa tanımıyla kanlı film) türünde algılanmış ve gişede, ödül törenlerinde pas geçilmiştir. Sonraları, video kiralama dönemiyle birlikte değeri anlaşılmış ve hakkı teslim edilmiştir. Bugün IMDB Top 250'de yer alması da bu ahde vefanın bir karşılığıdır.

Film açılış sahneleri alanında literatüre geçen ve zamanına göre oldukça stilize olan sahnede bir uzay aracı/UFO görürüz. Araç, Dünya üzerine iniş yapar ve sahne kararır. Daha birkaç yıl öncesinde Alien/Yaratık'ın yarattığı kaygı akla gelir. İzleyici kendisini, klasik bir uzaylı-insan dalaşmasına hazırlasa bile işin aslı öyle olmayacaktır. Film, insanların şeklini alabilen uzaylı formundan dolayı zaten kısıtlı olan mekanına bir de paranoya sosunu ekler. Bu sos bir süre sonra filmin özü olacaktır. Filmin geçtiği yer Antartika'dır ve bu soğuk kıtada bir araştırma istasyonunda bulunan 10 kadar Amerikalı bilim adamı bir yandan "Şey"i yok etmeye çalışırken bir yandan da o şeyin hangisinin kılığına girdiğini bulmaya çalışır. Bu da aralarındaki tüm dostluğa rağmen güven duygusunu yıkıp atar ve yerini hayatta kalma içgüdüsüne bırakır. Filme göre komünizm de tıpkı böyledir. İnsanların içine bir virüs gibi girer ve toplumun bireyleri arasındaki güven duygusunu ortadan kaldırır. Bununla mücadele edebilmek içinse en yoğun güvenlik önlemleri şarttır. Amerikan muhafazakar sinemasının önde gelen isimlerinden John Carpenter'ın Assault on Precinct 13/13. Karakola Saldırı adlı şahane filminde de hemen hemen benzer bir biçimde sunumunu yaptığı düşünülürse The Thing'deki gidişat daha kolay ortaya çıkacaktır.

Film, hiçbir kadının oyuncunun yer almadığı ve John Carpenter'ın fetiş oyuncusu Kurt Russell da dahil olmak üzere hiçbir star ismin bulunmadığı bir film olarak gösterişsiz bir imaja sahip. Öyle ki yapım çalışmasında Ennio Morricone haricinde tanınmış bir tek isim bile yoktur. (1982 yılına göre düşünürsek elbette.) Bu da filmi daha da ilginç bir noktaya getirir. Bugün gelmiş geçmiş en iyi paranoya filmlerinden biri olarak anılması, zamanın yarattığı bir imajdır.

The Thing'in belki de tek kusuru temposudur. Neredeyse oyuncuları itekleyip daha hızlı hareket etmelerini sağlamak isteriz seyirci olarak. Gerçi,  bu, Carpenter'ın dehşeti ve paranoyayı daha iyi yayabilmek adına bilinçli bir tercihtir. Bu sayede filme daha kolay odaklanabiliriz.

The Thing'in yaratığının tasarımına 20 yaşındayken başlayan Rob Bottin, bu alanın en iyi ismi olan Stan Winston'ı hiç aratmaz. Gerçi Winston da makyaj ve efekt ekibine yardım eder ama asıl dizayn, Bottin tarafından gerçekleştirilir. Özel efektler konusunda ekibin ne denli başarılı olduğu kan testi sahnesinden de anlaşılabilir. Bu sahnede Carpenter'ın ambiyans yaratabilme yeteneği de açıkça görülür.

İlginç Bilgi: Filmdeki karakterlerden ikisinin adları "Mac" ve Windows"tur. O dönemde bu isimlerden oluşan bilgisayar terimleri henüz kullanılmamıştır. İlginç bir tesadür.

9 Ekim 2010 Cumartesi

ADAM FAWER - IMPROBABLE/OLASILIKSIZ (2005)

Bizde 2007'nin sonlarına doğru çıkıp bir anda best-seller listelerinin zirvesine yerleşen Adam Fawer'ın Olasılıksız'ı bir ilk roman olarak oldukça doyurucu bir çeşitleme. Başta Kuantum fiziği teorileri ve istatistik bilimi olmak üzere çok sayıda alana el atıp üstüne aksiyon sosunu da başarıyla yediren kitap, okuyucusunu en çok temposuyla elinde tutmayı başarıyor. İstatistik verilerinden anlamayan, fiziğe uzak olan bir okuyucu için bile tamamen sadeleştirilmiş ve tadında bırakılmış bilgi bombardımanı bulunan bölümleri bile sıkmıyor. Fakat yer yer iş bir romandan çıkıp ders kitabına ya da bilimsel bir araştırmaya doğru da kayıyor. Fawer'ın yazın dalında ilk önemli deneyimi olduğundan bu sorunu es geçmek de mümkün.

Zaman zaman aksiyon anlarıyla neredeyse bir Hollywood filmine taş çıkartan sahneler de içeren kitap, klasik iyi-kötü ayrımını muğlaklaştırıp karakterleri edilgen bıraksa da iyi karakterlerin galip çıkmasını süsleyemediğinden klişelerle kaplı duruşunu bozamıyor. Nava Vaner karakteriyle son günlerin revaçta aksiyon filmi Salt/Ajan Salt'ın Angelina Jolie'sini akıllara getiriyor Fawer. David Caine ana karakter olarak bana Yüzüklerin Efendisi'nin Frodo'sunu anımsatıyor. Ekibin tüm üyelerinin hatta kötülerin dahi başına bir şey gelmemesi için savaş verdiği bir karakter.

Şizofreni ve epilepsi de kitabın ele aldığı diğer konular. Özellikle modern tıbbın bile halen net bir açıklamada bulunamadığı epilepsi hastalığına Fawer'ın yüklediği anlam şaşırtıcı, hatta finalle birleştirdiğimizde oldukça fantastik. Sonuç itibariyle bir hastayı iyileştirmek için onlarca insanın hayatlarının farklı şekillerde bağlandığı olayların birer rastlantı olmadığı örneğiyle bize rastlantılar konusunda iki kere düşünmemizi salık veriyor kitap. Sırf bu açıdan bile ilginç ve başka bir örneği olmayan bir deneyim Olasılıksız.

7/10

8 Ekim 2010 Cuma

"SIRADAKİ YAZILAR" VE "POPÜLER YAYINLAR"

Blogun sağ köşesinde iki yenilik göreceksiniz. Bunlar;

1-Sıradaki Yazılar: Bu bölümde, izleyip/okuyup/dinleyip bitirdiğim fakat henüz eleştirisini yazmadığım eserlerle ilgili yazılar listelenecek. Bir nevi "az sonra" yayıncılığı benimkisi.

2-Popüler Yayınlar: Alt sıralarda Blogspot'un yeniliklerinden biri olan istatistiklerin bir yansıması olacak. Bu bölümde, blogda Mayıs 2010'dan bu yana en çok tıklanan yazılar yer alıyor. Blogu Aralık 2009'ta açtığımızı düşünürsek sağlıklı bir veri değil ama yine de kullanılmasında fayda var.

Sonradan ekleme: Dakika bir gol bir! Popüler Yayınlar kendi kendine ve manuel güncellenemediği için yayından kaldırdım.

BUTCH CASSIDY AND THE SUNDANCE KID/SONSUZ ÖLÜM (1969)

Yönetmen: George Roy Hill
Oyuncular: Paul Newman, Robert Redford
Oscar: 4 ödül (Uyr. Senaryo- William Goldman, Grt. Yönetmeni- Conrad L. Hall, Müzik- Burt Bacharach, Şarkı- Burt Bacarach, Hal David - Raindrops Keed Fallin' on My Head) 3 adaylık (Film, Yönetmen, Ses- David Dockendorf)
IMDB Puanı: 8,2/10
Puan: 7/10

60'lı yılları kapatıp 70'li yıllara geçiş yapan Hollywood'a bir köprü olma özelliğini sağlayan Butch Cassidy and the Sundance Kid, arşivimde olup da bir türlü izleyemediğim az sayıdaki popüler klasikten biriydi, nihayet izleyebildim. Bugünün en önemli yönetmenlerinden olan David Fincher'ın en sevdiği film olan BC-SK, yalnızca Hollywood'da bir dönemi kapatıp yeni bir dönemi açmıyor, aynı zamanda Amerikan tarihinin Vahşi Batı ya da tarih bilimi açısından literatüre geçen adıyla göç yıllarını sona erdiren bir dönemin de son yıllarına ışık tutuyor. Bu açıdan hikaye olarak da köprü vazifesini yerine getiriyor.

Trenin, Batı'ya gelişi ve güvenliğin sistematikleşmeye başlaması western sinemasında sıkça işlenen bir olgudur. Bunun en büyük örneği de Sergio Leone'nin C'era Una Volta in West/Batı'da Kan Var filminde işlenmişti. BC-SK, dönemi, özdeşleşilebilecek iki haydut üzerinden mizah soslu bir westernle anlatıyor. Bir yandan da Amerika'nın temel geleneklerine ağıt yakıyor. Dönem için kolay kolay çekilemeyecek iki erkeğin dostluğu trüğünün albenisini kullanıp modernleşmeyi sorguluyor. Butch'ın ve Sundance'in tren soyarken bile kaybetmediği zerafeti ve samimiyetini bol kepçe sunarken, ikiliyi kovalayan ekibi yalnızca silüet olarak gösteriyor. Atlı ekibin çoğu sahnede yalnızca hissettirilmesiyle modernizmin getirdiği güvenli ve rahat yaşantının yan etkilerini de sorguluyor.

George Roy Hill'in 2 önemli filmi var filmografisinde. Biri BC-SK, diğeri de yine aynı şekilde Paul Newman ve Robert Redford'un yer aldığı Oscar ödüllü The Sting/Belalılar/Üçkağıtçılar. BC-SK, Oscar ödülünü kendisinden daha kötü olan Midnight Cowboy/Geceyarısı Kovboyu'na kaptırıyor. Ne ilginçtir ki her iki filmde flower power hareketinin pek sevdiği filmler ve her ikisi de loser bir çift erkeğin dostluğu üzerinden yeni Amerika'yı anlatıyor. Filmin en hoş ve en akılda kalıcı sahnelerinden biri olan bisiklet sahnesinde çalan Raindrops Keep Fallin' on My Head de tüm zamanların en güzel, en iyi şarkı Oscar ödüllü bestelerinden biri. Ayrıca filmde Bolivya'da geçen banka soygunu sahnesi kısacık anıyla filmin en komik anını oluşturuyor.

İlginç Bilgi: Alternatif filmlerin ve bağımsız yapımların festivali olan Sundance Film Festivali, Robert Redford'un çalışmaları sayesinde kurulmuştu. Festival, ismini Redford'un filmdeki karakteri Sundance Kid'den alıyor.

7 Ekim 2010 Perşembe

LORD OF THE FLIES/SİNEKLERİN TANRISI'NIN DVD'Sİ ÇIKTI

William Golding'in Nobel ödüllü ünlü romanı Lord of the Flies/Sineklerin Tanrısı ilk çıktığı yıldan bu yana epey gürültü koparmış, kimilerince şiddetin gelişigüzel kullanıldığı yönünde eleştiriler almış, kimilerince de bir başyapıt olduğu yönünden övgülere mazhar olmuştu. Stephen King'in de en sevdiği roman olan Lord of the Flies 3 kez sinemaya aktarıldı. Bu 3 uyarlamadan biri Filipinler sinemasına ait. Diğer versiyonlardan 1990 yapımı olanın DVD'si piyasada bulunabiliyor. Fakat ilk uyarlama olan 1963 versiyonu siyah-beyaz film ülkemizde DVD olarak hiç basılmamıştı. A.E. Film şirketi Saga disk serisine nihayet bu filmi de aldı ve bir klasik daha ev sinemasında izlenme şansı bulmuş oldu. Benim de altyazı probleminden dolayı bugüne kadar izleyemediğim filmi tüm sinemaseverlerin izlemesini tavsiye ederim.

5 Ekim 2010 Salı

EN SEVDİĞİM 100 ŞARKI (2010) - 30-21

30-Sıla - İnşallah (2008- İmza albümünden): (Listede yeni)

Bu listenin en yeni şarkılarından biri. Bendeki mazisi geçen yılki Top 100 listesini hazırladıktan hemen sonra başlamıştı. Sıla'nın albümünden hangi şarkıyı dinlersem dinleyeyim hemen kulağıma gelişigüzel olmayan bir kalite çarpıyor. İnşallah da albümdeki en gözde şarkım oldu. Çok iyi bir yorumcu olan Sıla'nın söz ve beste yazmasındaki başarısı da çok önemli. Umarım hep böyle devam eder.

29-Mukesh - Bol Radha Bol (1964- Sangam/Arkadaşımın Aşkısın film müziği): (9 sıra düşüş)

Eski Hint film müziklerinde özellikle Mukesh ve Lata Mangeshkar neyi seslendirirse seslendirsin bambaşka bir tat verir. Fakat Bol Radha Bol bunların arasında kanımca en güzelidir. Daha sonra birçok Ortadoğu şarkısına esin kaynağı olacak harika melodisi Shankar-Jaikisien tarafından yazıldı. Sangam filminde ağacın üzerinde Raj Kapoor'un playback yaptığı şarkı, LP baskısı haricinde kaliteli bir kayda aktarılamadı. Bu şarkı çıktıktan 1 yıl sonra Neşe Karaböcek'in yarı-Türkçe seslendirdiği düzenlemesi de (Şangam) tam arşivliktir.

28-John Williams - Theme from Schindler's List (1993- Schindler's List/Schindler'in Listesi soundtrack albümünden): (5 sıra düşüş)

Herhalde sinema tarihinin en saygın 3 tema müziği saymaya kalksak listede bu şarkıya yer vermemiz gerekir. John Williams'ın daha önce pek bu türde eserler bestelemediğini düşünürsek gerçekten şaşırtıcı. Yer aldığı filmin 3 saat 15 dakikasına sığan her rengine dokunan hüzünlü bir yanı var şarkının. Itzhak Perlman'ın kemanı ise can acıtıcı.

27-Steppenwolf - Born to be Wild (1967-45'lik kaydı): (Listede yeni)

Easy Rider filminin motosikletli sahnelerine cuk oturan temposuyla unutulmazlar arasına giren Born to be Wild, Steppenwolf'un en tanınan ve hatta belki de tek tanınan şarkısı. 1967-1968 arası çıkan tüm rock şarkılarında olduğu gibi sentetiklikten uzak, baskın coşkusuyla 4 dakika boyunca dinleyiciyi ele geçiren bir şarkı bu. Jack Nicholson ve geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Dennis Hopper'ın o asi hallerine de pek uygun.

26-Tin Uşakları - Senin Olsun (2002-Aynı adlı albümünden): (12 sıra düşüş)

Azeri popunun bugüne kadar dinlediğim en iyi şarkısı olan Senin Olsun, 3 Rus performer ve Sadrettin Caferov'dan oluşan Tin Uşakları (Sokak Çocukları) grubunun tek albümlük külliyatında diğer şarkılara adeta fark atıyor. 2002'den sonra dağılan grubun şarkısı Bakü'de bile pek popüler değilken yıllardır en sevdiğim şarkılardan biri olmuştur. Şarkının klibi için hazırlanmış ve enerjisini korumuş 2. versiyonu da en az orijinali kadar güzeldir.

25-Cahit Berkay - Devlerin Aşkı (1976- Undisc film müziği): (4 sıra düşüş)

Türk müziğinin en büyük eksikliklerinden biri o eski film tema müziklerinin orijinal halleriyle bir albüm olarak yayınlanmaması. Cahit Berkay kendi şarkılarından 3 Film Müzikleri albümü yapmış olsa da hiçbiri orijinal kayıtların yerini tutmadı. Hele ki Devlerin Aşkı'nın yeni versiyonu eskisinin yanında oldukça cılız kaldı. Dervişan grubunun atak üstüne atak yaptığı ritm hattında gezinen romantik moogun efsaneleştiği şarkı, daha sonra başta Baraj, Tatlı Nigar gibi filmler olmak üzere sürekli tekrarlandı durdu.

24-Brad Fiedel- Main Tittle Terminator 2 (1991- Terminator 2: Judgment Day soundtrack albümünden): (Listede yeni)

Brad Fiedel, film müziği konusunda pek tanınan bir isim değil. Ama James Cameron'ın filmlerine yaptığı müzikler şahanedir. Özellikle ilk Terminator'le getirdiği filme de uygun tech-noir havası 2. filmde devasa boyutlara ulaşmıştı. Gelecekten günümüze bir çocuğu korumaya gelen robotun üst teknolojideki bir başka robotla olan kedi-fare oyunu hakkında nasıl bir tema müziği yapılabilir diye sorulsa akla bu şarkıdan başkası gelemezdi herhalde.

23-Bill Conti - Gonna Fly Now (1976- Rocky film müziği): (Listede yeni)

Hemen hemen herkes Rocky film müziği deyince Eye of the Tiger'ı hatırlar. Oysa daha ilk filmdeki meşhur koşu sahnesinde kullanılan Gonna Fly Now, geneli sıkıcı giden filme müthiş bir tempo katmıştır ve kanımca Eye of the Tiger'a göre çok daha başarılı ve kompleks bir yapısı vardır. Caz nefeslilerin atraktif kullanımının ardından bir anda solo atan elektro gitar ve kapanıştaki tansiyon kelimelere sığmayacak bir coşkuyu ifade ediyor benim için.

22-George Thorogood-The Destroyers - Bad to the Bone (1982- Aynı adlı albümden): (3 sıra yükseliş)

100 şarkılık listede önceki yılına göre yükseliş gösteren ilk şarkı Bad to the Bone. İlk 20'ye giren yeni şarkıların yoğunluğundan dolayı bu yıl için oldukça zor bir rakam 22. George Thorogood'un Terminator 2 filmi sayesinde keşfettiğim ve bildiğim tek şarkısı olan Bad to the Bone kanımca gelmiş geçmiş en gaz şarkıların başında geliyor. Tam ve mutlak bir enerjiyle şarkının rock atmosferi yüzde 99'a bile inmiyor. Yıllardır yorucu bir işe başlamadan önce mutlaka dinlediğim bu şarkı özellikle Gonna Fly Now'la birleştirilince garantili bir etki bırakıyor.

21-Peter Gabriel - The Feeling Begins (1989-Passion albümünden): (13 sıra düşüş)

Geçen yılın 9. sırasında bulunan şarkı, dünyaya world music akımını öğreten Passion albümünün deyim yerindeyse incisi. Genesis'in başarılı şefi Peter Gabriel'le Martin Scorsese'nin başarılı işbirliği sayesinde The Last Temptation of Christ/Günaha Son Çağrı filmiyle büyük popülerlik kazanmış hatta Körfez Savaşı'nın da resmi tema müziği ilan edilmişti. Televizyon kanallarında Saddam'lı, Bush'lu görüntüler ve petrole bulanmış kuşları izlerken arka planda çalan şarkı hep The Feeling Begins oldu. Ermeni duduğuyla Orta Doğu'nun perküsyon aletlerinin ardarda show yaptığı şarkı enerjik bir şekilde sonlanıyor.

Yukarıdaki 10 şarkıyı buraya tıklayarak indirebilirsiniz.

4 Ekim 2010 Pazartesi

POLIZEI (1988)

Yönetmen: Şerif Gören
Oyuncular: Kemal Sunal, Babett Jutte
Sinematürk Puanı: 8,41/10
IMDB Puanı: 6,6/10
Puan: 7/10

Kemal Sunal filmleri arasında belki de en az izlenmiş olanıdır Polizei. Sunal'ın salt komedi olmayan hatta aslında komediye moda deyimle teğet geçen birkaç filminden birisidir. 1985 yılında Kartal Tibet'in çektiği Gurbetçi Şaban filmi, Sunal'ın Almanya'da yaşayan Türkler konusuna ilk el attığı filmdi. Fakat, Gurbetçi Şaban, karikatür tiplemelerin zorlamalığı ve belirgin bir aşağılık kompleksine kurban gittiğinden kayda değer bir film olamamıştı. Polizei ise, anlatısını aşırılığa yüklemeden sıradanlığın detaylarında bulmaya kendini vakfeden ve neredeyse kendi kendine ilerleyen bir hikaye.

Filmde Almanlar olduğu gibi yansıtılmış ve Gurbetçi Şaban'daki aşırılıklara hiç başvurulmamış; öte yandan Almanya Türkleri de uyumsuz ve coğrafya tanımaz halleriyle filmde kendi yerini bulmuş. Ali Ekber karakteri olsun Filinta karakteri olsun memleketlerinde neyse Almanya'da da öyle olan, hayatını sürdürmekte mekan değişikliğinin fonksiyonel etkilerine geçit vermeyen tipler. Bu nedenle meşhur entegrasyonun ancak kağıt üzerinde kalabildiğini gösteren bir film Polizei. Elbette bu 1988 yılında çekilmiş bir film. Henüz küreselleşme denen plan ağızlara sakız olmadan evvelki mikro-milliyetçi günlerimizin filmi. Bu açıdan Polizei doğru bir nokta yakalamış görünüyor. Tıpkı Sinan Çetin'in gelenekle ülke koşulları arasında sıkışıp kalan Almancı aileyi müthiş bir hikayelemeyle anlattığı ama Hülya Avşar'ın mastürbasyon sahnesine kurban giden Berlin in Berlin gibi.

Filmde Kemal Sunal, Sivaslı bir aileden gelme ve Berlin'de çöpçülük yapıyor. Civarındaki tipler de kendisinden hem kültür hem de meslek olarak pek farklı görünmüyor. İlk yarım saat boyunca sanki kamerayı uzaktan caddeye sabit bir bakışla koyulmuş etkisi yaratan sahneleriyle Almanya Türk'ü modelinin tanıtımını yapan filmde devreye Ali Ekber'in aşık olacağı Alman kızı Babett girince işler değişiveriyor. Bu noktadan itibaren, Ali Ekber'in bir polis kıyafeti giyip herkesi kandırmasıyla da üniformanın gücü ve iktidarın yarattığı korkunun alt-metne geçtiği bir 80'ler yapımı çıkıyor ortaya. Kemal Sunal'ın oynayıp Şerif Gören'in yönettiği bir başka film olan Abuk Sabuk Bir Film gibi Polizei da hakettiği değeri göremese de en azından Sunal'ın sadece Şaban'dan ibaret bir sanatçı olmadığını kanıtlıyor.

İlginç Bilgi: Filmde Alman güzeli oynayan Babett Jutte'nin sinema yaşamı yalnızca Polizei filminden ibaret. Yazık!

1 Ekim 2010 Cuma

KEMAL SUNAL FİLMLERİNDE YÖNETMENLERİN ETKİLERİ - 2 MAKALEM YAYINDA

Site olarak 9. yılımızı kutladığımız bu ay için ben de Kemal Sunal'ın yönetmenler özelinde bir tarihçesini hazırladım. Yazının ikinci bölümünü Sinestar'dan okuyabilirsiniz. Yazının tamamı gelecek ay blogumuzda olacak.

EYLÜL 2010 DÖKÜMÜ

Filmler:

1-Per Qualche Dollaro in Piu/Birkaç Dolar İçin: 8/10
2-Per un Pugno di Dollari/Bir Avuç Dolar: 8/10
3-Perfume: The Story of a Murderer/Koku: Bir Katilin Hikayesi: 8/10
4-Star Wars: Episode - 4: A New Hope/Yıldız Savaşları: Bölüm - 4: Yeni Bir Umut: 8/10
5-Inception/Başlangıç: 8/10
6-Polizei: 7/10 (eleştirisi daha sonra yayınlanacak)
7-The Stoning of Soraya M./Soraya'yı Taşlamak: 6/10
8-The Last King of Scotland/İskoçya'nın Son Kralı: 5/10
9-The American President/Amerikan Başkanı: 5/10

Puan ortalaması: 7/10

Kitaplar:

1-Halit Hüseyni - The Kite Runner/Uçurtma Avcısı: 9/10
2-Jean-Christophe Grange - La Foret des Manes/Ölü Ruhlar Ormanı: 2/10