5 Ağustos 2010 Perşembe

ALL THE KING'S MEN/SALTANAT HIRSI (1949) - OSCAR ÖDÜLLÜ FİLMLER

Yönetmen: Robert Rossen
Oyuncular: Broderick Crawford, John Ireland
Oscar: 3 ödül (Film, Aktör- Broderick Crawford, Yrd. Aktrist- Mercedes McCambridge), 4 adaylık (Yönetmen, Yrd. Aktör- John Ireland, Uyr. Senaryo- Robert Rossen, Kurgu- Al Clark)
IMDB Puanı: 7,6/10
Puan: 8/10

Robert Penn Warren'ın Pulitzer ödüllü All the King's Men romanı, Makyavelizm hakkında her şeyi özetliyor. Film de Warren'ın etkisini taçlandırıyor. Zira All the King's Men, binlerce kişinin önünde "rakiplerimin boynunu ellerimle kıracağım, evet bunu yapacağım, çünkü çoğunluğa sahibim" diyebilen bir politikacının neler yapabileceğini hiçbir öz-sansüre gitmeden açıkça gözler önüne seriyor. Seçkilerine çoğu zaman güvenmediğim Akademi jürisi de her nasılsa korkak davranmayıp filmi yılın filmi ilan ediyor. Louisiana eyalet valisi Huey Long'un sıfırdan senato üyeliğine kadar çıkışını Willie Stark adında bir politikacıyla benzeştiren hikaye, 1949 için fazla sert oynuyor.

Politikanın, kişinin temel değerleri ve dürüstlük, onur, sadakat gibi kavramları yozlaştırmaya pek müsait olduğu bir gerçek. Frank Capra'nın yıllar evvel hikayeyi tersten ele aldığı Mr. Smith Goes to Washington/Bay Smith Washington Yolunda filminde bunu görmüştük. Capra'nın politik içerikli olmasa da insani onurun toplumu kurtarabileceğine dair umut içeren filmler de dimağımızda. Robert Rossen ise kulağı tersten de gösterip aynı etkiyi yaratıyor filminde. Dürüstlüğüyle nam salmış bir politikacının ilk kaybettiği seçimden sonra "oyunu kuralına göre oynama" işini nasıl abartıp yıkıma doğru gittiğini çarpıcı bir şekilde gösteriyor Rossen. Baştan beri Stark'ın etrafında olan dürüst bir gazeteci olan Jack Burden adındaki gazeteciden dinlediğimiz hikaye, başta Jack olmak üzere dürüst olarak tanıdığımız her karakterin sıra sıra Stark'ın çekim gücüne kapıldığını anlatarak ilerliyor. Hikaye bu minvalde ilerledikçe etkisini de çoğaltmaya başlıyor. Basit rüşvet olaylarından, anlayışla karşılanabilecek siyasi anlaşmalardan tehdite, oradan yolsuzluk ve cinayetlere kadar giden yolda Willie Stark, toplum için, demokrasinin tek başına çoğunluğun seçimi olarak algılanırsa amacının aksine bir yola doğru ilerleyeceğinin net bir profili. Robert Rossen'in bizzat yazdığı zekice diyalogları ve tempoyu aşama aşama yükseltip finale doğru merak ve gerilim duygusunu tavan yaptıran müthiş kurgusu ayakta alkışlanacak cinsten.

Kampanya çalışmalarındaki toplu çekimleri geleceğin en iyi yönetmenlerinden biri olacak olan Don Siegel'in çektiği film, gösterişsiz ve isimsiz oyuncularıyla da göz dolduruyor. Zira bu kadar tanınmamış oyuncularla dolu bir kadrodan bu kadar iyi bir film çıkması pek rastlanır cinsten değil. Olaya bir de tersten bakalım. Sean Penn, Anthony Hopkins, Jude Law, Mark Ruffalo, Kate Winslet ve James Gandolfini. Böyle bir kadroyla en kötü senaryodan bile dev filmler çıkması beklenir. Oysa Schindler's List/Schindler'in Listesi, Gangs of New York/New York Çeteleri, American Gangster gibi kalburüstü filmlere senaryo yazan Steven Zaillian'ın çektiği All the King's Men re-make'i, yukarıda saydığım büyük isimlere rağmen orijinalinin yanından bile geçemiyor. Bunun sebeplerini de ilgili film hakkında detaylı bir yazıda irdeleriz.

All the King's Men'i izlerken ister istemez günümüz siyasetçilerini de ele alıyoruz. Yozlaşmanın, yolsuzlukların cirit attığı ülkemizin politikacılarının kaçının Willie Stark'tan farklı olduğunu düşünüyoruz. Geçtim, halihazırda iktidar olmuş Willie Stark'ları, muhalefet sıralarından gelip dürüstlüğüyle ün yapıp partinin başına geçen isimlerin bile bir gün Willie Stark olabileceği ihtimali, zihnimizi eşeliyor. Üstelik filmde Willie Stark'ın oğlunun adının karıştığı trafik kazasının, Patagonya ülkesinin en büyük nüfuslu şehrinin bir zamanlar belediye başkanı olup da şu an başbakanı olan zat-ı şahanenin oğlunun karıştığı ve Patagonya'nın ses sanatçılarından birinin ölümüne sebep olduğu ve fakat bir gün bile hapis yatmafğı olayla benzerliğine bıyık altından şaşırıyoruz.

İlginç Bilgi: Bu filmle sinemaya adım atıp ayağının tozuyla Oscar alan Mercedes McCambridge, aynı zamanda The Exorcist/Şeytan'da bizzat Şeytan'ı seslendirdi.

3 yorum:

Özgür Sahin dedi ki...

Gercekten izledigimde cok keyif aldigim filmlerdendi.
Filmin harika bir temposu vardi. Di diyorum cünkü cok olmus Muhammed, ancak politika üzerine yapilan en güzel filmlerden biri oldugunu söyleyebilirim.
Mercedes Mc Cambridge ve Broderick Crawford'a verilmis Oscar'lar tamamen hak edilen cinstendi.. Akademi maalesef bugün bu kadar cesur secimlere haiz degil. Genellikle adaylikla birakirdi...
Bu filmin en sevdigim diger yani da siyah beyaz olmasi.. Politik filmlere belgesel ve daha sahici tad veriyor...

Aslinda Mukaddes Roma'dan beri politika oldukca entrikali bir sistem, malum patagonya dakilerin davranislari biraz da onlari baslarinin üzerinde tutan kutsal Roma halkinin kabahati olsa gerek. Ses sanatcisini cikaramadim yalniz :o) Bir ara aydinlatirsin beni.

Muhammed Tiryaki dedi ki...

Ben bu filme izlemeden önce çok soğuk bakıyordum aslında. Çünkü önce yeniden çevrimini izlemiş ve hiç beğenmemiştim. Ama orijinal versiyon gerçekten de bir harika. Yer yer bana Billy Wilder'ın aynı yozlaşmayı basın üzerinden anlattığı Ace in the Hole'u hatırlattı.

Patagonya halkının en az yöneticileri kadar sorumlu olduğu konusu çok doğru. Birçok olayda olayın failine değil ona o şansı verene kızmışımdır ben de.

Ses sanatçısı da Sevimson Tanürekson'du:)))

Özgür Sahin dedi ki...

Okudum haberi..
Süpheli bir durum hem de fena..