28 Eylül 2010 Salı

HALİT HÜSEYNİ (KHALED HOSSEINI) - THE KITE RUNNER/UÇURTMA AVCISI (2003)

Herhalde geçen yıldan beri en çabuk okuyup bitirdiğim kitap Uçurtma Avcısı olmuştur. Daha çok filmlere yöneldiğim için azalttığım kitap okuma seanslarıma hız kazandıran bu romanın filmini zaten çok severek izlemiştim defalarca. Hatta bu aralar yeniden izlemek zaten farz durumunda. Ama filmini önceden izlediğim ve üstelik Uçurtma Avcısı gibi filmle kitap arasında son pasajlar hariç hemen hemen hiçbir fark olmayan bir kitabı sıkıntıyla okumayı beklerken Halit Hüseyni'nin o çarpıcı sürükleyiciliği sayesinde sıkıntı mıkıntı kalmadı bende.

Geçen 3 yılın en çok satan romanlar listelerinden hiç düşmeyen Uçurtma Avcısı'nda Halit Hüseyni, Afganistan'da birçok Orta Doğu ve Orta Asya ülkesinin başına gelen olayların bir yansımasını iki küçük çocuk ve nedametlerle anlatıyor. Yalanların, değişimlerin ve en çok da vicdan azabının başını çektiği, kader anlayışının belki de en kabul edilebilir örneklerini birer birer, sade sade anlatıyor. Kitabın en büyük kozu da muazzam sürükleyiciliği elbette. Bizim gibi ortak kültüre sahip toplumlar için filmde anlatılan 70'lerin Kabil'iyle herhangi bir Anadolu kenti arasında fark bulunmuyor. Bu benzerliğimize rağmen kitap yalnızca Orta Doğu'da alıcı bulmadı, ABD, Fransa gibi ülkelerde bile kendini tanıttı.

Birçok detayına birkaç gün içerisinde sanırım onuncu defa izleyeceğim filminin ardından gireceğim yorum yazısında değineceğim. Şimdilik, Uçurtma Avcısı'nı filmi izleyen, izlemeyen herkese tavsiye ediyorum. Üstelik Everest Yayınları'ndan çıkan cep romanı versiyonunun konforu da cabası.

Puan: 9/10

27 Eylül 2010 Pazartesi

PER UN PUGNO DI DOLLARI/BİR AVUÇ DOLAR (1964)


Yönetmen: Sergio Leone
Oyuncular: Clint Eastwood, Gian Maria Volonte
IMDB Puanı: 8/10
Puan: 8/10

Bizim deyimimizle kovboy filmleri, batılı deyimle western sinemasının temel direklerini kökünden yıkmaya ve evi yeniden inşa etmeye azmetmiş Sergio Leone efsanesinin başladığı film. Bir başlangıç filmi olarak zerre acemiliğin olmaması ve üçlemenin en zayıf halkası olmasına rağmen kalitesi üst seviyede bulunan bir film. Bir Avuç Dolar, adıyla müsemma bir efsanedir bizde. Gerek Clint Eastwood'u Avrupa'da meşhur eden ilk film olması, gerekse de -şerif kızılderilileri kovalar- temalı basmakalıp western klişelerini yerle bir eden bir film olmasıyla gönlümüzdeki yeri ayrıdır. Ayrıca bu filmle Amerikan westerninin çizmeye kolay kolay cesaret edemediği kötü adam profili olanca gerçekliğiyle çizilmiştir. Spagetti western janrından önceki westernler arasında en önemli film olarak gördüğüm High Noon/Kahraman Şerif bile yalnızca iyi karakteri üzerine yoğunlaşırken spagetti western daha baştan iyi karakteri muğlak çizer ve şiddetin westerne hakimiyetinden westernin şiddete hakimiyetine evrilen bir öyküleme başlatır.

İtalya, İspanya ve dönemin Batı Almanya'sının ortaklaşa yaptığı bu film için "toy" yönetmen Sergio Leone, Akira Kurosawa'nın meşhur filmlerinden Yojinbo'dan da epey yararlanarak (Yojinbo'yu henüz izlemediğimden bu yazı o filmi izleyene kadar hep biraz eksik kalacak.) bir Meksika kasabası mekanı oluşturur. Yalnız filmin de en sorunlu yanı burasıdır. Öyle ki kasabada birbiriyle devamlı didişen Rojo ve Baxter ailesi, bir barmen, bir dağılmış aile, zangoç ve cenazeci vardır. Her ne kadar aileler çatışmasından kasabalı kaçıp başka yerlere dağılmış olsa da kasabanın o kadar da ıssız görünmemesi gerekirdi. Zira kimse kalmayınca iki ailenin çatışmasına da bir sebep kalmıyor. İktidar, yönetilen olmadan ne kadar değerli olabilir ki sorusu akla geliyor ister istemez. Sergio Leone bu eksikliği serinin ikinci filmi (lakin devam filmi değil) Per Qualche Dollaro in Piu/Birkaç Dolar İçin'de giderip kalabalık bir mekanlama tutturuyor.

Ennio Morricone'nin ilk büyük western klasiği olan Titoli (bir nevi jenerik müziği anlamında olduğu için çoğu albümde "main tittle" anlamında kullanılıyor) tekrar tekrar dinlenesi bir eser. Morricone serinin bu en ciddi ve en sert filmi için çok özel bir beste sunmuş Sergio Leone'ye. Bu arada Morricone'nin de ilk büyük performansının bu filmde olduğunu hatırlatalım.

Per un Pugno di Dollari hakkında tek başına söylenebilecek (bir dolu övgü cümlesi haricinde) pek bir şey yok. Ama Dolar Üçlemesi'nin 3 filmini de birer birer inceleme işini bitirdiğimize göre diğer detayları üçlemeye özel bir dosyaya saklayabiliriz. Muhtemelen Kasım 2010'da Sinestar'da bu dosyayı okuyabileceksiniz.

İlginç Bilgi: Bu film için ilk önce The Magnificent Stranger adı düşünülmüş. Bence daha uygunmuş bu isim ama A Fistful of Dollars da fena değil hani.

24 Eylül 2010 Cuma

EN SEVDİĞİM 100 ŞARKI (2010) - 40-31


40- Ömer Faruk Tekbilek - I Love You (1999-One Truth albümünden): (27 sıra düşüş)

Herhalde birçok dinleyici için Ömer Faruk Tekbilek'i keşfetme şarkısıdır  I Love You ve ilk çıkışından bu yana geçen 11 yıla rağmen hala yeni bir şarkıymışçasına sürekli keşfedilir durur. Her dinleyeni introsundan hemen sonra sarmalamaya başlayan büyüleyici melodisi sayesinde çok programa fon müziği olarak alınmışlığı da vardır. Tekbilek'in hemen her güzel şarkısının altında imzası olan Hasan Işıkkut'un bestesi, öylesine güçlüdür ki Işıkkut, bu şarkının popülerliğinden sonra bir albüm yapmış fakat başarılı olamamıştır. Kanun ve ney'in sarmaş dolaş elif olduğu şarkı, Muazzez Ersoy'a da hem enstrümantal hem sözlü versiyonuyla uğrasa da büyüsünden bir şey kaybetmemiştir.

39-Clint Mansell - Lux Aeterna (2000-Requiem for a Dream/Bir Rüya İçin Ağıt soundtrack albümünden): (20 sıra düşüş)

Aslında Requiem for a Dream albümündeki her eser tek başına başyapıt fakat Lux Aeterna tüm şarkıları içinde barındıran bir toplama şarkı görevi görüyor albümde. Darren Aronofsky'nin kitlelere adeta uyarıcı ilaç gibi verdiği bu bağımlılık filminin şarkısının da bağımlılık yaratması hayli ironik. Clint Mansell'ın bu başarısı başka bestecileri de etkilemişti. Örneğin Saw/Testere filminin müziklerini hazırlayan Charlie Clouser da tıpkı Mansell gibi elektronik senfonilere imza atmış ve çok başarılı olmuştu.

38-Barış Manço-Kurtalan Ekspres - Dönence (1981-Sözüm Meclisten Dışarı albümünden): (10 sıra düşüş)

Listenin ilk gününden bu yana ilk 40'tan hiç inmemiş bir şarkıdır Dönence. Bir yabancı, Türk rock tarihinden örnek istediğinde kendisine sunulması gereken ilk 3 şarkıdan biridir. Bugün artık en güncel teknolojide bile sesi duyulamayan bas gitarın nasıl da majör bir alet olduğunun en büyük delaletidir ayrıca. Barış Manço'nun nispeten depresif bir albümü olan Sözüm Meclisten Dışarı'da en büyük umudu temsil eden Dönence, özellikle Ahmet Güvenç ve Bahadır Akkuzu'nun da büyük pay sahibi olduğu dominant bir eserdir.

37-Hans Zimmer - Chevaliers de Sangreal (2006-The Da Vinci Code/Da Vinci Şifresi soundtrack albümünden): (7 sıra düşüş)

Bu listeyi hazırladığım dönemde henüz piyasaya sürülmediğinden listeye herhangi bir şarkısı giremeyen ama seneye özellikle Time'la yüksek sıralarda göreceğimiz Inception/Başlangıç soundtrackiyle son 10 yılın en iyi film müziğini yapan Hans Zimmer'in Inception'dan önceki en büyük başarısıydı Chevaliers de Sangreal. The Da Vinci Code filminin finalinde Tom Hanks'in canlandırdığı Robert Langdon'ın şifreyi traş olurken çözdüğü sahnede başlayan eser artan heyecanı notalarla da ifade edebilen muazzam bir klasik. 100 sene sonra da dinleneceğine eminim.

36-Nezih Ünen - Çingene Yüreğim (1997-Karnaval albümünden): (Listede yeni)

90'larda çoğu kişinin dudak büktüğü ama şimdinin rezil albümlerini görünce değerini anladığı Türk popunun en ihtişamlı albümlerinden biriydi Karnaval. Bu albümden sonra uzun zaman ortalıkta görünmeyen ve bu yıl Anadolu'nun Kayıp Türküleri projesiyle aramıza dönen büyük müzisyen Nezih Ünen'in dünya çapında ilgiyi hakeden şarkısı Çingene Yüreğim tüm o lounge albümlerinde mutlaka yerini alması gereken ama maalesef pazarlama beceriksizliğimiz yüzünden artık kaybolmuş bir eser. Çigan müziğinin tüm kodlarını bünyesine alan ve Shantel sululuğuna düşmeyen Nezih Ünen, gelmiş geçmiş en iyi kliplerden biriyle şarkıyı dinleyicisiyle buluşturmuştu zamanında.

35-Charlie Clouser - Hello Zepp (2003-Saw/Testere soundtrack albümünden): (Listede yeni)

Filmin sürprizli finalinde yavaş yavaş yükselen bir çığlık gibi, görüntülere bindirilen Hello Zepp, nicedir korku filmlerinde bir türlü duyamadığımız o kaliteyi 2000'lerde yeniden başlatmıştı. Clint Mansell'ın tarzına yakın bir icrayla bestelenen Hello Zepp'in uvertür versiyonu da en az orijinali kadar harikadır.

34-Nino Rota - The Godfather Waltz (1972-The Godfather/Baba filminden): (7 sıra düşüş)

The Godfather soundtracki bu listeye 2 şarkı birden verebilmiş tek albüm. Tabii 2023-Ben Bilirim gibi aynı 45'liğin iki şarkısının varlığından müteşekkil single örneklerini saymazsak. Listedeki ilk şarkı filmin açılışında trompet soloyla başlayan vals versiyon. Filmdeki iki ana müzikten ilki ve en çok kullanılanı olan vals hala mafya film ve dizilerinde kullanılmakta. Bir kısmı daha önce Fortunella filminde kullanıldığı için Nino Rota'yı bir Oscar'dan etse de etkisini hiç yitirmemesi ve notasyonuyla bile dinleyende saygı uyandırmasıyla gelmiş geçmiş en bilinen eserlerden biridir. Rota'nın orijinal versiyonunun kalitesine Andre Rieu, Fantomas ve Henry Mancini'nin ulaşabildiğini de ekleyelim.

33-Salim Dündar - Canım Sevgilim (1974-45'lik kaydı): (Listede yeni)

Bu yıl listeye Türk popundan giren şarkıların çoğunluğu aynı tarza sahip. Kamuran Akkor'un Kader Çıkmazı gibi Dündar'ın Canım Sevgilim'i de İspanyol etkili bir pop eser. Selami Şahin'in bestelediği Canım Sevgilim'i daha önce blogumuzda incelemiştik. Baha'nın yorumuyla tanınan şarkının bu versiyonu ise gerçek bir hazine.

32-Önder Bali-Metin Alkanlı Orkestrası - Evlerinin Önü Handır (1974-Altın Klarinet albümünden): (6 sıra düşüş)

Evlerinin Önü Handır az bilinen bir Adana türküsü. Açıkçası sözlü versiyonunu bugüne kadar yalnızca Gülay'dan dinledim. Önder Bali de bugün artık tanınmayan bir müzik efsanesi. Fakat şarkı, adıyla sanıyla olmasa da çoğu kişi tarafından bilinir. Çünkü Zeki Alasya-Metin Akpınar'ın meşhur Beş Milyoncuk Borç Verir misin filminin jenerik müziğidir. Bali'nin klarinetine bir başka efsane Metin Alkanlı'nın yaklaşık 40 kişiden oluşan orkestrasının eklemlenmesiyle ortaya çıkan şarkı, klarinet-hammond org-yaylı tambur-flüt atışması içeren kısacık ara bölümüyle de ders olarak incelenmesi gereken harikulade bir eserdir. Müziği seven herkesin bu eşsiz yapıtı dinlemesini dilerim.

31-Cahit Berkay-Grup Zan &Hüsnü Şenlendirici - Selvi Boylum Al Yazmalım (2007-Toprak albümünden): (16 sıra düşüş)

Cahit Berkay'ın her film müziği şüphesiz orijinal halleriyle daha bir muhteşemdir. Türkiye'nin en çok bilinen film müzikleri arasında Hababam Sınıfı'ndan sonra ikinci sırada geldiğini düşündüğüm Al Yazmalım Berkay'ın 2. film müzikleri albümünü tek başına 400.000 satış rakamına ulaştırmıştı. Hem de enstrümantal müziğe prim vermeyen bir dinleyici kitlesine rağmen. Berkay'ı kesmemiş olacak ki bir versiyonu da Grup Zan'la birlikte kotardı ve doğru bir karar vererek Hüsnü Şenlendirici'ye de solo klarinet performansı tanıdı. Klibi olmadığından ve albüm tutulmadığından şarkının bu versiyonu pek bilinmiyor ama keşfedeni için Al Yazmalım bu haliyle harikulade. Filmden replikler de dahil olmak üzere 9 dakikalık bir atışma şöleni sunuyor bize şarkı. Berkay'ın Türk müziğinin 3 dahisinden biri olduğunun da adeta yegane kanıtı.

Yukarıdaki 10 şarkıyı buraya tıklayarak indirebilirsiniz.

23 Eylül 2010 Perşembe

JEAN-CHRISTOPHE GRANGE - LA FORET DES MANES/ÖLÜ RUHLAR ORMANI (2009)

Evet, nihayet bu da oldu. Jean-Christophe Grange gerçekten de çok kötü bir roman yazdı. Daha evvel yazdıklarının arasında Taş Meclisi hariç tamamı vasatın üzerindeydi, Taş Meclisi de aslında iyi bir roman olmasına rağmen durduk yere fantastizme bağladığı finaliyle kendi değerini düşürmüştü. Ölü Ruhlar Ormanı ise daha beter çıktı.

Evvelki Grange romanlarını bitirmem genelde en fazla 2 günümü alırken Ölü Ruhlar Ormanı tam 2 ayda bitti. Önce ilk 170 sayfasını ıkına sıkına okudum ve dayanamayıp bir köşeye bıraktım. Arşivimdeki sinema dergilerinden bazılarını tarayıp biraz kendime geldim. 1 hafta sonra kitaba baştan başladım ve 1,5 ayda nihayet bitirebildim. Hele ki bir Grange kitabının son 100 sayfası bir oturuşta bitiyorken Ölü Ruhlar Ormanı'nda bu süre 1 haftayı buldu. Herhalde tuvalet ihtiyacımın sonsuza kadar yok olması gibi bir şey olsaydı bu kitap asla bitmezdi, çünkü tuvalette mutlaka bir şeyler okuma alışkanlığımdan dolayı ancak bitebildi.

Daha evvel Grange kitaplarında as kahraman yalnızca bir defa kadın olmuştu. O da Taş Meclisi'ndeydi. Kurtlar İmparatorluğu'nun Selma'sı da vardı ama o ilk yarısı paralel öykülerle giden bir kitap olduğu için Ölü Ruhlar Ormanı'nın Jeanne Korowa'sıyla eşdeğer durumda değil. Hem Taş Meclisi hem de Ölü Ruhlar Ormanı'yla anladık ki Grange ana kahramanını bir kadın olarak yazdığı zaman o kitaba şüpheyle yaklaşmak gerekecek. Tüm kitap boyunca Korowa'ya sadece erkek gözüyle tanınan bir kadın muamelesi çekmesi, (psikiyatri kliniğinde yaşananları dinlerken mastürbasyon yapan kadın profili über-fantastikti gerçi.) Grange'ın profesyonelliğine yakışmazken, o kadının etrafındaki erkeklerin hepsinin bir şekilde Korowa'dan daha az değerli yaratılması da ayrı bir çelişkiydi. (Emmanuel karakteri hariç)

Bir polisiye macera kitabının en önemli öğesi katilin/suçlunun kim olduğu bilmecesidir. Grange'ın önceki kitapları da dahil olmak üzere birçok kitapta bu kalıba uygun en az 3 karakter yaratılır ve çeşitli dezenformasyonlarla okuyucunun katili bulma konusunda zora düşmesi sağlanır. Bu da okuma performansını ve heyecanı arttıracaktır. Oysa Ölü Ruhlar Ormanı'nda tek bir katil adayı var ve daha ilk 100 sayfa dolmadan bu gerçeği kavrayıveriyoruz. Tabii bu da son 358 sayfanın tüm heyecanını bitiriveriyor. Sorun mu? Değil. Nihayetinde Leyleklerin Uçuşu'nu 9 kez okudum, 2. defasından itibaren kitabın finalinde neler olacağını bilmeme rağmen her defasında heyecanı hiç yitirmedim. Leyleklerin Uçuşu labirent gibi bir otoyoldu çünkü, Ölü Ruhlar Ormanı ise dümdüz giden ve etrafında neredeyse hiç ev olmayan bir yol gibi. Elindeki tek kozu katildi kitabın ve daha başlarda o kozu yitirdi.

Jean-Christophe Grange bu kitapta sadece katili hemen farkettirmedi. Her şey önceden o kadar belliydi ki. Örneğin daha kitabın ilk 50 sayfasını okurken Jeanne Korowa'nın Julianne Moore'a ne kadar benzediğini düşünüyordum ki biraz ilerde Grange'ın bunu bizzat yazdığını gördüm. Daha Tucuman kelimesinin geçtiği ilk yerde kahramanımızın yolunun oraya düşeceğini biliyorduk mesela.

Kitabın sevmediğim bir başka noktası da ana karaktere verilen hukuksuzluk. Sevgilisinin psikiyatristinin terapi odasına böcekler yerleştiren bir yargıç, hele hele bu yolla bir cinayetin delillerine ulaşabiliyorsa bu pek hoş olmaz. Üstelik hiçbir Grange karakteri delil ya da suçluyu "tesadüfen" bulmaz. Her şeyin olası bir sebep-sonuç ilişkisi vardır. Ölü Ruhlar Ormanı bu açıdan sınıfta kalıyor. Ayrıca bir cinayet delili okuyucunun gözünün önünde olmalı fakat iyi saklanmalıdır. Bir fotoğrafta katilin yer alıyor olması okuyucuya hiçbir şey katmaz. Zira okuyucu fotoğrafı görmez. Grange gibi bir ustanın bu hataya nasıl düştüğünü anlamak imkansız.

Grange romanları bir şeyi önceden taahhüt eder: Tempoyu. Romanını beğenmeseniz bile tempoyu beğenirsiniz. Her romanı sürükleyicidir, fakat Ölü Ruhlar Ormanı, (2 ayda bitirebildiğime göre) tempo fakiri bir kitap. Hele giriş bölümlerinde neredeyse bir Jane Austen, bir Meave Binchy kadar sıkıcıydı.

Bu kitabın tek artı özelliği Grange'ın totaliter rejimlere olan merakını devam ettirmesi oldu. Her romanında bir ülkeyi ve o ülkenin rejimini ya da popüler siyasal yapısını ele alan Grange, bu kez Arjantin-militarizm temasını işlemiş ve şüphesiz çok başarılı bu konuda. Yalnız bu kitap sayesinde Arjantin'de olup bitenleri öğrendim, yaşasın diyenlere gidip bir tarih kitabı almalarını salık veririm. Zira bir gerilim romanının baş ödevi tarih dersi vermek değildir. O, yemeğin üzerindeki sostur, tad katar sadece.

Son 3 sayfaya sığdırılmış saçmasapan finali, Jeanne'ın küçüklüğünde yaşadığı olayların bir türlü bağlanamaması, Joachim'in otistizminin netliğe kavuşturulmaması, Palin'in akıbetinin bayatlığı, Fransa'daki komiserin acilen beklediği telefonun sebebinin havada kalması gibi kimi eksileri ise detaylandırmak bile yersiz. Umarım bir sonraki Grange romanını bitirebilmem için tuvalete sık gitmem gerekmez. Zira bu kitap ziyadesiyle kabızlıktı.

Puan: 2/10

Grange romanları-beğeni sıralamam:

1-Le vol des Cigognes/Leyleklerin Uçuşu
2-Les Rivieres de Pourpres/Kızıl Nehirler
3-L'Empire des Loups/Kurtlar İmparatorluğu
4-La Ligne Noire/Siyah Kan
5-Miserere/Koloni
6-Le Serment des Limbes/Şeytan Yemini
7-Le Concile de Pierre/Taş Meclisi
8-La Foret des Manes/Ölü Ruhlar Ormanı

22 Eylül 2010 Çarşamba

PER QUALCHE DOLLARO IN PIU/BİRKAÇ DOLAR İÇİN (1965)

Yönetmen: Sergio Leone
Oyuncular: Clint Eastwood, Lee Van Cleef, Gian Maria Volonte
IMDB Puanı: 8,3/10
Puan: 8/10

1964'teki Per un Pugno di Dollari/Bir Avuç Dolar'daki sinematografik başarıyı gören İtalyan yapımcı Alberto Grimaldi, ticari zekasını çalıştırıp yine Clint Eastwood'un başrolünde oynayacağı, ve ilk filme göre daha geniş alanlarda ele alınacak bir film yapması için Sergio Leone'nin kapısını çalar. Dönemin bol fikirli az paralı yönetmeni fikri kabul edip ilk iş olarak önceki filmini de çektiği İspanyol kentlerinde setini kurmaya başlar. Dolar Üçlemesi de böylece bir seri film olmanın ilk adımını atmış olur.

Sergio Leone her ne kadar Eastwood'dan önce bazı İtalyan aktörlerle görüşse de isimsiz kahramanı için, Grimaldi'nin de zorlamasıyla yine ona şans verir. Eastwood da verilen şansı geri çevirmez ve ilk filmden çok daha kaliteli bir oyun sunar. Dönemin, Lee Marvin, Henry Fonda gibi revaçta aktörlerinin elinden Mortimer rolünü kapan Lee Van Cleef ise popülerliğini bu filmle perçinler. İlk filmin kötü adamı Gian Maria Volonte benzer bir rolle belki de hem Eastwood hem de Cleef'ten daha da üstün bir rolbazlıkla El Indio efsanesini yaratır.

Per un Pugno di Dollari'de olaylar tek bir kasabada ve topu topu 1 kilometrekarelik bir alande geçiyordu. Per Qualche Dollaro in Piu'da ise hikaye genişletildi ve Vahşi Batı'ya trenin eklemlendiği ve doğal olarak medeniyetin de yavaş yavaş sirayet ettiği tarihler anlatıldı. Bu açıdan serinin en eski filmi Il Buono, il Brutto, il Cattivo/İyi, Kötü, Çirkin'di. İç Savaş döneminde geçen filmi kronolojik olarak Per un Pugno di Dollari ve -seri dışı olsa da - C'era una Volta il West/Bir Zamanlar Batı'da-Batı'da Kan Var takip etti. Per Qualche Dollaro in Piu ise Amerikan batısının son vahşi döneminde geçiyordu. Bunu öykünün mekan ve zaman şartlarıyla birlikte konusundan da anlayabiliyoruz. Zira artık şeriflerin yasal olarak korumaya çalıştıkları Batı, yerini ödül avcılarına bırakmıştı. Organize suçun kökünü kazımak için seçilen kiralık katiller, Batı'ya son şeklini verecekti.

Per Qualche Dollaro in Piu, kimilerince serinin en iyi filmidir ama ben dahil büyük çoğunluk İyi Kötü Çirkin'i bir adım önde sayar. Bunda Sergio Leone'nin kendi ürünü olan spagetti westerni daha iyi çözümleyecek zamanı bulması da önemli bir etkendir. Serinin her üç filminde de oynayan Eastwood'un rolü ve karakteri pek değişmese de bu filmin en insancıl karakterine can veren Lee Van Cleef'in İyi, Kötü, Çirkin'de muhteşem bir kötü adam personası yakaladığına şahit oluyoruz. Fakat Gian Maria Volonte'nin siyasi altyapısı olmadığından daha fazla bu tip westernlerde oynamayı reddetmesi, serinin en iyi kötü adamından üçüncü filmi yoksun bırakmıştı.

Baştan sona efsane anlarla donatılmış filmin açılış sahnesi bile kendine özgüdür. Bugün Quentin Tarantino'nun da mutlaka kullandığı egzantrik açılış sekanslarına ilk örnek teşkil eden jenerik Per Qualche Dollaro in Piu'dan çıkmadır. Geniş mi geniş bir alanda atıyla gelen bir adam, ateş eden yüzünü görmediğimiz bir adamın önünde akan yazıların her kurşun sesiyle birlikte silinmesi ve elbette ki Ennio Morricone şaheseri Per Qualche Dollaro in Piu Titoli'nin keyifli eşliği tekrar tekrar seyredilecek güzellikte. Mortimer'ın El Indio'nun aranıyor duyurusunun bulunduğu kağıda baktığı sahnedeki kurşun sesi tribi ise hiç şüphesiz filmin en mükemmel anı.

Ennio Morricone'nin bu film için bestelediği ve El Paso soygunu esnasında çalan Il Vizio di Uccidere/The Vice of Killing, western müzikleri tarihine altın harflerle yazılmış bir eser. Titoli, filmin en popüler şarkısı. Öyle ki Kemal Sunal'ın Umudumuz Şaban filminde bile en çok kullanılan şarkıdır Titoli. El Indio'nun cep saatinin melodisi olan La Resa dei Conti ise o kadar popülerdir ki daha sonra çekilen bir filme adını vermiştir. Ennio Morricone'nin tuhaf dehasının en önemli ürünlerinden biridir bu filmin müzikleri ve yalnızca 8 varyasyondan oluşur. Özellikle Il Vizio di Uccidere sayesinde de her koleksiyonerde mutlaka bulunması gerekir.

İlginç Bilgi: Filmde Lee Van Cleef, Clint Eastwood'a "evlat", Eastwood da ona "ihtiyar" diye hitap eder. Oysa aralarındaki yaş farkı sadece 5'tir. Lee Van Cleef bu filmin çekildiği 1965 yılında sadece 40 yaşındadır.

20 Eylül 2010 Pazartesi

TOPLU GÖSTERİM


 Neredeyse 1 ay önce verdiğimiz molayı yavaş yavaş bitirelim. Güzel bir dinlencenin akabinde yaz aylarının rehavetini de atmışken, işe bu dönemde izlemiş olduğum tüm filmlerin kısa değerlendirmeleriyle başlamak isterim. Aralarında başlıbaşına bir yazıyı hakeden birkaç film olsa da bir toplu özetin dışındaki her formül bana daha çok zaman kaybettirecek gibi geliyor.

Ağustos 2010 filmleri:

1-American Psycho/American Sapığı (2000)

Yönetmen: Mary Harron
Puan: 1/10

Ne zamandır aklımda olup da bir türlü el atamadığım bir filmdi. Romanı klasikleşmiş son dönem ürünlerinden biri olması ve adındaki "psycho" kelimesinin çekiciliği (!) filme daha fazla geç kalmamaya itti beni. Ama sonuç hüsran oldu. Kan arzusuna dayalı psikopat katil hikayelerini sözde alaşağı etme ihtiyacı hisseden bunu da kapitalizmin zararları metaforuyla işlemeye çalışan ama her ikisinde de sınıfta kalan bir filmdi American Psycho.

2-Man Som Hatar Kvinnor/Ejderha Dövmeli Kız (2009)

Yönetmen: Niels Arden Oplev
Puan: 5/10

Son zamanlarda hangi platforma baksam adına mutlaka rastladığım bu İsveç filmini David Fincher yeniden çekmeye karar verince izlemek farz olmuştu. 2009 yapımı olmasına rağmen, özellikle romanının kazandığı popülarite sayesinde bu yıl ülkemize gelen film, ay içerisinde sinemalarda olacak. Tek bir filmden ziyade üçleme tamamlandığında (tamamlanırsa elbette) daha doğru yorumlar yapılabilecek filmi, her açıdan vasat buldum.

3-Back to the Future/Geleceğe Dönüş (1985)

Yönetmen: Robert Zemeckis
Puan: 8/10

Herhalde hakkında söylenmeyen hiçbir şeyin kalmadığı çok az sayıda filmin başında geliyor Geleceğe Dönüş. Bizim kuşağın hayal filmlerinden ve günümüz bilimkurgularının soğuk ve mekanik yanının aksine 80'lerden tüm çocuksuluğuyla gelen bir başyapıttı. Devam filmleri bu müthiş formüle tam olarak tutunamasa da üçleme olarak da başarılı.

4-Hook/Kanca (1991)

Yönetmen: Steven Spielberg
Puan: 4/10

Spielberg filmografisinin gişe rakamları haricinde herhalde en başarısız üç filminden biridir Kanca. Büyük yönetmenin biraz da kendini anlatabilmek için yola çıktığı bu Peter Pan uyarlaması, çocukken bile hiç çekici gelmemişken bu yaşta izlediğimde daha da itici göründü gözüme. Üstelik Dustin Hoffman'a rağmen.

5-Days of Wine and Roses/Gül ve Şarap (1962)

Yönetmen: Blake Edwards
Puan: 8/10

Herhalde bu blogda en çok kurduğum cümle "ne varsa eskilerde var" olacak ve iyice klişeleşecek ama yine de ne varsa eskilerde var demekten geri duramıyorum. Blake Edwards'a verilen Onur Oscarı'nın görüntülerinden evvel ustanın filmlerinden kısa sahneler içeren bir video sunulmuştu. O videoda Jack Lemmon'ı dramatik bir sahnede görünce hemen filmi edindim. Jack Lemmon gibi bir komedi dehasının dramatik rolünü izlemek için karşısına geçtiğim film, alkolizm içerikli aile dramasıyla beni yıkıp geçti diyebilirim. Blake Edwards gibi komedi kökenli bir yönetmenden beklenmeyecek ölçüde sağlam bir dram olan bu film sayısız kez izlenmeyi hakediyor.

6-The Departed/Köstebek (2006)

Yönetmen: Martin Scorsese
Puan: 8/10

Her ne kadar Scorsese'ye Oscar getiren film olarak tanınsa da tek başına hakettiği ayrı bir değeri de var bu filmin. Ne kadar uyarlama olursa olsun kendi zaferini ilan edecek kadar ustaca çekilmiş. Finaldeki asansör sahnesi başka bir yönetmenin eline geçse herhalde gişe kaygısı ve eleştirmen korkusu yüzünden farklı ele alınabilirdi. Ama Scorsese, özgün bir yönetmen olduğunu o kısa ama vurucu sahnede bile kanıtladı.

7-Batman Begins/Batman Başlıyor (2005)

Yönetmen: Christopher Nolan
Puan: 7/10

Yeni binyılın hali hazırdaki en iyi yönetmeni olan Nolan'ın çizgiroman fanatiklerine hediye ettiği ve Joel Schumacher tarafından itibarı iki paralık edilen Batman serisini yeniden başlattığı Batman Begins, kaliteli bir başlangıç filmi. Dünyanın en iyi filmleri arasında gösterilecek kadar büyüklüğü yok fakat vasatı da fazlasıyla aşıyor. Bir başka anekdot da bu filmi izledikten sonra The Dark Knight/Kara Şovalye'nin değerinin daha iyi anlaşılması.

8-Eraser/Silici (1996)

Yönetmen: Chuck Russell
Puan: 4/10

IMDB'deki oylama geçmişimde bu filme 8 puan vermiş olduğumu gördüm ama neye dayanarak bu kadar yüksek bir oy verdiğimi de bir türlü hatırlayamıyordum. Kanaltürk'ün filmi yayınlaması bu açıdan iyi oldu. Demek ki henüz "toy" zamanlarımda izlediğim bir filmmiş. Sonuç olarak vasatın altında, senaryo açıkları ve kötü oyunculuklarla dolu bir eğlencelikti.

9-What Just Happened (2008)

Yönetmen: Barry Levinson
Puan: 3/10

Herhalde Al Pacino'yla beraber Robert De Niro kadar son 20 yılda efsanevi geçmişini bu kadar yerlere düşüren başka aktör yoktur. De Niro gibi bir muhteşemlik örneğinin böylesi vasat bir filmin başrolünde olması gerçekten düşündürücü. Bir Hollywood yapımcısının işinde ve ailesinde yaşadığı sorunlar, biraz da Hollywood'un iç yüzü teması fazlasıyla sıradan. Sean Penn, Bruce Willis gibi starlar bile bu filmde ne aradıklarını bilmiyorlardır eminim.


1 Eylül 2010-20 Eylül 2010 filmleri:

1-The American President/Amerikan Başkanı (1995)

Yönetmen: Rob Reiner
Puan: 5/10

Rob Reiner, bir karıncanın uyumasını çekse yine seyrederim. Hollywood'da onun kadar meşhur olamamış ama kalitesi tavan yapan başka bir yönetmen yoktur herhalde. The American President, Rob Reiner'ın en sıradan filmi ama yine de kendi içinde bir seyir zevki var. Michael Douglas ve Annette Bening gibi iki yanlış kararın yerine daha uygun isimler seçilse ve senaryo Amerikan yasalarını biraz daha global ele alsa tipik Rob Reiner kalitesi yakalanacakmış ama maalesef o düzey kaçırılmış.

2-Perfume: The Story of a Murderer/Koku: Bir Katilin Hikayesi (2006)

Yönetmen: Tom Tykwer
Puan: 8/10

Alman yönetmen Tykwer'nin İngilizce çektiği, konusu Fransa'da geçen bu global hikayeyi 4. kez izlemiş olsam da yine ilk izlenişteki hazzı alabildim. Stanley Kubrick'in bile koku duyumsamasını aktarma problemi yüzünden sinemalaştırılamaz damgasını vurduğu hikaye, başarılı ve genç yönetmenin elinde bir başyapıta dönüşmüş. Özellikle de bir gravürden farksız orgy sahnesi, sinema sanatının zirvelerinden biri olmuş.

3-Star Wars/Yıldız Savaşları (1977)

Yönetmen: George Lucas
Puan: 8/10

Aradan geçen 33 yıla rağmen hala ilk Star Wars'ün çığır açıcı etkisini yakalayabilen film sayısı bir elin parmaklarını geçemiyor. Annie Hall'e verilen Oscar'dan sonra bu filmin kaybına yanmamak imkansız. Neyse ki film, tüm zamanların en iyi gişe başarılarından birine sahip de hiç olmazsa maddi bir kayba uğramamış. Han Solo karakterinin verildiği Harrison Ford'a yıldızlığı getirmesi bile yeter.

4-The Stoning of Soraya M./Soraya'yı Taşlamak (2008)

Yönetmen: Cyrus Nowrasteh
Puan: 6/10

Ne anlattığına bakıldığında yere göğe sığdırılamayan bu filme biraz da "nasıl anlattı" yönünden bakılsaydı hiç bu kadar abartılmazdı herhalde. Her dramatik hikaye anlatan ya da el atılması ciddi cesaret isteyen konulara el atan filmleri baş tacı yapacaksak işimiz var. The Stoning of Soraya M., çok ciddi senaryo problemleri olan, neredeyse hiçbir şeyin neden-sonuç ilişkisine bağlanmadığı, tutarsız, figüratif oyuncular ve karikatürize karakterler arasında vasatı ancak aşabiliyor. Müzikleri, Shoreh Aghdashloo'nun oyunculuğu ve cesareti de olmasa vasata tırmanacak gücü kalmayacakmış demek ki. Onca platformda Soraya'yı Taşlamak'ı taşlayabilen bir tek yorum okuyamamak oldukça can sıkıcı.

5-Inception/Başlangıç (2010)

Yönetmen: Christopher Nolan
Puan: 8/10

Bu 8 puan aslında biraz 7,5'tan 8. Top 250 listesinde 3. sıraya kadar çıkan, bir anda gündem yaratan bir film olarak fazla abartıldığını gördüm. Şüphesiz muazzam bir anlatı ve yapısının sağlam kurulduğu bir görsel mucize bu film ama işte o kadar. Bir sinema metaforu, izleyici-yapımcı ilişkisinin rüya-yaratıcı ilişkisiyle bütünleştirilmesi takdire şayan, öte yandan Nolan'ın ilk ve tek kısa metrajı Doodlebug'daki çok katmanlılığı 5 katmana çıkarıp neredeyse imkansızı başarması övgüye değer yanlarıydı. Ancak, karakterlerin doğru işletilememesi, neredeyse Rat Pack tarzı bir organizasyonun sebepsiz ve sorgusuz sualsiz işlevleri ve hikayeye zarar veren aşk, filmin başyapıtlık değerini düşürüyor. Bu film her açıdan, her sıralamada Nolan'ın asıl başyapıtı (Batman serisini kategorize etmeden söylüyorum) Memento/Akıl Defteri'nin altında kalmalı bence. Unutmadan, Hans Zimmer; Ennio Morricone öldüğünde seni yaşayan en büyük film müzisyeni ilan edeceğim. Sadece (The Lord of the Rings/Yüzüklerin Efendisi serisiyle beraber) son 25-30 yılın en iyi soundtrack çalışmasını görebilmek için bile Inception kaçırılmamalı.

6-The Last King of Scotland/İskoçya'nın Son Kralı (2006)

Yönetmen: Kevin Macdonald
Puan: 5/10

Belgeselcilikten gelme yönetmen Kevin Macdonald, eğer filmi ciddiye alıp almama konusundaki sürekli kararsızlığını filme de yansıtmış olmasaydı, eğer James McAvoy yeteneksizi yerine başka bir oyuncu doktor rolünde yer alsaydı, eğer film Idi Amin'in hikayesi mi yoksa Dr. Garrigan'ın hikayesi mi olacağına karar verebilseydi "bu film sırf Forest Whitaker'ın müthiş Idi Amin canlandırması için izlenebilir" gibi bir cümle kuramazdım.

2 Eylül 2010 Perşembe

100 MADDEDE YÖNETMEN EASTWOOD


Temmuz 2010-Sinestar yazımdır.

Sinemaya sıradan bir ilgiyle bağlı izleyicilerin büyük çoğunluğu onu ya Dolar Üçlemesi’nin isimsiz silahşörü olarak ya da San Francisco’yu pisliklerden temizleyen Kirli Harry olarak tanır. Oysa Clint Eastwood, 1971 yılından beri filmler yönetmiş, hatta son 20 yılda Amerika’nın en saygın yönetmenlerinden biri haline gelmiştir. Clint Eastwood, bu ay yönetmenler serimizin ikinci konuğu. Aralık ayında gösterime girecek olan Hereafter ve sonraki projesi, J. Edgar Hoover’ın hayatını anlatan Hoover’ı izlemeden önce, gelin, Eastwood’un yönettiği filmlere geniş bir bakış atalım.


1-Clinton Eastwood adıyla dünyaya gelen yönetmen, 1930 yılında, sonradan Kirli Harry serisi boyunca arşınlayacağı San Fransisco doğumlu. Önceleri madencilik yapan sonra da çeşitli satış işleriyle hayatını yollarda geçiren bir baba ve fabrika işçisi bir annenin oğlu olarak doğan Eastwood, çocukluk yıllarını Amerika’nın farklı eyaletlerinde geçirdiği için kendi insanını derinden gözlemleyebilme şansını buldu.

2-Sinemaya girmeden önceki en büyük aşkı müzikti. Clint Eastwood, saksafon ve piyanoyu büyük bir ustalıkla çalıyordu. Piyano konusundaki uzmanlığını daha sonra filmlerinde de çeşitli kereler sergiledi. Büyük bir caz tutkunu olan Eastwood’un onuruna, 1995’te geniş katılımlı bir caz konseri düzenlendi.

3-Oyuncu olarak sinemaya katılması birçok filmde figüran olarak rol almasıyla başladı. Bu dönemde sık sık b filmlerinde oynadı. Kayıtlara geçen ilk filmi Francis Joins The WACS oldu. Fakat ona asıl ününü kazandıran bir televizyon dizisi oldu. 1959-1965 yılları arasında hiç aksatmadan Rawhide adlı western dizisinde oynayınca Sergio Leone’nin dikkatini çekti ve İtalya’da bir western filmi çekmek için teklif aldı. Bu film, Per Un Pugno Di Dollari/Bir Avuç Dolar’dı.

4-Clint Eastwood’a dünya çapında popülerlik kazandıran ilk filmi, meşhur Il Buono, Il Brutto, Il Cattivo/İyi Kötü Çirkin oldu. Spagetti western tarzında çekilen Dolar Üçlemesi’nin son ayağı olan film, sadece Avrupa’da değil ABD’de ilgi gördü ve John Wayne, James Stewart ve Yul Bryner gibi aktörlerin oynadığı westernlerden farklı bir kurguyla çekilen film, tüm zamanların en iyi filmlerinden birisi olarak kabul gördü.

5-Clint Eastwood, sinema hayatı boyunca toplam 109 ödül kazandı. Bunların 4’ü Oscar ödülüydü. Aktör olarak hiç Oscar kazanamadı. 1992 yılına kadar Akademi, kendisini bir defa bile aday göstermedi. Unforgiven/Affedilmeyen filmi sayesinde Eastwood, hem aktör hem yapımcı hem de yönetmen olarak ödüle 3 dalda birden aday oldu ve ikisini kazandı. 1995 yılında Irving G. Thalberg ödülü, sinemaya katkılarından dolayı Akademi tarafından kendisine verildi. Eastwood, 2004-2007 arasında 7 kez farklı kategorilerde Oscar’a aday oldu ve Million Dollar Baby/Milyonluk Bebek ile hem yönetmen hem de yapımcı olarak 2 Oscar daha kazandı. Eastwood, Yönetmenler Birliği tarafından da aynı filmler için iki kez ödüllendirildi.

6-Prestijli festival Cannes da 1985’ten bu yana Eastwood filmlerini Altın Palmiye için yarıştırdı. Pale Rider/Namludaki Adalet, Bird, White Hunter Black Heart/Beyaz Avcı Kara Yürek, Mystic River/Gizemli Nehir ve Changeling/Sahtekar filmleri Altın Palmiye adayı olsa da ödülü kazanamadı. Eastwood; Bird, Unforgiven ve Million Dollar Baby ile 3 defa da en iyi yönetmen Altın Küre ödülü kazandı.

7-TV filmleri hariç bugüne kadar 62 filmde oynayan Eastwood, tam 30 filmin yönetmenliğine de imza attı. Bu 30 filmden 22’sinde kendisi de oynadı. Breezy, Bird, Midnight In The Garden Of Good And Evil/İyi ve Kötünün Bahçesinde Geceyarısı, Mystic River, Flags Of Our Fathers/Atalarımızın Bayrakları, Letters From Iwo Jima/Iwo Jima’dan Mektuplar, Changeling ve Invictus/Yenilmez isimli filmlerde yalnızca yönetmenlik yaptı.

8-Clint Eastwood’un yönetmenlikteki başarısının en önemli sebeplerinden biri, hep aynı ekiple çalışıyor olmasında gizlidir. Hepsi birbirinden önemli bu sinema çalışanlarıyla Eastwood bir takım bilinciyle çalışıp, ortak bir tecrübe kazanımını sağlamıştır. Bu isimler arasında Buddy Van Horn (yönetmen, dublör koçu), Sondra Locke (oyuncu), Lennie Niehaus (müzisyen), Tom Stern (sinematograf), Joel Cox (kurgucu), James J. Murakami (yapım tasarımcısı), Deborah Hopper (kostüm tasarımcısı) ve Henry Bumstead (yapım tasarımcısı) başı çeker.

9-Eastwood’un yönettiği filmlerin ortak teması çoğunlukla savaşlardır. Bireysel hikayeler anlattığı filmlerinde bile savaş olmasa da benzer bir temayı, rekabeti öne çıkarır. Kişisel başarı hikayelerinin yanı sıra dibe çökmüş anti-kahraman karakterlerin hikayelerini anlatmak da birincil tercihleri arasındadır.

10-Clint Eastwood, yönettiği filmlerin bazılarında piyanosunun başına geçip filmin müziklerini de kotarmıştır. Mystic River, Million Dollar Baby, Flags Of Our Fathers ve Changeling’de besteci kimliğini de kullanmıştır. Kendisinin yönetmediği ve oynamadığı filmler arasında besteci olarak çalıştığı tek film ise Grace Is Gone’dır.



FİLMLERİ:

Ön Not: (S) ibaresiyle başlayan maddeler, o filmi izlememiş okuyucular için uygun değildir. Bu maddeler spoiler içerir.

I-Play Misty For Me/Ölümün Sesi (1971)

1-Clint Eastwood’un 1968 yılında Universal stüdyolarında kurduğu Malpaso film şirketinden çoğunluğu kendi cebinden çıkan bütçesiyle çektiği ilk filmdir. Ayrıca Eastwood’un yönettiği ilk ve tek gerilim filmidir. Bu açıdan, Hereafter gösterime girene değin tek olma özelliğini koruyacaktır.

2-Tek gecelik ilişkiler yaşamaya alışkın çapkın bir radyo DJ’inin başına bela olan Evelyn isimli bir kadının yarattığı gerilimi anlatan film, özellikle açılış sahnesinin finalle olan bağlantısından dolayı Eastwood’un üslupçu yanını ortaya çıkaran ilk örnek olmuştur.

3-Bu filmle, Eastwood, Million Dollar Baby’deki Hilary Swank’e kadar bir aktristen en iyi performansını almıştır. Jessica Walter, Evelyn rolüyle akıllardan çıkmayacak bir oyunculuk ortaya çıkarmıştır. Hatta filme verilmiş tek adaylık da Walter’ın Altın Küre adaylığıdır.

II-High Plains Drifter/Kasabadaki Yabancı (1973)

1-Dolar Üçlemesi ve Hang ‘em High/Daha Yükseğe As filmlerindeki kovboy tiplemelerinin başarısı, Clint Eastwood’a ilk westernini çekmek için iştah vermiştir. Eastwood, bu filmde de tıpkı Dolar Üçlemesi’nde olduğu gibi isimsiz bir silahşorü canlandırır.

2- (S) Film, Eastwood’un nadiren kullandığı sembolizmde bir doruk noktasıdır. Eastwood’un canlandırdığı İsimsiz, filmde kasabalının gözleri önünde öldürülen Şerif’in intikam için geri dönen ruhudur. Kilise duvarındaki İncil alıntısı, kırmızıya boyanan evler, İsimsiz’in düşmanlarını öldürme biçimleri ve hatta filmin son karesi, İsa’nın kötücül bir anlayışla yeniden dünyaya dönüşünü işaret eden güçlü sembollerdir. Bu filmle Eastwood, kendisinin de içinde bulunduğu muhafazakar Amerikan toplumuna müthiş eleştiriler getirir.

3-High Plains Drifter, yönetmenin; ustası Sergio Leone’ye saygısını sunduğu filmlerden biridir. Filmde yer alan mezar taşlarından birinde Leone’nin adı kazılıdır.

III-Breezy (1973)

1-Clint Eastwood’un yönetip oynamadığı ilk filmidir. Ayrıca çektiği nadir aşk filmlerinden birisidir. Filmin bir başka örneği de en düşük bütçeye sahip olan Eastwood filmi olmasıdır.

2-Eastwood’u bu filmi çekmeye iten sebeplerden biri, Dirty Harry/Kirli Harry filmlerinden dolayı gelen eleştirilere, naif yanını da göstererek karşılık vermektir.

3-Breezy’de sinemaya giden çiftin girdiği salonda oynayan film High Plains Drifter’dır.

IV-The Eiger Sanction/Zirvede Ölüm (1975)

1-Eastwood’un en karanlık filmlerinden biridir The Eiger Sanction. İsviçre Alplerinde geçen bir casusluk hikayesidir. Eastwood, bu film için dağcılık eğitimi almıştır ve filmde dağın zirvesinde göründüğü çoğu sahnede dublör kullanmamıştır.

2-The Eiger Sanction’ın çekimleri esnasında bir dublör, tepelerden düşüp ölmüştür.

3-Trevanian uyarlaması olan filmde Eastwood filmografisinin geneline yayılan bir kadın düşmanlığı mevcuttur.

V-The Outlaw Josey Wales/Kanunsuz Josey Wales (1976)

1-Eastwood’un çektiği ikinci western filmidir. Afişiyle ünlü film, yönetmenin savaşı ele aldığı ilk filmidir ayrıca. 70’lerin ikinci yarısında yükselen savaş karşıtı film örneklerine western tabanından giren sayılı örneklerden biridir.

2-Clint Eastwood’un uzatmalı nişanlısı, aktrist Sondra Locke toplam 6 kez Eastwood’la birlikte oynamıştır. The Outlaw Josey Wales, ikilinin ilk filmi olarak kayda geçer.

3-The Outlaw Josey Wales, Eastwood’un yönettiği ilk Oscar adaylığı kazanmış filmidir. Bu filmle Jerry Fielding, müzik kategorisinde Oscar’a aday olmuştur.

VI-The Gauntlet/Kanun Yolunda (1977)

1-Eastwood-Locke işbirliğinin ikinci örneği olan film, aynı zamanda Eastwood’un yönettiği ilk polisiye filmdir.

2-The Gauntlet, Kirli Harry’nin kanunları bürokrasiden kurtaran başına buyruk polis tiplemesinin bir tekrarıdır. Filmdeki çatışma sahnelerinin bazıları da zaten Kirli Harry’nin yönetmeni Don Siegel’in tarzını anımsatır.

3-Bu filmde hem provalar hem de çekimler için harcanan toplam kurşun sayısı 823’tür ve bu savaş filmleri dışında o dönemin rekoru sayılmıştır.

VII-Bronco Billy (1980)

1-Eastwood-Locke işbirliğinin 3. filmi olan Bronco Billy, yönetmenin kendi çektiği filmleri arasında en sevdiği filmidir. Film, hem Eastwood filmografisiyle hem de klasik western sinemasının kendini ciddiye almasıyla dalga geçen hoş bir öz eleştiri yapıtıdır.

2-1980’e gelene kadar Eastwood filmleri arasında en yüksek hasılata imza atan Bronco Billy’de oynayan Geoffrey Lewis, Eastwood’la birlikte toplam 7 filmde oynadı. Bronco Billy, yönetmen Eastwood-oyuncu Lewis’in 2. filmidir. İlki High Plains Drifter’dı.

3-Bronco Billy, Eastwood’un kendi şirketi Malpaso’nun, yapımında yer almadığı ilk filmidir.

VIII-Firefox (1982)

1-Firefox, Clint Eastwood’un en kötü filmi olarak kabul edilir. Bu konuda birçok sinema yazarı ve kurumu neredeyse hemfikirdir.

2-(S) Firefox, ayrıca ABD Savunma Bakanlığı tarafından da eleştirilmiş ender filmlerden biridir. Bunun sebebi de filmin konusudur. Zira filmde, Rusların yapmış olduğu önemli bir savaş uçağının daha iyisini yapmak yerine ABD’li görevliler Eastwood’u uçağı çalması için Rusya’ya gönderir. Bu da Amerikan imajına verilen ciddi bir zarar demektir.

3-Eastwood, ilk kez bu filmde emekli olmuş bir havacıyı canlandırır. Hatta filmin başlarında yetkililer onu ikna edebilmek için gözden ırak evine kadar gelmek ve bu nazlı adamı yola getirmek zorunda kalır. Aynı hikaye örgüsü bir başka Eastwood filmi olan Space Cowboys/Uzay Kovboyları’nda da tekrarlanmıştır.

IX-Honkytonk Man (1982)

1-Clint Eastwood, yönetmen olarak büyük düşüş göstermeye bu filmle de devam eder. Daha sonradan toparlayacağı ve 90’lara güçlü bir şekilde gireceği kariyerinde en az bilinen filmlerinden birini daha Honkytonk Man’de kotarmıştır yönetmen.

2-Film, Eastwood’un müzik temalı ilk filmidir. Daha sonra Bird’le müziğe olan tutkusunu devam ettirecektir. Eastwood, bu filmde bir country şarkıcısını canlandırır. Küçük ve yetenekli yeğenini (gerçek hayattaki oğlu Kyle Eastwood) yanına alıp bir müzik yarışmasına giden şarkıcıyı anlatan hikaye naif bir yol filmidir aynı zamanda. Fakat çoğu zaman naiflikle sıkıcılığı biririne karıştıran bir havası vardır.

3-Oğlu Kyle Eastwood, bu filmden sonra gerçekten de müzisyen olmuştur. Hatta aralarında Letters From Iwo Jima, Gran Torino ve Invictus’un da yer aldığı 5 filmin müziklerine imza atmıştır.

X-Sudden Impact/Kirli Harry 4 (1983)

1-İlki 1971’de Don Siegel tarafından çekilen ve 1973’te Magnum Force adıyla Ted Post tarafından devamı getirilen Dirty Harry serisinin 3. filmi 1976 yılında James Fargo tarafından The Enforcer adıyla çekilmişti. Fakat ikinci ve üçüncü film ilk Kirli Harry kadar ilgi görmemişti. Bunun üzerine, 7 yıl aradan sonra Eastwood, yönetmenlik koltuğuna geçti ve serinin en çok para kazandıran filmini kotardı.

2-(S) Sondra Locke-Clint Eastwood ikilisinin son filmi olan Sudden Impact, serinin en karanlık bölümü sayıldı. Ayrıca seride katilin kadın olduğu ilk film de Sudden Impact oldu.

3-Clint Eastwood, filmde her ne kadar 70’lerin polisiye stillerine yönelse de yine de seriye yeni ve eleştirel bir bakış getirip Harry karakterini yenilemiş oldu. Gerçi bir sonraki Harry filmi The Dead Pool, tüm bu uğraşları ortadan kaldırıp Harry’nin yükselen karizmasını yerle yeksan etti ama Sudden Impact, tek başına düşünüldüğünde en azından bu açıdan başarılı bir filmdi.

XI-Pale Rider/Namludaki Adalet (1985)

1-1976’dan beri çekmediği kovboy filmlerine dönüş yapan Eastwood’un bu yeni filmi, kimi sinema eleştirmenlerce başyapıt olarak dillendirilen ilk filmi oldu. Önceki 10 filminden, özellikle de benim ilk başyapıtı olarak düşündüğüm High Plains Drifter’dan çokça dersler çıkarmış olan Eastwood, bu filmle de sembolik bir western-noir’a imza attı.

2-(S) Cannes’da yarışan ilk Eastwood filmi olan Pale Rider’da Eastwood, 5. kez İsimsiz kovboyu oynadı. Üstelik bu kez aynı zamanda bir vaizdi. Filmdeki yoğun simgelerden biri de Mahşerin Dört Atlısı inanışına dairdi. Eastwood, sebebi açıklanmayan yaralarıyla ve kasabalının en yardıma muhtaç anında belirmesiyle bu inanıştaki Ölüm’ü temsil etti.

3-Bu filmdeki tren istasyonu, 5 yıl sonra Back To The Future Part 3/Geleceğe Dönüş 3 filminde de kullanıldı.

XII-Heartbreak Ridge/Zorlu Yokuş (1986)

1-Heartbreak Ridge, Eastwood’un çektiği ilk savaş filmi oldu. Üstelik ilk yarısında savaş eğitimini ikinci yarısında da bizzat savaşı ele almasıyla da, 1 yıl sonra Stanley Kubrick’in çektiği Full Metal Jacket’a fark atmış oldu.

2-Heartbreak Ridge, Eastwood’un belki de içinde en çok küfür geçen filmidir. Ayrıca, The Outlaw Josey Wales’ten bu yana filmlerinin adı Oscarlarda hiç anılmayan Eastwood, bu filmle şeytanın bacağını kırmış ve ses dalında bir adaylık daha almıştır.

3-Bu filmde geçen savaş aslında daha çok kısa süreli çarpışmalarla şekillenmiş olan Grenada Çarpışması’dır.
XIII-Bird (1988)

1-Caz müzisyeni Charlie Parker’ın hayatını anlatan film, Eastwood’un oyuncu olarak yer almadığı ikinci filmidir. Başrolde bu filmle Cannes’da en iyi aktör ödülünü kazanan Forrest Whitaker yer alır.

2-Bir Clint Eastwood filminin kazandığı ilk Oscar, Bird’le gelir. İki önceki yıl aynı kategoride kaçırdığı Oscar ödülü bu kez kazanılmıştır.1971’den bu yana film yapan yönetmen, kendisi alamasa dahi 17 yıl sonra ilk kez Oscar’la tanışmış olur böylece.

3-Bird’ün en önemli yanlarından biri, 90’lardaki muhteşem reji anlayışını haberleyen ilk film olmasıdır. Aslında Heartbreak Ridge’le, anlatım tarzını oturtmaya başlayan yönetmen, ilk defa Bird’le ciddiye alınmaya başlanmıştır. Ki Pale Rider’ın aldığı iyi eleştiriler de burada önemli bir unsur oluşturmuştur.

XIV-White Hunter Black Heart/Beyaz Avcı Kara Yürek (1990)

1-Clint Eastwood’un 1990 yılında çektiği iki filmden ilki olan White Hunter Black Heart, The African Queen/Afrika Kraliçesi filminin çekimlerinden önce Afrika’da fil avlamaya çıkan inatçı yönetmen John Huston’ın hikayesini anlatır. Bird’deki Charlie Parker hikayesinden sonra Eastwood ikinci defa gerçek bir olaya ve gerçek bir kişiye yönelir. Bu da bugünkü Eastwood başarısının en önemli sacayaklarından biri olacaktır.

2-White Hunter Black Heart, ırkçılıkla ilgili müthiş bir diyalog içerir. Eastwood, bu filmde sağlam bir dayak yer ve çekimler esnasında filler birkaç defa seti yıkar.

3-Bu film, Eastwood’un sıkmadan ama dingince hikaye anlatım tarzını yani klasik sinemanın en çekici yanını keşfeder. Bundan evvelki Eastwood filmlerinin kimi sıkıcıdır fakat bundan sonra Eastwood, izleyicinin ilgi ayarını iyi tutturmuş filmler çekecektir.

XV-The Rookie/Çaylak (1990)

1-Pale Rider’dan bu yana, tam Eastwood, filmografisini bir düzene oturtmuşken o dönemin ünlü uyumsuz polis çifti hikayelerinden birini filme almaya karar verir ve filmografisi bir anlığına ciddiyetini kaybeder.

2-Charlie Sheen’le birlikte oynadığı film, çoğu Eastwood polisiyesine göre daha heyecanlı ve esprilidir.

3-The Rookie, Eastwood’un dublör yönetimini öğrenmeye başladığı ilk filmidir.

XVI-Unforgiven/Affedilmeyen (1992)

1-Clint Eastwood’un ilk defa tüm sinema kitleleri tarafından başyapıt olarak kabul görmüş ve onu usta yönetmenler sınıfına sokmuş filmidir. Yönetmen olarak çektiği üçüncü ve son western filmidir ve otoritelerce bu film tüm western kalıplarına son noktayı koymuştur.

2-Unforgiven, ustanın Morgan Freeman’la çalıştığı iki filmden ilkidir. Bu filmle, Clint Eastwood sinema yaşamının ilk 2 Oscar’ını kazanmıştır. Ayrıca Gene Hackman (yardımcı aktör) ve Joel Cox (kurgu) da bu filmle Oscar kazanmıştır. Toplam 34 ödül kazanan Unforgiven, literatüre anti-western olarak da geçmiştir.

3-Unforgiven, Eastwood’un canlandırdığı William Munny’nin karısının mezarında başlar ve aynı yerde biter. Ayrıca film, “Sergio (Leone) ve Don (Siegel)’a adanmıştır.” Böylece yönetmenlik motiflerini şekillendiren iki isme vefa borcunu da, Eastwood bu filmle ödemiştir.

XVII-A Perfect World/Kusursuz Dünya (1993)

1-Eastwood bu filmde büyük bir risk alarak Kevin Costner gibi dönemin starlarından birini kanun kaçağı rolüne almıştır. Costner’ın filmde oynama şartı ise Eastwood’un da filmde oynamasıdır. Böylece Şerif karakteri Eastwood için yeniden yazılmıştır.

2-A Perfect World, Clint Eastwood’un hikaye anlatma konusundaki ustalığının zirvelerinden biridir. Bu film, döneminin en duygusal filmlerinden biri olmuştur. Ayrıca Kennedy suikastı dönemini arka plana alan film, Amerikan halkının masumiyetinin tükenişine bir atıftır. Ne ilginçtir ki 2 yıl öncesinde Kevin Costner, JFK suikastını araştıran savcı rolüyle JFK/Kapanmayan Dosya filminde harikalar yaratmıştır.

3-(S) Filmin sonunda Butch’ın ölmesiyle, mutsuz son kalıbını Honkytonk Man’den bu yana en derinden kullandığı filmi budur Eastwood’un. Öyle ki Butch’ın cesedi daha ilk sahnede çimlerin arasında görünür fakat mükemmel bir sinematografiyle bu ölüm izleyiciye fark ettirilmez.

XVIII-The Bridges Of Madison County/Yasak İlişki (1995)

1-Eastwood, Breezy’den bu yana ilk defa katıksız bir aşk filmi yönetir. Başrole Meryl Streep gibi bir oyunculuk kraliçesini alan Eastwood, bu oyuncunun karşısına da bizzat kendisini koyar. Filmde yalnızca 4 günlük bir imkansız aşk anlatılır ve ağır temposuna rağmen filmin oldukça hüzünlü finali, bu temposuzluğu unutturur.

2-Filmde Meryl Streep’in oynadığı Francesca, ölünce yakılıp, küllerini Madison County’nin köprülerinden birine konulmasını ister. Filmin çekimlerinden birkaç yıl sonra bu köprülerin biri hariç hepsi yanar ve küle dönüşür. Böylece filmle gerçeklik hazin bir ilişki kurmuş olur.

3-Filmde, Clint Eastwood’un ender olarak ağladığı bir sahne vardır. Fakat Eastwood bu sahnede arkasını döner ve ağladığını göstermez. Meryl Streep bunun sebebini sorduğunda Eastwood, “izleyicim benim bu halime alışık değil” cevabını verir. Kanımca Eastwood büyük bir fırsatı bizzat tepmiştir.

XIX-Absolute Power/Mutlak Güç (1997)

1-David Baldacci’nin aynı adlı romanından uyarlanan film, özellikle ikinci yarısıyla romandan epey uzaklaşır. Fakat Eastwood’un romanın aksine kurduğu basit kurgu, öyküye tempo ve derinlik kazandırmıştır.

2-(S) Filmin başındaki soygun sahnesinin çekimi Eastwood’un Alfred Hitchcock’a saygı duruşu niteliğindedir. Bu sahne Rear Window/Arka Pencere filmine göndermelerle doludur. Cinayete tanık olan hırsız rolünde Eastwood, bu sahnelerde mimiklerini mükemmelen kullanır.

3-Bu filmde yer alan Gene Hackman ve Judy Davis’in dans ettiği sahne bir filmde görüp görebileceğiniz en gerilimli ve en muhteşem dans sahnelerinden biridir. Filmin zirve anlarından birisini bu sahne oluşturur.

XX-Midnight In The Garden Of Good And Evil/İyi ve Kötünün Bahçesinde Geceyarısı (1997)

1-Clint Eastwood’un 1997’de çektiği iki filmden ikincisidir. Ustanın 90’larda en az bilinen filmlerinden birisidir ayrıca.

2-Eastwood bu filmle birlikte üst üste çekeceği 4 roman uyarlamasından üçüncüsünü kotarmış olur. 70 ve 80’lerde çok az ele aldığı romanları uyarlama yeteneğini ancak 90’larda keşfedebilmiştir yönetmen.

3-Bu film, 90’larda Türkiye’de sürekli gösterime girmeyen ve sadece festival gösterimi olan, tek Eastwood filmidir.

XXI-True Crime/Gerçek Suç (1999)

1-Eastwood bu filmle birlikte ilk ve son kez gazeteci rolünü canlandırmıştır. The Bridges Of Madison County’de de medya sektöründe çalışan bir karakter yaratsa da oradaki rolü fotoğrafçılıktır.

2-İdam mahkumu bir genci kurtarmaya çalışma temasını kullanacağı iki filmden ilki budur. Diğeri de daha sonra çekeceği Blood Work/Kan Borcu’dur.

3-(S) Bu film, idamı son anda kurtarma klişesinin kullandığı filmlerden biridir.

XXII-Space Cowboys/Uzay Kovboyları (2000)

1-Space Cowboys, Eastwood’un yavaş yavaş emekli olmuş kahraman rollerini üstlendiği ilk filmidir. 70 yaşına giren yönetmen, bu filmden sonra da bu kalıbı 2 kez daha kullanacaktır. (Blood Work ve Gran Torino)

2-Tommy Lee Jones, Donald Sutherland, James Garner ve James Cromwell’den oluşan dominant kastı, yönetmenin kendi kuşağının en iyi oyuncularını bir araya getirmesi sonucunu verir.

3-Film, Eastwood’un çektiği ilk ve son uzay filmidir. Havada geçen Firefox’u saymazsak, Eastwood’un hiç ele almadığı bir konudur. Son yarım saatine kadar film yerde geçer ve 4 yaşlı eski pilotun NASA’da uzaya çıkmak için hazırlanmasını işler. Space Cowboys, Eastwood’un komedi dozu en yüksek filmlerinden biridir ayrıca.

XXIII-Blood Work/Kan Borcu (2002)

1-Blood Work, Eastwood’un 92’den sonraki büyük çıkışından itibaren çektiği en zayıf film olarak görülür. True Crime’dan sonra bir başka idam mahkumunu kurtarma hikayesi, Space Cowboys’dan sonra bir başka emekli adam öyküsü gibi örnekler filmin tekrara düşmesini kaçınılmaz kılıyor.

2-(S) Blood Work, bir katil kim filmi olarak ipucunu filmin ortalarında sergiliyor. Banka sahnesinde katilin ses tonundan, Eastwood’un yat komşusunun katil olduğu belli oluyor.

3-White Hunter Black Heart filminde John Huston’ı canlandıran Eastwood bu filmde de Huston’ın kızı Angelica Huston’la beraber oynadı.

XXIV-Mystic River/Gizemli Nehir (2003)

1-Dennis Lehane’nin romanından uyarladığı filmle Clint Eastwood bir başyapıt daha çıkardı. O yıl Yüzüklerin Efendisi’nin son bölümünün vizyona girmesi, ödüller bazında filmi olumsuz etkilediyse de Mystic River, eleştirmenlerden tam not aldı.

2-(S) The Shawshank Redemption/Esaretin Bedeli’nde tecavüze uğramış bir mahkumu canlandıran Tim Robbins, bu filmde de küçüklüğünde tecavüze uğramış loser bir karakteri canlandırıyor. Robbins, buradaki performansıyla Oscar’ı evine götürürken filmde beraber rol aldığı Sean Penn de aynı ödülü kazandı.

3-Mystic River, arkadaşlık ve vefa sorgulamalarıyla Eastwood’un en oturaklı filmlerinden biri olurken altyapısına yerleştirdiği polisiyeyi paralel kurguyla anlatarak üstyapıya mükemmelen eklemledi.

XXV-Million Dollar Baby/Milyonluk Bebek (2004)

1-Million Dollar Baby, Unforgiven’dan sonra Akademi tarafından en iyi film olarak seçilen ve Eastwood’a 3 ve 4. Oscar’ını kazandıran başyapıtı oldu. Ayrıca Morgan Freeman’la, Unforgiven’dan sonra ikinci kez birlikte çalışan Eastwood, aktöre uygun rol koşullarını sağlayıp Oscar’ı kazandırdı. Bir önceki yılda Mystic River’la 2 oyuncusuna Oscar kazandıran Eastwood, geleneği devam ettirip Hilary Swank’in de Oscar kazanmasıyla 4. oyuncu Oscar’ını üst üste 2 yılda kazandırmış oldu.

2-(S) Boks filmleri tarihine altın harflerle yazılan film, Rocky’den sonra bu alanda Oscar kazanan ikinci film olma başarısını gösterirken. Filmin yarısından sonra bir hastane dramına dönüşmesi ve Eastwood’un bu rotasyona hakkını vermesi alkış aldı.

3-Clint Eastwood, bu filmde de daha sonra Gran Torino’da tekrarlayacağı gibi kiliseyle arasında sorunları olan muhafazakar bir adamı oynadı.

XXVI-Flags Of Our Fathers/Atalarımızın Bayrakları (2006)

1-Heartbreak Ridge’ten bu yana ilk defa savaş filmi çeken Clint Eastwood, bu filmle ilk kez Steven Spielberg’le beraber çalıştı. Kahramanlık motifini sorgulamak için Iwo Jima çarpışmasındaki meşhur ABD bayrağını dağa diken askerlerin anılarına inen Eastwood, eleştiri dozu sağlam ama kurguda eksikliği bol olan bir film yarattı.

2-Ira Hayes rolünde harikalar yaratan Adam Beach, bu filmle ününü ikiye katlasa da cast’ın diğer oyuncuları fazla acemi bulundu.

3-Girişteki çarpışma sahnesinde Spielberg’in de yardımını alan Eastwood, Space Cowboys’u saymazsak ilk kez bu denli büyük çaplı bir sahneye imza atmış oldu.

XXVII-Letters From Iwo Jima/Iwo Jima’dan Mektuplar (2006)

1-Unforgiven, Mystic River ve Million Dollar Baby’den sonra en iyi film dalında Oscar’a aday olmuş 4. ve son Eastwood filmidir. Ayrıca tamamı Japonca çekildiği için film, Altın Kürelerde yabancı dilde en iyi film dalında yarışıp ödülü kazanmıştı.

2-Bu filmle Eastwood kahramanlık mitine tek taraflı bakmamak için Flags Of Our Fathers’dan sonra savaşa bir de Japon gözüyle bakmıştır. Bu açıdan bizzat Kore’de savaşmış bir asker olarak Eastwood’un Amerikan savaş tarihine düşmanların gözünden de bakıp onların hakkını teslim edebilme olgunluğunu göstermiştir.

3-Film, Japonya’da da çok beğenilmiş ve Japon Akademisi Letters From Iwo Jima’ya en iyi yabancı film ödülünü vermiştir.

XXVIII-Changeling/Sahtekar (2008)

1-1930’ların Los Angeles’ını aktarabilme konusunda üstün bir çalışmanın ürünü olan bu çok katmanlı film, Eastwood’un son yıllarda en beğenilen filmlerinden biri oldu ve başroldeki Angelina Jolie’ye de ciddi rollerde bir kariyer sağlama konusunda yarıda kalmış adımları için de öncülük etmiş oldu.

2-Filmde yer almayan Eastwood, daha önce In The Line Of Fire/Ateş Hattında filminde beraber rol aldığı John Malkovich’i oyuncu olarak Changeling’in kadrosuna aldı.

3-Eastwood’un muhteşem besteler de ürettiği film, normalden 50 dakika daha uzun çekildi. Fakat film bu haliyle bile fazla uzun eleştirileri alırken Eastwood, o 50 dakikayı keserek başyapıtının zarar görmesini engellemiş oldu.

XXIX-Gran Torino (2008)

1-Gösterime girdiği dönemden beri IMDB Top 250’de en üst sırada bulunan Eastwood filmi olan Gran Torino, ödülsüz bir başyapıt olarak 2008’in sonuna damgasını vurdu. Changeling’e şans verip Gran Torino’yu biraz daha arka planda tutan Eastwood, bir yıl bekleyip ertesi yıl iki film birden çekme işinde ilk defa taktik hata yapmış oldu.

2-Filmde yer alan Hmonglar, Vietnam-Kamboçya-ABD savaşında Amerikalılara destek verdikleri için bu ülkeye göç etmek durumunda kalan bir melez ırktı. Filmde, Eastwood’un oynadığı Kore gazisi Walt Kowalski için her ne kadar bütün çekik gözlüler aynı olsa da filmin sonlarına doğru Hmonglar hakkında daha ılımlı bir tavır takınmaya başlamıştı.

3-Gran Torino, Eastwood’un sert ve kanunsuz polis rollerine bir özür niteliğini taşır. Adeta o filmlerde yapılan düşünsel hataları etüd edip bunlara şekil verme yöntemiyle çekilmiştir. Ayrıca Gran Torino, Eastwood’un oynadığı son filmidir. 79 yaşında, mükemmel bir performans sergileyen aktör, kameralara, bir daha oyunculuk yapmayacağını bizzat açıklamıştır.

XXX-Invictus/Yenilmez (2009)

1-Eastwood’un şimdilik, çektiği son filmidir. Daha önce Charlie Parker ve John Huston hakkında biyografik filmler çeken Eastwood, Nelson Mandela’nın hapisten çıktıktan sonraki hikayesini anlattığı bu filmle 3. kez biyografiye yönelmiştir.

2-Güney Afrika’da oynanan dünya rugby turnuvasını, bir ulusun kenetlenmesi anlamında metafor olarak kullanan film, rugby sahnelerinin uzunluğuna rağmen sıkıcılaşmamış ve seyir keyfi yüksek bir izlence sağlamıştır.

3-Morgan Freeman, bu filmle, beşinci kez Oscar’a aday olsa da ödülü Jeff Bridges’a kaptırmıştır.

Böylece Clint Eastwood’un 30 filmine kısa kısa değinmiş olduk. Gidişata bakılırsa ilk kez fantastik gerilimi Hereafter’da deneyecek olan ve 2012’de 4. kez biyografik bir filme imza atacak olan Eastwood, yaşadığı müddetçe bize güzel filmler izletmeye devam edecek. Biz de onun her filmini daha çıktığı ilk gün izlemeye devam edeceğiz.

1 Eylül 2010 Çarşamba

AĞUSTOS 2010 DÖKÜMÜ

Filmler:

1-Le Clan des Siciliens/Sicilyalılar Çetesi: 9/10
2-A History of Violence/Şiddetin Tarihçesi: 9/10
3-All the King's Men/Saltanat Hırsı: 8/10
4-Anatomy of a Murder/Bir Cinayetin Anatomisi: 8/10
5-Days of Wine and Roses/Gül ve Şarap: 8/10 (eleştirisi daha sonra yayınlanacak)
6-Back to the Future/Geleceğe Dönüş: 8/10 (eleştirisi daha sonra yayınlanacak)
7-The Departed/Köstebek: 8/10 (eleştirisi daha sonra yayınlanacak)
8-The Great Escape/Büyük Kaçış: 8/10
9-Million Dollar Baby/Milyonluk Bebek: 7/10
10-Du Rififi Chez les Hommes/Rififi: 7/10
11-Zwartboek/Kara Kitap: 7/10
12-Following/Takip: 7/10
13-Eagle Eye/Kartal Göz: 7/10
14-Batman Begins/Batman Başlıyor: 7/10 (eleştirisi daha sonra yayınlanacak)
15-Gentleman's Agreement/Centilmenlik Anlaşması: 7/10
16-Man Som Hatar Kvinnor/Ejderha Dövmeli Kız: 5/10 (eleştirisi daha sonra yayınlanacak)
17-Eraser/Silici: 4/10 (eleştirisi daha sonra yayınlanacak)
18-Hook/Kanca: 4/10 (eleştirisi daha sonra yayınlanacak)
19-The Paradine Case/Celse Açılıyor: 3/10
20-What Just Happened: 3/10 (eleştirisi daha sonra yayınlanacak)
21-American Psycho/Amerikan Sapığı: 1/10 (eleştirisi daha sonra yayınlanacak)

Ortalama Puan: 6,42/10