31 Temmuz 2010 Cumartesi

DAS LEBEN DER ANDEREN/BAŞKALARININ HAYATI (2006) - 10 PUANLIK FİLMLER

Yönetmen: Florian Henckel von Donnersmarck
Oyuncular: Ulrich Mühe, Martina Gedeck, Sebastian Koch, Ulrich Tukur
Oscar: 1 ödül (Yabancı Film)
IMDB Puanı: 8,5/10
Puan: 10/10

Her izleyişimde farklı bir sinemasal tad aldığım Das Leben Der Anderen, kanımca son 30 yılın en büyük filmlerinden ve gelişen Alman sinemasının ışıldayan en büyük yıldızı. Film hakkında daha önce KadriKarahan sitesinde yazdığım geniş inceleme:

-----------------------------------------------

 ONCE UPON A TIME IN EAST GERMANY

(Başlıca Ödüller)

Oscar: Yabancı Dilde En İyi Film
BAFTA: Yabancı Dilde En İyi Film
Alman Film Ödülleri: Film, Görüntü Yön., Yönetmen, Aktör, Yrd. Aktör, Prodüksiyon, Senaryo

Toplam: 62 ödül, 21 adaylık.



NOTLAR:

-Das Leben Der Anderen/Başkalarının Hayatı, 2006’da vizyona girmesine rağmen aslında 8 yıllık bir çalışmanın ürünü. Yönetmen Donnersmarck, filmi senaryolaştırabilmek için epey çaba harcamış. Berlin Duvarı’nın yıkılmasından birkaç yıl sonra kafasında beliren hikayenin önce kitaplaşabileceğini düşünüyormuş, daha sonra da senaryoya katkısı olan diğer sinemacılar sayesinde filmleşebileceğini de görmüş.

-Başkalarının Hayatı, 2006 Akademi Ödülleri’nde El Laberinto Del Fauno/Pan’ın Labirenti’ne karşı yarıştı. Altın Küre ödüllerinde Iwo Jima’dan Mektuplar’ın ödülü almasından dolayı herkeste ödülün Pan’ın Labirenti’ne gideceğine dair bir düşünce uyanmıştı fakat ödül, akademi üyelerinin oylarıyla Başkalarının Hayatı’na gitti.

-Filmde, özellikle de son kısımlarda gördüğümüz devlet binalarının tamamı gerçek binalarda çekildi. Doğu Almanya’nın yıkılmasından sonra da ülkenin istihbarat servisi olan Stasi’nin (Staatssicherheit) kayıtları halka açıldı ve böylece birçok insan kendisinin de bu örgüt tarafından dinlenildiğini bu yolla öğrendi.

-İki Almanya’nın birleşmesinden biraz öncesini anlatan filmin, Honecker iktidarı zamanını anlattığını görmekteyiz. Film, dönemi anlatabilmesi açısından oldukça başarılı… Honecker, gerçekten de o kadar kuşkucu bir yönetim sergilemiş ki Stasi’ye ayrılan ödenek ülkenin ordusuna ödenen ödenekle eşit seviyelere yaklaşmış. Gorbaçov’un Perestroyka ve Glasnost açılımlarından sonra biraz daha özgürleşmeye başlayan Demirperde Avrupa’sının en büyük birimi olan Doğu Almanya, Batı’ya karşı olan ezikliğini bu dönemde dağıtmaya başladı. Filmin önemli bir kısmı tam da bu dönemin biraz öncesini anlatır. Filmin dönemi hala halkın Stasi korkusuyla yaşadığı bir süreci işler.

-Costa Gavras’ın Amen filminde Başkalarının Hayatı kastından Mühe, Tukur ve Koch’u da görmekteyiz. O filmde Koch’un rolü kısıtlı olsa da “iki Ulrich”, tıpkı Başkalarının Hayatı’ndaki kadar başarılı bir performans sergiliyorlar.

SPOİLER: (Dikkat, bu bölüm filmi daha önce izlememiş olanlar için uygun değildir.)

-Film, ilk bakışta bir eski-komünist ülkenin sonbaharını anlatıyor görünse de aslında bu yolla insan ruhunun karanlıktan aydınlığa çıkış macerasına yol alan bir araç konumunda. Dinleme uzmanı Wiesler’in daha ilk sahnelerde gördüğümüz çelik soğukluğu, dinlediği sanatçıların hayatlarından aldığı ilham sayesinde yavaş yavaş duruluyor. Sinemada sıklıkla işlenen bir temadır karakter dönüşümü. Das Leben Der Anderen, bu karakter dönüşümünün en iyi örneklerinden biridir. Öyle ki devlet ve daha çok Stasi güvencesini arkasına almış subay Wiesler’i filmin başında sanki daha uzun boylu, daha heybetli görürüz. Fakat zaman geçip de dinlediği sanatçıların tarafında yer aldıkça ve amirinin güveni zedelendikçe gittikçe küçülen bir adama dönüşüyor. Çoğu filmde karakter dönüşümü bir ruhsal devinimi anlatırken Başkalarının Hayatı, hem kamera açıları hem de Ulrich Mühe’nin muhteşem performansı sayesinde dönüşümü fiziksel olarak da ele alabilmiş.

-Wiesler’in dinlediği Dreyman rolünde Sebastian Koch’un inandırıcılığı Ulrich Mühe’nin performansına yetişiyor. İlk başlarda bir muhalif de olsa sisteme karşı durmayı gereksiz bulan Dreyman, zaman geçtikçe ve bu zaman içinde sevgilisi Christa’yı kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kaldıkça cesaretleniyor ve bir yazar olarak üstüne düşeni yapması gerektiğinin farkına varıyor. Batı Almanya’dan gelen dergi editörünün kendine güvenli hali ile Dreyman’ın zayıf ve çökmüş halinin simetrik tezatlığı da bu tema üzerinden incelikle işlenmiş.

-Filmin, Wiesler’in sanatçıları dinleyerek ruhsal değişime uğraması, Dreyman’ın basit bir sanatçı olmaktan bir aktiviste dönüşmesi karşısında Christa’nın tersine işleyen dönüşümü oldukça dokunaklıdır. Sisteme karşı durabilmek ve daha devrimci bir noktada bulunabilmek için feda edilmesi gereken ikonlardan birine dönüşen Christa’nın diğerlerine karşı var olan bu ezikliği filmin sonunda hayatına mal oluyor. Bu noktada senarist ve yönetmen FHD’nin hayalci bir devrimci olmaktan ziyade devrimi gerçekçi bir tabana serebilmiş olduğunu görüyoruz.

-Filmin renklerindeki o bakır rengi ton, bir Doğu Almanya eskisi hikaye için mükemmel bir seçim. Özellikle Wiesler’in dinlemeyi gerçekleştirdiği tavan katının gri tonları karşısında Dreyman’ın evinin sarı bakır rengi bir alaşımla kavruluyormuş hissi vermesi filmin ne denli profesyonelce ele alındığının bir göstergesi.

-Dreyman ile Christa’nın dinlenildiklerini fark etmeden evlerinde sarmaşdolaş sevişmelerinin paralelinde Wiesler’in üstüne düşen yalnızlık duygusuyla kendi kendisine sarılması belki de Avrupa sinemasında görülmeye değer sahneler listesine en tepelerden girmeli. Filmin bir anlık bir özeti gibi olan sahnenin sonunda evine gidip çağırdığı fahişeyle birlikte olan ama yine de yalnızlığını üzerinden atamayan Wiesler’in de Doğu Almanya’da subay olmasına rağmen içinde bulunduğu acınası durumun seyri, sinemanın sevilmesi için başlıca sebeplerden birisi gibi.

-Filmin en çok konuşulan sahnesi finaldeki çözülme sahneleri oldu. Dreyman’ın gerçekleri öğrendikten sonra Wiesler’i bulup teşekkür edeceğini ya da ona benzer bir reaksiyonda bulunacağını düşünen biz izleyici için hem şaşırtıcı hem de sihir gibi bir finalle uğurlandığımızı söyleyebilirim. Uzun süren bir bekleyişten sonra, hakkı teslim edilmişliğin huzuru içinde elinde bulunan “İyi Bir İnsan İçin Sonat” kitabıyla film boyunca ilk kez gülümseyen Wiesler’in yüzünün filmin son karesi olması Duvar’ın yıkılmasından sonra Alman halkının birleşmesinden doğan mutluluğun bir izdüşümü gibi.


SAHNE:

Baskın sahnesi:

Bu sahne, filmin genel anlatımı içinde temponun en çok yükseldiği sahne. Sevgilisini ihbar etmek zorunda kalan/bırakılan Christa’nın, yapılacak baskını bildiği halde eve gelip banyo yapmasıyla başlıyor. Dreyman’ın eve girerken görmediği Wiesler’i biz izleyici olarak görüp şüpheye düşüyoruz. Wiesler, daktiloyu ortadan kaldırmış da olabilir, orada olayları gözlemlemek için de bulunabilir. Hangisi? İşte bu sorunun cevabını öğrenmemiz için biz de baskını beklemek zorunda kalıyoruz. Grubitz’in ekibinin elleriyle koymuş gibi bulacağını düşündükleri daktilonun yerinde bulunamaması anının izleyiciyi rahat ettireceği zannedilirken tam o esnada Christa’nın kendini sokağa atıp bir arabanın altında kalıp ölmesi o rahatlığın kısa süreliğine ertelenmesine tekabül ediyor. Çok acımasızca bir yöntem olsa da o mükemmel finalle gerçek rahatlığı bulan izleyici, böylece tatmin olmuş bir ruh haliyle filmi noktalıyor. Ayrıca kendisine ihanet etmesine rağmen Christa’nın ölmek üzere olan bedeninin başında af dileyen Dreyman’ın, Koch’un mükemmel performansının da sayesinde, aşkının ne kadar büyük olduğuna bir defa daha tanık olabiliyoruz. Bu film sadece bu sahnesiyle değil başından sonuna birçok detay sahnesiyle bir fevkaladelik örneği ama baskın sahnesi hepsinin bir alaşımı gibi.

STAR:

Ulrich Mühe (Wiesler rolünde oyuncu)

Mühe, Doğu Almanya’nın, Honecker döneminde yani filmin anlattığı dönemde hem tiyatroculuk yapmış hem de muhalif kanadın aktif bir aktivisti olarak çalışmış bir aktör. Dolayısıyla filmin ana hikayesinin kodlarını çok iyi bilen bir uzman aynı zamanda. 1953 yılında doğan oyuncunun sinema macerası 1983 yılında başlamış. Dünya çapındaki ilk çıkışı Michael Haneke’nin Amerika’da da aynısını çektiği Funny Games filmiyle olmuş. Almanya’da çok sevilen ve bizde gösterime girmeyen Feuerreiter’deki başarısıyla özellikle Hollywood çevresinde imlenip film teklifleri almış. 2002 yılında Costa Gavras’ın Amen filminde canlandırdığı Nazi doktoru rolüyle bugünkü Wiesler rolünün tohumlarını atmış. Oyuncu, ödüllere boğulduğu Das Leben Der Anderen’deki performansından 1 yıl sonra kansere yenik düşerek hayatını kaybetti.

REPLİK:

“Umut, en son ölür.” (Bakan Bruno Hempf)



Das Leben Der Anderen’e akraba film
The Conversation: Francis Ford Coppola’nın iki Baba filmi arasına sığdırdığı bu kişisel çalışması da tıpkı Başkalarının Hayatı’ndaki gibi bir “dinleyici”nin hikayesini anlatır. Gene Hackman’ın canlandırdığı dinleme uzmanı Harry Caul’un teybe aldığı bir çiftin konuşmasından bir cinayetin işleneceğini öğrenmesinden sonra içine düştüğü ruh hallerini anlatan film, uluslar arası alanda da çok beğenilmişti. Hackman’ın Caul’üyle Mühe’nin Wiesler’i arasındaki benzerlik yalnızca mesleklerinde değildi. Her ikisi de dinledikleri kişiler aracılığıyla kabuk değiştiriyor ve içinde bulunduğu durumu değiştirmeye çalışarak pasif bir dinleyiciden aktif bir konuma geçiyordu

29 Temmuz 2010 Perşembe

ALL ABOUT EVE/PERDE AÇILIYOR (1950) - OSCAR ÖDÜLLÜ FİLMLER

Yönetmen: Joseph L. Mankiewicz
Oyuncular: Bette Davis, Anne Baxter
Oscar: 6 ödül (Film, Yönetmen, Yrd. Aktör- George Sanders, Senaryo- Joseph L. Mankiewicz, Kostüm- Edith Head, Ses) 8 adaylık (Aktris (2), Yrd Aktrist (2)- Thelma Ritter, Celeste Holm, Kurgu- Barbara McLean, Sanat Yönetimi- Lyle R. Wheeler, Grt. Yönetimi- Milton R. Krasner, Müzik- Alfred Newman)
IMDB Puanı: 8,4/10
Puan: 6/10

1950 yılının Oscar ödüllerinde ilginç bir gelişme oldu. Ödüle en yakın 2 adayın biri Hollywood'u, diğeri de Brooklyn'i eleştiren filmlerdi. Billy Wilder'ın yönettiği Sunset Blvd./Sunset Bulvarı, sessiz sinema dönemini atlatan Hollywood'un vefakarlığı hakkında eleştirilere girişirken All About Eve de Brooklyn'deki tiyatro dünyasının entrikalarıyla ilgileniyordu. Sunset Blvd. ile hemen hemen aynı kalitede olan All About Eve büyük ödüle ulaşan film oldu. Bu iki film arasında hangisi ödülü alırsa alsın diğerine pek bir haksızlık olmayacaktı.

All About Eve, yalnızca tiyatro dünyasının entrikalarıyla ilgilenen bir film değil. Aynı zamanda kadınlararası rekabetin ve hırsın hangi seviyelere ulaşacağı hakkında da bir film. Bol bol Shakespeare kokan film, zekice replikleriyle bu konuyu oya gibi işliyor. Tiyatronun en önemli isimlerinden biri olan Margo Channing'in en büyük hayranı olarak gördüğü Eve Harrington'ı asistan olarak yanına almasıyla başlayan hikaye bizi zirveye çıkma arzusundaki bir kadının neler yapabileceğini gösterdi. Yıl 1950 olmasa ve Mankiewicz en azından Wilder kadar cesur bir senarist-yönetmen olsa işin içine cinayetler bile karışabilirdi.

SPOILER-----------------------------

Bu filmle Oscar adayı olan fakat ödülü alamayan Anne Baxter, rolünde o kadar başarılı ki canlandırdığı Eve karakterinin gerçek niyeti konusunda ilk dörtte üçlük bölümde hep şüphede kalmamızı tek başına sağlıyor. Eve'nin iyi niyetli bir hayran mı yoksa Margo'nun yerini almaya çabalayan sinsi biri mi olduğu konusunda düştüğümüz şüphe ancak son bölümde yerini kesinliğe bırakıyor. George Sanders'ın oynadığı DeWitt karakterinin Eve hakkında yaptığı araştırmaya izleyicinin dahil edilmemesi sonucunda gerçekleri ancak onun ağzından öğrenebiliyoruz.

Claudette Colbert'in o esnada çektiği diğer filmde sakatlanmasından dolayı rolü kapan Bette Davis'in filmin hikayesinde benzer bir durum için Colbert'in yerine geçmesi de filmi ilginçleştiriyor. Filmde Casswell'in mide sorunu yüzünden yerine Margo'nun yedeği olarak okumalarda Eve'nin geçmesi de bu olayı hatırlatan bir etki yaratıyor. Tabii o mide sorununun da Eve'nin işi olup olmadığını bilemiyoruz.

Filmin finalinde tıpkı Eve'nin Margo'ya sinsizce yaklaşması gibi Phoebe'nin de Eve'ye yaklaşması ise yıldızların zirveye çıktıkça hep yerini birilerinin alacağı gerçeğinin altını çizmeye yarıyor.

SPOILER----------------------

İlginç Bilgi: All About Eve, Marilyn Monroe'nun önemli yardımcı rollerden biri olarak rol aldığı ilk film.

28 Temmuz 2010 Çarşamba

SON İSTASYON (2010)

Yönetmen: Oğulcan Kırca
Oyuncular: Levent Kırca, Başak Daşman
IMDB Puanı: 7,1/10
Sinematürk Puanı: 8,21/10
Puan: 7/10

Kopya sayısının çoğaltılabilmesi için Şubat 2010'daki gösterimi nisan ayına ertelenen ve mütevazı bir gişeyle gösterimden düşen Son İstasyon bu akşam ilk defa filmin de sponsoru olan Kanal D tarafından yayınlandı. Levent Kırca'nın bugüne kadar çektiği ya da içinde bulunduğu tüm filmleri izlemiş biri olarak kaçırmak imkansızdı. Çoğunluğun aksine ve Olacak O Kadar'daki büyük kalite düşüşüne rağmen kendisini hala seven bir izleyici olarak ve de fragmanının kalitesinden yola çıkarak ortaya eli yüzü düzgün ama başyapıt olamayacak bir film çıkacağını bekliyordum ve beklediğimi de aldım diyebilirim. Tıpkı Ferhan Şensoy'un üvey oğlu Mert Baykal'la kotardığı Pardon gibi bir baba-oğul dayanışmasıyla çekilen Son İstasyon tam da bir baba-evlat dramı.

Yıllar önce tam da bu tip filmlerin adamı olan Orhan Aksoy'un çektiği ve bu filme oranla daha iyi bir kurguya sahip Taşı Toprağı Altın Şehir (IMDB'de filmin adı hatalı bir şekilde Altın Şehir olarak geçer.) de Son İstasyon gibi bir aile dramıydı. Daha çok göç mevhumu üzerinden derdini anlatan Taşı Toprağı Altın Şehir, Kırca'nın en kaliteli dramlarından biriydi. Zaten Ağlayan Palyaço hikayesini de referans olarak alırsak bir komedyenin en iyi oynayacağı ikinci rol dramlardır.

Son İstasyon, her ne kadar kırık dökük bir film olsa da, senaryo boşluklarına yenik düşmüş bir iki sahneye ve tam bir saçmalamaya dönüşmüş son karşılaşma sahnesine sahip olsa da yine de artık ölmüş ve üstünde sanat sinemasıyla popüler sinemanın el ele verip tepiştiği Yeşilçam'ı yad eden bir güncel film olarak kendini sevdirebiliyor. Son İstasyon ve onun gibi yeni nesil filmler sinematografik açıdan ve yazınsal açıdan bolca eleştirilebilecek, karikatür tiplemelerden kurulu olsa da bağra basılabilen bir yapıya sahip. Bu açıdan da oldukça ilginç bir bahtı var bu filmlerin. Levent Kırca'nın bizzat çektiği Son, teknik açıdan oldukça kusurlu olsa da Yeşilçam'a yakılan en güzel ağıtlardan biriydi ve benim için de çok kıymetliydi. Son İstasyon, aynı seviyede olmasa da insanın, bugün güzel bir Türk filmi izledim demesine sebep olduğundan hoş bir izlenim bıraktı bende.

Filmin afişinde geçen "Önemli olan düşmek değil; neden düştüğünü bilmektir" sözünün filmde pek bir karşılığı yok maalesef. Ruhi'nin düşüşü kendi hatalarından ya da çocuklarının birer birer hatalarından mı kaynaklanıyor net bir cevap bulunmuyor. Eski Yeşilçam filmlerinin bazılarında kötü adam olmamasına rağmen iyi adamların başına birçok bela gelir. (misal; Aşk Mabudesi) Bu film de biraz öyle. Suçu kadere atan, ama alttan alta da gelişememiş, eğitimini tamamlayamamış ülke profilini çizmekten de geri durmayan bir film.

Filmden özel olarak değinmek istediğim ve aklımda en çok kalan sahne ise Ruhi'nin, zengin oğlunun uşağına karşı attığı tiradtı. Bu sahnede gerçekten ağladığına inandığım Levent Kırca'nın bunca yıllık oyunculuk tecrübesinin zirvesinde olduğunu farketmemek işten bile değil. Genç bir ekip tarafından yazılan diyaloglarda da bu tadı yakalayabilmek alkışlanası. Filmin bir başka artısı da oyunculukları. Son 10 yıldır çekilen tüm filmlerde figürasyonun ya da as oyunculardan bazılarının tutukluğuna şahit olduk. Bazı oyuncular diğerlerinin arasında sırıttı zaman zaman. Son İstasyon bu açıdan kusursuz. Bazıları yılların oyuncuları, bazılarının sinema geçmişi ise henüz çok yeni. Ama en küçük bir role sahip her oyuncu işini layıkıyla yapıyor bu filmde. Tabii ki en başta üstad Levent Kırca.

İlginç Bilgi: Son İstasyon, Oğulcan Kırca'nın yönettiği ilk film değil. Kırca daha önce 2006 yılında Tek Celse isimli bir film yönetmiş fakat film gösterime girememişti.

LETHAL WEAPON/CEHENNEM SİLAHI (1987)

Yönetmen: Richard Donner
Oyuncular: Mel Gibson, Danny Glover
Oscar: 1 adaylık (Ses- Bill Nelson)
IMDB Puanı: 7,6/10
Puan: 7/10

Superman, daha önce çok örnekleri verilse de ilk çizgiroman blockbusterlarından biriydi ve süper kahramaların aksiyonla alaşımına zemin oluşturmuştu. Görsel kalitesi mükemmel değildi ama hiç olmazsa bir türün çağ atlamasına önemli bir katkı sağlamıştı. Aynı şekilde The Omen/Kehanet de korku sinemasında din figürünü kullanma konusunda The Exorcist/Şeytan'ın açtığı yolu hızlandıran önemli bir filmdi. Bu iki farklı türün önemli filmlerinin rejisörü Richard Donner televizyon filmlerini yönetirken edindiği tecrübeleri de biraraya getirip seksenler sinemasının önemli bir figürü oldu. Bu konudaki en önemli başarısı ise Lethal Weapon oldu.

Aksiyon dalındaki seri filmlerin en bilinenlerinden biri olan Lethal Weapon aslında tam anlamıyla bir aksiyon serisi olarak tasarlanmadı. İlk filmden de anlaşılacağı gibi polisiye türünü aksiyonla harmanlayan bir angajmandı. Haliyle ana kahramanların uğraşacağı sorun da geniş ölçekli ve kompleks bir suçtan ziyade eroin kaçakçılığı ve cinayet gibi iki popüler suçun senteziydi. Bu açıdan Donner, suçun boyutundan çok içeriğini ele aldı. Suça özgü kötü adamlar da en az polis kahramanlar kadar karizma taşımalıydı. Özellikle "sadakat testi" sahnesi planın bu noktası için çekildi.

Lethal Weapon'ı bir seriye dönüştüren, içerdiği suç çizimi ve kötü adamlara yaklaşımı değildi şüphesiz. Akraba olduğu çoğu film gibi bu filmi çekici kılan unsur iyiler tarafında çizilen profiller oldu. Bugün bir süperstar olsa da o dönemde henüz yalnızca star olan Mel Gibson'dan eşini kaybetmiş, intihara meyilli, genç ve çevik bir polis, henüz tanınmamış Danny Glover'dan da orta yaş-ihtiyarlık sınırı arasındaki siyah, aile babası tecrübeli polis profilleri çıkartan bir senaryo oluşturuldu. Bu formülün içine biraz komedi sosu da eklenince 90'ları da etkileyecek bir kurmaca polisiye düzeneğinin zemini hazırlanmış oldu.

Sondaki dövüş sahnesi son derece gereksiz olan film, başlarda ağır bir tempoda ilerlese de ortalarda kendi hızını buldu. Mel Gibson'ın Martin Riggs karakterinin intihara kalkıştığı ya da çatışmalarda vurulmak için kurşunların önüne atladığı sahnelerde diğerlerinden çok farklı bir film izledik. Fakat son kovalamacalar türün kendi klişelerine hapsolmuş bir yapıda seyretti. Filmin, Vietnam'ın gizli servisleri üzerinden güdük de olsa eleştirel bir üslubu olduğunu da ekleyebiliriz.

İlginç Bilgi: Filmin başındaki, Mel Gibson'ın intihar teşebbüsü sahnesi tamamen doğaçlama oynandı.

26 Temmuz 2010 Pazartesi

AN AMERICAN IN PARIS/PARİS'TE BİR AMERİKALI (1951) - OSCAR ÖDÜLLÜ FİLMLER

Yönetmen: Vincente Minnelli
Oyuncular: Gene Kelly, Leslie Caron
Oscar: 6 ödül (Film, Senaryo- Alan Jay Lerner, Müzik- Johnny Green, Saul Chaplin, Kostüm- Irene Sharaff, Sanat Yönetimi- Cedric Gibbons, Grt. Yönetmeni- Alfred Gilks) 2 adaylık (Yönetmen, Kurgu- Adrienne Fazan)
IMDB Puanı: 7,2/10
Puan: 4/10

Selvi Boylum Al Yazmalım filminin ana sorusunu hatırlayalım: Sevgi mi emek mi? An American In Paris de aynı soruyu soran bir film.

Vincente Minnelli, 1950'lerde 2 filmini büyük Oscar'a taşıyan saygın bir yönetmen. Onyılın ikinci yılında An American In Paris'i ve 8. yılında da Gigi'yi ödüle ulaştıran yönetmenin filmlerinden Gigi bugüne kadar ulaşamasa da An American In Paris, müzikal-severler için hala saygın bir eser. Her iki filmde de mekanı Paris olan bir hikaye olsa da ilki aşk mevhumu ve Paris dekoruna daha yakın seyrediyor. Gene Kelly gibi türün en iyi ve en prestijli aktörünün yer aldığı filmde kendisine Leslie Caron eşlik ediyor. Caron aynı zamanda Gigi filminin de başrolünde yer alıyordu. Orijinali bir bale kompozisyonu olan film, aynı yıl Broadway'de sahnelenip çok beğenilince dönemin müzikal filmler fabrikası MGM tarafından da peliküle aktarıldı.

SPOILER----------------------

Yukarıda da belirttiğim gibi sevgi-emek ikileminden dem vuran hikaye yapısında bu kez bir kadın, iki erkek değil iki ayrı çift bulunuyor. Bir tarafta beş parasız Amerikalı ressam Jerry ve onun sanatına destek çıkmak isteyen ama aynı zamanda da ona aşık olan Milo var. Öbür tarafta ise nazenin Lise ve onu savaş yıllarında evinde 5 yıl saklayıp savaş bittikten sonra ona aşık olan Henri var. Her iki ilişkide de bir emek söz konusu. Hem de karşılığının ödenmesi epey zor bir emek. Ama hikaye bu iki çiftten Jerry ve Lise'yı buluşturuyor ve ortaya yeni bir aşk çıkıyor. Üstelik de Henri ve Lise evlenmek üzereyken. Finalde Jerry ve Lise kavuşurken Milo ve Henri durumu kabullenmekten başka bir şey yapamıyor. (Bu eğer bir yerli film olsaydı kesinlikle Milo ve Henri de birbirlerine aşık olurlardı ve mutlu sonla biterdi.)

Selvi Boylum Al Yazmalım, emekten yana bir çizgide seyreden ve argümanının altyapısını sağlamca dolduran bir filmdi. An American In Paris ise sevgiden yana tavır alıyor ve izleyiciyi soru işaretleriyle bırakıyor. Savaş yıllarında canı pahasına Lise'yı koruyan Henri ve Jerry'ye emek harcamış ve harcayacak olan Milo'nun duyguları nasıl karşılık bulunacak, adalet ne olacak soruları cevaplanmıyor. Ki bu açıdan da gerçekçi bir yapısı var filmin. Çünkü gerçek hayat da zaten aynen böyle gidiyor. Çoğu zaman sevgi galip geliyor ve iki ulvi duygunun çarpışmasında mutlaka üzücü bir final yaşanıyor.

SPOILER---------------------

An American In Paris, son 16 dakikasını tamamen dansa ayıran bir film. Dans ve müzikal koreografi konusunda bir uzman ya da en azından az buçuk fikri olmayan biri olduğum için bu kısmın kalitesi hakkında pek söz edemeyeceğim. Her ne kadar göze hoş gelen bir bölüm olsa da benim gibi müzikallerle arası hiç iyi olmayan biri için büyük bir önem arz etmedi. Ama müzikal-severler herhalde bu sahnede büyük bir keyif yaşayacaklardır.

1951 Oscar'larında A Place In The Sun filmi de tıpkı An American In Paris gibi 6 ödül kazandı. Üstelik yönetmen ödülü de bu filmle George Stevens'a gitti. A Streetcar Named Desire/Arzu Tramvayı ise oyunculuk Oscar'larını aktör kategorisi haricinde bloke etti. Ama yine de büyük ödül, diğer ödülleri tamamen teknik kategorilerden çıkma An American In Paris'e gitti ve müzikallerin Oscar serüveni kaldığı yerden başladı.

İlginç Bilgi: Film, baştan sona Paris'te geçse de 2 sahnesi haricinde tamamen stüdyoda çekildi. Bu açıdan son derece başarılı bir set dekorasyonu çalışması olduğunu söyleyebilirim.


Kişisel bir son not ekleyeceğim. Daha önce izlememiş olduğum en iyi film Oscar ödüllü bazı filmleri sondan başa doğru izlemeye başladığım süreçte 1980'den 1950'ye kadar geldim. 1968'deki Oliver!/Masum Melekler'den bu yana karşıma sürekli müzikaller çıktı. Bu süreçte tam 6 adet müzikal film izledim. Gigi faciası haricinde büyük bir keyifsizlik yaşadığım söylenemez ama Oliver! ve The Sound Of Music/Neşeli Günler, bütün müzikaller kötüdür gibi (aslında tam olarak böyle değil ama mübalağalı anlatım burada yerinde olacaktır) olumsuz fikrimi ortadan kaldırdı. Her iki filmin de ilgili eleştiri yazılarında haklarını verdiğimi düşünüyorum. West Side Story/Batı Yakası Hikayesi ve An American In Paris ile zaman çok da kötü geçmedi. My Fair Lady/Benim Tatlı Meleğim de Gigi kadar olmasa da bunalttı beni. Rap müzikten hiç hoşlanmayan birinin devamlı rap çalan bir kafede 3 saat geçirmesi gibi bir durumdu benimki. Ama ilk iki film, sağolsun, sinemanın bu türünden de başyapıtlar çıkabileceğini öğretti bana. Yine de Awaara/Avare gibi ya da bilumum yerli arabesk ve popüler filmler gibi müzikal değil de "müzikli" filmleri müzikale tercih edebileceğimi söyleyebilirim. Şimdi önümde duran Oscar serisinde uzun bir zaman müzikal filmlerle haşır neşir olmayacağım. Bu yüzden gönül rahatlığıyla şunu yazmak istiyorum:

THE END


25 Temmuz 2010 Pazar

SPEED/HIZ TUZAĞI (1994)

Yönetmen: Jan de Bont
Oyuncular: Keanu Reeves, Sandra Bullock
Oscar: 2 ödül (Ses Kurgusu Efekti- Stephen Hunter Flick, Ses-Gregg Landaker), 1 adaylık (Kurgu- John Wright)
IMDB Puanı: 7,2/10
Puan: 9/10

John McTiernan ilk Die Hard/Zor Ölüm filmini çektiğinde Jan de Bont deneyimli bir görüntü yönetmeniydi. 1965 yılından beri sinematograf olan De Bont, genellikle aksiyon filmlerinde çalıştı. Die Hard ise onun zirvesi oldu. Sinema eleştirmenleri film için McTiernan'a övgüler yağdırdığı kadar De Bont'a da aynı övgülerde bulundu. 1992 yılında bir başka hit aksiyon filmi, Lethal Weapon 3/Cehennem Silahı 3'ün de görüntü yönetmenliğini yaptıktan sonra sıra film yönetmeye geldi.

Jan de Bont ilk kez rejisör koltuğuna Speed filminde oturdu ve ortaya harika bir iş çıkarttı. Yukarıda bahsettiğim iki seri film haricinde Amerikan sineması böylesi bir aksiyon filmine pek tanık olmamıştı. Kısaca, sürekli hareket halinde olması gereken bir otobüse uzaktan kumandalı bomba bağlanırsa neler olur konusu üzerine kurulan film, ana kahramanların başını belaya sokacak onlarca detayı da biraraya getiriyor ve 2 saate yakın süreyi rölativite kavramına adeta örnek diye sunuyordu. Sandra Bullock'un esas kız rolüyle yer aldığı film, bombacı rolünde, geçen ay kaybettiğimiz Dennis Hopper'ı da ağırladı. Metro sahnesiyle gereğinden fazla uzatılması ve elbette böyle bir filmde yüzlercesine rastlanacak film hataları dışında dört başı mamur filmin devamı da yine Jan de Bont tarafından çekildi ve Sandra Bullock bu filmde de yer aldı. Fakat başroldeki Keanu Reeves doğru bir hamle yaparak filmde oynamayı reddetti.

İlginç Bilgi: Speed, Sandra Bullock'a popülarite kazandıran ilk filmidir.

BUNU BİLİYOR MUYDUNUZ?

Blogumuzda bir yenilik daha! Bundan böyle sağ tarafta aylık arşivin (Evrak-ı Metruke) altında sıklıkla güncellenmek üzere bir köşe daha göreceksiniz. Bunu Biliyor muydunuz? isimli bu köşede yalnızca sinema içerikli trivia bilgilerine rastlayacaksınız. Sinematik bilgi dağarcığımıza yeni bilgiler ekleyeceğimiz bu köşeyi beğeneceğinizi umuyorum.

24 Temmuz 2010 Cumartesi

THE SIEGE/KUŞATMA (1998)

Yönetmen: Edward Zwick
Oyuncular: Denzel Washington, Annette Bening, Bruce Willis
IMDB Puanı: 6,1/10
Puan: 7/10

Edward Zwick, çektiği bir avuç filmle "Amerikalı olmak" mevhumunu bir tez konusuymuşçasına işleyen bir yönetmen. İlk profesyonel filmi olan Glory/Zafer'de siyahilerden oluşan bir ordu birliği üzerinden Amerikan popülasyonunu işlemeye başlayan yönetmen, The Last Samurai/Son Samuray'la da uluslararası tanınırlığını başlatmıştı. Uluslararası terör, kaçakçılık ve diğer suçlar üzerinde de epey söyleyeceği olan yönetmen, Blood Diamond/Kanlı Elmas filmiyle de ülkemizde alkışlanmıştı. Zwick'in Courage Under Fire/Ateş Altında Cesaret gibi işi fanatizme döktüğü ya da Legends Of The Fall/İhtiras Rüzgarları gibi Brad Pitt ve Anthony Hopkins'in popülaritesinden faydalanmaya çalıştığı çöp filmini dışarıda bırakırsak The Siege en az sevilen filmi oldu. Oysa işlediği Arap terörü ve New York'ta panik temasıyla daha 11 Eylül olaylarının gerçekleşmesine 3 yıl varken neredeyse bire bir tutan bir öykü anlattı.

The Siege, çok önemli bir şeyhin Amerikan ordusu ve CIA tarafından alıkonulmasından sonra New York'ta ardı ardına patlayan bombalar ve gelişen Arap terörü üzerine ordunun duruma el koyup sıkı yönetime gitmesini ve New York'ta apayrı bir terör estirmesini anlatıyor. Film, bu açıdan anti-militarist öğeleri özgün bir çağrışım yöntemiyle kullanıyor fakat diğer yandan da geleneksel Amerikan politikasını bir çözüm olarak gösterebiliyor. Sorunun kaynağını yalnızca ırk ve renk ayrımında gören hikaye ABD hükümetinin dış ilişkilerini sorgulama konusunu teğet geçiyor.

Filmin gözle görülür kusurları ve senaryo boşlukları da fazlasıyla sırıtıyor. Özellikle pizzacı sahnesine giden yolda ilgili hücrenin nasıl keşfedildiğine dair bir bilgi göremiyoruz. 20-30 kişiden oluşan FBI birliğinin ordunun en önemli karargahına elini kolunu sallayarak girmesiyse son derece komik görünüyor. Öte yandan Elise karakterinin içi bulmacalarla dolduruluyor ama son tahlilde o bulmacalar çözülmemiş ya da yanlış çözülmüş bir kare bulmaca örneği gibi bırakılıyor. Buna karşın otobüs sahnesi ve hücre baskınları, ayrıca New York sokaklarına konuşlanmış ordu birlikleri ustaca çekilmiş. Filmin temposunun da oldukça yüksek olduğunu eklemeli.

İlginç Bilgi: The Siege, Denzel Washington ve Edward Zwick'in (Glory ve Courage Under Fire'dan sonra) birlikte çalıştıkları 3. film.

THE AFRICAN QUEEN/AFRİKA KRALİÇESİ (1951)

Yönetmen: John Huston
Oyuncular: Humphrey Bogart, Katharine Hepburn
Oscar: 1 ödül (Aktör), 3 adaylık (Yönetmen, Aktrist, Senaryo-James Agee)
IMDB Puanı: 8,1/10
Puan: 5/10

Abartılmış (overrated) filmler yalnızca günümüz sinemasına özgü değil. Klasik sinemada da değeri gereğinden fazla abartılmış filmler vardır. Kanımca çok kısa bir bölümü hariç tamamen iki kişinin oynadığı bir film, yalnızca güçlü oyunculukları için devasa bir etki yaratmamalı. Üstelik, klasik sinema döneminde zaten kötü oyuncu diye bir şeye rastlamak pek mümkün değil. Yine de Humphrey Bogart'ın diğer rollerine nispeten ilk defa karizmatik ya da hırslı bir jönü oynamadığını görmek, hem de bu rolünü çok iyi bir perfrormansla göstermesine şahit olmak olumlu şüphesiz. Pekçokları için (benim katılmadığım bir durum) sinema tarihinin en iyi aktristi olarak görülen Katharine Hepburn'ün de Bogart'tan aşağı kalır yanı yok.

Alt metin olarak faşizme ya da emperyalist güçlere karşı birlik olunması gerekliliği savını içeren Afrika Kraliçesi bu temayı savaş ortamında ama savaşın aktif etkilerini pek yansıtmadan işliyor. Birinci Savaş zamanında Belçika Kongosu'nda geçen hikaye, aynı zamanda bir yol öyküsü olarak insanın doğaya karşı savaşını, milletlerin savaşlarına paralelliyor. Filmin en kötü özelliği ise montaj olduğu çok belli olan yağmur, akıntı ve patlama sahneleri. Özellikle mantıksız finali bugünden bakıldığında oldukça amatörce görünüyor.

Sonradan, Indiana Jones serisi de dahil olmak üzere birçok macera filmine yerleşecek olan geçimsiz çiftin zoraki yolculuğu temasının öncülerinden olan film, kendisinden ziyade çekimler esnasında John Huston'ın yarattığı zorluklarla da hatırlanabilir. Hatta Katharine Hepburn bu konuda The Making Of The African Queen Or How I Went To Africa With Bogart, Bacall And Huston And Almost Lost My Mind/Afrika Kraliçesi'nin Yapımı veya Bogart, Bacall ve Huston'la Afrika'ya Nasıl Gittim ve Nasıl Aklımı Kaçırıyordum isimli bir kitap bile yazdı.



John Huston'ın, çekimler başlamadan Afrika'da bir fil avlamak istediği için ekibe ne zorluklar yaşattığına dair bir kitap da Peter Veitrel tarafından yazıldı. White Hunter Black Heart/Beyaz Avcı Kara Yürek isimli bu kitabın aynı adlı kaliteli bir film versiyonu da Clint Eastwood tarafından çekildi.

İlginç Bilgi: Filmde nehirde geçen çoğu sahne Dalyan'da çekildi.

22 Temmuz 2010 Perşembe

12 ANGRY MEN/12 ÖFKELİ ADAM (1957) - 10 PUANLIK FİLMLER

Yönetmen: Sidney Lumet
Oyuncular: Henry Fonda, Lee J. Cobb
Oscar: 3 adaylık (Film, Yönetmen, Senaryo- Reginald Rose)
IMDB Puanı: 8,9/10
Puan: 10/10

Aşağıdaki yazı, daha evvel tarafımca yazıldı ve KadriKarahan sitesindeki köşem, Sinestar'da yayınlandı. Bugün yeniden izlediğim film hakkında aşağıdaki yazının yeterli olmadığının farkına vardım. Önümüzdeki dönemde Psycho/Sapık filmiyle açtığım Otopsi serisinin 2. filmi olarak 12 Angry Men'i inceleyeceğim.

-----------------------------------------------------

SİNE-NOT:


-12 Angry Men/12 Kızgın Adam, Sidney Lumet’nin ilk çıkış yaptığı filmidir. Usta yönetmen bu filmden önce yalnızca televizyon için bazı projelere imza attı. 1970’lerin ortalarında Serpico, Dog Day Afternoon/Köpeklerin Günü ve Network/Şebeke gibi üç büyük filmi çeken yönetmen Sidney Lumet’ye 12 Kızgın Adam’ı çekmesi için teklif filmin başrolünde de oynayan Henry Fonda’dan gelmiş. Fonda, Reginald Rose’a ait olan bu piyesi sahnede görmüş, çok beğenmiş ve filme de almak istemiş ve Lumet’nin kapısını çalmış. Bu açıdan bakıldığında filmin ana noktalarında yönetmen-yazar-oyuncu/yapımcı üçlüsünün durduğunu ve ortak fikrin de bu filmi klasikleştiren öğelerin başında geldiğini varsayabiliriz.

-12 Kızgın Adam’ın en bilinen özelliği dünyanın en ucuza çekilen filmlerden birisi olması. Yalnızca 340.000 dolara mal olan film için bu parayı bile fazla bulabiliriz aslında. Çünkü film, baştan sona tek odada 12 adamın konuşmalarını içermesi bakımından pek de maliyetli bir yapım gibi gözükmüyor. İşin ironik yanı bu ucuz filme para yatıranların film gösterime girdikten sonra gelen başarıdan bir anda zengin olmasında yatıyor. 12 Kızgın Adam, geçen yıl da 50. özel yılına ait bir DVD ile evlerimize yeniden girdi. Bu baskı Türkiye’de çıkmasa da alternatif baskılarla bu klasiği izleme şansına sahibiz.

-Film, başındaki 1 dakikalık mahkeme salonu ve sondaki 2 dakikalık adliye önü sahnelerinin haricinde tamamen tek odada geçiyor. 18 yaşında, babasını öldürmekten sanık bir gencin cezası hakkında son kararı verecek olan birbirinden farklı 12 kişinin konuyu tartıştığı jüri odasında geçen film, tek mekanlı filmlerin en güzel örneği olarak gösteriliyor. Film ilerleyip tartışmalar hararetlendikçe odanın daha da darlaştırılması ve klostrofobik etki vermesi tamamen görüntü yönetmeni Boris Kaufman’ın becerisi. Zaten Kaufman da bu filmden sonra aranılan sinematograflardan birisi olup çıkıveriyor.

-Filmde hiç kadın oyuncu yer almıyor. Yalnızca filmin ilk planında tamamen önemsiz bir kadın görüyoruz koridorda. Bunun haricinde ana kadroda hiç kadının bulunmadığı ender filmlerden. Bunun sebebi ise o yıllarda Amerikan mahkemelerinde kadın jüri bulundurmanın yasak olması.

-Filmin çok iyi bir oyuncu kadrosu var. Sağduyulu ve soğukkanlı mimar jüri üyesi rolünde Henry Fonda tüm yeteneğini konuştururken kendisinin tam karşıtı konumundaki Lee J. Cobb da ondan aşağı kalmayan oyunuyla adeta rol çalıyor. Cobb, bu filmden 3 yıl önceki On The Waterfront/Rıhtımlar Üzerinde’deki performansıyla da alkış almıştı zaten. Filmin sürpriz oyuncularından birisi de 7 numaralı jüri üyesi rolünde Jack Warden. Warden’ı bu filmden tam 22 yıl sonra bir başka adalet eleştirisi olan … And Justice For All/Adalet Herkes İçin filminde bu kez hakim rolünde izliyoruz. Jüri başkanı ve aynı zamanda 1 numaralı jüri üyesi rolündeki Martin Balsam ise filmden 3 yıl sonra Alfred Hitchcock’un Psycho/Sapık filminde dedektif rolünü oynamıştı hatırlarsanız. Kendisini aynı zamanda Martin Scorsese’nin yeniden çevrimi olan Cape Fear/Korku Burnu’ndan da hatırlayabiliriz. Diğer oyuncular arasında sinema dünyasında büyük isim yapmış başka bir örnek yok ama onlar da çeşitli karakter ve mesleklerdeki jüri üyesi rollerinde oldukça başarılı.

-12 Kızgın Adam’ın çekildiği yıl olan 1957, aynı zamanda The Bridge On The River Kwai/Kwai Köprüsü’nün de çekildiği yıldır. Bu yüzden de film, Oscar törenlerinde bir başarı elde edememiştir. Film, en iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi senaryo dallarında 3 adaylıkta kalmıştır. Henry Fonda ise BAFTA ödüllerinden en iyi yabancı oyuncu ödülünü kazanmıştır. Altın Küre’den de adaylıklarla dönen bu klasik filmin aldığı en önemli ödül Berlin’de verilen Altın Ayı olmuştur.

-Filmin 1997 yılında William Friedkin tarafından televizyon için çevrilmiş bir yeniden uyarlaması ve bir de 12 adında bir Rus uyarlaması mevcuttur

SİNE-SPOİLER: (Dikkat! Bu bölüm filmi henüz izlemeyenler için uygun değildir)

-Film, alışılagelen mahkeme filmlerinden çeşitli özellikleriyle ayrılıyor. Hemen tüm adalet temalı filmler mahkeme salonları ya da koridorlarında geçerken bu film jüri odasında geçiyor ve bir dolu filmde edilgen bir pozisyona sokulan jüri üyelerini adaletin karar mekanizmasında ölümcül değerde gösterebilen bir yapıta dönüştürüyor. Babasını öldürdüğü düşünülen ve filmin sonunda bile suçlu mu suçsuz mu olduğu kesinlik kazanamayan çocuğu elektrikli sandalyeye göndermek konusunda istekli jüri üyeleriyle şüpheyi, kesinlik kazanmadığı sürece pozitif kararlar için kullanmayı ilke edinen jüri üyelerinin maçı gibi bir anlamda. Başlangıçta yalnızca 8 numaranın suçsuz oy verdiğini gördüğümüzde izleyici olarak gelişmeleri merak etmemiz sağlanıyor. Çünkü aslında seyirci olarak bizler de birer jüri üyesi haline geliyoruz. Mahkeme sekansının gösterilmemesi, suçla ilgili tüm bilgileri jürinin konuşmalarından edinmemiz bizi de konu hakkında suçlu ya da suçsuz kararı vermeye itiyor.

-Filmde kullanılan en değerli temanın önyargı teması olduğunu görüyoruz. Buna geçmeden önce tüm jüri üyelerinin başat özelliklerine bakalım:

1 nolu jüri: Jüri başkanı, basketbol koçu, film boyunca kararını şekillendiren hiçbir unsuru öğrenemiyoruz. Oyunu değiştiren sondan bir önceki gruba dahil

2 nolu jüri: Banka çalışanı, pısırık bir karakteri var. İnce sesiyle jürinin en etkisiz elemanlarından biri olsa da tartışmanın ortalarında oyunu suçsuza çevirebiliyor.

3 nolu jüri: 12 kızgın adamın en kızgını. Sıfırdan başlayıp yükselen bir tüccar. Sanıkla aynı yaştaki oğluyla kavga etmiş ve oğlu kendisini dövmüş. Tüm kararlarını bu şekillendiriyor. En son suçsuz oyu veren kişi.

4 nolu jüri: Bir borsa broker’ı. Bütün tartışmalar boyunca neredeyse hiç terlemeyecek kadar soğuk bir adam. Yanlış karar verme yolunda ilerlese de bunu en azından mantığıyla yapmaya çalışıyor.

5 nolu jüri: Mesleği belirsiz. Bir varoş çocuğu. Bu açıdan sanıkla benzerlik taşıyor. Oyunu en çabuk değiştirenlerden

6 nolu jüri: Boyacı ustası. Tartışmalara hiç katılmıyor. Yalnızca düşünceli tavır sergiliyor. 3 nolu jürinin önünde sertliğiyle duran tek kişi.

7 nolu jüri: Pazarlamacı. Beyzbol fanatiği. Maça yetişme düşüncesiyle hareket edip sabırsız bir karakter çiziyor.

8 nolu jüri: Mimar, Esas kişi. Başlangıçta suçsuz oyu kullanan tek üye. Jürinin en mantıklı adamı

9 nolu jüri: Mesleği belirsiz. Jürinin en yaşlısı ama en dikkatlisi. Zekasıyla 8 numaraya en yakın kişi.

10 nolu jüri: İşletme patronu, Jürinin en cahili olarak görünüyor. Konunun tartışılması bile sinirlerini bozuyor. 3 numaradan sonra en son suçsuz oyu kullanan kişi.

11 nolu jüri: Saat ustası. Orta Avrupa göçmeni. 4 ve 6 numaralı jüri üyelerinin birleşimi. Adalete inanıyor.

12 nolu jüri: Reklamcı, Dikkatsiz ve aktif görüntüsünün içerisindeki pasifizmi devamlı surette sergiliyor. Kararı iki kez değişen tek jüri üyesi.

Gördüğünüz gibi 12 adamın 12’si de birbirinden farklı kişiliklere sahip. Aynı davanın jüri üyeliği haricinde hiçbir ortak paydaları yok. Aynı meslekten bile değiller. Dolayısıyla bir takım olamıyorlar. Ama biri hariç tamamı daha ilk oylamada çocuğu suçlu kabul edebiliyor. Bu ilk oylama “önyargı”nın ilk ifşası. 8 numaralı jüri üyesi olmasa çocuğun geleceği hiç tartışılmadan ölüme mahkum edilecek.

-8 numaralı jüri üyesi yani Henry Fonda (filmin sonunda adının Davis olduğunu öğreniyoruz) mahkemede sunulan tüm delillere şüpheyle bakıyor. Hepsi birbirinden kesinmiş gibi gözüken tanık soruşturmaları ve delillerde birer kara nokta arıyor. Onun bu isteği de zaten sırayla tüm jüri üyelerini etkileyebiliyor. Kararını ilk değiştiren 9 numaralı yaşlı üyenin de desteğiyle kanıtları bir bir yok ediyor. Özellikle bıçak konusunda iki kanunu birden çiğnemesine rağmen bunu yapıyor. Sustalı bıçağın yasak olduğunu bilmesine rağmen çocuğun suçu konusunda emin olabilmek için cinayet bıçağının aynısından satın alıyor. Bunu yaparak da zaten jürinin olay hakkında soruşturma ve inceleme yapması yasağını da çiğnemiş oluyor. Kendisinin tam karşı konumunda 3 numaralı jüri üyesi bulunuyor. Lee J. Cobb’un metodik oyunculuğunun aidiyetinde harika bir tez-antitez çatışması yaşanıyor. Fakat bu karşıtlık mantık sürecinden ziyade filme de adını veren “kızgınlık” konusunda ilerliyor daha çok.

-1 numaralı jüri başkanının tam karşısına 7 numaralı aceleci ve gideceği maçtan başka bir şey düşünmeyen Jack Warden karakterinin oturtulması da bir başka zekice numara. İyice dikkat ettiğinizde kararlarını suçludan suçsuza çevirme sebebi en muğlak olan üyelerin yalnızca bu iki kişi olduğunu görebiliyorsunuz. Ayrıca jüriyi tartışmanın dışına taşırmadan idare etmeye çalışan Martin Balsam’ın 1 numarası ile Jack Warden’ın odadaki sıcaktan bile en fazla bunalan 7 numarası da oturma planında birbirinin tam karşıtı olarak görülüyor.

-Oturma planında masanın uzun kesitlerinde karşı karşıya bulunan herkesin birbirine karakter olarak yakınlığını gözleyebiliyoruz. Bu da bize alengirli suç filmleri yapmadan da zekanın muhteşem ürünlerini sinemada görebileceğimizi bir kez daha kanıtlıyor.

-Önyargının neredeyse distopik bir evrenin oturmuş şablonu haline gelen değer yargılarının içinde bunalan ve odanın içinden ziyade kendi beyinlerine sıkışan tiplemelerin ruh halini hava şartları bile yansıtabiliyor. Suçlu-suçsuz oylaması 11-1 durumundayken bayıltıcı bir sıcak üyeleri zor durumda bırakıyor. Klima bile bozuktur o sırada. Fakat oylama 6-6 berabere duruma geldikten sonra yavaş yavaş rahatlatıcı bir yağmur başlar. Kilidindeki bir sorundan dolayı açılmayan pencere bile açılır ve klima kendiliğinden çalışmaya başlar. Rahatlayan ve serinleyen aslında jüri değil sanık çocuğun kendisidir bir manada.

-Filmin alt-metninde hava şartları ve oturma planı haricinde etken olan bir başka öğe de jüri üyelerinin giysileridir. Bu noktada film boyunca karakterlerin ceketlerini hangi anlarda çıkardıkları dikkatle izlenmeli. 8 numaralı jürinin ceketini pek çıkarmadığını görüyoruz. 3 numara ise ceketi en erken çıkaranlardan. Burada ceket objesinin üyelerin ön yargılarına benzetildiğini düşünebiliriz. Bu noktadan hareketle filmin sonunda jüri dağılırken 8 numaranın, 3 numaranın ceketini kendi elleriyle giydirmesi de onu önyargılarından kurtarmak için verilen çabanın bir sonucu gibi duruyor.

SİNE-SAHNE:

ADLİYE’DEN ÇIKIŞ: Tüm tartışmalar yapılır, çocuk suçsuz bulunur ve jüri üyeleri birer birer binayı terk ederler. Bu terk ediş esnasında kameraya üç jüri üyesi takılır. İlki 3 numaralı jüri üyesidir. Doğru kararı vermiştir ama bu kararı verene kadar da çok yorulmuştur. Adımları yavaştır. Sonrasında 8 ve 9 nolu jüri üyelerini görürüz. Her ikisinin de yüzü gülmektedir. 9 numaralı jüri gelip 8 numaraya adını sorar. Çünkü bütün o tartışmalar boyunca hiç kimsenin adı geçmemiştir. Birbirlerine “hey sen” ya da “oradaki” vb. şekillerde seslenirler jüri üyeleri. Üyelerin isimlerinin kullanılmaması onların karar aşamalarını tam olarak bitirmemelerinden kaynaklanır. Bir isme sahip olmak, filmde o ismi de hak etmeyi gerektirir. İşte bu son sahnede suçlunun kurtulması için ilk çaba gösteren 8 ve 9 numara isimlerine kavuşurlar. Bu bir anlamda kendi iç özgürlüklerine kavuştukları anlamına da gelir. Öte yandan 3 numara ise oğluna olan kızgınlığının etkisini son anda müthiş bir performansla üzerinden atsa da onun özgürlüğü ancak yorgun bir özgürlük olmuştur.

SİNE-STAR:

LEE J. COBB (3 numaralı jüri üyesi rolünde oyuncu)

Cobb’un sinema tecrübesi 1934 yılından 1976 yılına kadar sürmüş. Erken yaşta ölen sanatçı yaşamının son yılına kadar sinemanın içinde kalabilmiş. 12 Kızgın Adam’ın en iyi oyuncusu olan aktörün en büyük başarısı Rıhtımlar Üzerinde filmindeki Oscar adaylığı. Kendisi ayrıca 1958’de The Brothers Karamazov rolüyle de Oscar’a aday olmuş. Parlak yıllarını 1950’lerde yaşayan büyük oyuncunun bugüne kadar gelen rollerinden biri de The Exorcist/Şeytan’daki dedektif rolü.

SİNE-REPLİK:

-3 nolu jüri, 8 nolu jüriye: “Bir adam diğerine “seni öldüreceğim” demişse tek bir niyeti vardır o da öldürmek”
-8 nolu jüri, 3 nolu jüriye: “Sen bir sadist ve halk düşmanısın”
-3 nolu jüri, 8 nolu jüriye: “Seni öldüreceğim”

FROM HERE TO ETERNITY/İNSANLAR YAŞADIKÇA (1953) - OSCAR ÖDÜLLÜ FİLMLER

Yönetmen: Fred Zinnemann
Oyuncular: Burt Lancaster, Montgomery Clift, Donna Reed, Deborah Kerr, Frank Sinatra
Oscar: 8 ödül (Film, Yönetmen, Yrd. Aktör- Frank Sinatra, Yrd. Aktrist- Donna Reed, Senaryo- Daniel Taradash, Grt. Yönetmeni- Burnett Guffey, Kurgu- William A. Lyon, Ses- John P. Livadary) 5 adaylık (Aktör(2)- Montgomery Clift, Burt Lancaster, Aktrist- Deborah Kerr, Müzik- Morris Stoloff, Kostüm- Jean Louis)
IMDB Puanı: 7,9/10
Puan: 7/10

Hollywood'u klasik döneminde Avrupa'daki savaştan kaçıp gelenler, ya da Büyük Buhran'dan hemen sonra Amerika Birleşik Devletleri'ne göç edenler ihya etmiştir. Stüdyo patronlarının da çoğu Avrupa kökenleridir. İşin sanatsal kısmını inşa edenlerse bahsettiğim göçmenlerdir. Howard Hawks gibi çok az "yerli" yönetmenin yanı sıra Hitchcock, Wilder, Chaplin, Capra gibi üstadlar sinemanın bu en büyülü döneminde tepe noktasında yer aldılar. Bu isimlerden biri de Fred Zinnemann'dı. 1952'deki High Noon/Kahraman Şerif'i Amerika'nın demokratik altyapısını oymaya başlayan Komünizm korkusuna bir eleştiri olarak çekip westernlerden de politik sinema yapılabileceğini gösteren, dönemdaşı Capra gibi onurlu insanın ve demokrasinin, kurtuluşun yegane çözümü olduğunu fark ettiren dehalardan biri de Zinneman'dı. 1966 yılındaki başyapıtı A Man For All Seasons/Her Devrin Adamı gibi bir filmle de gelişen ve bir türlü sonlanamayan Vietnam savaşını, İngiliz kraliyet döneminden bir başka hikayeyle paralelleştirdiğinde bu dehanın önünde tüm sinemaseverler saygıyla eğilmiştir.

High Noon'un Şerif Will Kane'i, A Man For All Seasons'ın Thomas More'u gibi onurlu ve demokrasi yanlısı, fikirlerinin varlığı için hayatından bile vazgeçen ideal önder tipi, Zinnemann'ın High Noon'dan sonraki en bilinen filmi olan From Here To Eternity'ye de yansıdı. Hikaye, bir erin ABD'nin başka bir bölgesindeki başborazancılık görevinden vazgeçip Pearl Harbor'ın da yer aldığı Hawai'deki askeri birliğe nakliyle başlar. Er Prewitt, torpille başborazancılığın elinden alınıp başkasına verilmesine karşı çıkar ve daha zor görevler üstleneceği bu yeni birliğe nakledilir. Burada da yalnızca rütbesini yükseltmeyi amaç edinmiş bölük komutanı, kendisinden boks takımına girmesini ister. Onun kazanacağı maçlar sayesinde binbaşı olacaktır. Ama Prewitt reddeder. Bundan sonrası Prewitt için hiç iyi olmayacaktır. Üstelik bir de bar kızına aşık olmuştur. Öte yandan bölüğünde kendisini anlayan yalnızca iki kişi çıkar. Birisi kendisi gibi er olan İtalyan kökenli Maggio (Frank Sinatra) diğeri de başka bir aşk belasına girmiş olan astsubay Warden'dır. (Burt Lancester)

From Here To Eternity, dönemine göre başyapıta yakın bir filmdir. Son 15 dakikaya sığdırılan ve gerçek görüntülerden elde edilen Pearl Harbor baskını sahnelerindeki kurgu ve alan genişliği örnekleri, militarizme getirilmiş usturuplu ama yoğun eleştiri ve erkeklerin ortak yaşantısına aşkın girmesiyle nelerin değişebileceğini gösteren senaryosu filmi Oscar'a götürmüştür. Ama hepsinden önemlisi filmdeki oyunculuklardır. O yıllar için henüz acemi sayılabilecek Lancester ve Sinatra, harika oyunculuklar çıkarmış, Montgomery Clift, hayatının en zor dönemlerinin başına denk gelen bu film için klasik Amerikan sinemasının zirvelerinden birini göstermiştir. It's A Wonderful Life/Şahane Hayat'tan tanıdığımız Donna Reed, bu filmle Oscar'ına kavuşmuş, Deborah Kerr göründüğü her sahnede siyah-beyaz ekrana şehvet doldurmuştur. Kerr ile Lancester'in sahildeki öpüşme sahnesi tüm zamanların en iyi 25 öpüşme sahnesininin soruşturulduğu AFI kayıtlarında 5. sırada yer almıştır.

İlginç Bilgi: Frank Sinatra'nın bu filmde rol almak için yapımcısından adeta iş dilendiği ayyuka çıkmış, en sonunda haftada 1000 dolar gibi çok düşük bir paraya çalışacağını bildirmesiyle işi almıştır. Söylentilere göre Sinatra'nın rolü almasında İtalyan mafya ailesi Bonnanolar da etkili olmuştur. Filmden 15 yıl sonra Mario Puzo, The Godfather/Baba romanında bu durumu işlemiş ve Johnny Fontane karakteri üzerinden hem romanda hem de filmde olay hikayeleştirilmiştir. Bu yüzden Sinatra'nın Puzo'ya rastladığı bir lokantada küfür ettiği de Puzo'nun The Godfather Papers/Baba Dosyası kitabında geçer.

21 Temmuz 2010 Çarşamba

MARTY (1955) - OSCAR ÖDÜLLÜ FİLMLER

Yönetmen: Delbert Mann
Oyuncular: Ernest Borgnine, Betsy Blair
Oscar: 4 ödül (Film, Yönetmen, Aktör, Senaryo- Paddy Chayefsky), 4 adayık (Yrd. Aktör- Joe Mantell, Yrd. Aktrist- Betsy Blair, Sanat Yönetimi- Ted Havorth, Grt. Yönetimi- Joseph LaShelle)
IMDB Puanı: 7,7/10
Puan: 3/10

Marty tek başına değerlendirlen bir film olma şansını Oscar alarak kaybeden ironik bir film. Eğer bu film Oscar büyük ödülüne uzanamamış olsaydı aşk filmleri arasında kendince mütevazı bir yerde değerlendirilebilirdi. Oysa Marty hem Oscar hem de Cannes'da Altın Palmiye'yle taçlandırılmış yegane film olmak gibi bir payeyi taşıyor; aynı zamanda sorumluluğunu da elbette. Kısacık hikayesine ve 2 film gününü içeren macerasına rağmen Marty mütevazılıktan kurtulamıyor. Hal böyle olunca da soyluluk nişanına sahip sıradan bir adam gibi duruyor film.

Delbert Mann, televizyon filmleri ve diziler yöneten ve o dünya içinde kendi prestijini yaratmış bir adam. Arada sırada çektiği sinema filmleri ise isimsiz projeler olarak kalmış. Oysa Marty, yönetmenin ilk filmi. Bir ilk filmle Oscar'a uzanma konusunda Robert Redford, Ordinary People/Sıradan İnsanlar'la Oscar alana dek Oscar tarihinde tek olmayı başarabilmiş bir isim ama gerisi gelememiş. 1955 yılının Oscar adayı diğer 4 film de isim yapamamış ve bugüne kadar gelememiş filmler. Cannes'daki adaylar arasında Du Rififi Chez Les Hommes/Rififi, East Of Eden/Cennet Yolu gibi prestijli filmler olmasına rağmen Mann, ödülü götürmüş. Ayrıca Cannes'da Altın Palmiye'ye uzanan ilk Amerikan yapımı olma özelliğini de taşıyor Marty. Fakat ne film ne de yönetmen tüm bu saydığım başarıları daha fazla taşıyamamış. Filmin kaderi de tıpkı filmin baş karakterinin kaderine dönüşmüş. İyi olanı bulmuşken sıkıca kavrayıp almasını bilmiş. Hikayenin geri kalanının bir önemi olmamış.

Marty, gelin-kaynana kavgasını sos olarak kullanıp da Oscar'a uzanmak gibi ilginç ve gülünç bir başarıya da sahip. İtalyan bir aileden gelme, şişman, tıknaz, doğal olarak da kızlarla arası iyi olmayan kasap Marty, 5 küçük kardeşini evlendirmiş, annesiyle yaşayn iyi kalpli bir adam. Etrafındaki aylak arkadaşlarına katlanabilen ve çalıştığı dükkanı satın almak dışında tek derdi evde kalma korkusu olan, hayatı boyunca bir kez bile öpüşememiş Marty, bir gece kaderi kendisininkine benzeyen Clara'yla tanışınca "çirkinler de sever" mottosuna balıklama dalar. Filmin geri kalanı da Marty'nin aşkını onaylama hikayesine dönüşür ve çarçabuk film biter.

Bu film çekilmeden 2 yıl önce aynı yönetmenin aynı senaristle birlikte televizyona aktardığı bir dizi bölümü olan Marty, bu açıdan bir yeniden çevrimdir. Fakat kadro, oyuncular dışında aynı olduğu için tam olarak bir yeniden çevrim sayılmıyor.

İlginç Bilgi: Marty, Oscar tarihinde büyük ödülü almış filmler arasında süresi en kısa (90 dakika) olanıdır. İkinci sıradaki Annie Hall'den sadece 3 dakika daha kısadır.

20 Temmuz 2010 Salı

MIDNIGHT IN THE GARDEN OF GOOD AND EVIL/İYİ VE KÖTÜNÜN BAHÇESİNDE GECEYARISI (1997)

Yönetmen: Clint Eastwood
Oyuncular: Kevin Spacey, John Cusack
IMDB Puanı: 6,5/10
Puan: 6/10

1990 sonrası Clint Eastwood filmleri arasında izlemediğim tek filmdi Midnight... Nihayet bu eksiği de kapatmış oldum. Lakin, bu kapanışı büyük bir haz alarak yaptığım söylenemez. Ülkemizde bahsettiğim dönem için gösterilmeyen tek Clint Eastwood filmi olan Midnight..., ustanın gerçek hayattan alınma bir cinayet hikayesini bir mahkeme gerilimine dönüştürme çabasıydı. Oysa yapıtın uyarlandığı roman, Georgia eyaletinin Savannah kenti üzerinden Amerikan güneyinin eski geleneklerinden kopamadığının bir alegorisi üzerineydi. Anlatılan asıl hikaye bu konunun çeşnisi olması gerekiyordu. Clint Eastwood konunun cinai yönüne daha fazla eğilen bir senaryoya dönüştürmüştü hikayeyi. Üstelik bahsi geçen cinayette de yoğun bir dedektiflik çalışmasına gerek yoktu. Olaylar ortadaydı, yalnızca jürinin sanığı "meşru müdafa" kapsamına alıp almayacağı merak ediliyordu o kadar.

Filmin kendisinden ziyade karakterleri ve oyuncuları ilginçlik taşıyordu. Kevin Spacey, artık tiki haline gelmiş olan sağa sola kafa sallaması haricinde filmi taşıyabilen tek aktördü. John Cusack buradaki rolüyle standartının da altına düşmüştü. Clint Eastwood'un kızı Alison Eastwood, ilk uzun rolünü bu filmle kapmıştı. Güzellik açısından babasının kızı olduğu pek belli olan Alison Eastwood'un tıpkı babası gibi müziğe olan yatkınlığının emareleri de filmdeki bar sahnelerinde bolca görünüyordu. Filmin odak dışı tek karakteri olan travesti bar şarkıcısı ve showgirl Lady Chablis'i bizzat kendisi oynamıştı. Üstelik Chablis, anlatılan dönemde de Savannah'da yaşamış ve cinayet skandalına tanık olmuştu. Filmde hakimi oynayan Sonny Seiler, gerçekte o davada avukat olarak bulunmuştu ve oyunculuk yapmıyordu. Filmdeki avukatın karakter adı da değiştirilmemiş ve Sonny Seiler olarak kalmıştı. İlginç böcek apoletiyle filmde bulunan Geoffrey Lewis daha önce 6 kez Clint Eastwood'la birlikte oyuncu olarak çalışmıştı. Midnight..., ikilinin birlikte çalıştıkları 7. ve son filmi olmuştu.

Eastwood'un aynı yıl çektiği Absolute Power/Mutlak Güç'ün kalitesine bakıp bu filmle karşılaştırınca ortaya, filmin tam olarak kendini bulamadığı sonucuna varabiliriz. Bir güney kasabasının kara büyüyle, 1800'lerden kalma geleneklerle haşır neşir olan halkının çevresinde dönen bir cinayet olayını, yörenin caz sanatçısı "Johnny Mercer'ın yetiştiği ortamı anlatmak" amacıyla filme alırsanız ortaya böyle amacı netleşmemiş bir film çıkıyor. Üstelik Eastwood'un 1990 sonrasında hiç görülmeyen bir özelliğine de ilk ve son defa bu filmde şahit oluyoruz. Filmin ilk 1 saatlik bölümünün aşırı derecede sıkıcı ve tutarsız olması diğer Eastwood filmlerinde hiç rastlamadığımız bir durumdu.

DOUBLE INDEMNITY/ÇİFTE TAZMİNAT (1944) - 10 PUANLIK FİLMLER

Yönetmen: Billy Wilder
Oyuncular: Fred MacMurray, Barbara Stanwyck, Edward G. Robinson
Oscar: 7 adaylık (Film, Yönetmen, Aktrist, Uyr. Senaryo- Raymond Chandler, Grt. Yönetmeni- John F. Seitz, Müzik- Miklos Rozsa, Ses- Loren L. Ryder)
IMDB Puanı: 8,6/10
Puan: 10/10

Nazi mezaliminden kaçıp Hollywood'a sığınan küçük dev adam Billy Wilder, sinemanın harikalar diyarına adım attığında yapımcılar ve yavaş yavaş demirden eldiven haline gelmiş stüdyo patronları tarafından ciddiye alınmamıştı. Ülkesi Avusturya'da 1929'dan beri senaristlik yapmış olan Wilder, Hollywood'da film çekmek istiyordu. 1942 ve 1943'te iki başarısız deneyim yaşadı. Önce The Major And The Minor daha sonra da Five Graves To Cairo/Kahire'nin 5 Gülü filmlerini çekti ama ne izleyicinin ne de eleştirmenlerinin gözüne giremedi. Oysa ikinci filmi 3 teknik dalda Oscar adayı bile olmuştu. Bunun üzerine Wilder, kendi dehasını konuşturacağı ve kendi sinemasal tercihlerini ortaya koyacağı, daha kişisel bir filme yöneldi. James M. Cain'in gerçek hayattan alınıp ufak değişikliklerle yayınlanmış romanı Double Indemnity'yi filme almaya karar verdi.

Double Indemnity, 1940'lar için öylesine karamsar bir "vaka"ydı ki Wilder'ın filmlerde beraber çalıştıkları Charles Brackett bile senarist koltuğunu reddetti. Hikaye, bir kadının zengin kocasını parası için öldürmek amacıyla bir sigorta satıcısını ayartmasını anlatıyordu. Bu açıdan tipik bir hikayeydi ama içeriğinde bir damla bile umut kırıntısı olmayan, neredeyse her karakterin içinde bir kötlülük taşıdığı hikaye, Brackett için "dehşet vericiydi". Brackett henüz farkında olmasa bile film-noir/kara film, bir janr olarak çoktan kök salmaya başlamıştı bile. John Huston, The Maltese Falcon/Malta Şahini'ni çektiğinde, tür dev adımlarını sinema dünyasına çoktan atmıştı. Double Indemnity ise türe olgunluğunu verecek ilk deneyim olacaktı. Üstelik bunu ortaya koyacak kişi de savaşın Avrupa cehennemini yaşayıp gelmiş, insanın içindeki kötüyü çoktan denetlemiş bir kişiydi.

Billy Wilder, dönemin altın senaristlerinden Raymond Chandler'la birlikte romanı filme uyarlamaya başladı. Chandler gibi, sonradan film-noir'a en farklı katkılarda bulunacak bir adam bile Wilder'ın hikayeye kattığı dehşeti kabullenemiyor; ikili sık sık hikayenin belli pasajları için kavga ediyordu. Nihayet ilk taslak ortaya çıktığında, dönemin kara filme en çok destek veren yapım şirketi olan Paramount Pictures, yapıtı filme almaya karar verdi. İlk iş olarak Miklos Rozsa çağırıldı ve filmin hikayesi anlatılarak ondan bir theme istendi. Oyuncu kadrosu belirlemeye sıra geldiğinde ise rolü ilk alan kişi Barbara Stanwyck oldu. Tüm zamanların en iyi femme fatale portresini çizmesi için dönemin vamp kadınlar kontenjanından pek sevilen Stanwyck'le anlaşmaya varıldı. Daha sonra Wilder'ın başyapıtlarından The Apartment/Garsoniyer'de de beraber çalışacağı Fred MacMurray da sigorta satıcısı rolüne alındı. Rolü için anlaşmazlık çıkan tek isim Edward G. Robinson olmuştu. 30'lardaki Little Caesar rolüyle gangster filmlerinin aranan adamı haline gelmiş Robinson'ın hem fiziki hem de oyunculuk bakımından talep yöneticisi Barton Keyes rolüne uygun düşmediği konusunda Wilder'a baskı yapılsa da yönetmen, Robinson'ı kavga dövüş, kadroya almayı başardı.

1950'lerin en tutulan filmlerinden biri olan Sunset Blvd./Sunset Bulvarı'nda Hollywood'da geçen entrikaları yine kara film düzeneğinde anlatan sinemacı, Double Indemnity'de de bir Hollywood hikayesi  anlattı. Vadinin üst kısmında yaşayan zenginlerin konaklarından birinde geçen hikaye sonradan David Lynch'in de cevherini yakaladığı bir suç menbasını betimleyecekti. Double Indemnity'nin en özel yanı hiç şüphesiz bireyin sosyal kurallara aldırış etmesinin sınırlarıyla çıkarlarının sınırını bir ip gibi birleştirmesiydi. 11 yıldır lekesiz bir şekilde işini yapmış olan Walter Neff adındaki sigortacı, Phyllis Dietrichson'ın güzelliğine kapılıp kuralların dışına çıkıyordu. Üstelik hikayedeki ayartıcı yalnızca Phyllis de değildi. Kocanın ilginç bir ölüme kurban gitmesinde alınacak tazminatın iki katına çıkacağını yani çifte tazminat kuralını plana dahil eden de Neff olmuştu. Phyllis ne kadar kötüyse Neff de o kadar kötüydü.

Hollywood'un dahi sinemacılarında sık görülen bir durumdur: seyircinin de kendini kötü hissetmesini, suçluluk duymasını sağlamak. Alfred Hitchcock, Psycho/Sapık'da bu konunun üstyapıtını vermişti. Wilder'ın deneyimi de Double Indemnity ile oldu. Normal şartlarda masum bir adamı öldüren bir çifti kişisel olarak kabul edemeyiz. Bu kişilerin cezalarını çekmesini dileriz. Oysa ki filmi izlerken Phyllis-Neff ikilisinin zeki mi zeki, kurnaz mı kurnaz Barton Keyes tarafından yakalanmaması için biz de ekran karşısında ter dökeriz. Cinayet mahallinden ayrılırken çalışmayan arabaya biz de küfrederiz. Wilder da kolay kolay ortaya konamayacak bir başarı sağlamış olur. Özdeşleşmeyi tersine çevirir ve kötüyle özdeşleşiriz. Hatta filmin finalinde Neff'in verdiği karara bile alkış tutarız. Wilder, seyirciyi filmindeki karakterlerle suç ortağı yapmak konusunda eşsizdir.

Gölgelemeden tutun da yakın plandan alınmış parça yansıtmalarına kadar her şey klasik kara film normnundadır bu filmde. Ama özellikle zaten ziyah-beyaz olan filmde ışığı ziyadesiyle cansız tutmak, karanlık bir havada anlatıyı sağlamak filmin karamsar diline ayrı bir canlılık verir.

Filmin baş rolleri MacMurray-Stanwyck ikilisinde olmasına rağmen Edward G. Robinson'ın göründüğü her karede rol çaldığını da eklemeli. Özellikle patronuna intihar istatistikleri konusundaki çıkışmasıyla Robinson gelmiş geçmiş en iyi sahne performanslarından birini çıkartmıştır ki bu sahne oyunculuk açısından da 40'lı yılların günümüze oranla ne kadar kaliteli olduğunun ayrıca kanıtıdır.

Double Indemnity yıllar içinde defalarca taklit edilmiştir. Birçok kara film örneği bu filmden referans almıştır. Özellikle Coen Kardeşler'in Blood Simple./Kansız, Fargo ve The Man Who Wasn't There/Orada Olmayan Adam filmleri Double Indemnity'ye çok şey borçludur. Double Indemnity, üzerinden kaç yıl geçerse geçsin diriliğini sürdürecek kişisel bir kabustur.

18 Temmuz 2010 Pazar

IMDB TOP 3: DEĞİŞİKLİK

Birkaç gün önce, Christopher Nolan'ın son filmi Inception'ın gösterime girer girmez olay olacağına dair bir yazı yazmıştım. Film, önce ilk gösterim gününde 20 milyon dolar hasılat getirerek müthiş bir çıkış yaptı. Box-office listesinin zirvesini ileriki günlerde sallayacağı da açık.

Inception, uzun zamandır IMDB'nin Top 250 listesinde değişmeyen ilk 5 sıraya 2. gününden girdi. İlk 3000 oyu tamamlayana kadar toplam 9.6 ortalamaya sahipti. İkinci gün, Top 250 listesi için ayrı baremde hesaplanan 8,3'lük puanıyla listeye 83. sıradan girdi. Fakat aynı gün bu yeni puanlar yayından kaldırıldı ve eski puanlar gösterilmeye devam etti. Bugünse Top 250 puanı 9'a yükselen film, aynı puana sahip The Godfather Part 2/Baba 2'yi de aşarak 3. sıraya çıktı. Neredeyse 1,5 yıldır listenin ilk 5 sırası hiç değişmemişti. Bu yaz 2,5 yıl önceki bir başka Nolan filmi olan The Dark Knight/Kara Şovalye'nin listede yarattığı depremin bir yenisi yaşayacağız gibi. Geçtiğimiz haftalarda 6. sıraya kadar yükselen Toy Story 3/Oyuncak Hikayesi 3 listenin 5-10. sıraları arasında değişiklik yaratmıştı, şimdi ilk 3'te de canlanmalar görülecek gibi. Bu hafta Toy Story 3, Schindler's List/Schindler'in Listesi tarafından yeniden geçilerek 7. sıraya düştü. Eğer Inception, Top 250 ortalamasını 9.1'e yükseltirse 1. ve 2. sıradaki The Shawshank Redemption/Esaretin Bedeli ve The Godfather/Baba'nın da koltuğu sallanmış olacak. Bu değişiklikler sonrası, Star Wars 5: The Empire Strikes Back/Yıldız Savaşları 5: İmparator, Top 10'dan çıktı.

Bu arada The Shawshank Redemption, 500.000 oyun üstüne çıkan ilk film oldu.

Sonradan ekleme: Inception, liste ortalama puanını 9,1'e çıkartıp ilk 2'deki filmlerin puanına ortak oldu.

17 Temmuz 2010 Cumartesi

JEAN-CHRISTOPHE GRANGE - LE SERMENT DES LIMBES/ŞEYTAN YEMİNİ (2007)

Bir klişe vardır. Kaybettiğiniz bir eşyanızı uzun süredir bulamıyorsanız, muhtemelen gözünüzün önüne değil de kuytu köşelere baktığınız içindir. Polisiye gizem öykülerinde Avrupa'nın en iyi yazarlarından biri olan Jean-Christophe Grange, 6. romanında biraz da bu klişeden hareketle bir araştırma labirenti çiziyor. Kitabın her karakteri, her yere bakıyor, her kuytu köşeye iniyor fakat önüne bakmadığı için hep ıskalıyor. Kitabın kötüsü hariç elbette. İşte bu yüzden de kötü karakterin iyi karaktere oranla daha özdeş geleceği bir kitap Şeytan Yemini. Üstelik birden fazla ülkede geçen hikayeleri anlatmayı pek seven Grange'ın okuyucularına mini bir Avrupa turu sosunu sunması da cabası. Hikaye her zaman olduğu gibi Paris'te başlıyor, defalarca İsviçre-Fransa sınırı çift yönlü olarak geçiliyor ve İtalya, Polonya derken cehennemin dibinde bitiyor. Evet, tam anlamıyla cehennemin dibi finale ev sahipliği yapıyor.

La Ligne Noir/Siyah Kan, üstadın 5. romanıydı. Bu roman aynı zamanda onun kötülüğü inceleme altına aldığı üçlemesinin de ilk kitabıydı ve her açıdan muhteşemdi. Şeytan Yemini de bu üçlemenin ikinci ve dinsel ayağı olarak lanse edildi. Fakat, kitap hem anlatım hem kurgulama açısından Siyah Kan'ın epey gerisinde kaldı. Üçlemenin son ayağı ise şu an sıkıla patlaya ilk 50 sahifesini bitirebildiğim La Foret Des Manes/Ölü Ruhlar Ormanı. Hayırlısı!

Şeytan Yemini'nin ilginç bir de yapısal özelliği var. Kitap en uzun Grange romanı. Diğer romanları, her 3-4 sayfalık kısım aralarında birer sayfa boşluk verilerek 350-450 sayfa tutarken bu kitap aralıksız 519 sayfa sürüyor. Haliyle uzunluk, sağlam bir kurgu beklentisine yol açıyor. Uzun filmler gibi uzun kitapların da hikayelerinin sarkma ve ayrıntılarda kaybolma riski büyüktür. Grange'ın da bu kitapta bu yükün altından kalktığı pek söylenemez. Hikaye, özellikle İsviçre-İtalya hattında sarktıkça sarkıyor. Aksiyon dolu sayfaların hemen ardına yerleştirilmiş uzun dinsel vaazları çimento niyetiyle kullanmaya kalkışınca da ortaya tadı, berbat bir baharat yüzünden kaçırılmış esasında leziz bir çorba çıkıveriyor. Öte yandan aşağıda bahsedeceğim bazı hataların da sebebi bu uzunluk. Öyle ki takibi bile bir müddet sonra zorlaşan çoklu karakterlerle yürütülen soruşturma, başta söylenenle sondakinin ya da sonda söylenenle başta söylenenin pek tutmadığı bir maceraya dönüşüyor.

Grange romanlarının en önemli özelliklerinden biri de sağlam bir baş karakter kurgulamasıdır. Le Concile De Pierre/Taş Meclisi ve Siyah Kan'da bunun zirvesini yaşatmıştı romancı bize. Şeytan Yemini ise Grange külliyatının en sorunlu baş karakterini sunuyor. Kitabın bir bölümünde Manon karakterinin de belirttiği gibi karşımızda son derece salak bir polis var. İlk cümlede bahsettiğim, gözünün önünü görememe sıkıntısını kitap boyunca bize yaşatan Cinayet Masası yüzbaşısı Mathieu Durey, büyük suçluyu çoğu okuyucu daha ilk 200 sayfa bitmeden keşfetmişken finale kadar zar zor buluyor. Bazen öyle saçma kanıtların peşine düşüyor ki bir süre bu kanıtlardan geri dönmesini sabırla bekliyoruz. Eğer Grange bunu bilerek yaptıysa külliyatını sekteye uğratıyor demektir. Yok eğer bilinçsiz bir karakter çizimiyse bu da kitabı zayıflatıyor demektir. Her açıdan falso!


(Kitapta adı bolca geçen İboga bitkisi)

Gelelim kitabın anlatısına. Başta da dediğim gibi Şeytan Yemini, kötüyü ve kötüyü harekete geçiren güçleri irdeleyen bir dizi kitabın bölümlerinden biri. Bu yüzden de ambiansını dini argümanlarla tamamlama yoluna gidiyor. Kitabın en büyük artısı olarak gördüğüm diyalektik bir yapı sunuyor. Baş karakter koyu bir Katolik, aynı zamanda adı konulmamış (Shyamalan filmlerinde de izleri yoğunlaştırılmış) Yeni Çağ inanışına tutkuyla bağlı bir adam. Yoğun tanrısal inancına rağmen Şeytan'ın fiziki varlığına inanmıyor. Rakibi ve kitabın kötü karakteri ise diyalektiğin karşı tarafında Şeytan'ı tam olarak hatmetmiş bir şekilde onu bekliyor. 519 sayfa boyunca iyi ile kötünün mücadelesi, sadece tinsel değil dinler tarihinin metaforlarıyla da işleniyor. Özellikle Hristiyan bir okuyucu için bir iç sorgulama yaratabilecek denli kuvvetli bir altyapıya sahip bu kitap. Ezoterik açıdan incelediği hikayesini Vatikan'ın gizli araştırmalarına bağlamayı da unutmayan bir anlatı düzeyi yakalıyor.

Kolay kolay kurgu hatası üretmeyen Grange'ın bu kitapta çoğu yerde duvara çarptığını görüyoruz. Yukarıda işlediğim uzun kitap kurgusunun altından kalkabilmeyle alakalı durumda aldığım bazı notlar şunlar:



(Kitabın sahte kapağı)

SPOILER------------------------------

1-Kitabın ikinci karakterinin adının Luc olduğunu öğreniyoruz. Bir süre sonra da Luc'ün Şeytan'a olan ilgisini. Doğal olarak aklımıza hemen Luc-Lucifer benzerliği geliyor. Aziz Luka'nın aksine Lucifer'in anıştırılması dahice. Fakat bu kitap, ürettiği bu meyveyi yemeyi reddedip bunu yalnızca bir anıştırma olarak kullanıyor. Şüphesiz ki bu bir kurgu hatası değil fakat kanımca kaçırılmış büyük bir fırsat.

2-Grange'ın her kitabında bir objeye yönlendirilmiş sunum tercihi vardır. Örneğin ilk romanlarında bu Glock marka silahlardı. Bu kitapta da sigaralar özel bir yer tutmuş. Okurken aklıma , acaba Grange bu kitabı yazarken sigarayı bırakmaya mı uğraşıyordu sorusu geliyor.

3-Gelelim bazı hatalara. Öncelikle en büyük hata bir devamlılık hatası. Luc, finaldeki ifşaatında Doktor Beltrein'ın Mathieu ona ulaştığında gelip kendisini komadan uyandırdığını söylüyor. Oysa kilise duvarına likenle bırakılmış "seni bekliyordum" yazısı, Mathieu, Beltrein'a ulaşmadan epey önceydi.

4-Kitap boyunca Işıksızlar ve Köleler tarikatları Luc'ün bireysel cinayetlerini öğrendiğimizde geçerliliğini yitiriyor. Ama bu kez de Moraz ve Cazeviel'in Mathieu'nun peşine düşmesi havada kalmış oldu. Bir tarafı toparlayım derken diğer tarafa odaklanamayan bir hikaye ortaya çıktı.

5-Ezoterik metaforların kitap boyunca sıklıkla kullanıldığından bahsetmiştim. Bunlardan biri de hem Agostina'nın sorgulanması esnasında Mathieu'nun duyduğu pis koku ve hem de Luc'ün hipnoz seansında herkesi üşüten soğuk hava. Finaldeki ifşaatta her şeyin Luc'ün kurgusu olduğunu öğrendiğimize göre bu soğuk ve kokunun kaynağı neydi? Bir başka havada kalan nokta daha.

6-Manon'un akıbetini sorgularken Durey, hastaneede son günlerini yaşayan komiseri ziyaret etmişti. O ziyarette son itirafını eden komiser, Manon'u annesinin öldürdüğünü söyledi. Oysa daha sonra Manon'un yaşadığı ortaya çıktı. Durey'e göre herkes Manon'un yaşadığını bir sır olarak saklamıştı. Oysa komiser bariz bir biçimde vicdanını temizleyecek son itirafını yapıyor gibiydi. Paralelliği yakalayamayan bir kurgu hatası daha.

SPOILER----------------------

İkinci kez okuduğum bu romana üçüncü bir sefer dönmeye pek niyetli değilim, oysa diğer birkaç Grange romanı kendisini 5'ten fazla kez (Le Vol Des Cigognes/Leyleklerin Uçuşu 9 kez) okutmuştu. Kişisel olarak etkileyici bulmadığım bu kitabın akabinde gelen ve üçlemenin dışında bağımsız bir kitap olan Miserere/Koloni, Grange hakkındaki düşüncelerimi tekrar toparlamama şans vermişti. Sıra Ölü Ruhlar Ormanı'nda ve Jeanne Korowa'da. Daha önce de belirttiğim gibi: hayırlısı!

6/10

16 Temmuz 2010 Cuma

GIGI (1958) - OSCAR ÖDÜLLÜ FİLMLER

Yönetmen: Vincente Minnelli
Oyuncular: Maurice Chevalier, Leslie Caron
Oscar: 9 ödül (Film, Yönetmen, Uyr. Senaryo- Alan Jay Lerner, Sanat Yönetimi- Henry Grace, Grt. Yönetmeni- Joseph Ruttenberg, Kostüm- Cecil Beaton, Kurgu- Adrienne Fazan, Şarkı- Frederick Loewe -Gigi-, Müzik- Andre Previn)
IMDB Puanı: 6,9/10
Puan: 1/10

11 Oscar ödülü kazanan Ben-Hur, Titanic ve The Lord Of The Rings: The Return Of The King'ten sonra 9 ödülle, en iyi film ödülü almış olan The Last Emperor/Son İmparator'la birlikte en fazla ödül kazanan iki filmden biri. MGM şirketi, film 9 ödül alıp da o yıl rekor kırınca (1958 için bu bir rekordu) telefonlarını M-Gigi-M şeklinde açtırtmış sekreterlerine. Vincente Minnelli, An American In Paris/Paris'te Bir Amerikalı filmi Oscar'da en iyi film seçilmesine rağmen yönetmen Oscar'ını alamamış olan müzikaller üstadı, Gigi'yle ilk ve tek Oscar'ını kazandı. İlk Oscar kazananı Wings/Kanatlar'ı ve zaten sadece en iyi film dalında yarışıp da ödüle giden Grand Hotel gibi erken dönem örneklerini saymazsak, The Last Emperor ile birlikte aday olduğu tüm ödülleri kazanan büyük Oscarlı iki filmden biri. Yetmedi. En iyi film Oscar'ı kazanmış 82 film arasında adı en kısa olanı. (istatistiğin böylesi)

Peki bunca olumlu özelliğe sahip Gigi, nitelik olarak ne durumda? Kocaman bir hiç. IMDB'de o 82 film arasında en az puan alan son 3 filmden biri olması da boşa değil hani. Gigi adında henüz sübyan sayılacak bir kızı, zengin ve yakışıklı (önemli olan zengin olması elbette) Gaston'la evlendirebilmek için onun doğal samimi havasını yıkıp bir hanımefendi yaratmaya çalışan büyükanne ve teyzenin muradına erme hikayesi, müzikal sosuna bandırılıp sunuluyor tüm film boyunca. Üstelik aşkın başkenti olarak bilinen Paris'te geçiyor her şey. Gigi, en basit tanımıyla sahteliğin alabileceği en büyük prim. Gaston'un bile o saf ve sevimli haliyle hoşlandığı ve "iyi vakit geçirdiği" Gigi'nin tamamen zarif bir robota dönüştürülmesi Gaston'un gözünü açıyor ve kıza aşık olduğunu hissettiriyor. Oysa Gaston, iki yaşlı züppenin tüm çabalarını elinin tersiyle itip kızı saf haliyle sevmiş olsaydı belki de filmin bu acınası durumu değişebilirdi. Açıkçası filmin bu işe yaramaz durumu beni birkaç gün sonra izleyeceğim An American In Paris hakkında epey endişelendiriyor. Aynı yönetmen ve kadronun elinden çıkan bir başka Oscarlı yapıt olarak An American In Paris için tek ümidim Atilla Dorsay'ın Yüz Yılın Yüz Filmi kitabında yer verdiği 100 yapımdan biri olması.

Gigi kadar berbat bir filmi Oscar'la ödüllendirmek kelimelerle anlatılmayacak bir durum elbette. Rakibi olan 4 filmden henüz hiçbirini izlemediğimden bu tercihin sebebi benim için izafi. Ama en azından o yıl bir 6. film var ki sinema tarihinde 20'den fazla yılda adaylık alsa kesinlikle büyük ödülü hakedecek kalitede. Hitchcock'un Vertigo/Ölüm Korkusu'na bu ödül layık görülmeliymiş diye düşünüyorum. Ve ayrıca rahatlıkla söyleyebilirim ki bahsini ettiğim 82 filmden izlediğim 56 film arasında Gigi kesinlikle en kötüsüydü.

İlginç Bilgi: Pink Floyd'un Ummagumma albümünün kapağında Gigi'nin soundtrack plağının ön kapağını görebilirsiniz.

TRANSSIBERIAN/SİBİRYA EKSPRESİ (2008)

Yönetmen: Brad Anderson
Oyuncular: Emily Mortimer, Ben Kingsley
IMDB Puanı: 6,8/10
Puan: 6/10

El Maquinista/Makinist (bu filmin uluslararası adı İngilizce The Machinist olarak değiştirildi nedense) ile büyük beğeni kazanan ve alkışlana yönetmen Brad Anderson'ın İspanyol ortaklarıyla çektiği ve şimdilik ünlenmiş ikinci filmi olan Transsiberian, kalitesine oranla fazlaca bonkör davranılmış bir gişe kazancı elde etmişti. Ben Kingsley, Thomas Kretschmann, Woody Harrelson gibi yıldızlardan oluşturulmuş kadrosu ve dünyanın en uzun tren güzergahında geçen bir gerilim olarak çizilmiş lansmanı sayesinde kısa bir süre adından söz ettiren film maalesef ambalajının tersine içini açtıkça çürük çıkan bir meyve durumunda kalmış. Bu akşam TNT'nin "ayda bir vasat üstü film yayınlıyoruz o da bu" kuşağında gösterilen film, Litvanya'nın beyaza bürülü ormanları arasında akıp giden tren görüntüsünden başka pek bir lezzet taşımıyor.

Bariz bir biçimde Alfred Hitchcock'un üç tren başyapıtı; The Lady Vanishes/Bir Kadın Kayboldu, North By Northwest/Gizli Teşkilat ve Strangers On A Train/Trendeki Yabancılar'a artık gönderme mi desek, esinlenme mi desek bilmemekle beraber, Transsiberian'ın bir şekilde bağlı olduğu açık. Amerikalı masum karı-kocanın bir trende kendini bir uyuşturucu çetesinin entrikası içinde bulması, yemek vagonlarında gerçekleşen önemli tanışmalar, soğuk yüzünden dışarıya tren durmadan açılmayan kapılara rağmen (sonra ne hikmetse kapılar açılmaya başlıyor) trende kaybolanlar vs... filmin özgünlüğünü saydığım filmlere borçlu olmasına sebebiyet veriyor.

Öte yandan Amerikan sinemacı Anderson filmde öldürülmek üzereyken bile "ama biz Amerikalıyız" diye ağlaşan vatandaşlarıyla mı yoksa her karede sefalet ve çürümüşlüğünü resmettiği Ruslarla mı dalga geçiyor, kestirmek imkansız gibi.

Ben Kingsley, Gheorge Hagi'nin, Vikingur takımında oynaması kadar sırıtıyor bu filmde. Bir zamanlar Gandhi'ye pelikül üzerinde adeta yeniden can vermiş, Sir ünvanlı aktörü bu tür filmlerde görmek üzüntü verici. Emily Mortimer, Woody Allen'ın kanatları altında Match Point/Maç Sayısı filminde öğrendiklerini nihayet filmine aktarabilmiş. Woody Harrelson, saftirik koca rolünde, Clint Eastwood'un bir eşcinseli oynaması kadar tuhaf görünüyor. Ayrıca sinema ötesinde erkekler için, Kate Mara, kadınlar içinse Eduardo Noriega filme tutunma şansı tanıyor diyebilirim.

Transsiberian, uzun bir süre aksiyon beklediğiniz bir hikayenin sıradan muhabbetlerle harcandığı anlardan, gerilimli muhabbetler beklediğiniz bir devamın aksiyonla harcandığı anlara doğru yol alırken, görüntü yönetimi ve tren yolculuğu ambiyansını yaratmasıyla kendini kurtarabiliyor. Brad Anderson'ın El Maquinista gibi bir filmden bu noktaya gelmesi ilginç olsa da bu tür yönetmenlerin sistemsiz iniş çıkışlarını bilen seyirciler için pek de şaşırtıcı değil.

İlginç Bilgi: -spoiler- Emily Mortimer, bu filmdeki sahnesiyle ilk kez filmlerinde birini öldürüyor.

13 Temmuz 2010 Salı

INCEPTION DOLUDİZGİN GELİYOR

2000'li yılların en başarılı yönetmeni Christopher Nolan'ın son filmi bugün Hollywood'da ilk gösterimine çıkıyor. Dört başı mamur bir bilimkurgu olduğu söylenen Inception, Leonardo DiCaprio, Joseph Gordon-Levitt, Ken Watanabe, Cillian Murphy, Ellen Page, Marion Cotillard, Pete Postlethwaite gibi yıldızlardan oluşan oyuncu kadrosuna sahip. Film, şimdiden box-office listelerinin tozunu alacak gibi. Ayrıca sadece Londra premiyerinden sonra bile IMDB'de 9,6 puan ortalamasıyla başlangıcını yaptı. İlk 5000 oyu tamamladığında listenin tepesine yerleşmesi pek de zor değil. Bu yüzden ikinci bir The Dark Knight/Kara Şovalye vakası bizi bekliyor. Following'ten beri ilk kez kendi senaryosunu filme çeken Nolan, Memento/Akıl Defteri'nden bu yana sadece Insomnia'da hayalkırıklığı yaşamıştı. Diğer tüm filmleri başyapıt muamelesi gören dahi sinemacı, Inception'dan sonra üçüncü Batman filmini çekecek.

Konusu ve fragmanı itibariyle pek "benim filmim" olmayacak Inception lakin başarısını yakından takip edeceğimiz bir yapım olacağı da açık.

FRIDAY THE 13TH/13. CUMA (1980)

Yönetmen: Sean S. Cunningham
Oyuncular: Adrienne King, Betsy Palmer
IMDB Puanı: 6,3/10
Puan: 6/10

Tobe Hooper, 1974 yılında The Texas Chain Saw Massacre/Teksas Katliamı filmini çektiğinde korku sinemasında teen slasher akımını en popüler noktasına taşımıştı. Öncülleri tam olarak bir grup gencin kesilip biçilmesi temasını sunmak yerine bunu bir yan figür olarak kullanmıştı fakat Hooper, filmini baştan sona bu yönteme göre belirlemişti. 1978 yılında ise Halloween/Cadılar Bayramı ile John Carpenter türe öykü derinliği de kazandırdı ayrıca belirgin bir katil figürü de Michael Myers'la yerleşmişti. Sean S. Cunningham da 1980 yılında bu küçük bütçeli yapımında bu iki filmin izinden gitti fakat 80'lere özgü gelenekçi tutumu imgelerle hikayeye yedirerek türe didaktik bir yapı sağlamak marifetiyle filmini kotardı. Michael Myers'ın kazandığı ün, 13. Cuma'da benzer bir katil popülaritesi yaratma amacı gütmüyordu. Oysa bu ilk filmden sonra toplamı 12 filmi bulan Jason Voorhees antolojisi ortaya çıkacaktı.

Bizde 13. Cuma'nın ikinci filmiymiş gibi lanse edilen bu ilk film (ilk VHS versiyonlarında 13. Gün olarak da geçer), henüz Jason'ı bir katil olarak sunan yapıtlardan değildi. Serinin startı devam filmlerine gebe bir şekilde alınsa da başı sonu belli bir anlatımdan yanaydı. Film, yukarıda bahsettiğim öncül iki filmden farklı olarak teen slasher yapıtlarının çekilmesine hız kazandırdı. 13. Cuma'dan sonra seri bir şekilde bu alanda filmlerin birer birer perde yüzü görmesi sağlandı. Bunda 80'ler korku sinemasının başat özelliği olan muhafazakarlaşma da en büyük etkendi elbette. Rusya'nın dağılma sürecine girmesi ve ABD'nin bir süreliğine kendi kabuğuna çekilmesi, Cumhuriyetçi baskının sanatta şovenist bir tutum halini alması bu sinemanın belirleyici unsuru oldu. Şiddet sinemasında da Chuck Norris, Sylvester Stallone gibi aktörlerden faydalanıp Amerikan mitini yaratan sinemacılar, korku filmlerinde ahlak kaygısının üzerinde durdular.

Film, bir göl kampının civarda lanetli olarak bilinmesine rağmen yeniden hizmete açılmasının akabinde kampta çalışacak rehberlerin birer birer öldürülmesini anlattı. Fakat cinayetler gelişigüzel değildi. Hepsinin temelde bir amacı vardı.

SPOILER-------------------------

Daha ilk sahnede yıllar evvel kampta sevişen bir çiftin katlini izleriz. Filmin ilerleyen dakikalarında da cinsellik konuya bütünüyle hakim olur. Filmin güncel hikayesinde bir çift sevişirken ölür. Bir diğeri, beğendiği kızı öpebilmek için boğulma numarası yapar. Kızın kendisine suni teneffüs yapmasını sağlar. Üçlü bir grup Monopoly oyununu striptiz yöntemiyle oynar. Her kaybedişte bir elbise çıkacaktır. Açıkça ahlaki bozulma resmedilerek cinayetlere yer verilir. Üstelik filmin efsanesi Jason, yıllar önce gölde boğulurken, kamp rehberleri sevişmektedir ve onun çığlıklarını duymamışlardır. Film açık bir biçimde evlilik öncesi cinselliğin Amerikan toplum anlayışını bozan bir unsur olarak gösterir. Bir nevi bu tipler bu yüzden ölümü hak ediyordur. Filmin başında kampa gelmek için bölgedeki bir kamyoncunun arabasına binen genç kız, şoförün kampa gitmemesi için yaptığı tüm uyarılarına, onu çürümüş Amerikan anlayışına bağlı kalmakla suçlayarak cevap verir. Birkaç dakika sonra o da öldürülür.

Filmde, kıyımdan kurtulan tek kişi film boyunca hiç seviştiğini görmediğimiz Alice'tir. Hatta Monopoly oyununda yenik durumdayken tam gömleğini çıkaracağı sırada oyun yarıda kalır. Bu ince dokundurma ahlaksal üstünlüğün yaşam şansı tanıdığına göndermedir. Alice tek başına "ahlaklı Amerikan halkını" temsil eder ve hayatta kalır.

SPOILER---------------------

13. Cuma, birçok yönüyle Alfred Hitchcock'un başyapıtı Psycho/Sapık'ı da hatırlatır. Anne-oğul hikayesinden tutun da cinayet esnasında sallanan ampüle kadar birçok detay Psycho'ya göndermedir. Henry Manfredini'nin kotardığı film müzikleri ise yer yer çalıntı durumuna düşecek kadar Psycho soundtrackini andırır.

Film ve Jason'ın annesi rolündeki Betsy Palmer kısa rolüyle Razzie ödüllerine aday gösterilir. Daha o günlerden çağdaş bir sinemanın Hollywood'a yakışacağını düşünen, bu yüzden bu tip alt-metinlere sahip korku filmlerini genelde Razzie'yle "ödüllendiren" ya da ödüle aday gösteren Razzie kurulu, 13. Cuma'yı da listesine almıştır.

1991'in yaz aylarında TRT 2'nin cuma günleri yayınladığı korku filmleri serisinin ilk filmiydi 13. Cuma. O gün 8 yaşında bir çocuk olarak epey korkutmuştu film beni. Oysa bugün izlediğimde sürüyle mantık hatası ve içi geçmiş ahlaksal öykünmeleriyle pek tatsız bir deneyim gibi geldi.

İlginç Bilgi: Filmin oyuncu kadrosu tamamen bilinmeyen oyunculardan kuruludur. Hatta bazılarının filmografisinde 13. Cuma tek filmdir. Fakat içlerinden Kevin Bacon, daha sonra ünlenip büyük yapımlarda yer alacaktır.