25 Ağustos 2010 Çarşamba

EN SEVDİĞİM 100 ŞARKI (2010) - 50-41

50-Cahit Oben - Canım Kardeşim (1973-Undisc Film Müziği): (10 sıra düşüş)

Türk sineması, film müziği açısından Cahit Berkay ve Melih Kibar'ın senelere yayılmış uzun çalışmaları dışında süreklilik arzetmeyen bir yapıda seyretmiştir. Aslen dönemin beat müzisyenleri arasında bulunan ve sinema filmlerine müzik yapma işini devamlı hale getirmeyen Cahit Oben, bu konuda kıymeti bilinememiş bir isim. Özellikle Canım Kardeşim filmine yaptığı efsanevi tema müziğinin kalitesini gören yapımcılar tarafından bu alanda sürekli istihdam edilmeliydi kanımca. Bu listede de yer alan En Büyük Şaban film müziğiyle birlikte sanatçının 45'liklerinde bile olmayan bir kalite arz ediyor şarkı. Jenerikte kullanılan nispeten daha neşeli melodinin yanında bestelediği eser, bugün filmin final sahnesi akla gelince anılarımıza fon oluşturuyor.

49-Zeki Müren - Bulamazsın (1987-Aşk Kurbanı albümünden): (Listede yeni)

Bugüne kadar TSM'nin listedışı bir kategori olmasından dolayı hiçbir şarkısı bu listeye girmemiş olan ama gözümde Türkiye'de Neşet Ertaş'la birlikte kategorize edilmeyen ve bu tip sıralamalarda sıralamalar-üstü bir konuma sahip olan Zeki Müren'in bu şarkısı listeye Selami Şahin ekolünden gelme bir arabesk eser olduğu için giriyor. Baştan sona uyumlu ve Zeki Müren'in dilinde bir başesere dönüşen şarkının iki ayrı versiyonu var. Aşk Kurbanı isimli az satan albümde yaylılarla beslenmiş muhteşem bir aranjmanı bulunuyor. Ki bu versiyonu diğer versiyondan kat kat daha iyi. Ayrıca Funda Arar'ın her albümünde bir adet yer verdiği kaliteli arabesk eserler için de güçlü bir aday olduğunu düşünüyorum.

48-Erkin Koray - Cemalım (1974-Elektronik Türküler albümünden): (17 sıra düşüş)

Listenin gediklilerinden biri de Cemalım. Bu listeyi ilk yaptığım dönemden beri henüz ilk 100'ün, hatta ilk 50'nin altına düşmedi. Erkin Koray, anadolurock sanatçılarıyla birlikte anılmasına rağmen diskografisi bu alanda eserlerle dolup taşmaz aslında. Fakat Elektronik Türküler bu konuda istisna bir türküdür. Cemalım ise, tarihi 100 yıldan fazla olan bir Ürgüp türküsü. İlk versiyonlarındaki ortak noktaları biraraya getiren mahalli sanatçı Refik Başaran'ın derlemesi ve kendi bestelediği b melodisiyle harmanlanan türküye Erkin Koray ispanyol gitarın şefliğine verilmiş canavar gibi bir aranje anlayışı getirmiş. Albümde sadece bu şarkıda misafir sanatçı olarak bulunan baterist Ayzer Danga'nın ve bas gitarist Ahmet Güvenç'in orta kısımdaki enstrümantal geçişteki performanslarıysa dönemin Avrupa rock standartlarının bile üzerinde.

47-Barış Manço-Kurtalan Ekspres - 2023 (1975-45'lik kaydı): (13 sıra düşüş)

Dönence, Gülpembe, Dağlar Dağlar gibi çok bilinen şarkılarından ziyade Barış Manço'nun müzikal dehasını asıl gösterdiği şarkı, ardından gelen seriyle birlikte aslında 2023'tür. 1975 yılında çıkardığı konsept albüme de ismini veren şarkı, Ben Bilirim 45'liğinin arka yüzünde yayınlandı. Türkiye Cumhuriyeti'nin 100. yılında kullanılmak üzere bestelediği şarkısında Anadolu'nun 100 yıl sonra kazanacağı görünümü müzikal bir bakış açısıyla yansıtan Manço'nun bu şarkısı, doğru pazarlama taktikleri kullanılamadığından dünya piyasasında yer alamadı. Eğer bu gerçekleştirilebilmiş olsaydı kanımca 2023, dünya rock müzik tarihinin en iyi şarkılarından biri olarak külliyatlarda yer bulabilirdi. Barış Manço, bu şarkıyı Avrupa'da da basılan Baris Mancho albümünde de sözlü versiyonu Lady of the Seventh Sky adıyla kullandı. 2024 ve 2025 isimli devam şarkılarını besteledi ve şarkının ikinci bölümündeki geçiş melodisini Hemşerim Memleket Nire şarkısına ana melodi olarak eklemledi. 2023'ün berbat bir Murat Göğebakan versiyonu olduğunu da ekleyeyim.

46-Howard Shore - The Silence of the Lambs film müziği (1991-Soundtrack albümünden): (Listede yeni)

Korku-gerilim tarzında gelmiş geçmiş en iyi filmlerden biri olarak kabul edilen The Silence of the Lambs/Kuzuların Sessizliği'nin ana tema şarkısı, filmde en az Anthony Hopkins-Jodie Foster ikilisinin muhteşem oyunculuğu kadar önemlidir. Zira bu eser, filmde anlatılan cinayetlerin atmosferini, özellikle gerçekliğini yansıtmak adına birebir tamamlar. Howard Shore bu müzikle Oscar'a aday dahi olamasa da eser, benim gibi soundtrack tutkunları için çok önemli bir noktadadır.

45-Kamuran Akkor - Kader Çıkmazı (1972-45'lik kaydı): (Listede yeni)

Kamuran Akkor adı benim için bir yıl öncesine kadar 80'lerde Ferdi Tayfur şarkılarını söylemiş "pavyon gırtlağına sahip" arabeskçilerden biriydi. Bu yıl sanatçının 70'lerde yaptığı 45'lik kayıtlarını edinince gözümdeki değeri tamamen başkalaştı. Belki kendi yeteneklerinden dolayı değil ama etrafındaki müzisyen ve aranjörlerin muazzam kaliteleri sayesinde çok önemli işler yaptığının farkına vardım. Kader Çıkmazı, Akkor'un en güzel şarkılarından biri. Aynı anlayışla bestelenmiş Dert Bende Derman Sende kadar popüler olmasa da yakalayıcı melodisi ve dönemin moda akımlarından İspanyol tarzını üzerine iyi oturtabilmiş bir şarkı. Yormayan, aktif bir orkestrasyona biraz uyumsuz sözler kullansa da yine de değerli.

44-Metin Alkanlı Orkestrası - Tövbeler Tövbesi (1973-Altın Kemanlar albümünden): (27 sıra düşüş)

Saadettin Öktenay'ın bu listedeki ikinci bestesi Tövbeler Tövbesi. Handan Kara'nın muhteşem 45'lik versiyonu ve Emel Sayın'ın Yalancı Yarim filmindeki akıllara seza performansları TSM kotasına takılsa da Metin Alkanlı'nın senfonik aranjesi unutulamaz. Yurdaer Doğulu, Zafer Dilek, Önder Bali gibi Türk müziğinin en önemli isimlerinden biriydi Metin Alkanlı. Türkiye'de maalesef, müzikal cehaletimiz ve alışkanlıklarımız yüzünden enstrümantal müzik dinleme sadece bir döneme damgasını vuran bir moda olmasa ve devamlılık sağlansaydı Alkanlı'nın yeteneği bugün dillere destan olurdu. Sadece Tövbeler Tövbesi'nin basit ama makina gibi işleyen akıcı aranjesi bile bu sözlerimin kanıtıdır.

43-Jeff Wayne - The Eve of the War (1978-The War of the Worlds albümünden): (10 sıra düşüş)

Aslında bu şarkıyı 32. Gün programı olmasa belki de sadece bu müzik türüyle ilgilenenler bilecekti. Fakat Mehmet Ali Birand'ın bir zamanların mükemmel, şimdilerin kalitesi yerlerde sürünen ve bir süredir de ekranlarda olmayan programı sayesinde bütün Türkiye bu melodiyi çok iyi bilir. Bir zamanlar, internetin olmadığı yıllarda sırf şarkıyı dinleyebilmek için programı sonuna kadar izlediğimi hatırlarım. Jeff Wayne, 5 albüm çıkarmış aslen orkestra şefliği yapan bir besteci. The War of the Worlds albümü, Marslı istilasını konu edinmiş bir konsept albüm. Aslında tüm şarkılar birbirine eklenmiş bir toplu şarkı konumunda ama The Eve of the War albümün açılış şarkısı. Defalarca coverları yapılmış bir şarkı olsa da orijinal versiyonunun yerini tutmuyor hiçbiri.

42-Alka Yagnik-İla Arun - Ringa Ringa (2008-Slumdog Millionaire/Milyoner Soundtrack albümünden): (Listede yeni)

Alka Yagnik ve İla Arun isimleri açıkçası Slumdog Millionaire'den önce bana hiçbir şey ifade etmiyordu. Hint müziğiyle yakından ilgilenmeme rağmen biri bu isimleri söylese acaba yenir mi diye bakardım. Ama Ringa Ringa'yı dinledikten sonra isimler çıkmamacasına aklıma kazındı. Tabii, soundtrack albümünün baş bestecisi ve filmin müziklerinden sorumlu kişisi A.R.Rahman'ı da unutmamalı. Albümdeki Jai Ho ve O Saya Oscar'a aday şarkılardı ve Jai Ho ödülü kazanmıştı. Ama bugün filmin en popüler şarkısı Ringa Ringa kesinlikle. Gerçi bizde hala "Nihal'in kına gecesi şarkısı" olarak biliniyor ama ne yapalım, cehaletimiz bir anda çözülebilecek bir mesele değil. Herhalde Albinoni'nin Adagio'su da "Bihter'in cenaze şarkısı" olarak bilinecek bundan sonra, o daha da kötü!

41-Yurdaer Doğulu - Ankara'da Yedim Taze Meyvayı (1973- 45'lik kaydı): (12 sıra düşüş)

Aklımdan slinmeyen bir başka şarkı daha. 2003-2004 döneminde ilk 20'den düşmemişti bu şarkı. 1972'den önce çeşitli orkestralarda görev alan Milli Gitaristimiz Yurdaer Doğulu'nun o tarihten itibaren arka arkaya çıkardığı ve Elveda Meyhaneci'yle satış listelerinde birinci sırayı dahi gördüğü enstrümantal 45'likler serisinin en az ilgi çekeniydi Ankara'da Yedim... Aslen Kırıkkale'nin Keskin ilçesinde ölmek üzere olan bir hastanın yaktığı yürek dağlayan bir ağıttı. Kamil Abalıoğlu, Cemile Akkuzu gibi yerel sanatçıların dilinde can alıcı bir türküydü. Doğulu'nun versiyonunda ise bir psychedelia şaheseri olup çıktı. Klavye efektleri, aktif bas gitar kullanımı ve eşi benzeri olmayan Yurdaer Doğulu gitarının kombinasyonuyla gerçek bir kayıp eserdir bu şarkı.

Yukarıdaki 10 şarkıyı buraya tıklayarak indirebilirsiniz.

16 Ağustos 2010 Pazartesi

KISA BİR MOLA

Sıcak hava dalgasının bizlerle adeta dalga geçtiği şu günlerde biraz mola isteyeceğim. Kitap ve film tanıtımları, sinema haberleri ve blogdaki kenar bölmede devamlı güncellenen bölümlerle ilgili bir 15 gün kadar yeni yazı yayınlamayacağım. Bu süreçte izlediğim filmlerin değerlendirmelerini, mola bittikten sonra tek tek gireceğim.  Süreç içerisinde sadece "en sevdiğim şarkılar" serisini tamamlayacağım. Şimdiden herkese iyi tatiller.

15 Ağustos 2010 Pazar

EN SEVDİĞİM 100 ŞARKI (2010) - 60-51

60-Loreena McKennitt - The Bonny Swans (1994-The Mask and Mirror Albümünden): (36 sıra düşüş)

Kelt müziğinden verdiği örneklerle ve bütün dünyada beğenilen world music tarzıyla alanının en iyilerinden biri olan Loreena McKennitt'in The Mask and Mirror albümü hala en kaliteli albümüdür. Sanatçının başyapıtları Santiago, Marrakesh Night Market gibi şarkıların da yer aldığı bu albümde The Bonny Swans büyüleyici etkisiyle çok önemli bir şarkıdır. Aynı adama aşık iki kız kardeşin hikayesini anlatan şarkıda, genelde McKennitt şarkılarında yer verilmeyen elektro gitar, şarkıdaki dinginliği oluşturan en önemli enstrüman durumunda.

59-Frank Sinatra - My Way (1969-Aynı adlı albümden): (Listede yeni)

Bu şarkıyı dinlerken hep söylediğim bir şey vardır: Bir erkeğin özümsemesi gereken iki şeyden biri The Godfather/Baba filmiyse diğeri de My Way şarkısıdır. Gelmiş geçmiş en popüler şarkı olduğunu düşündüğüm My Way, Paul Anka'nın bir otel odasında yazdıktan sonra koşa koşa dostu Frank Sinatra'nın yanına gitmesi ve ustanın da tam bana göre bir şarkı demesiyle ortaya çıkmış. Hayatta pişmanlığa yer olmadığına, bir erkeğin yaşaması gerektiği ne varsa yaşamasına atfettiği sözleri ve müthiş uyumlu müziğiyle de anlamını hiçbir zaman yitirmemiş. Andre Rieu'nun New York konserindeki enstrümantal performansı da es geçilmemeli.

58-Camilla Kerslake - Rule the World (2009-Il Mondo e Nostro albümünden): (Listede yeni)

Take That grubunun Stardust/Yıldız Tozu filmi için yaptığı Rule the World'ü gelirlerinin bir kısmı sokak çocuklarına bağışlanan Il Mondo e Nostro albümünde seslendiren Camilla Kerslake, benim için yeni bir keşif. Rönesans döneminden kopup gelen sesiyle, senfoni orkestrasına uyumu bir harika bu şarkıda. Rule the World'ün özellikle ikinci yarısında solistin sesine tam oturmadıkça çok zor söylenecek bir bölümü var. Kerslake, o bölümdeki başarısıyla şarkının hakkını veriyor.

57-Niyaz - Allahi Allah (2005-Niyaz albümünden): (22 sıra düşüş)

Azam Ali gibi dünya çapında bir solisti olan Hindistan-Pakistan menşeli Niyaz grubunun ilk stüdyo albümü başlıbaşına bir harikaydı. Ama özellikle Allahi Allah, grubun canlı performansında da güzelliği kantılanmış bambaşka bir şarkıydı. Bir başka büyük isim, Nusret Fatih Alihan'ın tarzıyla şarkıyı seslendirdiğini belirten Azam Ali, en az Alihan kadar büyüleyici. Bağlamanın da yer aldığı etnik enstrümanlarla güçlendiren şarkı, Elk Hunt ve Dilruba ile beraber Niyaz grubunun ilk albümünün dominant şarkılarından birini oluşturuyor.

56-Andre Rieu-Harlem Gospel Chorus - Oh When the Saints (2006-New York Memories albümünden): (Listede yeni)

Hollandalı keman virtüözü Andre Rieu, orkestrası Johann Strauss Orchestra ile New York'ta iki parçalı bir konser vermişti. O konser serisinde bitiş şarkısı olarak Oh When the Saints kullanıldı. Bütün konser boyunca sık sık misafir sanatçı olarak şarkıları seslendiren Harlem Gospel Chorus'un başarılı solistlerinden Richard Bailey'nin adeta şov yaptığı Oh When the Saints aslında bir ilahi. Fakat kilisede seslendirilirken bile aynı enerjiyle icra ediliyor.Performans boyunca 10.000 kişilik konser salonunda kimsenin yerinde duramadığını belirtirsek şarkının gücünü de anlatabilmiş oluruz sanırım. Oh When the Saints, New York Memories albümüne konserden birebir kaydedilip eklenmiş.

55-Edip Akbayram-Dostlar - Aldırma Gönül (1977-45'lik kaydı): (18 sıra düşüş)

2003'ten beri bu listeden hiç düşmeyen şarkılardan biri de Aldırma Gönül. Tanıtmaya bile gerek duyulamayacak kadr popüler olan şarkı Edip Akbayram'ın tartışmasız başyapıtı olarak bugünlere kaldı. Fakat buna rağmen Akbayram'ın hiçbir toplama albümünde yer alamadı. Şarkının yayın hakkını elinde bulunduran Yavuz-Burç Plak ve bu aralar eski sanatçıların şarkılarını toplama albüm olarak sunan ama Anadolurock'ı her zaman es geçen Hakan Eren önderliğindeki Ossi Müziğin bu şarkıyı hala "keşfetmemiş" olmaları da düşündürücü.

54-Niyaz - Beni Beni (2008-Nine Heavens albümünden): (Listede yeni)

Niyaz'ın ikinci albümünden de tıpkı ilk albümünde olduğu gibi bir şarkısı benim seçkilerim arasına girdi. Sabahat Akkiraz'ın türkünün bu yeni halinin düzenlemesini yaptıktan sonra Azam Ali'nin repertuvarına girmesi ve Beni Beni'ye albümünde yer vermesi bizim müziğimiz için oldukça iyi bir keşif. 2005'e kadar Aşık Dertli'nin bilinmeyen bir türküsüyken bugün Niyaz grubu sayesinde dünyaca ünlü bir deyiş haline geldi. Azam Ali'nin biraz aksanlı da olsa şarkıda Türkçe'ye hakimiyeti oldukça başarılı.

53-Kıraç - Yıkık (2007-Benim Yolum albümünden): (31 sıra düşüş)

1998'den beri hemen her yıl bir albüm çıkaran ve Anadolurock müziğinin en popüler isimlerinden biri haline gelen Kıraç, birçok popüler şarkıya imza atmış olsa da en kalitelisini Benim Yolum albümündeki Yıkık'la verdi. Şarkının güzelliği, Ümit Yaşar Oğuzcan'ın aslında son derece sıradan şiirine parallelediği bestenin şiiri bir anda büyük bir sanat eseri haline getirmesinde yatıyordu. Yaylı tambur solosu ve çıkışlardaki rock etkinliğiyle Yıkık, Kıraç'ın başyapıtı oldu.

52-Cahit Oben - En Büyük Şaban Film Müziği (1983-Undisc film müziği): (Listede yeni)

Kartal Tibet'in City Lights/Şehir Işıkları filminden uyarlaması En Büyük Şaban, Kemal Sunal'ın popüler filmlerinden biriydi. Ama filmi unutulmaz kılan, ne Sunal'ın oyunculuğu ne de peri masallarından çıkma hikayesiydi. Daha önce Canım Kardeşim filmine yaptığı müzikle de bir başyapıt meydana getiren Cahit Oben, bu film için hazırladığı şarkıyla filme büyük bir katkı sağladı. Tanıtımı düzgün yapılsa bugün dünyanın en iyi film müziklerinden biri olarak karşılanacak eser bugün maalesef ülkemizde bile pek bilinmez.

51-Clint Eastwood - Changeling film müziği (2008-Changeling/Sahtekar soundtrack albümünden): (Listede yeni)

Clint Eastwood, hem aktörlüğü hem de yönetmenliğiyle zaten dünyaca ünlü. Ama kendisinin müziğe olan ilgisi pek bilinmez. Oysa bir caz tutkunu olan Eastwood'un onuruna konserler düzenlenmişliği bile var. Ayrıca sanatçının birkaç filme film müziği bestelediği de pek bilinmez. Bu eserlerden biri de yönetmenliğini de kendisinin yaptığı Changeling olmuştu. Angelina Jolie'nin kayıp oğlunu aradığı film boyunca sık sık dinlediğimiz eser, 20'lerin Los Angeles'ını notalarla boyayan bir bebop klasiği olmaya aday.

Yukarıdaki 10 şarkıyı buraya tıklayarak indirebilirsiniz.

12 Ağustos 2010 Perşembe

EN SEVDİĞİM 100 ŞARKI (2010) - 70-61

70-Orhan Gencebay - Kolay Değil (1983-Leyla ile Mecnun Albümünden): (Listede yeni)

Orhan Gencebay'ın bu yıl daha fazla dinlediğim ve her dinlediğimde de yeni bir şeyler bulduğum şarkısı Kolay Değil, üstadın 80'lerdeki en iyi albümlerinden biri olan Leyla ile Mecnun'un gizli başatıydı. Bugün bile hala sondaki caz tınılarıyla kaplı doğaçlama bağlama solosu ve, etkileyici bestesiyle akılda kalabilmiş bir şarkı. Gencebay'ın, Leyla ile Mecnun filmine yaptığı şarkılardan oluşan Film Müzikleri albümündeki enstrümantal versiyon da ayrıca kalitelidir.

69-Erkin Koray - Sevdiğim (1976-45'lik): (24 sıra düşüş)

Erkin Koray'ın Özer Şenay şarkılarından oluşan Cümbür Cemaat 45'liğinde yer alan şarkı, Koray'ın yasal toplama ve Best Of albümlerinde yer almadığı için pek bilinmez. Onun yerine, nispeten daha uzun ve daha farklı Benden Sana albümündeki versiyonu daha popülerdir. İlk Sevdiğim, arabesk yaylılar ve Koray tarzı buğulu bir elektro gitarın mükemmel bir kesişimini sunuyor. Sebahat Şenay'ın şarkıya yazdığı sözler fazla basit kaçsa da Sevdiğim, alkışı, aranjesi, icrası ve Erkin Koray'ın iyice yerleşmiş arabesk vokal başarısıyla alıyor.

68-Fikret Kızılok - Köroğlu Dağları (1973-45'lik kaydı): (27 sıra düşüş)

Anadolurock müziğinin 70'lerdeki önemli temsilcilerinden Fikret Kızılok'un müziğinde çoksesliliğe hakimiyet kurduğu bir dizi 45'likten en önemlisiydi Köroğlu Dağları. Arka yüzündeki Tutamadım Ellerini, biraz hafif kaçsa da Köroğlu Dağları, enerjik havası ve baraklardan kopup gelen doğu yaylılarıyla mükemmel bir aranje tutturuyor. O dönem müzik dergilerinde şarkının sonundaki oyun havası eleştirilse de yine de bütünü pek bozmayan bir eklemeydi bu. Kızılok'un şarkısı, Volkan Konak tarafından da Zigana Dağları adıyla seslendirildi.

67-Andre Rieu - Love Theme from Romeo and Juliet (1998-Romantic Moments albümünden): (29 sıra düşüş)

Besteci Nino Rota'nın enfes şarkısı A Time for Us kimi kaynaklarda Romeo and Juliet filminin tema müziği olarak kayda geçti. Birçok versiyonu olan şarkı, en iyi halini Andre Rieu'yla buldu. Konserleriyle tanınan üstad Rieu'nun ender video kliplerinden biri de bu şarkıya çekildi. A Time for Us'ı, birçok yerli filmden, özellikle de Murat ile Nazlı filminden hatırlayabilirsiniz.

66-Carmine Coppola - The Godfather Intermezzo (1990-The Godfather Part 3/Baba 3 Soundtrack albümünden): (27 sıra düşüş)

The Godfather serisinin ilk iki filminin Nino Rota imzalı eserleri çok tutulmuş ve sayısız versiyonu türetilmişti. Serinin son filminden tek beğenilen şarkı ise Intermezzo oldu. Filmde kullanılmamasıyla, film için büyük bir kayba dönüşen şarkı, Carmine Coppola'nın kondüktörlüğünü yaptığı orkestra tarafından çalındı ve soundtrack albümde de yer verildi.

65-Moğollar - Çaya Kaç Şeker (2010-Umut Yolunu Bulur albümünden): (Listede yeni)

Listenin en yeni şarkısı Çaya Kaç Şeker. Moğollar'ın son derece başarısız yeni albümü Umut Yolunu Bulur'da Moğollar kalitesine sahip tek parçaydı. Bu şarkının kanımca en önemli özelliği, Cahit Berkay'ın kötü bir sese sahip olmasına rağmen doğru söyleyişle nasıl da mükemmel bir vokale sahip olunabileceğini kanıtlamasıydı. Grubun önceki albümlerinde de benzer şarkılarda Berkay aynı performansı göstermişti. Cahit Berkay'ın artık kalitesini anlatmak için kelime bulamadığımız yaylı tamburunu interaktif kullanımı ve Elif Şebnem Akal'ın muhteşem şiiri de şarkının etkileyici yanlarından.

64-Yann Tiersen - Comptine D'un Autre Ete: L'Apres Midi (2001-Amelie Soundtrack albümünden): (Listede yeni)

Yann Tiersen, Amelie filminin müzikleriyle dünya çapında bir ün kazanmıştı. Filmin iki tema müziğinin yanı sıra bestelediği Comptine... de kendi çapında bir üne nail oldu. Good Bye Lenin!/Elveda Lenin filminde de kullanılan şarkı, Amelie filminde Amelie'nin derede taş sektirdiği sahnelerde kullanılmıştı. Şarkıdaki piyano da benzer bir etki yaratmakta.

63-Bernard Hermann - Psycho Theme (1960-Psycho/Sapık Soundtrack albümünden): (16 sıra düşüş)

Gelmiş geçmiş en iyi korku filmi Psycho'nun ana tema müziği, hem filmdeki korkutucu havayı hem de Marion Crane karakterinin yolculuğuna atıfta bulunan etkileşimli notalarıyla hala bir klasiktir. Filmi izleyen herkesin dilinde ve kulağında kalan şarkı, korku filmleri soundtracklerinde de yeni bir moda başlatmış ve hatta Friday the 13th/13. Cuma filminin müzikleri tamamen bu eserden uyarlanmıştır. Bernard Hermann'ın özellikle duş sahnesinde en keskin kullanımı gerçekleştirdiği yaylıların parçaya hakimiyeti inanılmaz.

62-Neşe Karaböcek - Kulakların Çınlasın (1971- 45'lik kaydı-Pop versiyon): (Listede yeni)

Neşe Karaböcek'in aynı yıl iki farklı versiyonuyla As Plak etiketiyle seslendirdiği şarkının diğer versiyonu, akordiyon solosuyla açılan kaliteli bir sanat müziği versiyonuydu. Bahsettiğimiz versiyonda ise Karaböcek, Ünol Büyükgönenç'in de desteğiyle şarkıyı pop versiyonuyla okudu. Baştan sona tıkır tıkır işleyen orkestrasyonu, İspanyol etkili yapı tekniği ve Karaböcek'in tam olması gerektiği gibi söyleyişi şarkıyı gizli bir hazine konumuna yerleştirdi. Küçüklüğümden beri diğer versiyonu çok sevmeme rağmen bu yıl ilk kez dinlediğim pop versiyon şarkının gönlümdeki yerini değiştirdi.

61-Zafer Dilek - Yaşadım mı Öldüm mü? (1973-45'lik kaydı): (25 sıra düşüş)

Enstürmantal müziğin, 70'li yıllarda Yurdaer Doğulu'yla birlikte dev bir ismi olan Zafer Dilek, en çok aranjörlük yönüyle bilinir. Düzenlemesini yapmadığı şarkı, kadrosunda yer almadığı sanatçı sayısı pek azdır. Aynı zamanda enstrümantal çalışmalarına da yer veren Dilek, besteci olarak en popüler işine Yaşadım mı Öldüm mü ile imza attı. Emel Sayın'dan Neşe Karaböcek'e bir dolu sanatçının seslendirdiği şarkı, yine de asıl sahibinin enstrümantal yorumuyla bir başka zenginlik taşıyordu. Piyano, gitar, yaylı tambur ve buzukinin sırayla ön plana geçtiği başarılı orkestrasyonu mükemmel bir alt yapı zemininde Türk enstrümantal klasiklerinin birini oluşturdu.

Yukarıdaki 10 şarkıyı buraya tıklayarak indirebilirsiniz.

11 Ağustos 2010 Çarşamba

GENTLEMAN'S AGREEMENT/CENTİLMENLİK ANLAŞMASI (1947) - OSCAR ÖDÜLLÜ FİLMLER

Yönetmen: Elia Kazan
Oyuncular: Gregory Peck, Dorothy McGuire
Oscar: 3 ödül (Film, Yönetmen, Yrd. Aktrist- Celeste Holm), 5 adaylık (Aktör, Aktrist, Yrd. Aktrist- Anne Revere, Senaryo- Moss Hart, Kurgu- Harmon Jones)
IMDB Puanı: 7,4/10
Puan: 7/10

Hollywood'da bozulmanın ve siyasi perdeleme döneminin ilk çorap söküğü Gentleman's Agreement oldu. Wisconsin senatörü Joseph McCarthy'nin anti-komünizm adı altında tüm ABD'de başlattığı cadı avı, yavaş yavaş Hollywood'a da sıçramıştı. Komünist, eşcinsel ya da siyahilere sempati duyan sinemacılar birer birer gözlem altında tutulmaya başlanmıştı. Daha sonra ülkenin en önemli sinemacılarından başta Charles Chaplin, Orson Welles gibi isimler olmak üzere çoğu kişinin yurtdışına gidip 20 sene boyunca ülkeye dönmemesine, bazılarının hapse atılmasına bazılarının da onuruna yediremeyip intihar etmesine sebep olacak kızıl panik günleri Gentleman's Agreement'le hız kazandı.

İkinci Dünya Savaşı'nda Almanya'nın Yahudilere uyguladığı soykırım başlarda diğer ülkeler tarafından gerçek hatlarıyla bilinmiyordu. Toplama kamplarındaki cinayetlerin ABD'de toplumsal reaksiyon başlatması ancak 1942 yılında başgösterebildi. Bu reaksiyon iki taraflıydı. Bir grup, Almanya'yı ve Hitler'i lanetliyor, diğer bir grupsa Almanların haklı olabileceğini düşünüyordu. İkinci grubun baskın olduğu güney ve güneybatı eyaletlerinde zaten siyahlarla yaşanan çatışma sürüyorken bir de anti-semitizm geleneği başladı. Yazılı kuralları olmayan, ama toplumun kendi içinde oluşturduğu bir sistem oturmaya başladı. Yahudilere ev verilmiyor, okullarda Hristiyan ailelerden gelme çocuklarla Yahudi çocuklarının dost olmaması sağlanıyor, tüccarlar Yahudilere mallarını daha pahalı fiyatlardan satıyordu. Gentleman's Agreement, tam da bu olayların doruğa vardığı bir dönemde çekildi.

Filmde bir dergi yazarı, anti-semitizmle ilgili bir makale yazmak için kendini 6 ay boyunca Yahudi olarak tanıtma yöntemini seçiyor, fakat yaşadıklarına sadece 2 ay dayanabiliyordu. Bu süre içerisinde etrafındaki çoğu insandan aşağılayıcı tepkiler aldı. Bir Yahudi olan sekreterinin bile Yahudiler hakkında alaycı konuştuğuna şahit oldu. Oteline Yahudi müşteri almayan patronlar, posta kutularına Yahudi soyisimlerini yazdırmamaya çalışan apartman sakinleri, iş başvurularını dine göre değerlendiren işverenlerle karşılaştı. Üstüne üstlük sevgilisi bile anti-semitik olmasa dahi bu sorunu ciddiye almıyordu. Yahudilere negatif ayrımcılık yapılması hoşuna gitmiyor fakat bunu düzeltmek için kendi adına hiçbir şey yapmıyordu. Sisteme adapte olmuş bir anti-semitizm karşıtı grup da vardı fakat düşünceleri eyleme geçmediği için soruna hiçbir çare olamıyorlardı. Genç gazeteci Philip (Gregory Peck) araştırmasına başlamadan önceki hayatına oranla artık yepyeni biriydi. Bunun yalnızca Yahudi karşıtı bir olay olmadığını, durumun Amerikan kurucu ilkelerini de tehlikeye soktuğunu farketmişti.

Film, büyük bir başarı sağladı. Rakiplerinin zayıflığına rağmen konusu itibariyle Oscar alması zor gözüken bir filmdi fakat Oscar'ı almayı başardı. Üstelik filmin yönetmeni Elia Kazan, henüz Hollywood'da pek ün yapmamış bir isimdi. Ne olduysa bundan sonra oldu ve McCarthy, filmi komünist propoganda yapmakla suçladı. Yönetmen Elia Kazan, soruşturmalar geçirdi. Başlarda haklarını savunsa da stüdyo patronlarının bu soruşturmaya uğrayanlarla anlaşma yapmadığını, bir nevi kara liste olduğunu görünce tutumundan vazgeçti. Bir yıl sonra Lee Strasberg'le Actor's Studio'yu kurup, Amerikan sinemasına belki de en mühim katkıyı yapacaktı fakat kurula, Komünist arkadaşlarının isimlerini verip muhbir durumuna düşünce bu hareketi gölgede kaldı. Edward Dymytryk'le beraber, kurula en fazla ispiyonu yapan kişi olmuştu. Daha sonra durumunu, Türkiye'den göç ettiği için Hollywood'da kimsenin kendisini kabul edemediğini ve baskıların ağırlaşmasından dolayı muhbirlik yaptığını belirtecekti, her zaman utanç duyduğunu da ekleyerek. Hatta 1954 yılının Oscarlı filmi On the Waterfront/Rıhtımlar Üzerinde'de bu tavrının savunmasını yapar gibiydi. Oyuncu Lee J. Cobb'la beraber, muhbirliklerinden dolayı "Hollywood'un bülbülleri" olarak anılmaya başlayınca biri yönetmen biri aktör olarak bu filmle kendilerini temize çıkarmaya çalıştılar. Film çok beğenildiyse de Elia Kazan, yine de kendini affettiremedi. 70'lerde Cannes'da alacağı ödül, listenin mağdurlarınca lobi kurularak engellendi. Yıllar sonra Akademi tarafından verilen Onur ödülü, Nick Nolte, Ed Harris gibi muhalif yönü sağlam iki oyuncu tarafından protesto edildi. Elia Kazan, McCarthy souşturmalarının sinema ayağındaki en büyük suçlu olmuştu.

Haliyle Gentleman's Agreement de bu leke ile anıldı hep. Filmin kendi kalitesi pek tartışılmıyordu. Oysa, film, kimsenin bakmadığı bir açıyla aslında Hollywood'un oyunculuk geleceğine çok sağlam bir temel atacak method yöntemine sağlam bir metafor da oluşturuyordu. Bu yönteme göre aktör, rol yapmak yerine, oynadığı karakteri hissetmeliydi. Örneğin, Actor's Studio'nun en başarılı öğrencilerinden Robert De Niro, Taxi Driver/Taksi Şoförü filmi için birkaç gece gerçekten taksicilik yapmış, Raging Bull/Kızgın Boğa filmi için de gerçek boks maçlarına çıkmıştı. Filmde de Philip, anti-semitizmi daha iyi anlayabilmek için 2 aylığına Yahudi oluvermişti. Bu film adeta Method yönteminin bir manifestosuydu. Ama Elia Kazan'ın muhbirliği, filmin hep gölgede kalmasına sebep oldu.

İlginç Bilgi: Filmde Dave karakterini canlandıran John Garfield da McCarthy soruşturmalarından nasbini almıştı. 1952 yılında kurulun karşısında kendini savunmaya çalışırken kalp krizi geçirip öldü. Bu kara listeye dahil ne ilk, ne de son ölümdü.

9 Ağustos 2010 Pazartesi

MILLION DOLLAR BABY/MİLYONLUK BEBEK (2004) - OSCAR ÖDÜLLÜ FİLMLER

Yönetmen: Clint Eastwood
Oyuncular: Clint Eastwood, Hilary Swank, Morgan Freeman
Oscar: 4 ödül (Film, Yönetmen, Aktrist, Yrd. Aktör) 3 adaylık (Aktör, Uyr. Senaryo-Paul Haggis, Kurgu-Joel Cox)
IMDB Puanı: 8,2/10
Puan: 7/10

Benim gibi klasik anlatımı çok seven sinema izleyicileri için Clint Eastwood'un değeri bir başkadır. Çünkü o bu alanda yaşayan tek usta yönetmen olarak eskimiş bir geleneği halen devam ettiriyor 80'i aşan yaşına rağmen. Eastwood'un yönettiği her filmde insan ruhuna ve kalbine dokunan ince etkiler bulmak mümkün. Kör gözün parmağına misali bodoslama bir etki değil bu, hafifçe hissettirilen. Ölüme mahkum bir kadının dilini ısırması esnasında duyduğu acının ruha etkisi kadar bir şey.

Million Dollar Baby, ustanın belki de en trajik ve en romantik filmi oldu 90'lardan sonra çektiği filmleri arasında. Kaybeden olmaya mahkum ve kendi hayatları içinde adeta çırpınan bir kadın ve bir erkeğin buluştuğu tek ortak noktada beliren bir kaybediş öyküsüydü bu. Klasik spor filmlerindeki "başarı" ve "inanmak" teması başlarda var gibi gözükse de bir müddet sonra öz-kontrol ve şans kavramları üzerinde bir film olduğu belli oldu.

70'inin üzerinde bir boks antrenörü, boks için oldukça yaşlı sayılabilecek 30'larında bir kadın ve boks yaşantısının son maçında bir gözünü kaybeden eski bir boksörün arasında geçen duygu dolu film, çoğu zaman ıskaladığımız şanslarımızı ele alırken neyi kaybedip neyi kazanacağımızın üzerinde duruyor. Favori boksörünün yaralanmamasını istediği için onu ünvan maçına çıkarmayan Frankie (Eastwood), onun başka bir menajerle ünvan maçını kazandığını görünce kendine bu soruyu sormakta gecikmiyor. Konu yalnızca ringlerde de geçmiyor. Frankie ile 23 yıldır her ayinde karşılaşan rahibin arasındaki soru-cevap dalaşmaları da bir rekabet taşıyor. Ama hepsinin hayatını bir restoranda bulaşıkçılık yapan Maggie'nin boksör olma hevesi değiştiriyor. Filmin anlatıcısı Eddie (Freeman), olayları özetlerken sinemanın bugününde artık olmayan incelikli ve nüktedan kelimelerle adeta dans ediyor.

Million Dollar Baby, Oscar törenlerinde favori gösterilen Martin Scorsese filmi The Aviator/Göklerin Hakimi'ni geride bırakarak büyük ödüle uzanmıştı. O tarihe kadar az gişe yapmış film, izleyicisinin gönlünde büyük yer edinse de kurgu eksiklikleri zaman zaman sırıtıyordu. Son sahnelerinin gereğinden bir 10 dakika kadar uzatılması filmin istediği etkinin de tam anlamıyla oluşamamasına neden olmuştu. Fakat Million Dollar Baby, bir yıl sonra bizzat Crash/Çarpışma'yı yöneterek bir Oscarlı filme daha imza atacak olan Paul Haggis'in muhteşem senaryosuyla göz doldurdu. Neredeyse her anı ayrı bir değer taşıyan bir film haline geldi senaryosu sayesinde. Yan hikayeler yerli yerindeydi. Maggie'nin hikayesindeki yürek-yetenek kombinasyonunu bir de kendine Danger adını veren safça bir delikanlı üzerinden anlatan senaryo, Frankie'nin kızıyla olan bozuk ilişkisini de başarıyla ele aldı. Kızı hiç göstermeden ve klişe bir sona bulandırmadan derinden derine bir öykücük yaratıldı. Ki zaten bütün film de Eddie'nin Frankie'nin kızına yazdığı ve cevabının ne olduğunu bilmediğimiz bir mektuptan oluşuyordu.

Bu film aynı zamanda Clint Eastwood'la çalışan oyuncuların yönetmenle olan uyumlarının da zirveye çıktığını gösteriyor. Bir önceki yıl bir başka Eastwood filmi olan Mystic River/Gizemli Nehir'in iki oyuncusu Sean Penn ve Tim Robbins'in Oscar almasından sonra Morgan Freeman, ilk; Hilary Swank ise 2. Oscar'ına Million Dollar Baby ile kavuştu. Her ikisi de hakkıyla alınmış, unutulmayacak bir performansın ardından gelen ödüllerdi. Ayrıca Million Dollar Baby, akademinin 5 majör kategorisine (film, yönetmen, aktör, aktrist, senaryo) aday olabilen son film oldu.

İlginç Bilgi: Filmde Maggie'nin son rakibi olarak izlediğimiz Lucia Rijker gerçek bir boksördü ve bu filmde Hilary Swank'in boks koçluğunu da o yaptı.

EN SEVDİĞİM 100 ŞARKI (2010) - 80-71

80-İlhan İrem - Bal Ağızlım (1980-45'lik kaydı): (24 sıra düşüş)

Yazık Oldu Yarınlara, Anlasana, İşte Hayat gibi popüler şarkıları daha çok bilinen İlhan İrem'in en az bu şarkıların kalitesinde bestelediği Bal Ağızlım bugün maalesef bir az bilinen. Bunda çok uzun süre 45'lik kaydının Best Of'lara eklenememesi önemli bir sebep. İrem'in Best Of 4-Bir Meleğe Aşık Oldum isimli yarı toplamasında yer verdiği şarkı, tam darbe dönemine denk geldiği için ticari bir başarı gösterememiş 45'liğinden. Arka yüzündeki Er Mektubu Görülmüştür'le  iyi bir ikili oluşturan Bal Ağızlım, sözlerinde de bol bol romantizm bombardımanına tutuyor dinleyicisini.

79-Cem Karaca-Moğollar - Gel Gel (1973-45'lik kaydı): (28 sıra düşüş)

Cem Karaca'nın Kardaşlar grubuyla folk-rock türüne damgasını vurmasından sonra hem folk hem de rock konusunda dengede durabilecek bir grup arayışında olduğu dönemde biraraya geldiği Moğollar'la çıkarttığı bir 45'lik Gel Gel. Karaca'nın çok iyi bir besteci olmasının yanı sıra çok iyi de bir söz yazarı olduğunun biricik delili. Kavalı ve geleneksel vurmalılarıyla yaratılan ve yankılı bir sesle tamamlanan şarkının başarısı çoğunlukla Cem Karaca'nın kelimelerin üzerine nerede hangi tonda basabileceğini çok iyi bilmesinden kaynaklanıyor. Anadolurock'un en iyi örneklerinden biri olarak Gel Gel, batı tavırlı müzik yapmak isteyen bir grup müzik dehasının kaliteli bir ürünü.

78-Erkin Koray-Yeraltı Dörtlüsü - Bu Sana Son Mektubum (1971-45'lik kaydı): (29 sıra düşüş)

Aslı, Mısır'ın divası Ümmü Gülsüm'den dinlediğimiz Enta Ömri olan şarkı ilk defa Suat Sayın tarafından üzerine Türkçe sözler yazılamış haliyle piyasaya çıkmıştı. Daha sonra farklı sanatçılar farklı sözler kullanalarak parçanın üzerinden defalarca geçti. En son Yonca Evcimik'in bile yepyeni sözlerle seslendirdiği şarkı, tek enstrümantal versiyonunda Erkin Koray ve Yeraltı Dörtlüsü'nün elinde harikulade bir rock işine dönüştü. 1971'in az bilinen bu plağı Koray'ın hayranları tarafından ezbere bilinse de şarkı maalesef pek popüler değil. Yerli bir rock gitaristinin bu Batılı aleti Doğu standartlarında nasıl da muhteşem çaldığını görmek için Bu Sana Son Mektubum ideal bir şarkı.

77-Müslüm Gürses - Unutamadım (1986-Küskünüm Albümünden): (Listede yeni)

Arabeskin en koyu örneklerinden biri olan Unutamadım, Müslüm Gürses hayranları ve dönemin bu yerli underground müziğini iyi bilenler için bir başeser konumunda. Gürses'in kanımca en güzel albümlerinden biri olan Küskünüm'ün Hasret Rüzgarları ile beraber flaş şarkısı olmuştu Unutamadım. Daha önceleri de sık sık dinlesem de ilk kez bu yıl tam anlamıyla "keşfettiğim" Unutamadım, ardarda defalarca dinlenebilecek kadar mükemmel. Fazıl Say dinlese fikri değişir belki!

76-Ömer Faruk Tekbilek-Brian Keane - Sweet Trouble (1992-Beyond the Sky Albümünden): (32 sıra düşüş)

Şarkının adı yabancı gelebilir ama aslında oldukça tanıdık. Zeki Müren'den Taksim Trio'ya kadar onlarca ismin seslendirdiği Zülfü Livaneli-Sezen Aksu ortak harikası Belalım'dan bahsediyorum. Türkiye'den çıkıp dünya müziğinde büyük bir yer edinmiş olan Ömer Faruk Tekbilek'in ilk defa ciddi anlamda ses getirmesini sağlayan albümü Beyond the Sky'ın Kolay mı ile beraber en iyi şarkısı. Hatta Tekbilek diskografisinin de en iyilerinden biri. Kalitesi, büyük ölçüde şarkının aranjörü Hasan Işıkkut'tan ileri geliyor. Albümde yalnızca bu şarkının düzenlemesine ve Kolay mı'nın bestesine imza atan Işıkkut böyle bakınca şarkının gizli kahramanı oluveriyor. Finaldeki gitar sololar ise defalarca kez şarkıyı başa almanıza sebep olacak kadar etkileyici.

75-Yanni - Nightingale (1997-Tribute Albümünden): (43 sıra düşüş)

Enstrümantal müziğin dünyaca ünlü bir başka ismi olan Yanni'yle ilk tanışmam bu şarkı sayesinde geçen yıl olmuştu. Neredeyse adındaki gibi bir kuş sesini enstrümanlar aracılığıyla duyduğumuz şarkı uzakdoğu tınılarını taşıyor. Açılışıyla new age ve easy listening arasında gidip gelen Nightingale, tüm zamanların en iyi piyano icralarından biriyle yavaş yavaş şekilleniyor.

74-Alpay - Mecnun Derlerdi (1975-45'lik Kaydı)

Pop müziğin romantik prenslerinden Alpay'ın 1970'lerin ilk yarısında bir süre Talat Kurter'le beraber Anadolurock yaptığı pek bilinmez. Can Karagözlüm, Kalenin Bayır Düzü ve Dağlar Engel Oldu Yol Bulamadım gibi hit şarkılarla beraber aynı safta bulunan ama daha az popüler olmuş Mecnun Derlerdi, kendisini bir popüler türkünün rahatlığına yaslamayan başlıbaşına sıfır kilometre bir Anadolurock başyapıtı. Fakat Mecnun Derlerdi, maalesef Alpay'ın hiçbir CD'sinde yer almadı.

73-Orhan Gencebay - Musalla Taşı/Meyhaneci Sırdaşım (Undisc Şarkı): (27 sıra düşüş)

Gencebay'ın orijinal Musalla Taşı şarkısı zaten zamanında popüler olmuştu yeterince. Öyle ki Gencebay bu şarkıyı Klasikler albümünde bile ilk sıralara taşımıştı. Yaylılarla desteklenmiş arabesk yapısıyla göz dolduran ilk eser yıllar sonra Gencebay tarafından yeniden seslendirildi. Fakat bu versiyon Almanya'da basılmış bazı toplama albümlerde yayınlansa da Türkiye'deki yasal albümlerde yer bulamadı. Oysa muhteşem bir bağlama solosu içeren açılışı bile tek başına yeterliydi ülkemizde de tanıtılabilmesi için. Bu bölümde Gencebay'ın tamamen doğaçlama çaldığı bağlama performansı bu enstrümanı çalmaya niyet eden her faninin mutlaka başvurması gereken bir kaynak. Şarkının geri kalanının da orijinal versiyondan daha iyi olduğunu belirteyim.

72-Erol Büyükburç - Yıkılsın Bu Meyhane (1973-45'lik kaydı)

Girişi aynı yıl Saner Plak'tan çıkan Emel Sayın plağı Feryat'ta da kullanılan şarkı, Büyükburç'un iyice gözden düştüğü bir döneme ait. Hulki Saner'le birlikte hem film hem de plak projelerini ardı ardına uygulayan Büyükburç'un nispeten daha Türk Müziği sınıflamasına layık olan şarkısı, son derece melodik ve kavrayışı kolay bir eser. Erol Büyükburç'un sesi ve yorumlama kapasitesi bu şarkıda 60'lardaki hitlerinden daha önde.

71-Sıla - Yoruldum (2008-İmza Albümünden): (Listede yeni)

Bu listede her yıl günümüz şarkılarından mutlaka bir iki örnek olur. Fakat öncekilerin listedeki yeri pek uzun ömürlü olmamıştı. Listenin bu yılki yeniler kontenjanının konuğu Sıla. 2008'de yayınlanmasına rağmen benim ancak 2009 sonbaharında keşfettiğim albümü İmza her şarkısıyla ayrı güzel. Yoruldum da onlardan biri. Sıla'ya ait söz ve müziğinin uyumu bir yana Sıla'nın şarkılarına hakimiyeti ve Zeki Müren'in en büyük yeteneklerinden biri olan şarkıdaki her kelimeye ayrı bir önem veren tonlama icrası muhteşem.

Yukarıdaki 10 şarkıyı buraya tıklayarak indirebilirsiniz.

8 Ağustos 2010 Pazar

THE PARADINE CASE/CELSE AÇILIYOR (1947)

Yönetmen: Alfred Hitchcock
Oyuncular: Gregory Peck, Alida Valli
Oscar: 1 adaylık (Yrd. Aktrist- Ethel Barrymore)
IMDB Puanı: 6,5/10
Puan: 3/10

Alfred Hitchcock'un ABD'de çektiği filmlerin tamamını izlemeye dair gayretim bir süre önce araya başka serilerin girmesiyle yarıda kalmıştı. Sadece 2 filmin kaldığı bu seride The Paradine Case'i de bitirip geriye kalan son filmi (Mr. and Mrs. Smith) izlemeye yol alabilirim artık. Genelde filmle olan kişisel ilişkimi son paragraflara saklarım ama bu kez başa bu notu eklemek istedim. Çünkü The Paradine Case hakkında bundan daha önemli söylenebilecek pek bir şey yok! Bir avukat, alımlı müvekkilesine aşık olursa neler olur temalı filmimiz, vasatın da altında ve Hitchcock filmografisine hiç yakışmıyor. Yalnızca, her filminde olduğu gibi, ışık ve açı formülizasyonunun hayranlık uyandırıcı olmasıyla biraz artı puana sahip olan film, Hitchcock ustanın Notorious/Aşktan da Üstün ve Rope/İp gibi iki muazzam filminin arasında oldukça sırıtıyor. Hitchcock'un üzerinde bir kambur gibi duran David O. Selznick'le beraber çalıştığı son film olmasıyla biraz kontrat gereği çevrilmiş hissi veren The Paradine Case'de göz alıcı hiçbir şey yok.

İlginç Bilgi: Bu filmin, benim de izlemiş olduğum tam versiyonu ilk kez 1980'de gösterime girebilmiş.

A HISTORY OF VIOLENCE/ŞİDDETİN TARİHÇESİ (2005)

Yönetmen: David Cronenberg
Oyuncular: Viggo Mortensen, Maria Bello
Oscar: 2 adaylık (Yrd. Aktör- William Hurt, Senaryo- Josh Olson)
IMDB Puanı: 7,6/10
Puan: 9/10

İnsan vücudunun geçirebileceği en tuhaf değişimleri ele aldığı The Fly/Sinek, Crash/Çarpışma, Videodrome gibi filmlerden sonra ilk defa geniş kitlelere hitap edebilecek bir filmi çeken David Cronenberg, en güzel yapıtlarından biri olan Spider/Örümcek'ten aldığı mekan duygusu ve atmosfer derinliğini 2005'teki a kalite filmi Şiddetin Tarihçesi'ne de yedirebilmiş. Üstü örtülü imalarla bolca iğnelenen Amerikan Rüyası'nın aynı ülkenin sistematik gerçekleri çerçevesinde mutlaka ihtiyaç duyduğu şiddete dayalı organizmalarla nasıl da çelişebildiğini gösterebilmek için, popüler klişeleri de bir marmelat gibi kullanabilmiş.

Geçmişin ve özellikle geçmişte yer alan günahların, insanları nereye kadar kovalayabileceğine dair bir soru bu film? Bir gün tamamen meşru müdafaa gereği 2 kişiyi öldürüp kahraman olduğunuzda işlediğiniz cinayetler de bir şiddetin sonucuysa gerisi nasıl gelecektir?

SPOILER---------------------------------

İlk 1 saat boyunca Tom Stall adlı aile babasını izlerken yavaş yavaş koltuktaki yerini alan Joe Cusack aileyi sıkı bağlarıyla hesaplaşmaya itiyor. Avukat bir anne, restoran işletmecisi bir baba, liseli bir erkek çocuk ve küçük bir kız çocuğundan mütevellit bilindik Amerikan ailesi, babanın her türlü önlemi almasına rağmen, kapılarına dayanan şiddete yenik düşebiliyor. Üstelik Stall, tüm düşmanlarını öldürdüğü ve doğru dürüst fiziki yara almadığı halde. Peki o halde son sahnedeki buruk tablonun amacı ne? Çünkü fiziki yaralardan muzdarip kalmasa da etliye sütlüye karışmayan bir hayatın içinde aile artık eski düzenine dönemeyeceğini biliyor.

Fakat yine de aileye bağlı bir yaşantının Amerikan toplumunun kurtuluşu ve refahı için elzem bir sistem olduğunu görüyoruz. Geçmişte çıktığı kızlar arasından evlenmek için seçtiği kişinin gece rüyasında gördüğü bir adam zannedip omzuna çatalı batıran kız olduğunu bilen garsonun, "burada bizden olanı koruruz" derken bile şiddetin belli bir grubun himayesinde olmadığını bal gibi bilen bir şerifin, ya da basit bir kavga sonucu beyzboldaki intikamını alabileceğini düşünen liseli züppenin rakibini alt edeceğini düşünmesine sebep olan da zaten o "bir olma" duygusu değil midir? Film, bütün yan karakterleriyle, güvenilir bir çevre yaratmaya çabalayan mutlu görünen ama gelebilecek en küçük bir saldırıda mululuklarının gölgeleneceğini farkedemeyen bir Amerikan güneyli kasabası yaratıyor.

Gençliklerini yaşayamadıkları için orta yaşlarında liseli fantezisi kuran Stall çifti, şiddetin araya girmesiyle film ekibinin verdiği "Gangster sex" adını sonuna kadar hak eden bir seks yaşantısına doğru evrilirken, hikayenin de şiddetin özünde yatan ana içgüdüye seslendiğini duyuyoruz. "Bir olma" içgüdüsünü güvenlik amacıyla mütemmim cüz haline getiren bir çiftin bir olmaya çalışırken ikiye ayrıldığını görmemiz de zaten bunun kanıtı.

SPOILER-------------------------

A History of Violence, izleyicisi tarafından ya çok sevildi ya da hiç beğenilmedi. Üstelik filme bir macera filmi olarak yaklaşanların Cronenberg'in tuhaf derecede şeffaf vizyonundan etkilendiklerini de gördük, içeriğe adapte olup da oldukça gerçekçi aksiyon sahnelerine yenik düşenleri de. Ama ne olursa olsun bu film Viggo Mortensen'e yaradı. Çünkü tam da aktörlüğünün olgunluk çağına doğru yol alırken büyük bir yönetmenle iki filmde (diğeri Eastern Promises/Şark Vaatleri, üçüncü film de yolda) üst üste çalışma şansını yakalamış oldu. Ed Harris, her zamanki gibi muhteşemdi. Bununla birlikte, bugüne kadar oyunculuk örneği verdiği filmlerin sıradanlığına rağmen Maria Bello'nun en azından iyi bir aktrist olmaya yönelik samimi çabası da dikkatlerden kaçmayacak kadar ortadaydı.

İlginç Bilgi: Sevişme sahnesinin sonrasında Maria Bello'nun sırtında gördüğümüz yaralar makyaj değil. Gerçekten de o sahnelerde bu yaralar oluşmuş.

ANATOMY OF A MURDER/BİR CİNAYETİN ANATOMİSİ (1959)

Yönetmen: Otto Preminger
Oyuncular: James Stewart, Lee Remick
Oscar: 7 adaylık (Film, Aktör, Yrd. Aktör (2)- George C. Scott, Arthur O'Connell, Senaryo-Wendell Mayes, Grt. Yönetmeni- Sam Leavitt, Kurgu- Louis R. Loeffler)
IMDB Puanı: 8,1/10
Puan: 8/10

Filmleri türlerine göre ayırırken kimi zaman akademik olmayan sınıflandırmalara da başvururuz. Örneğin Anatomy of a Murder, bir dramadır. Ama tema bakımından da bir hukuk filmidir. Fakat popüler olan her zaman ağır basar ve biz bu filmle birlikte mahkeme dramı (courtroom drama) terimini kullanırız. Dediğim gibi akademik bir geçerliliği yoktur ama bir yandan da aslolan popülasyondur her zaman. Çünkü hukuk filmleri de kendi içinde tek bir tema üzerinden ilerlemez. Örneğin 12 Angry Men/12 Öfkeli Adam'ın baştaki 1 dakikası hariç hiçbir sahnesi celse salonunda geçmez, bu yüzden tam olarak bir mahkeme filmi değildir. Ama öte yandan jüri karar süreci de bir muhakeme etme aşaması olduğundan 12 Angry Men için pekala mahkeme dramı diyebiliriz. Gelgelelim 1 dakikası hariç hiçbir sahnesi salonda geçmeyen bir filme karşılık üçte ikisi mahkeme salonunda geçen bir film olarak Anatomy of a Murder, 12 Angry Men'e oranla daha fazla mahkeme dramıdır.

Anatomy of a Murder, hukuk dramlarının üzerinde tartışılmasına en çok müsait olan filmlerden biridir. Hatta ve hatta kanımca, kendisinden önce de bir dolu mahkeme filmi çekilse de Anatomy of a Murder, türe son noktayı koymuştur. Şöyle bir gözden geçirdiğimde 1959 sonrası mahkeme filmlerinin hiçbirinin Anatomy of a Murder'ın üzerine bir yenilik koyamadıklarını görüyorum. Film, yalnızca bir cinayetin değil aynı zamanda bir davanın da anatomisini çıkarıyor. Amerikan hukuk ve yargılama sistemi üzerinden genel olarak adalet sistemlerinin anatomisini çıkarmakla mükellef bir film olarak suçun ve cezanın haklılığından ziyade mahkeme edebilme tanımının layıkıyla yerine getirilmesi bu filmin ilgi alanı.

Anatomy of a Murder, kendisi için çok basit bir suçu ele alıyor. Bir adam, karısına tecavüz eden bir bar sahibini öldürüyor. Polise teslim oluyor. Suçunu kabul ediyor. Böyle bir dava, hem jüri hem de hakim için son derece kolay görünüyor. İşin mahkeme bölümü bir formalite gibi sanki. Ama hiç de öyle olmuyor filmde. Her şeyin kolay göründüğü bir esnada çetin ceviz bir savcı ile hırslı bir avukat, davayı zorlu bir karar süreci haline getiriyor. Davanın dibinde kalan en önemsiz detayı, suçlunun suçu işlediği andaki ruh halini baz alıp bunun muhakemesi üzerinde duruyor her iki taraf da. Tam 2 saat 45 dakikalık film, ilk 50 dakikasından sonra durmaksızın bu detayın üzerinde dönen muhteşem bir mahkeme filmi haline geliyor.

Film, bahsettiğim anatomiyi ele alırken kusursuz değil şüphesiz. Örneğin tecavüz vakasının derinine inilmesi, neredeyse ana kanıt olan sanığın suç esnasındaki ruh halini zaman zaman unutturuyor. Bir don meselesi, mahkeme kurulunun tam bir gününü alıyor. Bu da anatomiyi çıkarırken merkezin çevre tarafından kuşanmışlığını alabildiğine büyütüyor. Gerçi filmde avukat (James Stewart), eylemin elmanın çekirdeği, nedenlerinse kabuk olduğunu ve kabuğu soymadan çekirdeğe inilmemesi gerektiğini söylese de bir süre sonra çekirdeğin varlığını kendisi de unutmaya başlıyor.

Öte yandan filmde yargılananın yalnızca sanık olmadığını görüyoruz. Savcılık görevlilerinin davayı kazanmak için giriştiği üçkağıtlardan tutun da hakimin zaman zaman dikkatinin dağılmasına kadar irili ufaklı bir dolu detayla hukuk sisteminin temel parçaları da yargılanıyor. Üstelik seyirci olarak bizden de taraf tutmamız bekleniyor. Bu da filmin bir başka handikapı. Çünkü her ne kadar avukatın tarafından izlesek de olayları yine de ne olduğu çok açık olan bir hikaye anlatıldığı için seyircinin taraf olmaya ihtiyacının olmadığı görülemiyor. Yönetmen Otto Preminger ve senaristlerin, tecavüze uğrayan kadının hoppa tavırlarını, sanık teğmenin gamsızlığını seyircinin tarafı belirlemekte zorlanmaları için tenis topu gibi oynadığını görüyoruz. Bu durum da konuya yabancılaşmayı beraberinde getiriyor.

Film, uzun süresini mizah direkleri üzerinde tutmakta pek mahir. Don konusundaki mahkeme heyetinin müthiş diyalogu, avukatla savcıların kapışmaları, zoka meselesi vs... izlerken sürekli bir gülümseme yaratıyor. Özellikle finalde sanığın avukata bıraktığı not büyük bir kahkahaya neden olabiliyor.

Anatomy of a Murder, James Stewart'ın olgunluk döneminden alabildiğine yararlandığı gibi sinemaya büyük bir aktörü, George C. Scott'ı armağan ediyor ve yönetmen Preminger'in Laura ile birlikte en güzel iki filminden biri oluyor.

İlginç Bilgi: James Stewart'ın babası, filmi ahlakdışı bulduğu için el ilanları hazırlatıp filmi boykot etmiş.

7 Ağustos 2010 Cumartesi

IMDB TOP 250: 3 AYLIK İSTATİSTİKLER: 1 MAYIS 2010-31 TEMMUZ 2010/6. PERİYOT

IMDB Top 250 listesinin 3 aylık istatistiklerinde 6. periyot. Mayıs'ın ilk günü ve Temmuz'un songünleri arasında filmler, yönetmenleri vs... kaç sıra düşmüş, kaç sıra yükselmişler. Listeye yeni giren filmler hangileri. Hep birlikte inceleyelim.

YÖNETMENLER:

(-)1-Alfred Hitchcock: 10 Film (-1)
(-)2-Stanley Kubrick: 9
(+1)3-Billy Wilder: 6
(+1)4-Clint Eastwood: 6
(*)5-Christopher Nolan: 5 (+1)
(-)6-Quentin Tarantino: 5
(-)7-Steven Spielberg: 5
(*)8-Akira Kurosawa: 5 (+1)
(-6)9-Martin Scorsese: 5 (-1)
(-2)10-Charles Chaplin: 5

Christopher Nolan'ın Inception'ı ve Akira Kurosawa'nın Ikiru filmleri listeye dahil olunca her iki yönetmenin de 4 olan film sayısı 5'e yükseldi. Aynı zamanda Alfred Hitchcock'un The Lady Vanishes'ı ve Martin Scorsese'nin Shutter Island'ı da listeden çıktı ve bu, Scorsese'nin 6 sıra birden inmesine sebep oldu. 4'er filmde kalıp geçen periyotta ilk 10'da yer alan Francis Ford Coppola ve Serigo Leone listeden çıktılar. Film sayısı aynı olan yönetmenler, listedeki en yukarıda bulunan filmlerinin kendi içindeki sıralamasına göre listelendi.

SIRALAMADA YÜKSELEN FİLMLER:

1-El Secreto De Sus Ojos: 24 Sıra
2-Toy Story 2: 19
3-Les quatre cents qoup: 11
4-Toy Story: 9
5-The Truman Show: 9
6-How to Train Your Dragon: 8
7-La Battaglia di Algeri: 8
8-Barry Lyndon: 7
9-The General: 5
10-Snatch.:4

Genelde listeye önceki periyotta giren yeni tarihli filmler, düşme eğiliminde olmasına rağmen El Secreto de Sus Ojos ve How to Train Your Dragon 3 ay içinde epey yükseldiler. The Truman Show, listeye 5. periyotta girmişti. Yükselişini sürdürüyor. Toy Story'ün listede 6. sıraya kadar yükselmesi ilk 2 filme de yaramış durumda.

SIRALAMADA İNİŞE GEÇEN FİLMLER:

1-Kick-Ass: 47 sıra
2-Avatar: 32
3-The Curious Case of Benjamin Button: 25
4-Changeling: 20
5-The Wrestler: 12
6-Slumdog Millionaire: 10
7-Who's Afraid of Virginia Woolf?: 8
8-Crash: 7
9-Letters From Iwo Jima: 7
10-Up: 7

Bir hışımla listeye girip popülaritesini çabuk yitiren Kick-Ass ve Avatar hızla aşağı inmeye devam ediyor. The Curious Case of Benjamin Button ve Slumdog Millionaire ise uzun süredir düşüştü. Changeling ve Letters From Iwo Jima da ilk defa bu periyotta düşüş gösterdi. Her iki film de listeden çıkarsa Clint Estwood yönetmenler sıralamasında ilk 10'dan düşebilir.

LİSTEDEN ÇIKANLAR:

1-Shutter Island: 5. periyotta 221. sırada
2-Glory: 244
3-The Lady Vanishes: 246
4-Arsenic and Old Lace: 248
5-Edward Scissorhands: 250

Shutter Island, gösterime girmesiyle listede yer alması bir olmuş filmlerdendi fakat sadece 3 ay listede kalabildi. Glory ve Arsenic and Old Lace sık sık Top 250'ye giriş-çıkış yapıyorlar. Edward Scissorhands de 250. sıradan girdiği listede pek varlık gösteremedi. Alfred Hitchcock'un İngiltere döneminden önce 39 Steps düşmüştü listeden şimdi de The Lady Vanishes.

LİSTEYE YENİ GİRENLER:

1-Inception: 3. sıra
2-Toy Story 3: 10
3-Ikiru: 240
4-Roman Holiday: 246
5-Rain Man: 250

Christopher Nolan'ın yeni filmi Inseption uzun zamandır olmayan (6 periyot: 1,5 sene) bir şeyi başardı ve yaprak kıpırdamayan ilk 5'e girdi. Halen 3. sıradaki film, bugün puansal olarak düşüşe geçti. Toy Story 3 de6. sıraya kadar yükselip Pulp Fiction'ın ensesi ardına geçmişti ama yavaş yavaş 10. sıraya kadar indi. Kurosawa'yı yönetmenler listesine sokan Ikiru da periyotun sürprizlerinden oldu. Roman Holiday ve Rain Man de 245-250 altı sıralarında mekik dokuyor sürekli.

OSCAR SIRALAMASI: (İlk 25)

(-)1-The Godfather: 2. sıra
(-)2-The Godfather Part 2: 4
(-)3-Schindler's List: 7
(-)4-One Flew Over the Cuckoo's Nest: 9
(-)5-The Lord of the Rings: The Return of the King: 13
(-)6-Casablanca: 16
(-)7-The Silence of the Lambs: 26
(-)8-Forrest Gump: 37
(-)9-American Beauty: 39
(-)10-Lawrence Of Arabia: 45
(-)11-The Departed: 52
(-)12-The Bridge on the River Kwai: 71
(-)13-Amadeus: 81
(-)14-Braveheart: 86
(-)15-All About Eve: 89
(+4)16-Gladiator: 97
(-)17-Rebecca: 98
(-)18-The Apartment: 99
(-)19-The Sting: 100
(+1)20-Unforgiven: 104
(-5)21-Slumdog Millionaire: 106
(-)22-On the Waterfront: 111
(-)23-No Country For Old Men: 116
(-)24-The Deer Hunter: 131
(-)25-Annie Hall: 136

Sadece en iyi film Oscar ödülü kazanmış filmlerin yer aldığı bu sıralamada genelde büyük değişiklikler olmuyor. Sadece Slumdog Millionaire'in genel düşüşünden dolayı alt sıralarda değişiklikler görüyor. Gladiator'ün 4 sıra yükselmesi de bir başka gelişme.

YILLAR:

1-2008: 9
2-2004: 8
3-1957: 7
4-1995: 7
5-1999: 7
6-2003: 7
7-2006: 7
8-1994: 6
9-2000: 6
10-2009: 6

Bu liste 5. periyota göre hiçbir farklılık göstermedi.

ONYILLAR:

1-2000'ler: 61 film
2-1990lar: 40 (-1)
3-1950'ler: 35 (+2)
4-1980'ler: 28
5-1970'ler: 24
6-1960'lar: 23
7-1940'lar: 19 (-1)
8-1930'lar: 11 (-1)
9-1920'ler: 5
10-2010'lar: 4 (+1)

Genel sıralama, 5. periyotla aynı fakat 50'ler ve 2010'ların film sayısı arttı.

ÜLKELER (YENİ)

1-ABD: 200 Film
2-İngiltere: 39
3-Almanya: 19
4-Fransa: 17
5-İtalya: 15
6-Japonya: 10
7-İspanya: 4
8-Yeni Zelanda: 4
9-Avustralya: 3
10-Hong Kong: 3

İlk kez 6. periyotta çıkardığım bir istatistik. Filmlerin yapımını üstlenen ülkelerde ABD'nin bariz bir birinciliği var. Çoğu film ABD-İngiltere ortak yapımı olduğundan 2. sıra da ileride değişmeyecek gibi görünüyor. Bu listede önemli olan 3-6. sıralar arasındaki gelişmeler.

7. periyot için Kasım ayında görüşmek üzere...

5 Ağustos 2010 Perşembe

ALL THE KING'S MEN/SALTANAT HIRSI (1949) - OSCAR ÖDÜLLÜ FİLMLER

Yönetmen: Robert Rossen
Oyuncular: Broderick Crawford, John Ireland
Oscar: 3 ödül (Film, Aktör- Broderick Crawford, Yrd. Aktrist- Mercedes McCambridge), 4 adaylık (Yönetmen, Yrd. Aktör- John Ireland, Uyr. Senaryo- Robert Rossen, Kurgu- Al Clark)
IMDB Puanı: 7,6/10
Puan: 8/10

Robert Penn Warren'ın Pulitzer ödüllü All the King's Men romanı, Makyavelizm hakkında her şeyi özetliyor. Film de Warren'ın etkisini taçlandırıyor. Zira All the King's Men, binlerce kişinin önünde "rakiplerimin boynunu ellerimle kıracağım, evet bunu yapacağım, çünkü çoğunluğa sahibim" diyebilen bir politikacının neler yapabileceğini hiçbir öz-sansüre gitmeden açıkça gözler önüne seriyor. Seçkilerine çoğu zaman güvenmediğim Akademi jürisi de her nasılsa korkak davranmayıp filmi yılın filmi ilan ediyor. Louisiana eyalet valisi Huey Long'un sıfırdan senato üyeliğine kadar çıkışını Willie Stark adında bir politikacıyla benzeştiren hikaye, 1949 için fazla sert oynuyor.

Politikanın, kişinin temel değerleri ve dürüstlük, onur, sadakat gibi kavramları yozlaştırmaya pek müsait olduğu bir gerçek. Frank Capra'nın yıllar evvel hikayeyi tersten ele aldığı Mr. Smith Goes to Washington/Bay Smith Washington Yolunda filminde bunu görmüştük. Capra'nın politik içerikli olmasa da insani onurun toplumu kurtarabileceğine dair umut içeren filmler de dimağımızda. Robert Rossen ise kulağı tersten de gösterip aynı etkiyi yaratıyor filminde. Dürüstlüğüyle nam salmış bir politikacının ilk kaybettiği seçimden sonra "oyunu kuralına göre oynama" işini nasıl abartıp yıkıma doğru gittiğini çarpıcı bir şekilde gösteriyor Rossen. Baştan beri Stark'ın etrafında olan dürüst bir gazeteci olan Jack Burden adındaki gazeteciden dinlediğimiz hikaye, başta Jack olmak üzere dürüst olarak tanıdığımız her karakterin sıra sıra Stark'ın çekim gücüne kapıldığını anlatarak ilerliyor. Hikaye bu minvalde ilerledikçe etkisini de çoğaltmaya başlıyor. Basit rüşvet olaylarından, anlayışla karşılanabilecek siyasi anlaşmalardan tehdite, oradan yolsuzluk ve cinayetlere kadar giden yolda Willie Stark, toplum için, demokrasinin tek başına çoğunluğun seçimi olarak algılanırsa amacının aksine bir yola doğru ilerleyeceğinin net bir profili. Robert Rossen'in bizzat yazdığı zekice diyalogları ve tempoyu aşama aşama yükseltip finale doğru merak ve gerilim duygusunu tavan yaptıran müthiş kurgusu ayakta alkışlanacak cinsten.

Kampanya çalışmalarındaki toplu çekimleri geleceğin en iyi yönetmenlerinden biri olacak olan Don Siegel'in çektiği film, gösterişsiz ve isimsiz oyuncularıyla da göz dolduruyor. Zira bu kadar tanınmamış oyuncularla dolu bir kadrodan bu kadar iyi bir film çıkması pek rastlanır cinsten değil. Olaya bir de tersten bakalım. Sean Penn, Anthony Hopkins, Jude Law, Mark Ruffalo, Kate Winslet ve James Gandolfini. Böyle bir kadroyla en kötü senaryodan bile dev filmler çıkması beklenir. Oysa Schindler's List/Schindler'in Listesi, Gangs of New York/New York Çeteleri, American Gangster gibi kalburüstü filmlere senaryo yazan Steven Zaillian'ın çektiği All the King's Men re-make'i, yukarıda saydığım büyük isimlere rağmen orijinalinin yanından bile geçemiyor. Bunun sebeplerini de ilgili film hakkında detaylı bir yazıda irdeleriz.

All the King's Men'i izlerken ister istemez günümüz siyasetçilerini de ele alıyoruz. Yozlaşmanın, yolsuzlukların cirit attığı ülkemizin politikacılarının kaçının Willie Stark'tan farklı olduğunu düşünüyoruz. Geçtim, halihazırda iktidar olmuş Willie Stark'ları, muhalefet sıralarından gelip dürüstlüğüyle ün yapıp partinin başına geçen isimlerin bile bir gün Willie Stark olabileceği ihtimali, zihnimizi eşeliyor. Üstelik filmde Willie Stark'ın oğlunun adının karıştığı trafik kazasının, Patagonya ülkesinin en büyük nüfuslu şehrinin bir zamanlar belediye başkanı olup da şu an başbakanı olan zat-ı şahanenin oğlunun karıştığı ve Patagonya'nın ses sanatçılarından birinin ölümüne sebep olduğu ve fakat bir gün bile hapis yatmafğı olayla benzerliğine bıyık altından şaşırıyoruz.

İlginç Bilgi: Bu filmle sinemaya adım atıp ayağının tozuyla Oscar alan Mercedes McCambridge, aynı zamanda The Exorcist/Şeytan'da bizzat Şeytan'ı seslendirdi.

4 Ağustos 2010 Çarşamba

THE GREAT ESCAPE/BÜYÜK KAÇIŞ (1963)

Yönetmen: John Sturges
Oyuncular: Steve McQueen, James Garner, Richard Attenborough, Charles Bronson
Oscar: 1 adaylık (Kurgu- Ferris Webster)
IMDB Puanı: 8,4/10
Puan: 8/10

1953 yılında Billy Wilder, İkinci Dünya Savaşı'ndaki Nazi askeri esir kamplarından kaçış hikayesini esprili bir dille anlattığı Stalag 17/Casuslar Kampı'yla büyük bir film ortaya koymuştu. Bu filmle müttefik subaylarının esaretten kurtulma hikayeleri de sinemanın ilgilendiği bir tema haline gelmişti. 1960 yılında Akira Kurosawa'nın klasiği Shichinin no Samurai/Yedi Samuray'ı uyarlayıp The Magnificent Seven/Muhteşem Yedili'yi çeken John Sturges de 1963 yılında dönemin entertainment anlayışında bir kaçış filmi çekti ve kariyerinin en popüler işine, The Great Escape'e imza attı. Renkli çekilen filmde bugün bakıldığında all-star bir kadro var. Fakat o dönem için sinemada henüz yeni yeni tanınmaya başlamış James Garner, Charles Bronson gibi isimlerin yanında adı duyulmamış Richard Attenborough gibi isimler de yer aldı. Daha sonra A Bridge Too Far/Uzakta Bir Köprü, Gandhi gibi filmlerdeki yönetmenliğiyle uluslararası başarı sağlayacak olan Attenborugh bu filmde kaçış ekibinin liderini canlandırdı.

Çok karakterli bir film olarak The Great Escape farklı kişilikleriyle kahramanlarını tanıtmaya bol bol zaman ayıran bir film. Tünel kazıcısı olan aynı zamanda klostrofobisi de bulunan Danny (Bronson), miyop olmak üzere olan belge uzmanı Blythe (Donald Pleasence), grubun içindeki az sayıdaki Amerikalıdan biri olan Hendley (Garner), tüm asiliği ve sevimli serseriliğiyle motosiklet sürücüsü Hilt (McQueen) filmin tek tip karakter anlayışından çıkıp zengin bir yapı ortaya koymasını sağladılar.

Gerçekte de yaşanmış olan The Great Escape, tek bir esir kampından aynı anda kaçmaya çalışan 250 askerin hikayesini anlatır. Üstelik kaçış, silah kullanmadan tamamen yanıltmaya dayalı yapılacaktır. Steve McQueen'in kendi küçük ekibini kurduğu ikinci bir kaçış grubuyla birlikte çalışan askerler bu işte başarılı olacaklar mıdır? Eğer bu hikaye gerçekte yaşanmamış olsa ve film günümüzde çekilse sonunda tüm askerlerin kaçabileceğini söyleyebiliriz. Ama The Great Escape, henüz klişelerden nasibini almamış bir dönemin filmi olduğundan seyirciye beklediğinden fazlasını veriyor. Yalnızca kaçışın başarılı olup olmamasıyla ilgilenmiyor. 250 kişilik ekipteki 10-15 farklı askerin kaçıştan sonra Almanya sınırından çıkıp çıkmayacağına da odaklanıyor. İlk 1 saati kahramanları tanıtmakla harcanmasa ve kaçışa biraz daha fazla zaman ayrılsa tüm zamanların en heyecanlı kaçış filmlerinden biri olacağı aşikar. Ama John Sturges bu fırsatı eliyle tepiyor.

The Great Escape kendinden sonra gelen kaçış filmlerini de etkiledi. Planın tüm aşamalarını gösteren filmlere yön verdiği gibi (Escape from Alcatraz/Alcatraz'dan Kaçış), örneklemesi spoiler teşkil edecek tam tersi yapıdaki filmlere de karakter devinimi açısından öncülük etti.

Steve McQueen'in İsviçre sınırını geçebilmek için motorsiklet kullandığı sahnelerde heyecanı tavan yapan film, özellikle son üçte biriyle bir klasik halini aldı.

İlginç Bilgi: Bu filmde yer alan Donald Pleasence (Alman kampı), Hannes Messemer (Rus kampı) Til Kiwe ve Hans Reiser (Amerikan esir hapishaneleri) İkinci Dünya Savaşı'nda gerçekten de esir düşmüşler.

EAGLE EYE/KARTAL GÖZ (2008)

Yönetmen: D.J. Caruso
Oyuncular: Shia LaBeouf, Michelle Monaghan
IMDB Puanı: 6,6/10
Puan: 7/10

Al Pacino'nun başrolünde yer aldığı Two for the Money'nin olağanüstü sıkıcılığından sonra D.J. Caruso'yu takip edilecek yönetmenler listesinden silsem de aksiyon yanı çok övülen Eagle Eye'ı izlememek olmazdı. Ta 2001: A Space Odyssey/2001: Uzay Macerası'ndan bu yana gelip Terminator serisiyle de evrilen makinaların insan ırkının devamını tehdit etmesi temasını aksiyon bazlı bir yapıda ele almış Eagle Eye. 2001: A Space Odyssey'in meşhur bilgisayarı HAL9000'in günümüze uyarlanmış bir taklidi olan Aria adlı bir bilgisayarın Amerika'nın tüm elektronik sistemini yönetmesiyle başlayan kaos, her şeyden habersiz biri kadın biri erkek iki kişiyi kedi fare oyununa götürüyor. Filmde Aria'yı Julianne Moore seslendiriyor.

ABD'nin kapısındaki büyük tehlike, materyalizmi eleştirirken materyalist kalıpta film yapmak sonucuyla bütünleşmiş filmde. Kurgusu dışında filmin dört bir yanına saçılmış aksiyon sahnelerinin de hakkını vermek lazım gerçi. Ama dediğim gibi aksiyon kurgusu yapmak konusunda film kadrosu pek de mahir görünmüyor. Örneğin arabaların birbirine girdiği sahnelerde neler olduğunu anlamak tam olarak mümkün değil. Sahnelerin birbiriyle bağlantısı kopuk kopuk yansıyor.

Türlü mantık hataları bulunan Eagle Eye, berbat finaline rağmen keyifli bir akşam geçirmek için ideal bir film. Yapımcılarından birinin de Steven Spielberg olduğunu belirtelim.

İlginç Bilgi: Başroldeki Monaghan ve LaBeouf arasında tam 10 yaş fark var.

EN SEVDİĞİM 100 ŞARKI (2010) - 90-81

90-Erkin Koray - Türkü (1974-Elektronik Türküler albümünden): (38 sıra düşüş)

Türk rock tarihinin en önemli 3 albümünden biri olan Elektronik Türküler'in lokomotif şarkısı, 8 dakikayı bulan uzunluğu ve her türlü deneyselliği ortaya çıkaran Türkü olmuştu. Ruhi Su'nun derlediği müziğin üzerine Erkin Koray'ın, şiirin yazarı Nazım Hikmet'in tarzıyla Hasret şiirini okumasından oluşan Türkü, enstrüman ve armonilerin birarada zaman zaman jam session denemelerle de sürüp giden 3 farklı bölümden oluşuyordu. Ömer Faruk Tekbilek, Hacı Ahmet Tekbilek, Ahmet Güvenç, Sedat Avcı ve Erol Duran'dan oluşan dev bir kadronun elinden çıkma parça, Anadolu'da rock müziğin nasıl ele alınacağına dair tek başına dokümanter görevi de görüyor.

89-Donovan - Hurdy Gurdy Man (1968-45'lik kaydı): (47 sıra düşüş)

Flower Power hareketinin müziğe de yansıması üzerine rock müzik anlayışı büyük ölçüde 68'in ruhundan beslenmeye başlamıştı. Kaynağını Hindistan'dan alan metafizik göndermelerle dolu bazı şarkılar bugüne kadar ulaşıp bir efsane haline geldi. Daha sonra Led Zeppelin'in kurulmasına da ön ayak olacak bu hareketin en önemli şarkılarından biri de Hurdy Gurdy Man'di. Donovan'ın bizzat bestelediği şarkı bugün de filmlerde kimi zaman kullanılmakta. Zodiac filmiyle tanıdığım şarkı, filmdeki insanın kendi tutkularında kendini bulması fikrine de cuk oturuyor.

88-Edip Akbayram-Dostlar - Darmadağın (1981-Nice Yıllara Gülüm albümünden): (26 sıra düşüş)

1980 darbesine rağmen müzik yapmaya devam edebilen sayılı sol sanatçıdan biri de Edip Akbayram'dı. Dönemdaşları gibi Almanya'dan değil bizzat Türkiye'den plaklarını çıkarıyordu fakat darbe ortamı onu da yumuşamaya zorlayıp "suya sabuna dokunmayan" halk türkülerini düzenlemeye itti. Darmadağın, Akbayram'ın o dönem yoğun olarak çalıştığı Murat Çobanoğlu'nun mükemmel bir bestesi. Ambiyansı da adı gibi darmadağın bir havaya davetiye çıkaran şarkıda Dostlar kadrosunun hafif müzik standartlarında da mükemmel performans çıkarabildiğinin bir göstergesi. Şarkı boyunca süregiden piyano ve atmosfer sağlayan moog etkileşiminin arasında Edip Akbayram'ın şarkının hakkını veren sesi büyülüyor.

87-George Zamphir - The Lonely Shepherd (1984-Once Upon a Time in America/Bir Zamanlar Amerika soundtrack albümünden): (33 sıra düşüş)

Romanya'dan çıkmış flüt üstadı Zamphir'in uluslararası ününe en çok mazhar olmuş şarkısıdır The Lonely Shepherd. Diğer tema müziklerini de yaptığı Once Upon a Time in America filminde kullandığı şarkısı o gün bugündür sürekli olarak cover edilir. Bizde Ahmet Koç'un da Sözün Bittiği Yer albümünde düzenlediği şarkı, özellikle ikinci yarısı ve nefeslilerin hakimiyetinde süren finaliyle bir başka üstad Ennio Morricone'nin şarkılarıyla benzeşir. The Lonely Shepherd, enstrümantal müziğin fevkalade zirvelerinden biridir.

86-Kamuran Akkor - Yorgun Gözler (1972-45'lik kaydı): (listede yeni)

Orhan Gencebay'ın ilk kez 1971 tarihli çok satan 45'liği Bir Teselli Ver'in arka yüzünde blues ritimleriyle süslediği şarkısı 1 yıl sonra, çeşitli Gencebay şarkılarını İstanbul Plak kadrosunda seslendiren Kamuran Akkor'a da nasip oldu. Norayr Demirci'nin Gencebay'ın aranje anlayışını çok iyi etüd ettiğini gözlemlediğimiz düzenleme tarzı, şarkıyı üst düzey bir eser haline getirdi. Özellikle elektro gitarla bağlanmış kısımlarda benzer bir blues anlayışı ve yer yer rock'n roll'a doğru seyreden müzikal sefer kendini tekrar tekrar dinlettiriyor. Kamuran Akkor da şarkıyı tam da olması gerektiği gibi yorumluyor. Şarkının bir cover olarak tek eksiği Akkor'un Gencebay kadar hissederek icra edememesi.

85-Barış Manço-Kurtalan Ekspres - 2024_İkinci Yolculuk (1979-Yeni Bir Gün albümünden): (37 sıra düşüş)

Barış Manço'nun Cumhuriyet'in 100. yılını hedefleyerek yazdığı muhteşem sagası 2023'ün devamı niteliğindeki şarkı öncülündeki melodiyi aynen taşıyor. Piyano solosuyla açılan şarkı, synth ve bas gitarın ölçülü kullanımıyla bir 20. yüzyıl başyapıtı nizamını ulaşıyor. Fakat 2024'ün asıl çekici yanı girişindeki asaletten ziyade orta kısımda şarkının katettiği yolda ulaştığı rock senfonisi anlayışı. Tumba ve baterinin bas gitarla bir hat oluşturup altyapıyı sağladığı ritm hattının üstüne binen orijinal melodi, ek bir b melodisiyle adeta taçlanıyor ve Barış Manço'yu çok bilinen popülerler yapan bir sanatçıdan ziyade alt türlerde de müzikal zekasının sonuçlarını alan bir dahi yapıyor. Kurtalan Ekspres üyelerinin mükemmel uyumunu da es geçmemeli.

84-Barış Manço-Kurtalan Ekspres - Ben Bilirim (1975-45'lik kaydı): (25 sıra düşüş)

Manço'nun saga denemesi 2023 için ülke müziğinin hazır olmadığını düşündüğünden, 45'liğinin a yüzüne aldığı Ben Bilirim, bugüne kadar gelebilmiş enfes bir rock balladı. Kurtalan Ekspres'in kendi tonlarını artık iyice oturttuğu 1972-1975 arasında geçen 3 yılın sonuçlarının alındığı bir eser. Barış Manço'nun şarkı yazma yeteneğindeki, farklılıklar da en çok bu şarkıda ortaya çıkıyor. Aynı yıl Manço'nun da yer aldığı Baba Bizi Eversene'de yer alan enstrümantal versiyonu da ayrıca tavsiye ederim.

83-Neşe Karaböcek - Yağmur Ağlıyor (1990-Aynı adlı albümden): (26 sıra düşüş)

Türk müziğinde sansür tarihinin en ilginç vakalarından biridir bu şarkı. 1990 yılında albüm piyasaya çıktıktan sonra bu şarkıdan dolayı bir iki intihar vakası yaşanınca apar topar piyasadan toplatılmış, yıllar sonra yasak belasından kurtulmuş fakat bu kez de albümü basan ilk şirket batmak üzere olduğundan albüm yine depolarda kalmıştı. 2001'de tam olarak basımı yapılabilen albümün şarkılarını, bir şekilde kaydeden arşivcilerden elde ettiğimizde Yağmur Ağlıyor'un etkisini daha iyi hissettik. Şarkıyı yasaklayan ilk kurulda yer alan psikologlar şarkıda elektronik müzik aletleriyle yapılmış efektlerin şarkıdaki hikayeyle birleşip gerçekten de olumsuz bir etki yaratacağına dair ilginç bir rapor sundular. Yağmur Ağlıyor, bugün artık hafızalardan silinse de müziğimizin tozlu sayfalarına ilginç etki bırakan şarkılardan biri olmayı çoktan başardı.

82-Erkin Koray - Tik Tak (1987-Çukulatam Benim albümünden): (listede yeni)

1980'lerin sonlarına doğru 70'lerin bütün büyük sanatçılarında bir kalite düşüşü gözlemlenmişti. Çoğu müzisyen efektif org seslerine dayalı müziklerle kolaycılığa kaçmaya başlamıştı. Erkin Koray'ın da bu bunalıma yakalandığı dönem olmuştu 1986-1989 arası. İşte o dönemin olay albümlerinden biri olan Çukulatam Benim, tamamı arabesk ve hatta Erkin Koray arabeskinin de ötesinde garip bir türe bulanmıştı. Fakat Tik Tak, bu albümün bilinen Koray tarzına en yakın şarkı olma özelliğini yakalamayı başardı. Öyle Bir Geçer Zaman ki ve Akrebin Gözleri ile beraber zaman temalı, resmiyet kazanmamış bir üçlemenin ikinci ayağı olan Tik Tak, geçen zamanla beraber gelen yaşlanmanın korkutucu sonuçları üzerine metaforlarla giden bir şarkı. Müziği ise Erkin Koray'ın gitarı sayesinde bambaşka bir güzellik taşıyor. Çukulatam Benim albümü Armoni Plak tarafından 2001'de yeniden yayınlandığında tüm şarkılar, Koray'ın çalmadığı hatta haberinin dahi olmadığı gitarlarla mixlenince Tik Tak'ın da bütün büyüsü bozuldu. Aşağıda verdiğim mp3 linkinde maalesef şarkının bu ikinci ve fason versiyonu bulunuyor. Zira ilk versiyon bende de bulunan ve henüz nedendir bilmem internete aktarılmamış kasetlerde yer aldığından Koray müziğinin kayıp halkalarından biri haline geldi.

81-Ennio Morricone - The Man with Harmonica (1968-C'era Una Volta il West/Bir Zamanlar Batıda Soundtrack albümünden): (listede yeni)

Tüm zamanların en büyük film müzisyeni Morricone'nin efsanevi ezgilerinden biri olan The Man with Harmonica, içinde bulunduğu Bir Zamanlar Batıda'nın en vurucu sahnesinde yer alıyor. Charles Bronson ve Henry Fonda'nın düşmanlıklarının sebebini anladığımız final sahnesinde tamamı çalan şarkı, sahnenin de uygunluğuna gerçek bir operaya dönüşüyor. Film boyunca Charles Bronson'ın mızıkasından duyduğumuz melodi, bizi şarkının tamamını dinlemek için konsantre ediyor. Sonuç ise tam bir tatmin duygusu oluyor.

Yukarıdaki 10 şarkıyı buraya tıklayarak indirebilirsiniz.

3 Ağustos 2010 Salı

DU RIFIFI CHEZ LES HOMMES/RİFİFİ (1955)

Yönetmen: Jules Dassin
Oyuncular: Jean Servais, Carl Möhner
IMDB Puanı: 8,1/10
Puan: 7/10

70'li yıllarda California'da bir banka soygunu gerçekleşir. Soyguncular, bankanın çok güvendiği alarm sistemini devre dışı bırakmadan her şeyi çalıp götürmüştür. Polisin de en çok şaşırdığı şey bu olur soygunda. Zira tüm banka soyguncuları önce alarmı devre dışı bırakıp sonra soygun yapar. Oysa bu olayda soyguncular, alarmı devre dışı bırakmıyor, sadece alarm zilinin sesinin duyulmamasını sağlıyor. Bunu da yangın söndürücüden çıkan sıvıyla beceriyorlar. Polis için çok yeni olan bu teknik sinema tarihi için hiç de yeni değildir. Çünkü soygundan 15-20 yıl önce çekilen Rififi'de bu yöntem kullanılmıştır. Amerikalı soyguncular da sinefil olmanın getirisini kazanmıştır.

Jules Dassin, aslen Hollywood'un parlak yönetmenlerden biriyken Edward Dmytryk'in meşhur McCarthy soruşturmalarında kendisini ispiyonlamasından sonra Fransa'ya kaçmak zorunda kalır. Hollywood'da başta Charles Chaplin olmak üzere birçok yönetmen bu soruşturma yüzünden ülkeden kaçmak zorunda kalmıştır. Dassin, Fransa'da uzun süre iş yapamayınca kendisine önerilen Rififi'yi çekmeye karar verir. Romanda önemli değişiklikler yaparak filmi bir kara-film-soygun filmi tandansına göre ayarlar. Hatta filmde soygunu gerçekleştiren 4 kafadardan Cesar'ı da bizzat kendisi oynar.

Soygun filmlerinde çoğunlukla soygun sahnesi film için çekilmiştir. Fakat Rififi'de film, soygun sahnesi için çekilmiştir. Profesyonel bir ön hazırlıktan sonra 27 dakika boyunca tek bir ses ve müziğin duyulmadığı bu sessiz sahne filmin kalbi olmuştur. Müthiş bir gerilimle odanın sıcaklığının arttığını hissederiz bu sahnede. Filmin geri kalanı ise alışılmış kalıpları başlatan yeniliklere doğru yol alır ve bir fidye filmine dönüşür.

Bugün Stanley Kubrick deyince akla ilk gelen filmler genelde The Killing/Son Darbe dışında kalan filmlerdir. Oysa The Killing, her ne kadar eleştirmenlerin çoğunlukla unutageldiği bir film olsa da hem Kubrick'in hem de soygun filmlerinin en büyüklerinden biridir. Rififi'yi izlerken de iki filmi de izlemiş bir seyirci olarak ister istemez bir karşılaştırma yapmaya gerek duydum. Her ikisi de mütevazı bir bütçe ve kadroyla çekilen iki soygun filmi olsa da The Killing, kurgudaki muazzam başarısıyla Rififi'den daha iyi bir film haline geliyor.

SPOILER------------------------------

Filmde, bizzat Jules Dassin'in oynadığı Cesar'ın arkadaşının yerini söylemesinden dolayı Tony tarafından öldürülmesi ve kuralları hatırlatması, Dassin'in McCarthy soruşturmalarına bir göndermesidir.

Son sahnede Jo ölü olduğu halde bir gözünü kırpar. Bu çok açık bir şekilde görülen ender film hatalarından biridir.

Rififi ve Le Clan des Siciliens/Sicilyalılar Çetesi aynı yazarın elinden çıkmıştır. Her iki filmde de işlerin rayından çıkmasının sebebi erkek kahramanın kadına olan düşkünlüğüdür.

SPOILER-----------------------------

İlginç Bilgi: Rififi, Fransız argosunda erkeklerin kabadayı dünyasındaki belaya verdikleri genel isimdir.

ZWARTBOEK/KARA KİTAP (2006)

Yönetmen: Paul Verhoeven
Oyuncular: Carice van Houten, Sebastian Koch
IMDB Puanı: 8/10
Puan: 7/10

RoboCop'la 1987 yılında Hollywood'a geçen Hollandalı yönetmen Paul Verhoeven daha sonra Basic Instinct/Temel İçgüdü ve Total Recall/Gerçeğe Çağrı gibi iki Sharon Stone filmiyle büyük sükse yapmış fakat Showgirls ve Starship Troopers/Yıldız Gemisi Askerleri ile tüm prestijini harcamıştı. 2006 yılında yeniden ülkesine dönen Verhoeven, burada bir İkinci Dünya Savaşı filmi çekip eski prestijini yeniden aradı. Ülkelerinde oldukça popüler olan Carice van Hauten ve Sebastian Koch'un başrollerini paylaştığı Zwartboek, Hollanda'da yılın filmi seçildi. Aynı zamanda bu ülkenin Oscar aday adayı oldu fakat ilk 5'in arasına giremedi.

Temelde savaş filmi gibi gözükmesine rağmen Zwartboek aslında tam bir "savaş dönemi" filmi. Zira filmde cephelerde savaşan askerler, ya da İkinci Savaş'a has kıyım görüntüleri bulunmuyor. Bunun yerine taraflararası bir casusluk öyküsü anlatılıyor. Fakat filmin sunumu bir savaş dönemi filmi değil de bir savaş filmi şeklinde olunca filmin anlattığı ile reklamı birbirine karışmış. Ülkemizde de sadık hayranları bulunan film, yetkin sahnelerine rağmen bütününde yüksek kalitede bir film olmayı başaramamış gözüküyor. Oysa İkinci Dünya Savaşı neredeyse tüm dünya sinemalarınca baştacı edilen bir konu ve risk düzeyi en az olan hikayeler genelde bu temaya dayanıyor. Bu anlamda film, en büyük kozunu bir dezavantaja dönüştürmüş. Bol twistli bir hikaye anlatabilmek için gereken başarılı kurgu denemeleri bu filmde amacının çok altında kullanılınca sanki tek bir film değil de birbiri ardına gelen sahneler izlemiş oluyoruz. Örneğin ana karakterin yakınlarına düzenlenen bir suikastten hemen sonra bu karakterin eğlendiği sahneler peşpeşe gelebiliyor. Ya da ortaya çıkarılan bir hainle ilgili herhangi bir sahneden ancak 5-10 sahne sonrasında bu konuya dönebiliyoruz. Hal böyle olunca yüksek tempolu ama konsantre olamamış bir film ortaya çıkıyor. Benzetmek gerekirse, varacağı yere çabuk ulaşabilmek için yüksek hız yapan bir şoförün kestirme yol dururken uzun yolu tercih etmesinden bahsedebiliriz. Zwartboek tam da böyle bir film.

Filmde oradan oraya kaçan ve savaş boyunca bir evin kilerinden tutun da bir tekneye kadar, ya da direnişçilerin sığınağından tutun da bir Nazi subayının yatağına kadar her yerde bulunmuş bir Yahudi kızı canlandıran Carice van Hauten, görüntüsünü oyunculuk becerisiyle birleştirmede epey zorlanıyor. Alman sinemasının en iyilerinde çoğunlukla rastladığımız Sebastian Koch da Das Leben Der Anderen/Başkalarının Hayatı ya da Amen. gibi filmlerdeki oyunculuk kalitesinin epey uzağında seyrediyor.

İlginç Bilgi: Zwartboek, Hollanda'nın gişe hasılatı rekorunu halen elinde tutuyor.