30 Haziran 2010 Çarşamba

POCKETFUL OF MIRACLES/ELMACI KADIN (1961) - 10 PUANLIK FİLMLER

Yönetmen: Frank Capra
Oyuncular: Bette Davis, Glenn Ford
Oscar: 3 adaylık (Yrd. Aktör- Peter Falk, Şarkı- Jimmy Van Heusen, Sammy Chan -Pocketful Of Miracles-, Kostüm- Edith Head)
IMDB Puanı: 7,2/10
Puan: 10/10

Sokaklarda elma satarak yaşamını devam ettirmeye çalışan yaşlı ve sefalet içinde bir kadın, İspanya'da bir manastırda büyüyen kızına, mektuplarında kendisini çok zengin ve sosyeteden biri olarak tanıtır. Bir gün kızı, bir İspanyol kontunun oğluyla evleneceğini, bu yüzden de aileyle birlikte Amerika'ya, ziyarete geleceğini yazar. Elmacı Annie, çaresizdir. Etrafında dilencilerden başka dostu olmayan Annie'nin bu sorununa kim çare bulacaktır, yıllarca kızına yalan söylemiştir ve şimdi kızı, hem de evleneceği asilzadenin önünde rezil olacaktır. Gerçek hayatta Annie'nin bu sorununa kimse çare bulamaz ve sonuç felaket olur. Ama konu bir Frank Capra filmiyse, pek tabii çare bulacak iyi insanlar her daim mevcuttur. Hatta öyle ki Annie'nin tüm dilenci dostları, bir gangster, gangsterin şarkıcı sevgilisi, yüz civarında mafya adamı, saygın bir romancı ve hatta tüm New York, çare için seferber olur. Çünkü Capra, ta baştan beri olanı değil olması gerekeni anlatan, tanrının bu dünyaya gönderdiği en büyük lütuflardan biridir. Onun filmlerinde, asla umutsuzluğa yer yoktur. Yeter ki insan, içindeki onurlu ve sorumluluk sahibi güce ulaşmayı bilebilsin. O Capra ki bir noel hikayesi It's A Wonderful Life/Şahane Hayat'la 1946'dan beri hala her yılbaşında insanlara umut vermeye devam eder.

Pocketful Of Miracles, özgün bir film değil. Frank Capra'nın henüz sinema sektörü dünya çapında bir değer kazanmamışken, 1933 yılında yaptığı Lady For A Day/Bir Günlük Hanımefendi filminin bir yeniden çevrimi. O yıl, uluslararası bir tanınma şansını kaçıran film, tam 28 yıl sonra Capra'nın son filmi olarak yeniden beyazperdede hayat bulmuş. İlkinin aksine renkli çekilen film, büyük bir prestij kazanamasa da benim gibi filmi keşfedebilen şanslı azınlığa başucu eseri olarak kalmış. 2 saat 10 dakika boyunca bir tek an bile sarkmayan, hem komik hem duygusal ama hiçbir zaman ağlak olmayan ambiansıyla alkışlanası bir eser Pocketful Of Miracles. 1991 yılında 94 yaşındayken hayata veda eden büyük yönetmenin maddi iflasından dolayı hayatının son 30 yılında hiç film çekmediğini düşünürsek Pocketful Of Miracles, şanslı ve onurlu bir veda olmuş. Ayrıca bizim gibi Yeşilçam filmleriyle büyümüş, Arzu Film ekolünün örnek ailelerinde kendini bulmuş bir kuşak için son derece tanıdık bir film. Zaten 1971 yılında Elmacı Kadın adıyla ve Yıldız Kenter'in başrolüyle bir yeniden çevrimini yapmışız. Pocketful Of Miracles'ı izlerken Ertem Eğilmez'in yardımsever toplum örneği aklımıza geliveriyor ve bu yüzden filme daha çok ve daha çabuk bağlanabiliyoruz.

Filmde Bette Davis, yaşlı Annie'yi canlandırıyor. Fakat filmde daha çok gözüken isim Glenn Ford. Ford, bu filmde Steve McQueen'in rolü kabul etmemesi sayesinde New York gangsterler kralı Züppe Dave'i canlandırıyor ve rolünde o kadar başarılı ki Altın Küre'den bir adet en iyi aktör ödülünü kazanıveriyor. Fakat filmde öyle bir isim var ki, neredeyse göründüğü her karede izleyeni güldürmeye programlanmış gibi duruyor. Yıllar sonra Komiser Columbo rolüyle tanıyacağımız Peter Falk, bu filmde Dave'in sağ kolu Joy Boy rolünde harikalar yaratıyor. Repliği olmadığı sahnelerde bile deyim yerindeyse duruşu yetiyor. Filmin güzellik kontenjanında ilk sırada muhteşem Hope Lange yer alıyor. İlk kez, bu rolünden 12 yıl daha yaşlanmış haline rağmen güzelliğini kaybetmediğini gösterdiği Death Wish/Öldürme Arzusu'nda izlediğim Hope Lange, bu filmde bakanın bir daha bakacağı bir güzellik abidesi gerçekten de. Ayrıca sonlara doğru iyice keskinleşen oyunculuk kalitesi de cabası. Elmacı Annie'nin masum yüzlü kızını canlandıran Ann-Margret'in sinemaya ilk girişi de bu film sayesinde oluyor. Margret, henüz ilk filmi olmasına rağmen hiçbir şeyden haberi olmayan sevgi kelebeği, nazenin rolünde son derece başarılı. Bu film, Ann-Margret'in ilk filmi olduğu gibi, It's A Wonderful Life'tan unutkan amca olarak tanıdığımız Thomas Mitchell'in de son filmi oluyor. Mitchell, Annie'ye uydurulan koca rolünde hiç aksamayan sevimli bir performans sergiliyor.

Pocketful Of Miracles, içinde yüzlerce gangster karakterinin varlığına rağmen aksiyon bekleyenlerin uğramaması gereken bir durak. Bu filmin yegane amacı var o da umutsuzluğun tek çaresinin dostluk ve sorumluluk bilinci olduğunu gösterebilmek ve bunu da olabildiğince naif sahneleri üstüste bezeyerek kotarıyor yönetmen. Üstelik kaynayan kazan haline gelmiş dünyanın insanları olarak gereken sorumluluğun yalnızca kendimize karşı değil, topluma karşı da olduğunu hatırlatıyor. Bugüne kadar izlediğim filmlerinin tamamı birer başyapıt olan Frank Capra, bu yüzden gelmiş geçmiş en önemli yönetmenlerinden biridir. Hiç boş atmayan, öylesine söylenmiş tek bir sözü olmayan bu yönetmenin ele geçen tüm filmlerini izlemek bütün sinefillerin boynunun borcudur. Zaten biraz da Capra sayesinde, sinema; aşktır.

İlginç Bilgi: Filmin çekimine kapılan yalnızca Yeşilçam olmamış, hiç ummayacağınız bir isim de bu filmin bir yeniden çevrimine imza atmış. En kısa zamanda edinip bir çırpıda izlemeyi beklediğim Ji Ji adlı filmin yönetmeni -sıkı durun- Jackie Chan.

28 Haziran 2010 Pazartesi

TOY STORY 2/OYUNCAK HİKAYESİ 2 (1999)

Yönetmen: John Lasseter
Oyuncular: Tom Hanks (ses), Tim Allen (ses)
Oscar: 1 adaylık (Şarkı- Randy Newman, -When She Loved Me-)
IMDB Puanı: 8/10
Puan: 7/10

Şu yukarıdaki müthiş posterde Woody ve Buzz'ın dostluğunun ilk filmin sonundaki maceradan sonra ne denli ilerlediğini görüyoruz. İkinci filmde de macera tam gaz devam ediyor. Üstelik bu kez oyuncak kadromuza yeni yeni isimler geliyor. Hatta bu kez ilk filmin aksine kötü oyuncaklar bile mevcut. Toy Story 2, Buzz Lightyear'ın bu kez filmin başrolüne ortak olduğunu belli eden bir açılışla başlıyor. Potato Head'in kendine bir eş bulduğunu ve oyuncak olmayan gerçek bir köpeğin de (ki ilk filmin sonunda eve gelmişti) ekibe dahil olduğunu öğreniyoruz. Toy Story'de Buzz'ın başı beladaydı ve Woody, onu kurtarmak için harekete geçirmişti. Bu kez roller değişiyor ve Woody kaçırılıyor. Buzz ise canının dişine takıp, üstelik evin oyuncak ahalisini de yanına alıp Woody'i kurtarmaya gidiyor.

Empire dergisi bu film için, The Godfather Part 2/Baba 2 ve Aliens/Yaratıklar'dan sonraki en başarılı devam filmi sıfatını kullanmıştı. Gerçek filmlerle animasyon filmleri herhangi bir şekilde aynı potada değerlendirmeyi uygun bulmam ama en azından şunu söyleyebilirim ki Toy Story 2 en iyi animasyon devam filmidir gözümde. Tabii bunu ortalığı birbirine katan Toy Story 3'ü henüz görmemiş bir izleyici olarak söylüyorum. Toy Story 3'ün başarısı da bir anlamda sırf kendini izletmek için benim gibi serinin ilk iki filmini izlememiş olanları harekete geçirmesiyle şimdiden belli oluyor zaten.

İlginç Bilgi: İlk Filmde de Star Wars serisine göndermeler vardı fakat bu kez Star Wars 5/İmparator'un en bilindik sahnesine gönderme yapılıyor. Zurg'la Buzz'ın yeni versiyonunun kapışmasında Darth Vader-Luke ilişkisi birebir uyarlanıp efsaneye selam gönderilmiş.

27 Haziran 2010 Pazar

MY FAIR LADY/BENİM TATLI MELEĞİM (1964) - OSCAR ÖDÜLLÜ FİLMLER

Yönetmen: George Cukor
Oyuncular: Audrey Hepburn, Rex Harrison
Oscar: 8 ödül (Film, Yönetmen, Aktör, Sanat Yönetimi- Gene Allen, Grt. Yönetimi- Harry Stradling Sr., Kostüm- Cecil Beaton, Müzik- Andre Previn, Ses- George Groves), 4 adaylık (Yrd. Aktör- Stanley Holloway, Yrd. Aktrist- Gladys Cooper, Uyr. Senaryo- Alan Jay Lerner, Kurgu- William H. Ziegler)
IMDB Puanı: 7,9/10
Puan: 2/10

En iyi film Oscar ödülü kazanan filmler arasında bugüne kadar izlemediklerimi sondan başa doğru gelerek sırayla izliyorum. 1964'e gelmeden evvel bu sıralamada iki müzikal filmi üstüste izlemek durumunda kaldım. Müzikal filmlerden hoşlanmadığımı daha önce de belirtmiştim. Üstelik, My Fair Lady'den sonra sırada bir başka müzikal, West Side Story/Batı Yakası Hikayesi var. Ondan sonra da 1 müzikal olmayan film, 1 müzikal şeklinde sırayla gidiyor bir süre. Yalnız, demem o ki Oliver!/Masum Melekler ve The Sound Of Music/Neşeli Günler gerçekten de belli bir kalitenin üzerindeydi ve türü sevmememe rağmen bir an olsun sıkılmadan izleyebildim. Üstelik her ikisi de zevk veren filmlerdi. Oliver!, yönetmeni Carol Reed'den hoşlanmamama rağmen tekrar tekrar izleyebileceğim bir filmdi hatta. Fakat My Fair Lady, her ikisinin kalitesinden de çok uzak ve bitmek bilmeyen bir film. Üstelik bahsettiğim her üç film de birbirinin aynı sürelere sahipler hemen hemen.

Film, hem müzikal yönünden hem de anlatım yönünden son derece zayıf. Sonraki örneklerine nispeten bir koreografi fukaralığı var bütün bir film boyunca. Şarkılar fazlasıyla zorlama. Hal böyle olunca filmde izlence açısından işe yarar tek bölüm filmin hikayesi oluyor. O da sinema ve televizyonda defalarca ele alınan bir konu oluna iş iyiden iyiye işkenceye dönüşüyor. Gerçi, konunun bayat olması filmin suçu değil. Hatta hakkını vermek gerekir, bu konuya sahip ilk örneklerden birisidir My Fair Lady. George Bernard Shaw'ın hikayesinde bir dilbilim ve fonetik uzmanı, ukala, kendini beğenmiş Profesör Higgins, bir çiçekçi kızı 6 ay eğitip onu herkese bir düşes olarak tanıtma konusunda iddiaya giriyor. Filmin üçte ikisi bu iddia üzerine gelişen çalışmalara, geriye kalanı da çalışmaların işe yarayıp yaramadığına ayrılıyor ve elbette izlemeden dahi tahmin edebileceğiniz üzere, ikili zamanla içten içe birbirine aşk duymaya başlıyorlar.

Audrey Hepbürn'ün kendi oyunculuk gücüne hiç yakışmayacak derecede durağan ve düz bir oyunculuk sergilediği filmde Rex Harrison, filmin oyunculuk yönünü kurtarmak için kendini adeta hırpalıyor. Diğer tüm oyuncular figüran durumunda olunca da bu konudaki beklentileriniz de suya düşebiliyor. Filmin elle tutulur tek pozitif yanı ise kostümler ve yapım tasarımı. Yoksa başka türlü bu filme 1 puan vermemek imkansızdı. "Bir hanımefendiyle bir çiçekçi kız arasındaki fark, nasıl davrandıkları değil onlara nasıl davranıldığındır" repliğini de filmin kalitesizliği arasından çekip, daha değerli bir yere koymakta da fayda var tabii.

Peki bu film nasıl 8 Oscar kazandı ve 1964'ün en iyi filmi seçildi? Yukarıdaki iki paragraf ne kadar öznel ve sinemaya bilimsel açıdan yaklaşmayan bir örnekse Oscar seçimleri de o kadar öznel olduğu için. Diğer adaylar arasında yer alan Alexis Zorbas/Zorba ve Dr. Strangelove.../Dr. Garipaşk, bu büyük bütçeli müzikalden daha çekici gelememiş demek ki. Zaten 1961-1967 arasına bakarsanız çoğunlukla müzikallerin ödülü kazandığını göreceksiniz. İşin garip yanı bu dönem ABD'nin hem iç siyasetteki hem de Vietnam'daki en civcivli dönemi. J. F. Kennedy suikasti, Vietnam çukuru, Rusların uzay çalışmalarında ABD'yi geçmesi ve Latin Amerika'daki tıkanma hep bu dönemin olayları. ABD'nin başının bu kadar dertte olduğu bir dönemde Oscar ödülü kazanan filmlerin bu konularla hiç ilgisi olmayan filmler olması ister istemez bir apolitikleşme ihtiyacının hasıl olduğunu hissettiriyor size. Yoksa (ben pek hazzetmesem de) başka türlü Dr. Garipaşk, sıfır çekebilir miydi?

İlginç Bilgi: ATV'de şu sıralar yayınlanan Gönülçelen dizisi, bu filmden uyarlamadır.

26 Haziran 2010 Cumartesi

MASUMİYET (1997)

Yönetmen: Zeki Demirkubuz
Oyuncular: Güven Kıraç, Haluk Bilginer, Derya Alabora
Altın Portakal: 1 özel ödül (Zeki Demirkubuz) 3 ödül (Aktrist, Yrd. Aktör- Haluk Bilginer, Grt. Yönetmeni- Ali Utku)
IMDB Puanı: 8,4/10
Sinematürk Puanı: 9,09/10
Puan: 6/10

Sinema dergisi okurlarına göre son 15 yılın en iyi 100 filmi arasında 60. sırada yer alan Masumiyet, çoğu soruşturma ve eleştirmen yazılarında da Türk sinemasının son döneminin en iyi filmlerinden biri olarak gösteriliyor. Zeki Demirkubuz'un ikinci uzun metraj filmi olan Masumiyet, bağımsız sinemanın ve sanat sineması diye adlandırılan trendin de önemli filmlerinden biridir. Ayrıca dönemine göre bir bağımsız film için önemli bir oyuncu kadrosu da barındırır. Sonradan Kader'le prequeli çekilen film, Antalya'da büyük ödülü Hamam'a kaptırsa da yıllar içinde ondan daha prestijli bir hale gelmiştir.

10 yıllık hapis cezasını bitiren Yusuf'un, dış dünyaya karşı korkusundan dolayı cezaevi müdürlüğüne yaptığı, hapiste kalma başvurusunun incelenmesiyle başlar film. Tipik bir bürokrat odasının sinik havasının yerleştiği bu ilk sahneden itibaren de Yusuf'un benzer karakterine oranlı bir atmosfer devam eder. Çaresizlikten, hapse düşmesine sebep olan ablasının yanına İzmir'e giden Yusuf, burada bir otelde kalmayı seçecektir. Otelde tanıştığı Bekir ve Uğur ise Yusuf'un hayatını değiştirecektir.

Haluk Bilginer'in yaklaşık 7 dakika süren monologuyla da ünlü olan film, aşkın kendi özündeki masumiyetini, dışarıdan bakıldığında masum kalamamış insanların kimliğinde araştırır. 20 yıllık bir üçlü aşk hikayesi ve günahların arasında kalan Yusuf'un gittikçe o sarmala kendisinin de düşmesi, amaçsızlığından sıyrılıp sosyallik kazanmasına imkan verir. Kimi zaman oldukça sert sahnelerle ilerleyen film, özellikle son 20 dakikasında bir yol filminin özelliklerini işlemeye başlar ve anlık bir sürprizle sona erer.
Masumiyet'in izlencesi boyunca bir dolu Yeşilçam örneği perdede yerini alır. Hemen her karakter, televizyon karşısına geçip eski filmleri izlemeye meraklıdır filmde. Bu filmler çoğu kez filmde anlatılan hikayeye de paralel sahneler içerir. Hayatın kimi zaman bir film gibi ilerlediği bir dönemi yaşayan kahramanlar, kendi masumiyetini bu filmlerde arar. Sokakta geçen sahneler bile sinemaya göndermelerle doludur. Örneğin Yusuf ve küçük Çilem'in çaresizce gezindiği caddede Charles Chaplin'in meşhur The Kid/Yumurcak filminin bir posteri görünür. Posterdeki görüntüyle Yusuf ve Çilem'in görüntüsü benzerlik taşır.

Filmin olumsuz yönleri müzik kullanımı ve görüntü mühendisliğinde kendisini gösterir. DVD kapağına bile yansımış kumlu görüntüler, filme belli düzeyde bir eskilik verir. Müzik kullanımı ise ilk yarım saatten sonra neredeyse sıfırlanır ve Cengiz Onural'ın terkisindeki tüm melodiler kısa bir süre içinde harcanıp gider.

İlginç Bilgi: Filmde televizyonda gösterilen filmlerden birisi de Demirkubuz'un ilk film C Blok'tur.

24 Haziran 2010 Perşembe

OSCARLI FİLMLER ANKETİ - 1970'LER

Oscar törenlerinden En İyi Film Ödülü'nü kazanan filmler arasında yaptığımız ve onar yıllık ayrı süreçlere böldüğümüz anketin dördünce evresinde 1970'lere geldik. Favoriniz olan 1 filmi, aralarında seçeceğiniz 10 film:

1-Kramer Vs. Kramer/Kramer, Kramer'a Karşı: Dustin Hoffman ve Meryl Streep, boşanmaya kalkarsa neler olur. Film, dönemin Amerikan sosyal değişimini anlatırken kimi sahneleriyle mendillerinize göz koyuyor.

2-The Deer Hunter/Avcı: Rus ruletini orijine alan ilk Vietnam başyapıtlarından. Oysa ilk yarım saati bir düğün nasıl yapılır dersi veriyor.

3-Annie Hall: Woody Allen, "aşktan yana şansım yok, ağlıyorum derdim çok" şarkısını işte bu filmde söylüyor.

4-Rocky: Sonradan suyu çıkarılacak bir boksör karakteri üzerinden hoş bir loser hikayesi anlatıyor Sylvester Stallone. Amerikan Rüyası kavramını "istersen yaparsın"dan "yapmasan da olur"a getiriyor.

5-One Flew Over The Cuckoo's Nest/Guguk Kuşu: Delirmekle delirtilmek arasında gidip gelen Jack Nicholson, hain hemşire Ratched'a bu filmde meydan okuyor.

6-The Godfather Part 2/Baba 2: Corleone imparatorluğunun çöküş filmi. Bir yandan da Vito'nun hükümdarlığının kuruluş yılları anlatılıyor.

7-The Sting/Üçkağıtçılar: Robert Redford ve Paul Newman, Robert Shaw'a hayatının dersini bu filmde veriyor. Sanat yönetiminin başarısı da cabası.

8-The Godfather/Baba: Kay Adams'ın suratına kapanan kapı. Reddedilemeyecek teklif.

9-The French Connection/Kanunun Kuvveti: Gene Hackman'a ustalık payesi veren film, bugünün aksiyon filmlerine giden yolu açıyor.

10-Patton/General Patton: Savaş ve rütbe delisi bir adamın hem Müttefikler'in hem de Nazilerin başına bela olması. George C. Scott'ın resitali.

OSCARLI FİLMLER ANKETİ - 1980'LER (SONUÇ)


Oscar anketimizin 3. bölümünde 80'li yıllarda Oscar kazanmış 10 film yarıştı ve Barry Levinson'ın dokunaklı yol filmi Rain Man/Yağmur Adam birinci oldu. Önceki iki anketin birincileri Yüzüklerin Efendisi: Kralın Dönüşü ve The Silence Of The Lambs/Kuzuların Sessizliği'nin aldığı 13 oya karşılık Rain Man, 12 oyla birinci oldu. 90'lar anketine oranla 1 fazla oyun çıktığı anketin sonuçları şu şekilde oluştu:

1-Rain Man: 12 oy
2-Platoon/Müfreze: 8
3-Gandhi: 6
4-Driving Miss Daisy/Bayan Daisy'nin Şoförü, Amadeus: 2
5-The Last Emperor/Son İmparator, Out Of Africa/Benim Afrikam, Ordinary People/Sıradan İnsanlar: 1
6-Terms Of Endearment/Sevgi Sözcükleri, Chariots Of Fire/Ateş Arabaları: 0

The Last Emperor ve Gandhi, anketin üstün-yapım filmleriydi, Platoon savaş filmlerinin prestijli bir örneğiydi. Amadeus da sinema tarihine yön vermiş filmlerden biriydi. Fakat bu filmler Rain Man'i pek fazla zorlamadı. Platoon ve Gandhi önceki iki ankette görülmeyen bir durumla ikincilik için yarıştılar ve Platoon son gün aldığı 2 oyla 2.'liği kazandı. Rain Man, bu 10 film arasında en popüleriydi ve bu özelliğini oylara da yansıtabildi. Önceki iki ankette birer film sıfır çekerken bu kez 2 film birden 0 oy aldı ki zaten anketin de en zayıf halkaları bu filmlerdi.

Final anketini etkilemeyeceğini şimdiden belirtebileceğim toplam ilk 5 sıralamasında da değişiklikler oldu. Liste şu şekilde:

1-The Lord Of The Rings: The Return Of The King, The Silence Of The Lambs: 13
2-Rain Man: 12
3-Platoon: 8
4-Forrest Gump: 7
5-Gandhi: 6

Son olarak ankette Barry Levinson'a geçilen önemli yönetmenler şunlar: Oliver Stone, Richard Attenborough, Bernardo Bertolucci. Sydney Pollack ve Milos Forman.

TOY STORY/OYUNCAK HİKAYESİ (1995)

Yönetmen: John Lasseter
Oyuncular: Tom Hanks (ses), Tim Allen (ses)
Oscar: 1 özel ödül- John Lasseter, 3 adaylık (Senaryo- Joe Ranft, Müzik- Randy Newman, Şarkı- Randy Newman -You've Got A Friend-)
IMDB Puanı: 8,2/10
Puan: 7/10

Animasyon filmlere olan ilgisizliğimden dolayı bugüne kadar izlememiş olduğum Toy Story, serinin 3. filminin hem gişede hem de IMDB Top 250 listesinde yarattığı başarı sayesinde film izleme ajandamın ön sırasına geçti. Pixar stüdyolarının çizim mühendisliği alanındaki ilk uzun metrajı olan ve yapımcılığını Disney'in üstlendiği film, dünyanın ilk, tamamı bilgisayar algoritmalarıyla kurulmuş uzun metrajlı 3 boyutlu animasyonu olma özelliğini taşıyor. Filmin, 3 boyutlu gösterimi ise çekiminden 14 yıl sonra 2009'da gerçekleşti. Henüz animasyonun bir film türü olarak algılanmadığı bir dönemde çekilen film, özellikle Pixar'ın bir marka haline gelmesinde büyük bir adım oldu. Bugünün ünlü animasyon yönetmenlerinden Pete Docter (Up/Yukarı Bak), Andrew Stanton (Wall-E/Vol-İ) gibi isimlerin kurguda ve senaryoda çalıştığı film, aynı zamanda Pixar için bir okul görevi görmüş oldu.

Annesiyle beraber yaşayan oyuncak düşkünü Andy'nin ortalıkta kimse yokken konuşabilen, düşünebilen, kendi başına hareket edebilen oyuncaklarının arasına Buzz Lightyear adındaki robot oyuncağın katılmasıyla gelişen maceraları anlatan Toy Story, oldukça sevimli ve eğlenceli bir film. Özellikle kovboy Woody ile Buzz'ın, komşunun kötü çocuğu Sid'den kurtulabilmek için verdiği uğraşı izlemek oldukça keyifli. Mantıküstünün kendi içindeki mantığıyla çizilmiş olan hikaye hiçbir şekilde sarkmıyor. Her oyuncağa ayrı bir karakter verilmesi ise senaryonun en önemli avantajı olmuş. Seslendirmede özellikle Tim Allen'ın başarısı filmin geneline yayılıyor. Tom Hanks de Woody isimli oyuncağı seslendiriyor.

İlginç Bilgi: Filmde, Star Wars/Yıldız Savaşları'na bol miktarda gönderme var. Ama en keyiflisi, kötü çocuk Sid'in ismi aracılığıyla Darth Sidious'a yapılan gönderme.

23 Haziran 2010 Çarşamba

GOOD BYE LENIN!/ELVEDA LENIN (2003)


Yönetmen: Wolfgang Becker
Oyuncular: Daniel Brühl, Katrin Sass
IMDB Puanı: 7,8/10
Puan: 7/10

2000'lerde Alman sinemasının yükselişi, sinemanın Hollywood tekeli için büyük bir darbe olmuştu. Genç kuşağın yetenekleriyle uluslararası oyuncuların prestijleri birleşip üzerine ülkeye özgü farklı bir doku yerleşince ülke sineması, Avrupa'nın en göz alıcı işlerine imza atmıştı. Elveda Lenin de bu çıkışın ilk parçalarından biri oldu. Avrupa Film Ödülleri, ve Almanya'da kazandığı en iyi film ödülleri dışında neredeyse her ülkenin sinema ödüllerinde en iyi yabancı film seçildi. ABD'de de Altın Küre'ye yabancı film dalında aday oldu fakat kaybetti.

Elveda Lenin, pembe yalanlar üzerine bir film. Bütün kilit sahnelerde çözümün yalandan geçmesi, bu yalanların izafi bir biçimde Doğu Alman-Federal Alman çekişmesine dönüşmesi yönetmen Wolfgang Becker'in tarz olarak seçtiği anlatım şekli haline gelmiş. Henüz iki Almanya birleşmemişken komaya giren annesine duvarın yıkılmasından sonra bu gerçeği, şok yaşamasın diye söyleyemeyen Alex'in, annesini hala sosyalist Almanya'da yaşadığına ikna etmek için gösterdiği çaba mükemmel anlatılıyor. Aynı şekilde annesinin de Alex'e söylediği yalanlar var. Bu yalanların ortaya çıkması da Alex için çok şey değiştirecek. Alex'in sevgilisi hemşire Lara'nın son sahnedeki sürprizine karşılık annenin oynadığı oyun ise filmin türdeşlerinden farkına büyük bir örnek.

İlk yarısıyla dağıttığı hikayeyi ikinci yarıda zar zor toparlamasıyla Wolfgang Becker, başyapıt yönetmeni ünvanını kaçırsa da daha sonra Inglourious Bastards/Soysuzlar Çetesi'nde de izleyeceğimiz Daniel Brühl'ün müthiş performansı izlence keyfini arttırıyor. Ve tabii ki Yann Tiersen'in akıl almaz müzikleri. Daha önce Amelie'de kullandığı Comptine D'un Autre Ete: L'apres Midi şarkısını filmin can alıcı sahnelerinden birine öyle bir eklemliyor ki izleyicinin sarsılmaması imkansız. Elveda Lenin'in soundtrack albümü, filmden bağımsız olarak da mutlaka edinilmesi gereken mükemmel bir yapıt.

İlginç Bilgi: Florian Lukas'ın canlandırdığı, Alex'in en yakın arkadaşı rolündeki kameraman Denis, Türk bir karakter. Filmde adı Denis olarak geçmesine rağmen gerçek adı: Deniz.

THE SOUND OF MUSIC/NEŞELİ GÜNLER (1965) - OSCAR ÖDÜLLÜ FİLMLER

Yönetmen: Robert Wise
Oyuncular: Julie Andrews, Christopher Plummer
Oscar: 5 ödül (Film, Yönetmen, Uyarlama Müzik- Irwin Kostal, Kurgu- William Reynolds, Ses- James Corcoran), 5 adaylık (Aktrist, Yrd. Aktrist- Peggy Wood, Grt. Yönetimi- Ted D. McCord, Sanat Yönetimi- Boris Leven, Kostüm- Dorothy Jeakins)
IMDB Puanı: 7,9/10
Puan: 7/10

1956 yılında Alman yönetmen Wolfgang Liebeneiner'in çektiği Die Trapp-Famillie/Trapp Ailesi filmiyle başlayan Von Trapp ailesinin sinema ve tiyatrodaki yolculuğu, 2 yıl sonra 1958'de aynı yönetmenin çektiği Die Trapp-Famillie In Amerika/Trapp Ailesi Amerika'da filmiyle pek ses getirmeden devam etti. İki filmde de anlatılan Maria Von Trapp, geç kabul ettiği Hristiyanlığı bir manastıra rahibe adayı olarak katılarak daha yakından tanımak isteyen bir genç kadındı. Fakat sağlık sorunları yüzünden manastırdan ayrılıp eski bir donanma subayının yatalak çocuğuna bakmak üzere Salzburg'a taşındı. Mürebbiye Maria ve Baron Von Trapp, birbirilerinden etkilenip evlendiler. Fakat Nazilerin Anschluss (ilhak) politikasıyla Avusturya'yla Almanya'yı birleştirmesi sonucunda Nazi karşıtı aile önce İtalya'ya oradan da Amerika'ya göçmek zorunda kaldı.

Bu dokunaklı hikaye çok geçmeden Broadway'in oyun yazarlarının eline geçti ve Maria'nın hikayesi 1959'da müzikal olarak sahnelenmeye başladı. Hollywood'un müzikaller dönemini yeniden başlattığı 60'lı yıllarında ise, West Side Story/Batı Yakası Hikayesi'nin yönetmenlerinden biri olan Robert Wise, Von Trapp ailesinin hikayesinde büyük ölçüde değişikliğe giderek öyküyü filme aldı. Müzikal tarzda çekilen filmde Maria, sağlık sorunları nedeniyle değil uçarılığını dindirmek amacıyla Kaptan'ın evine gidiyordu. Çocuk sayısı da filmde 7'ye çıkartılmıştı ve hiçbiri yatalak değildi. Filmde Kaptan, çok zengin biri olarak tanıtılıyor, hatta olmayan bir Barones bile uyduruluyordu. Ayrıca Avusturya'nın pastoral güzelliğine olabildiğince yer veren film, ülkenin geçirdiği 4 yıllık iç savaş ve bölünme döneminden hiç bahsetmiyordu. The Sound Of Music, tamamen müzikal bir filme entegre olabilmesi için hikayeye getirdiği bu bükümleri başarıyla işliyor ve özellikle intermission sonrası ön plana çıkan Nazi ilhakıyla yeşil Avusturya'nın diyalektiğini mükemmelen yansıtıyordu.

Filmin başında da belirtildiği gibi Avrupa, kimi iç karışıklıklara sahne olsa da yine de İkinci Dünya Savaşı gibi bir kıyım sürecine girmemişti 30'ların sonunda. The Sound Of Music, tam da bu dönemin son yılında, 1938'de geçiyor ve özellikle açılış sahnesinde helikopterlerle çekilen yemyeşil ovaları gösteren tablo kalitesindeki kareleriyle masumiyet ve aydınlık havanın açık bir sembolü oluyordu. Nazilerin Avrupa'yı sarmasıyla başlayan ayrılıklar ve bozulmaları yavaş yavaş hissettirip finale kadar gelen film, kilise olgusunun da yardımıyla kurtuluşu dine ve aile bağına bağlıyordu.

Bir yıl önce yeteneğini Mary Poppins filmiyle kanıtlamış olan Julie Andrews'in müzikal konusundaki yeteneği bu filmde de ilerliyor ve bugünkü halinden çok farklı (biraz da Ediz Hun'u andıran havasıyla) Christopher Plummer'la hoş bir kimya tutturuyor. Film, bir müzikal olmasına rağmen, müziksiz sahneler dağa ağır basıyor. Uzun süresi, filmi sıkıcılaştırmıyor. Bunda da kurgunun iyi eklemlenmiş olma başarısı büyük rol alıyor.

The Sound Of Music, Oscar ödül töreninde kanımca David Lean'in en iyi filmi olan Doctor Zhivago'yu geride bıraktı. Filmin bir diğer önemli rakibi de John Schlesinger'ın Darling'iydi. The Sound Of Music, 60'larda Oscar ödülü kazanmış 4 müzikal filmden 3.'sü oldu.

İlginç Bilgi: Von Trapp'lerin yaşadığı malikane, doğası aynen korunur halde bugün ailenin küçük oğlu tarafından otel olarak işletiliyor. Filmin dış çekimleri de bu malikanede gerçekleştirilmiş.

22 Haziran 2010 Salı

ALICE IN WONDERLAND 1 MİLYAR DOLAR SINIRINI GEÇTİ


Gösterimi halen devam eden Tim Burton filmi Alice In Wonderland/Alice Harikalar Diyarında, dünya çapındaki hasılatını 1 milyar doların üzerine çıkarabilen 6. film olup genel box-office listesinde 5. sıraya kadar geldi. Şu anda 1 milyar 19 milyon dolarlık hasılat yapan filmin en yakın rakibi 4. sıradaki Pirates Of Caribbean: Dead Man's Chest/Karayip Korsanları: Ölü Adamın Sandığı. İki film arasında 41 milyon dolarlık bir fark kaldı. Alice In Wonderland'in bu başarısı sonrasında 1 milyar dolar sınırının en altındaki film olan The Dark Knight/Kara Şovalye 6. sıraya geriledi.

21 Haziran 2010 Pazartesi

TOY STORY 3, IMDB TOP 10'UN KAPISINDA

Sevilen animasyon yapımı Toy Story/Oyuncak Hikayesi film serisinin 3. bölümü vizyona girer girmez IMDB sitesinin en sevilen 250 filmin yer aldığı süreksiz anketi Top 250'de 11. sıradan listeye girdi. Genel puanı 10 üzerinden 9,4 olan filmin Top 250 puanı 8,8. 2010 yılının filmleri arasında ilk defa bir film ilk 100'e girebilmiş oldu böylece. Toy Story 3, listede 2010 yılına ait 4. film oldu. Film, ilk 10'a girer mi bilinmez ama listenin gediklilerinden olacağı kesin.

Bu arada IMDB, daha önce bir günlüğüne denediği filmleri İngilizce adıyla yayınlama politikasını bir haftadır sürdürüyor. Kendi adıma hiç beğenmediğim bu yöntem, umarım yakında değişir.

Sonradan Ekleme: Bu haberi verdikten bir gün sonra Toy Story 3, 8. sıraya yükseldi ve IMDB'deki üçüncü gününde bir animasyon filminin çıkabildiği en yüksek mertebeyi belirlemiş oldu. Bununla birlikte 3 yıldır ilk 10'da olan The Dark Knight/Kara Şovalye ilk defa 11. sıraya gerilemiş oldu.

İkinci Ekleme: Bugün de film 7. sıraya kadar çıktı ve 8,8 puana sahip olan filmler arasında ilk sırayı aldı. En yakın rakibi, 8,9 puanlı Schindler's List/Schindler'in Listesi.

Üçüncü Ekleme: Film, bugün puanını 8,9'a çıkarıp Schindler's List'i de geçti ve 6. sıraya kuruldu. Şimdi önünde aynı puana sahip iki film, Pulp Fiction/Ucuz Roman ve Il Buono, Il Brutto, Il Cattivo/İyi Kötü Çirkin var.

OLIVER!/MASUM MELEKLER (1968) - OSCAR ÖDÜLLÜ FİLMLER

Yönetmen: Carol Reed
Oyuncular: Mark Lester, Ron Moody
Oscar: 5 ödül (Film, Yönetmen, Müzikal filmleri müzik ödülü- Johnny Green, Sanat Yönetimi- John Box, Ses) 6 adaylık (Aktör- Ron Moody, Yrd. Aktör- Jack Wild, Uyr. Senaryo- Vernon Harris, Kurgu- Ralph Kemplen, Kostüm- Phyllis Dalton, Grt. Yönetimi- Oswald Morris) 1 Onur Ödülü- Onna White
IMDB Puanı: 7,6/10
Puan: 8/10

Dünyanın en ünlü hikayelerinden biridir Charles Dickens'ın, 1830'ların İngiltere'sinin eşitsizliklerle dolu yaşantısnı anlattığı Oliver Twist. Böyle ünlü bir hikayenin de sinemayla bütünleşmesi gecikemezdi. Oliver Twist, bugüne dek 20 kez sinemaya uyarlandı. Baş kahramanlarından Fagin; Ben Kingsley, Richard Dreyfuss, George C. Scott, Alec Guiness gibi usta isimler tarafından defalarca canlandırıldı. Oliver!, Roman Polanski'nin son Oliver Twist'iyle beraber en ünlü uyarlaması oldu hikayenin. Ayrıca hikaye ilk defa müzikale evrimleşmiş oldu.

Kişisel olarak müzikallerden uzak duran, pek hazzetmeyen ben, Oliver!'a bir görev edasıyla yaklaşmıştım ilk önce. Chicago haricinde, hiçbir müzikali baştan sona izlemediğimden büyük bir önyargıyla yaklaşmıştım. Üstelik müzikallerin genel özelliği olarak çok uzun bir süresi de vardı filmin. Fakat daha ilk yarım saat dolmadan önyargılarım boşa çıktı ve Oliver!'ı keyifle izledim. Carol Reed'in müthiş sanat yönetimi anlayışıyla çizgi-reel arası gidip gelen detay aktarmalarının olduğu mekanlarla dönemin Londra'sının bir tablo gibi resmedilmesi filmin en başarılı yönüydü. Fagin rolündeki Ron Moody'nin benzersiz mimikleri, Oliver rolündeki Mark Lester'ın, Oliver Twist'in masumiyetini perdeye tam anlamıyla işleten yüz ifadesi, seyirciyi filmin içine çekmeye yetiyor. Ayrıca başta You've Got A Pick A Pocket Or Two ve Consider Yourself başta olmak üzere muhteşem şarkıların, büyük koreografiyle sahne edildiği müzikal yanı da kusursuzdu.

Filmde, Fagin karakterinin iyi olmakla kötü olmak arasında gidip geldiği sahneler, Ron Moody'nin kabiliyeti sonucunda tam bir sinema ziyafetine dönüşüyor. Ayrıca Fagin'in Yahudi olmasından dolayı, Yahudi çevrelerince okullarda okutulmasına karşı çıkılan eserde Fagin için net bir kötü karakter yaratılmadığını düşünüyorum. Hırsız Fagin, beraber çalıştığı çocuklara kötü davranmayan, Oliver Twist'in kurtulmasına çalışan bir karakter olarak iyi yanları da olan bir kötü karakter. Buna karşın tipik Londra serserisi Bill Sikes, hikayenin esas kötü adamı.

1968 Oscarlarında Oliver!'ı zorlayacak bir film çıkmadı. Stanley Kubrick'in olay filmi 2001: A Space Odyssey'in 5 aday film arasına alınmamasından dolayı Oliver!'in işi daha da kolaylaştı ve The Third Man/Üçüncü Adam filmiyle tanınan Carol Reed, kolay bir ödül kazanmış oldu.

İlginç Bilgi: 60'lı yıllarda En İyi Film Oscar Ödülü'nün kazanan 10 filmin 4'ü müzikaldi. Oliver!, bu müzikallerin sonuncusu oldu ve 2002'de Chicago'nun kazanacağı zafere kadar da bu ünvanını sürdürdü.

VOLKAN OKYAR VE VOLKAN AVCI, DAİMİ YAZARIMIZ OLDU

Nicedir Estar Abi blogunda çok kıymetli yazı ve yorumlarıyla yer alan Volkan Avcı ve henüz bizimle ilk yazısını paylaşmasa da dolu dolu yorumlarıyla ayrılmaz parçamız olan Volkan Okyar, daimi yazarlarımız oldu. Bir başka deyişle Estar Abi blogu artık 3 yazarın ortak blogu durumunda. Gelecek sürprizlerin öncü adımları için şimdilik bu kadar. Her iki dostuma da hoş geldiniz diyorum.

20 Haziran 2010 Pazar

DÜTTÜRÜ DÜNYA (1988)

Yönetmen: Zeki Ökten
Oyuncular: Kemal Sunal, Cezmi Baskın
IMDB Puanı: 7,4/10
Sinematürk Puanı: 8,86/10
Puan: 8/10

Kemal Sunal'a Ankara Uluslararası Film Festivali'nde En İyi Aktör ödülü kazandıran Düttürü Dünya, Sunal'ın klasik Şaban filmlerinden çok farklı bir Zeki Ökten yapımı. Yeşilçam filmlerinin neredeyese yüzde doksanının çekildiği İstanbul'un dışına çıkan az sayıdaki filmden biri olarak Düttürü Dünya, başkent Ankara'da geçiyor. Ankaralılar'ın iyi bildiği meşhur Çankırı Caddesi, pavyonlar sokağını ve Çinçin Mahallesinin gecekondularını çekim alanı olarak tutan film, biri zeka özürlü üç çocuğu ve eşiyle yaşam savaşı veren klarinetçi Dütdüt Mehmet'in hikayesini anlatıyor. Düttürü Dünya, kendince müzisyen hatta sanatçı biri olan Mehmet'in yaptığı bestelere bağladığı umutla ülkenin 80'lerdeki sanat karın doyurmaz anlayışına büyük bir göndermede bulunuyor. Kimsenin kaale almadığı sanatçı kimliği (sanatının kalitesi tartışma götürse dahi) ekmek kaynağı olarak yetmiyor, yetemiyor. Bakanlıkta odacılık gibi Türkiye şartlarında Kral Faruk'la eşdeğer bir işe sahip olan kayınbiraderinin evinde oturan Mehmet'in tek derdi eve ekmek götürmek de değil ayrıca. Evinin yıkılma tehlikesi yüzünden hiç sevmediği, tipik 80'lerin köşe dönücüsü kayınbiraderine yaranmak zorunda kalıyor.

Düttürü Dünya'da yaşam yalnızca Mehmet'in evinde zor değil. Komşu Cabbar'ın karısı, yoksulluğa dayanamayıp evden kaçıyor. Filmde tam olarak söylenmese de hissettirilen siyasi bir suçtan dolayı cezaevinde yatan torununu ziyaretçi günlerinde dahi göremeyen yaşlı kadın, cümbüşçü Faik Amca, darbukacı Rıfat, kağıt toplayarak yaşamını sürdüren sefalet örnekleri Düttürü Dünya'nın boş kalan her yerini dolduruyor. Tarık Öcal'ın mükemmel gitarıyla kotardığı duygusal bir film müziği, Çinçin'in sefil sokaklarındaki gezintimize eşlik ediyor üstelik.

Özal döneminin iş bitirmeye yönlenmiş köşe dönmeci, alt-bürokrasi tiplemelerini büyük bir başarıyla resmeden Zeki Ökten, filminde bir saniye dahi ajitasyona kaçmıyor. Hatta, bitik pehlivanın sandalyeyle güreşi gibi oldukça sarsıcı sanatsal anlar bile yüklüyor filmine. Ama yine de son sahnede Mehmet'in çaresizce Ulus'un ana caddelerinde oğluyla birlikte klarinetini öttürmesi bambaşka bir sahne. Çok ince bir detay olarak bu sahnede Mehmet'in evine doğru gitmediğini, Çankaya'ya doğru yönlendiğini görüyoruz. Muhtemelen burada yönetmenin özel bir niyeti yok ama varoşlara doğru değil de Ankara'nın lüks semtlerine hatta Köşk'e doğru yol alan Mehmet'i gördüğümüzde ister istemez bir vurgunun olduğu hissine kapılıyoruz.

Zeki Ökten, çektiği 31 filmden 7'sinde Kemal Sunal'la birlikte çalıştı ve Sunal'ın en politik rollerinin yönetimini üstlendi. Ayrıca Kapıcılar Kralı'nda olduğu gibi Düttürü Dünya'da da senarist Umur Bugay'la çalışıp ortaya bir başka saygın eser bıraktı. Filmde çalışan bir başka önemli isim de Zeki Demirkubuz. Bugünün Türk sinemasının saygın isimlerinden Demirkubuz, bu filmde yönetmen yardımcısı olarak yer alıyor. Pavyon sahnelerinin bazılarının gereksiz uzunluğu dışında hiçbir eksisi olmayan film, Kemal Sunal'ın Şabanlı filmlerine oranla daha az bilinse de televizyon kanallarımızın -hangi dağda kurt öldüyse- sık sık gösterdiği bir film. Benim gibi Ankara'dan uzakta yaşayan Ankaralılar içinse bir başka özel. İnsana tencerelerin boş olduğu günlerdeki Ankara'yı bile özletiyor. Tabii Melih Gökçek'in tecavüz ettiği Ankara'dan bahsetmiyorum.

İlginç Bilgi: Filmde Düttüt Mehmet'in kızı Mükerrem rolündeki Birsen Dürülü'yü Küçük Kadınlar, Kurtlar Vadisi Pusu gibi dizilerde de izleyebilirsiniz. Tabii tamamen değişmiş ve gençliğine oranla tanınmayacak bir hale geldiğini de gözlemleyebilirsiniz.

BLOOD SIMPLE./KANSIZ (1984)

Yönetmen: Joel Coen
Oyuncular: Dan Hedaya, Frances McDormand
IMDB Puanı: 7,8/10
Puan: 8/10

Bugün artık isimleri marka haline gelmiş olan ve filmografilerinin büyük çoğunluğu kara filmlerden oluşan Coen Biraderler'in ilk filmidir Kansız. Daha sonra Fargo'yla cilası çekilecek olan "adam karısını öldürmesi için başka bir adam tutar" hikayesinin bu ilk denemesi 80'lerde unutulmaya başlanmış bir tür olarak film-noir/kara filmi tekrar eski saygınlığına kavuşturmuştu. Kansız, aynı zamanda eski kara film klasiklerine hem bir saygı duruşu hem de o filmlerin klişelerini göze batmayan bir üslupla öne çıkartan bir film. Örneğin filmdeki çakmak mevzusu tamamen Alfred Hitchcock klasiği Strangers On A Train/Trendeki Yabancılar'a bir göndermedir. Hikayenin geneli ise aynı temayı işleyen tüm filmler gibi Double Indemnity/Çifte Tazminat'ın Teksas'a uyarlanmış bir versiyonudur. Ayrıca yine aynı filmdeki arabanın teklemesi sahnesi bu filmde de kullanılarak eşit dozda gerilim sağlanmıştır. Orson Welles'in klasiği Touch Of Evil/Bitmeyen Balayı filmindeki yozlaşmış şişman polis karakteri, Kansız'da yozlaşmış şişman özel dedektife dönüşmüştür.

Coenlerin üslup ve ton konusundaki ustalığını, kara filmlerin Howard Hawks yönetimindeki örneklerinden farklı olarak durgun fakat temposuz olmayan bir sunumla kanıtladıklarını Kansız'da görmek mümkün. Ayrıca kendi yazdıkları hikayenin alt metnine yerleştirdikleri suç ve ceza motifini finalin son cümlesine kadar başarıyla uyguladıkları da bir gerçek.

SPOILER---------------------

Frances McDormand'ın karakteri Abby'nin kurduğu ilk cümlenin "Bana yıldönümümüzde Smith Wesson hediye etti. Bununla kendisini vurmasam bari" olduğunu hatrımızda tutarak filmi izlediğimizde çoğu cinayetin de aynı silahla işlendiğini, fakat Abby'nin kocası Marty'nin boğularak öldüğünü görüyoruz. Silahtaki üç kurşunun üçünün de işe yaraması, ayrıca her kurşunun farklı karakterlerin birbirinden şüphe etmesine sebep olması da filmin zekice hareketlerinden biri. Dedektifin çakmağını suç mahallinde unuttuğunu farkedermiş gibi yapıp seyirciyi ters köşeye yatırdığı sahnenin başarısı ise başlıbaşına incelenmesi gereken bir konu. Fakat, Kansız'ın en büyük başarısı iletişimsizlik temasını kullanımında yatıyor. Birbiriyle iletişim kuramadığı için aldatılan çiftler, bir türlü cinayet gecesi ne yaptığını anlatmadığı için son dakikaya kadar olaya farklı anlamlar yükleyen Ray ve Abby bu temanın ayrılmaz parçaları gibi duruyorlar. Filmde bir çok repliğin hatta kullanılan şarkı sözlerinin bile bir amaca hizmet etmesi, sonradan gelecek olan Coen filmlerinin de bir garantisi.

SPOILER------------------------

İlginç Bilgi: Frances McDormand'la yönetmen Joel Coen'in evliliğe varan ilişkisi bu filmle başlamıştır.

19 Haziran 2010 Cumartesi

MIDNIGHT COWBOY/GECEYARISI KOVBOYU (1969) - OSCAR ÖDÜLLÜ FİLMLER

Yönetmen: John Schlesinger
Oyuncular: Dustin Hoffman, Jon Voight
Oscar: 3 ödül (Film, Yönetmen, Uyr. Senaryo- Waldo Salt), 4 adaylık (Aktör (2), Yrd. Aktrist- Sylvia Miles, Kurgu- Hugh A. Robertson)
IMDB Puanı: 8/10
Puan: 3/10

Amerika'nın Vietnam çukuruna iyice düşmesi, bu da yetmezmiş gibi bir de Kamboçya'yla savaşmaya başlaması, Avrupa'daki 68' hareketi, şüphesiz sinemada da yankısını buldu. Savaş ekonomisi içerisinde yükselen enflasyonla ABD'deki gelir dengesi Büyük Buhran'dan beri ilk defa uçurumlarla ifade edilmeye başlandı. 1969 yılında sinema da bu duruma kayıtsız kalmadı. Robert Altman, Jerry Schatzberg gibi isimler filmlerini 68'in havasında alternatif bir anlatımla sundular. Filmlerde değinilen konular da bu paralelde değişmeye başladı. 60'lar boyunca eski süksesi yenilenmeye çalışılan müzikallerin baskın ortamında Stanley Kubrick ve David Lean'in birbirine zıt fakat aynı amaca hizmet eden filmografileri arasında gençlik filmleri de yer bulmaya başladı. The Graduate/Aşk Mevsimi ile İngiliz eksenli sinema da üzerine düşen görevi yaptı.

Midnight Cowboy, böyle bir ortamın filmiydi. Teksas'tan New York'a jigololuk yapmak için gelen kovboy taklidi Joe Buck'ın, New York'un bizzat kendisinin jigolo olduğunu farketmesi alt metne yerleştirilmişti. Jon Voight'un acemi kovboyu, Dustin Hoffman'ın ustaca canlandırdığı Ratso adlı dalavereciye önce parasını kaptıracak ardından da, ikili sıkı dost olacaktı. Homoseksüellik, fuhuş düzeni, gelir uçurumu, kadın-erkek ilişkileri ve işin olmazsa olmazı hippi kültürü filmde bu dostluğun büyümesine sebep olan dış faktörler olarak yer etti. İyimser bir beklentiye yenik düşen film ise, bir anlamda ABD'nin Uzak Asya'daki askerlerini temsil ediyordu. Florida'nın kumsallarıyla Vietnam nehir boyunu paralize eden hikaye askerlerin sonuyla ikilinin sonunu da aynı eksene çekiyordu.

Filmde Joe Buck'ı tanıyabilmemiz için oluşturulmuş ve ana hikayeye bir türlü bağlanamayan flashbackler epey bir zaman alıyor. Aynı flashbacklerin cinsel ilişki sekanslarında arka plan olarak kullanılmasının işe yaradığını düşünüyorum. Filmden bir enstantane de bizim Canım Kardeşim filmiyle alakalı. Ratso'nun babasının mezarına koymak için, yandaki mezardan çaldığı çelenk sahnesi aynen Canım Kardeşim'de de yer almıştı. İki ahbap serserinin tükenişe doğru yolculuğuyla senaryo olarak da bir etkilenme söz konusu. Fakat, şunu rahatlıkla belirtebilirim ki Canım Kardeşim her açıdan Midnight Cowboy'dan çok daha sert ve bütünlük taşıyan bir film. Bu noktada filmlerimizi pazarlama konusundaki acemiliğimize yanmak işten değil diye düşünmüyor değilim.

Butch Cassidy And The Sundance Kid/Sonsuz Ölüm'ün, topladığı 4 Oscar'la Midnight Cowboy'u sayıca geçmesine rağmen büyük ödüle ulaşamaması 1969 Oscarlarının ilginç yanlarından birisi. Diğer üç adayın bu iki filmi zorlayamadığını da belirtelim. Ayrıca Midnight Cowboy, 17 yaşın altındakilerin ailesi veya izinli koruyucularıyla birlikte izlemesine karar verilen Oscar tarihindeki ilk ve tek film olarak da kayıtlara geçiyor.  Film ve Oscarlar hakkında bir başka ilginçlik de en iyi aktör ödüllerinde yer alıyor. Dustin Hoffman ve Jon Voight'un ikisini birden aday çıkaran film, ödülü John Wayne'li True Grit'e kaptırıyor. Midnight Cowboy'da geçen "kovboy kıyafeti giyiyorum diye ibne değilim, John Wayne de mi ibne sence?" repliğinin Wayne'in Oscar'ı iki aktöre rağmen aldığı yıla denk gelmesi de ilginç.

İlginç Bilgi: Midnight Cowboy ve Oscar töreni hakkındaki ilginçlikler bitmiyor. Cass rolündeki Sylvia Miles, filmde yalnızca 6 dakika görünmesine rağmen yardımcı aktrist ödülüne aday oldu.

18 Haziran 2010 Cuma

PATTON/GENERAL PATTON (1970) - OSCAR ÖDÜLLÜ FİLMLER

Yönetmen: Franklin J. Schaffner
Oyuncular: George C. Scott, Karl Malden
Oscar: 7 ödül (Film, Yönetmen, Aktör, Uyr. Senaryo- Francis Ford Coppola, Edmund H. North, Sanat Yönetimi- Gil Parrondo, Kurgu-Hugh S. Fowler, Ses-Don J. Bassman), 3 adaylık (Müzik-Jerry Goldsmith, Görüntü Yönetimi- Fred J. Koenekamp, Özel Efekt-Alex Weldon)
IMDB Puanı: 8,1/10
Puan: 8/10

İkinci Dünya Savaşı'nda müttefik kuvvetlerin en prestijli ve en popüler iki komutanından biri İngiliz Montgomery diğeri de George Patton'dı. Patton, savaşta geri birliklerin komutasından Kuzey Afrika'ya zırhlı birlikleri komuta etmek için gönderildiğinde ABD henüz savaşın Avrupa cephesinde tüm güçleriyle savaşa başlamamıştı. Cezayir hareketinden itibaren, Alman general Rommel'i Kuzey Afrika'da kovalayan Montgomery ile rekabete giren Patton, engin savaş tarihi bilgisiyle önce Sicilya çıkarmasını planlamış ardından üstlerinin tersi yöndeki emirlerine rağmen adayı batıdan dolaşıp Messina'ya kadar ilerlemişti. İtalyan kuvvetlerini büyük ölçüde bloke eden bu taktik ilerleme sayesinde müttefikler Almanlarla daha rahat çarpışabilir hale gelmişti. Tam da o sıralarda, psiklojik buhrana girmiş bir askeri, diğer askerlerin önünde tokatlaması Patton'ın kariyerini baştan sona etkiledi. ABD karargahı generale önce, tüm basının ve askerlerin önünde, tokatladığı erden özür diletti sonra da onu cephe gerisine aldı. Buna rağmen, komutada ısrar eden Patton, Normandiya çıkarmasının sahte saldırılarını planladı ve Almanya'nın Rus taarruzundan sonra kuzeyde de geri çekilmesini başlatan isim oldu.

Patton, buraya kadar özetlediğim olayları 3 saate yakın süre içerisinde şiir gibi anlatan bir film. Filmin en iyi yanı ise bir savaş filminden ziyade bireysel hırsı, komuta etmenin psikolojik yanları daha ağır basan bir biyografi yöntemi kullanması. Henüz bütün dünyanın tanımadığı, Hollywood'u kurtaran büyük yönetmen olarak anılmadığı günlerde bu filmin senaryosunu yazıp ilk Oscar'ını da alan Francis Ford Coppola'nın Edmund North'la birlikte General Omar Bradley'nin anılarından yararlanıp yazdığı öykü, savaş içinde geçen ikili bir savaşı ve hatta insanın kendiyle olan savaşına ışık tutabiliyor.

George Patton'ın bir savaş ve rütbe delisi olmasına rağmen anlatımdaki ince nüanslarla zaman zaman savaş karşıtı bir ruha bürünen film, çarpışma sahnelerinde bu kimliğini bir yana bırakmayıp kahramanlık kelimesinin anlamıyla oynayabiliyor. Hem Planet Of The Apes/Maymunlar Cehennemi hem de Papillon/Kelebek filmlerinde de üst yapıyı koruyup alt yapıyı "sezdirme" yoluyla perdenin eleğinden geçiren yönetmen Franklin J. Schaffner, Patton'da da bu fark yaratan özelliğini koruyor. Tarihe kazandığı Oscar ödülünü reddeden ilk aktör olarak geçen George C. Scott'ın Patton'ın öz kimliğini deşifre eden İngiliz usulü oyunu da filmin sürükleyiciliğinin garantisi oluyor. Scott her ne kadar, aktörlerin oyunculuklarının yarıştırılmasının abes olduğunu düşünse de The Hustler/Bilardocu'daki rolüyle aday olduğu Oscar töreninden elemine edilmesinin hırsına yeniliyor olabilirse de, bu 1970 yılının en iyi aktörü olduğu gerçeğini de değiştiremiyor.

Gişe konusunda büyük sıkıntılar yaşayan ve filmlerin bireysel reklamlarını The Alamo sayesinde keşfeden Hollywood'u bu sıkıntıdan kurtaran ilk film olan Love Story/Aşk Hikayesi ve bir diğer savaş/savaş karşıtı film olan MASH/Cephede Eğlence'yi Oscarlarda bileğinin hakkıyla alt eden Patton, kimi anlarda hafızalara kazınan sahne ve repliklere de imza atıyor. Filmin başında dev Amerikan bayrağının önünde Patton'ın yaptığı konuşma olsun, Rus generalle içilen içki sahnesi olsun, Patton'ın Cezayir'de uçak saldırısına balkonunda tabancasıyla atlayıp karşılık verdiği an olsun, hepsi Patton filminin odak noktalarına dönüşüyor. Filmin 30'ar dakikalık bölümlerine böyle zirve anlarını yerleştirme yöntemini daha sonra kendi filmlerinde de uygulayacak olan Coppola'nın sinemasal dehası da tam bu anlarda biz izleyiciye göz kırpıyor.



(George S. Patton Jr.)

İlginç Bilgi: Francis Ford Coppola ve Edmund H. Roth, filmin senaryosunu yazarken hiç bir araya gelmemişler. Hatta filmin gösteriminden sonra bile hiç tanışmamışlar. Buna rağmen tüm gücünü (George C. Scott'ın oyunculuğu hariç) öyküsünden alan bir film çıkmış ortaya.

17 Haziran 2010 Perşembe

ANNIE HALL (1977) - OSCAR ÖDÜLLÜ FİLMLER

Yönetmen: Woody Allen
Oyuncular: Woody Allen, Diane Keaton
Oscar: 4 ödül (Film, Yönetmen, Aktrist, Senaryo- Woody Allen, Marshall Brickman), 1 adaylık (Aktör)
IMDB Puanı: 8,2/10
Puan: 1/10

Fred Zinnemann'ın, 70'lerin ikinci yarısında unutulan kadın filmlerini yeniden canlandırdığı yapıtlarından Julia ve gişe canavarı, blockbusterların efendisi ve Yeni Hollywood'un en popüler örneği Star Wars/Yıldız Savaşları'nın elinden Oscar'ı alan yapım, çağının entellektüel mizah anlayışı en gelişmiş isimlerinden Woody Allen'ın Annie Hall'ü oldu. Julia için olmasa bile Star Wars için bugünden bakıldığında bile gerçekten yazık olmuş bir seçim olsa da Annie Hall, yine de prestijini yitirmedi. Zaman Star Wars'ü galip ilan etse de Annie Hall de saygınlığını korudu. Oscar ödüllerine soğuk bakan Allen'ın ödülünü almak için geceye katılmamasına rağmen, evindeki müzeye gidecek 3 heykelciğin 2'si Allen'a bu filmle geldi.

Match Point/Maç Sayısı ve akabindeki Avrupa'da çektiği filmlere büyük hayranlık duyduğum Woody Allen, kadın-erkek ilişkileriyle ilgili, döneminin çok çok dışında bir senaryo ortaya koyuyor filmde. Bol şaşırtıcı ve zekice repliğin içinden geçen filmde orta yaş bunalımıyla ilişki batağını birlikte yaşayan nevrotik Yahudi komedyen Alvy Singer'ın hayatının aşkı Annie Hall, Woody Allen'ın gerçek hayatındaki Diane Keaton'la olan ilişkisinin de paralelinde olan bir hikaye. Allen, gerçek hayatla sanat eserleri arasındaki ince çizgiyi gösterebilmek için zaman zaman hızını alamayıp kameralara konuşuyor, Birçok filme ve edebiyat yapıtına göndermelerde bulunuyor, dinamik bir senaryoyla çalışıyor filmde.

Annie Hall, şüphesiz saygın bir yapıt fakat beni hiç sarmayacak, gerçek hayatta da burun kıvırdığım entellektüel ilişkiler gibi zatıma uzak bir hikaye anlatıyor. Oscar tarihinin Marty'den sonraki en kısa filmi olmasına rağmen 1,5 saatin sonunu zor getirdiğim filmden sonra acilen When Harry Met Sally/Harry Sally ile Tanışınca'yı izleme ihtiyacı hissettim. İzleyiciyi yormadan, bombardımana tutmadan çekilmiş bir kadın-erkek analizi için kendi adıma doğru film When Harry Met Sally'dir.

İlginç Bilgi: Yoğun rivayete göre Diane Keaton'ın ünlü olmadan önceki soyadı Hall'dür ve ailesi onu Annie olarak çağırır. Film de Keaton'a adanmış olduğundan bu isime karar verilir.

16 Haziran 2010 Çarşamba

OSCARLI FİLMLER ANKETİ - 1980'LER




Oscar anketinin üçüncü bölümünde 1980'lerdeyiz. Filmleri kısaca tanıyalım:

1-Driving Miss Daisy/Bayan Daisy'nin Şoförü: Morgan Freeman'ı ünlü yapan film, yaşlılık ve toplumsal geleneklerin değişimi hakkında içli bir drama.

2-Rain Man/Yağmur Adam: Dustin Hoffman'ın otistik tiplemesiyle akıllara kazınan film, Barry Levinson'ın, yol filmlerine yeni bir soluk getirdiği yapım olarak hatırlanıyor.

3-The Last Emperor/Son İmparator: Bernardo Bertolucci'nin 3 saatlik epiği, Çin'in son hükümdarı Pu Yi'nin çocukluktan başlayıp yaşlılığına kadar varan destansı hikayesini anlatıyor.

4-Platoon/Müfreze: Yapılmış en iyi Vietnam filmlerinden birinde Oliver Stone savaşta kaybedilen masumiyeti sorguluyor.

5-Out Of Africa/Benim Afrikam: Sydney Pollack'ın biyografik filminde başrolde Afrika vardı. Meryl Streep ve Robert Redford da yardımcı rollerde göründü.

6-Amadeus: Mozart ve Salieri'nin efsanevi çekişmesi, yönetmen Milos Forman'ın ellerinde opera tınıları taşıyan bir epiğe dönüşmüştü.

7-Terms Of Endearment/Sevgi Sözcükleri: Shirley MacLaine ve Jack Nicholson gibi isimlerin yer aldığı dokunaklı bir aile draması.

8-Gandhi: Hindistan'ın kurucusu büyük insan Mohandes K. Gandhi'nin büyük yürüyüşü, sinemada muazzam bir başyapıta dönüşmüştü. İngiliz yönetmen Richard Attenborough ve Gandhi rolündeki Ben Kingsley, büyük iş başarmışlardı.

9-Chariots Of Fire/Ateş Arabaları: Vangelis'in unutulmaz müziğiyle taçlanan film, İngiliz yapımı bir olimpiyat filmi.

10-Ordinary People/Sıradan İnsanlar: Robert Redford'un ilk yönetmenlik denemesi, Amerika'nın uğraşmakta olduğu aile sorununa el atıyor.

OSCARLI FİLMLER ANKETİ - 1990'LAR (SONUÇ)

Oscar anketinin ikinci bölümü The Silence Of The Lambs/Kuzuların Sessizliği'nin birinciliği ile sona erdi. Tıpkı Yüzüklerin Efendisi: Kralın Dönüşü gibi 13 oy alarak birinci olan film, ikinci sıradaki filme 6 oyluk bir fark attı. 2000'ler anketine gelen 37 oya karşın bu kez 32 oy verildi. Daha ilk günden arayı açan Kuzuların Sessizliği'ne hiçbir film yaklaşamadı. Sonuçlar şu şekilde:

1-The Silence Of The Lambs/Kuzuların Sessizliği: 13 oy
2-Forrest Gump: 7
3-Schindler's List/Schindler'in Listesi: 3
4-American Beauty/Amerikan Güzeli, Titanic, Braveheart/Cesur Yürek: 2
5-Shakespeare In Love/Aşık Shakespeare, Unforgiven/Affedilmeyen, Dances With Wolves/Kurtlarla Dans: 1
6-The English Patient/İngiliz Hasta: 0

Toplamda ilk 5 ise şu şekilde gelişiyor:

1-LOTR: Return Of The King, The Silence Of The Lambs: 13
2-Forrest Gump: 7
3-Chicago: 5
4-Million Dollar Baby, Gladiator, A Beautiful Mind: 4
5-Schindler's List, Slumdog Millionaire: 3

Kuzuların Sessizliği, gerilim filmlerine ve suç öykülerine suçlu psikolojisi bakış açısını getirmiş öncü bir filmdi. Ayrıca Akademi'nin bir korku/gerilim filmine verdiği ilk ve tek büyük ödüle sahipti. Kendisini zorlayabilecek en az 3 başyapıtın varlığına rağmen kalitesi ve popülerliğiyle hepsini geçebildi. Schindler's List'e oy verdiğim ankette tıpkı 2000'ler anketinde olduğu gibi yine 1 film sıfır çekti. Anketin en zayıf filmi olduğu konusunda fikir birliğine varılan The English Patient'ın yerine Fargo ödül almış olsaydı durum ne olurdu o da bir merak unsuru.

Bu ankette de Steven Spielberg, Clint Eastwood, Robert Zemeckis, James Cameron gibi yönetmenler yerine Jonathan Demme'in filmi birincilikle bitirmiş oldu. Böylece ilk popüler filmini çeken Peter Jackson'la aynı kaderi paylaşmış oldu.

1980'ler anketinde görüşmek üzere...

ORDINARY PEOPLE/SIRADAN İNSANLAR (1980) - OSCAR ÖDÜLLÜ FİLMLER

Yönetmen: Robert Redford
Oyuncular: Donald Sutherland, Timothy Hutton
Oscar: 4 ödül (Film, Yönetmen, Yrd. Aktör-Timothy Hutton, Uyr. Senaryo- Alvin Sargent) 2 adaylık (Yrd. Aktör- Judd Hirsch, Aktrist- Mary Tyler Moore)
IMDB Puanı: 7,8/10
Puan: 3/10

1979 yılında Francis Ford Coppola'nın Apocalypse Now/Kıyamet filmi geç de olsa Oscar törenlerine yetiştiğinde birçok eleştirmen filme Oscar'ın galibi gözüyle bakıyordu fakat öyle olmadı ve bir aile draması olan Kramer vs. Kramer/Kramer Kramer'a Karşı büyük ödülü kazandı. Bir sonraki yıl, bu kez Martin Scorsese, Raging Bull/Kızgın Boğa'yla ödüle en yakın filmdi ama yine beklenen olmadı ve Ordinary People, 1980 yılının büyük ödülünü kazandı. Ordinary People da tıpkı Kramer vs. Kramer gibi bir aile dramasıydı. İstatistiklerde 2. Dünya Savaşı'ndan beri boşanma oranlarının en yüksek noktaya çıktığı yıllardı. Vietnam Savaşı çoktan bitmiş olsa da Amerikan aileleri, savaştan tabutlarla dönen ya da savaşı sakat tamamlayan oğullarının yarattığı şoku atlatamamıştı. Reagan'lı yıllar ufuktaydı ve ABD'nin savaşacak düşmanı; dolayısıyla da gururlarını okşayacak zaferleri kalmamıştı. Hala dünyanın en büyük ülkesi olmalarına ve en büyük rakipleri SSCB'nin gittikçe çözülmesine rağmen ABD toplumunda büyük bir moralsizlik, daha da ötesinde hedefsizlik baş gösterdi. Sonuç, sosyal kırılmalarla geldi.

Kramer vs. Kramer, ayrılma kararı alan bir çiftin küçük çocuklarını paylaşamaması etrafında gelişen bir dramaydı. Ordinary People da evin büyük oğlunun ölümünden kendisini sorumlu tutan, intihara meyilli liseli bir gencin, ailesiyle olan iletişimsizliğini anlatan benzer bir dramdı. Oysa Apocalypse Now, savaşın yarattığı dehşetin çıkardığı negatif enerjiyi, Raging Bull ise, daha da beterini yapıp o kutsal American Idol kavramının içini oyup bir bireysel başarısızlık hikayesi anlatıyordu. Muhafazakar Amerika'nın sözcülerinden Akademi de duruma kayıtsız kalamayıp üstüste aile dramalarını ve ABD'nin daha "ön plandaki" sorunlarına el atan filmleri seçti. Ardından gelen iki yıl, yani Reagan'lı ilk iki yılda ise rota ABD'den çıkıp İngiltere'ye döndü ve önce Chariots Of Fire/Ateş Arabaları ardından da Gandhi büyük ödüle ulaştı. İçeride ise hiçbir şey değişmedi ve sadece iki yıllık bir aradan sonra bir başka aile draması Terms Of Endearment/Sevgi Sözcükleri Oscar armağanıyla onurlandırıldı.

Ordinary People, Oscar ödüllü olmasa muhtemelen arşivlerimizde bulunması güç bir yapıt olduğu için filmin başarı ya da başarısızlık dinamiklerini Oscar ödüllerinde aramak daha doğru. Yalnızca 1980 yılının Oscar ödüllerine bakıp "Raging Bull'un hakkı yendi" (ki bu doğrudur)dersek olayı net görememiş ve filmi de hak ettiği şekilde değerlendirememiş oluruz. Oysa 1979-1984 arası Oscar yolculuğuna yukarıdaki gibi kısa bir bakış attığımızda Ordinary People'ın içerdiği yoğun nevrotik havayı daha iyi gözlemleyebiliriz. Kısaca, Raging Bull'un Oscar'ı haketmesine rağmen alamamasından bahsetmek kolaycılığı yerine, dönemin şartlarına göre değerlendirip, ödülün neden Ordinary People'a gittiğini kavrayabilmek daha önemli bir yoldur.

Oyuncu-yönetmenlerin en başarılı isimlerinden birisi olan Robert Redford'un reji koltuğundaki bu ilk denemesi, aslında büyük çoğunluğumuzun yaşadığı fakat farklı versiyonlarla hatırladığı bir hikaye. Hepimizin geçmişe takılıp kaldığı bir gerçek. Başımıza, ya da sevdiklerimizin başına gelen önemli bir olayı, kafamızda sabileyip kendimizi rahatlatabilmek adına kendi özümüzde bir hata ararız ve bulamasak bile uydururuz. Fakat kati bir kısır döngü olarak bu kez daha da fazla rahatsız olup, sorunun biraz daha fazla büyümesine sebep oluruz. Bu arada aile, ya da arkadaşlar gibi en yakın mini-gruplar içerisine yaydığımız sorun, artık yalnızca bizi değil çevremizi de kapsamış olur. Ordinary People, bu kısır döngünün tek çözümünün, kutsal itirafta ve yaşamın hala devam ediyor olduğuna dair inançta olduğunu söylüyor. Filmde Conrad'in aşkı bulmasıyla, rahatlamaya başlaması da bunun en güçlü örneği.

Redford, sıradan insanların kısırdöngüsüne el atarken filmi bir kitap gibi yorumlama hatasına düşüp sinematografiyi ikinci plana attığında Raging Bull'un hakkı yendi klişesi doğruluk payı kazanmaya başlıyor. Yönetmenlik alanında henüz ilk seferi olan Redford'un kazanamadığı her yetenek Scorsese'de var olduğundan, daha güçlü bir hikayeyi rakibinden daha az azametli aktarıyor. Üstelik, Redford'un Timothy Hutton gibi bir şansının da olmasına rağmen. Hutton, sonraki hiçbir filminde gösteremeyeceği başarıyı bu filmle gösteriyor ve muhteşem bir sorunlu ergen portresi çiziyor. Bu da ona gelmiş geçmiş en genç yardımcı aktör Oscar'ı kazanan oyuncu payesini kazandırıyor.

Ordinary People, uzun, hatta çok uzun süresi boyunca zaman zaman ani tempo artışına gitse de çoğu zaman izleyiciyi filmden koparan anlarla dolu. Filmin finaline doğru, Conrad'ın, gerilimli bir ilişkisi olan annesine sarıldıktan sonra annesinin evi terk etmesi gibi zirve anlarından filmin dört farklı noktasına daha serpiştirilmiş olsaydı belki bugün Ordinary People'a daha farklı bir açıdan bakıyor olacaktık.

İlginç Bilgi: Her ikisi de Oscar kazanan Robert Redford ve Timothy Hutton, bu başarıyı biri yönetmen diğer aktör olarak henüz ilk filmlerinde elde ettiler.

15 Haziran 2010 Salı

HIGH PLAINS DRIFTER/KASABADAKİ YABANCI (1973)

Yönetmen: Clint Eastwood
Oyuncular: Clint Eastwood, Geoffrey Lewis
IMDB Puanı: 7,6/10
Puan: 8/10

Bir film düşünün. Kovboy filmi. Fakat anlatım tekniği olarak kara-film öğeleri içeriyor. Daha da ötesi, bu film aynı zamanda...

SPOILER-----------------------

fantastik bir film. Kanımca böyle bir düzleme yayılmış film sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Clint usta, henüz ilk filmi Play Misty For Me/Ölümün Sesi'ni çektikten hemen sonra ikinci filminde Vahşi Batı'yı anlatıyor, biraz da cehennemi.

Film, son saniyesine kadar ilerlemeden bütünlüğü elden bırakmıyor. Son kare bile hikayedeki soru işaretleri ile ilgili ipuçları veriyor. Lago isminde, deniz kenarındaki bir kasabada geçen film, üç haydutun şeriflerini işkenceyle öldürmelerine göz yuman bir avuç kasabalının aynı haydutlardan kurtulmak için muhitlerine gelen isimsiz bir yabancıyı işe almalarını anlatıyor. Elbette isimsiz yabancımız Clint Eastwood. Eastwood'u Dolar Üçlemesinde de isimsiz kovboyu oynarken görmüştük. Gerçi ilk iki filmde sırasıyla Joe ve Monco isimlerini kullanıyordu ama bu isimlerin, sahte olabileceği ihtimalleri de yer alıyordu ilgili filmlerde. Clint Eastwood, isimsiz silahşor efsanesini High Plains Drifter'da da sürdürse de bu kez durum diğer üçlemeden farklı. O filmlerde Eastwood'un ekran personasında geçmiş western kahramanlarının anısı vücut buluyordu. Bu filmde ise isimsizlik daha spesifik bir amaca hizmet ediyor.

Klasik bitirim poz kesmeler, kartpostal tadında kareler, western kavgaları ve çatışmalarıyla açılan film ilerleyen dakikalarında bir anda yön değiştiriyor. Shichinin no Samurai/Yedi Samuray'daki gibi kasabalarını eşkiyalardan kurtarmak isteyen ahalinin tuttuğu 1890'ların samurayı, kasabalıyı çatışmaya hazırlarken onların en önemli anılarını da hatırlamalarını sağlıyor. Kasabanın cücesi dışında kimseye iyi davranmıyor ve herkesi birbirine düşürüyor. Bu noktada filmin dinsel kimliğinden de bahsetmek gerekir. Önce bir parantez açıp, filmde kilise duvarında gördüğümüz İncil'den bir cümleyi aktaralım. İşaya 53'ün 3 ve 4'üncü bölümleri şöyle diyor:

"3-Hor görüldü, ve insanlar tarafından bırakıldı; acıları tanımış, elemler adamı; ve insanların kendisinden yüzlerini örttükleri bir adam gibi hor görüldü, ve biz onu saymadık.


4-Gerçek acılarımızı o taşıdı, ve elemlerimizi o yüklendi; gerçek biz sandık ki, o cezaya uğradı, Allah tarafından vuruldu, ve alçaltıldı. "

İncil'in klasik İsa tasvirlerinden biri. Filmde Eastwood'un İsimsiz'ine de işaret eden bir ipucu bu. Fakat İsimsiz, İsa gibi kurtarıcı olarak değil intikamcı olarak dönüyor dünyaya. Evet, İsimsiz, bariz bir biçimde öldürülen şerifin yeniden yeryüzüne dönmüş bir tasviri. Kasabalıyı beladan kurtarabileceğine ikna etmek için üç adam öldürmesi gerekiyor. Araya bir de yarı-tecavüz karışıyor. Bu noktada İsimsiz; İsa tasvirinden ayrılıyor. Bariz bir Cehennem'den Düşen tasvirine dönüşüyor. Filmin ser verip sır vermeyen anlatımında bu nokta finale kadar açık tutuluyor. Önce İsimsiz, kasabanın girişindeki levhaya "hell/cehennem" yazıyor ve ardından merakla beklenen çarpışmayı ateşler arasında ve tamamı kırmızıya boyanmış evler arasında gerçekleştiriyor. İlk cinayetini tıpkı eski şerifin ölümü gibi kırbaçlayarak gerçekleştiriyor. Ki Şeytan'ın simgelerinden biri de kırbaçtır. İkinci cinayet bir idama dönüşüyor. Toplum cinayeti deyince akla ilk gelen infaz şeklidir idam. Ve nihayet üçüncü cinayet silahla gerçekleşiyor. İsimsiz, sırasıyla bireysel intikamcı-toplumsal intikamcı-silahşör kimlikleriyle infazlarını gerçekleştiriyor. Muhteşem... Burada aslan payı şüphesiz senarist Ernest Tidyman'in fakat Eastwood da henüz ikinci filmini çeken ve westernden gelme bir yönetmen olarak kusursuz bir işçilik çıkarıyor.

Finalde yani çarpışmaların bitiminde İsimsiz, kentten ayrılırken, cüce de bir mezar taşına isim yazıyor. İsimsiz yanından geçerken ona adını hala bilmediğini söylüyor. İsimsiz'in cevabı da "hayır, biliyorsun" oluyor. Kamera bu cevaptan sonra mezar taşına odaklanıyor ve üzerinde eski şerifin adını görüyoruz: Jim Duncan. İpuçları yine bitmiyor. İsimsiz, ovaya doğru atını sürerken, yoldaki kavrulma sanrısı arasında gözden kayboluyor. Bu hayali kavrulma bize ateşi hatırlatıyor. Mesaj basit: İsimsiz, intikamını almanın rahatlığıyla cehenneme geri dönüyor.

SPOILER-----------------

Filmde eski şerif Duncan'ı, Eastwood'un oynadığı birkaç filmin de yönetmeni olan Buddy Van Horn canlandırıyor. Makyajla Eastwood'a benzetilen Van Horn aynı zamanda filmin dublör koçu. Filmde üç haydutun liderini canlandıran Geoffrey Lewis de Eastwood filmografisinin tanıdık yüzlerinden.

Şunu belirtmeliyim ki, High Plains Drifter, dikkatle takip edilmediğinde ağızda kuru bir tad bırakacak bir film. Çoğu dikkatsiz izleyici için (bir süreliğine ben de dahilim bu gruba) finali havada kalmış, soru işaretleriyle bırakan bir film. Fakat film etkisini izledikten sonra gösteriyor asıl. DVD'nin kapatma düğmesine bastıktan sonra geçen o sessiz 5 dakika içinde filmin tüm sırları bir bir gözümün önüne geldi ve adeta aydınlandığımı hissettim. İzlerken vasat dediğim film yalnızca 5 dakika içinde, çözüldükçe güzelleşen bir bulmacaya döndü. O yüzden henüz filmi izlememiş olup Spoiler'lı kısmı atlayıp buraya kadar gelen okuyucuya spoiler bölümünü filmi izleyip okumalarını özellikle öneriyorum. Ben yazdım diye değil, sadece sinemanın, ancak, çözülmeyi bekleyen filmlerle bir aşka dönüşeceğini daha iyi anlatabilmek için.

İlginç Bilgi: Clint Eastwood'la ilgili çoğu dokümanterde bu filmdeki mezartaşlarından birine Sergio Leone'nin adını yazdığı bilgisi geçer. Muhtemelen doğrudur da. İkinci bölge DVD'si ile izlediğim film, orijinalinden 5 dakika eksik olduğundan bu sahnenin o 5 dakikada yer aldığıı düşünüyorum. Zira pür dikkat izlememe rağmen Leone'nin adını hiçbir yerde göremedim.

14 Haziran 2010 Pazartesi

HONKYTONK MAN (1982)

Yönetmen: Clint Eastwood
Oyuncular: Clint Eastwood, Kyle Eastwood
IMDB Puanı: 6,3/10
Puan: 2/10

Sinemaya başlamadan önce, tenor saksafon ve piyano çalmak suretiyle jazz özelinde müzikle meşgul olan Clint Eastwood'un sinema macerası içerisinde de sık sık müzikle ilgili filmler yaptığı bilinir. The Blues belgeselinin bir bölümünü yöneten, Charlie Parker hakkında çektiği ve Cannes'da yarışan Bird filmine imza atan, son filmlerinde bizzat film müziklerini besteleyen Eastwood bu tutkusunu Honkytonk Man'e de taşımıştı. Eastwood'un bir başka tutkusu da Amerika'nın köklerine karşı duyduğu sevgidir. Müzikal anlamda bu köklerin country müziğiyle paralellik taşıdığı bir gerçek. Clancy Carlile'ın her iki temayı da bir araya getirdiği Honkytonk Man romanı, Eastwood'un istediği doneleri yeterince taşıyor. Carlile'ın senaryo uyarlamasını da yaptığı film, bir nevi country müzisyenlerine yakılmış bir ağıt gibi. Onların ciddiye alındığı ve müzik piyasasında saygın bir yerinin olduğu 50'li yıllarda geçen film, bir country şarkıcısının ulusal radyoya çıkmak için yaşadığı maceraları anlatıyor.

Bir başka açıdan Honkytonk Man, aynı zamanda tam bir yol filmi. Yönetmenin oğlu Kyle Eastwood, bu filmde Clint Eastwood'un canlandırdığı Red Stovall'ın yeğenini oynuyor. Film boyunca dayısıyla birlikte Kaliforniya'dan Memphis'e yaptığı yolculukta ergenliğin sınırlarından genç adamlığın sınırlarına erişiyor. A Perfect World/Kusursuz Dünya'da daha çocukken dünyanın kötülükleriyle yüzleşen bir karakterin etrafında gelişen hikaye Honkytonk Man'de daha aktif bir katılıma dönüşüyor. Yeğen Hoss ve dayısı Red, birlikte geneleve gitmekten tutun da ot çekilen barlarda şarkı söylemeye hatta silahlı soygun yapmaya kadar birçok şeyi paylaşıyor ve film ağır bir tempoyla trajik sona doğru ilerliyor.

ABD ve Almanya dışında başka ülkelerde gösterime giremeyen Honkytonk Man, Eastwood'un yönetmen filmografisinin en zayıf halkalarından biri. Aynı yıl çektiği Firefox'un kalitesizliğini de gözönüne alırsak Eastwood için bir gerileme döneminde çekildiğini düşünebiliriz. Bu filmi, Eastwood, 90'larda çekmiş olsaydı belki birçok dezavantajı ortadan kaldırabilirdi fakat o yıllarda  henüz toy bir yönetmen olarak göze çarpıyor.

İlginç Bilgi: 1976-1983 arasında Eastwood'un yönettiği ve oynadığı her filmde yer alan (Firefox hariç) Sondra Locke, bu filmde Kyle Eastwood'un oyuncu koçu olarak görev alıyor.

13 Haziran 2010 Pazar

BRONCO BILLY (1980)

Yönetmen: Clint Eastwood
Oyuncular: Clint Eastwood, Sondra Locke
IMDB Puanı: 5,9/10
Puan: 6/10

Dolar Üçlemesi'nin stilize ve janrın tarihine cila çeken isimsiz silahşörü Clint Eastwood'un içindeki kovboy, ya da Amerikan klasik değerlerine sahip çıkan yönetmen Eastwood, Bronco Billy'de bu tutkusunu muhafaza ederken aynı anda eleştirisini de yapabiliyor. Kovboy filmlerinin sonuna gelindiği on yılın sonunda bu filmlere de genel bir selam çakan Bronco Billy, çoğu Eastwood filmi gibi seyri keyifli, eğlenceli bir garnitür. Klasik Eastwood tiplemesini bir Vahşi Batı Şovu işletmeni versiyonuyla görüyoruz Bronco Billy'de. Artık Kızılderililer'in Amerikanlaştığı ve kovboy geleneklerinin sona erdiği sivilize batıda özellikle çocuklara kovboy şovlarını sergileyen Billy ve şov ekibine dahil oaln yarı kaçık Antoinette Lilly'nin hikayesi biraz nadan, biraz da acemice gösteriliyor. İyi niyetli ama göstreri çapı biraz düşük bir film Bronco Billy. Öyle ki son sahnedeki at şovunda Clint Eastwood'un dublörünü net bir biçimde farkedebiliyoruz. Senaryo açıkları, tam oturmamış bir yan hikaye filmin eksilerinden. Ama karakterlerin işlenmesi diğer Eastwood filmleri gibi tam dozunda. Kısaca Bronco Billy, gülümseyerek, severek izlenebilecek bir orta karar film. Clint Eastwood'un 90'larda estireceği fırtınanın idman filmlerinden biri.

Bronco Billy'de yer alan Sondra Locke'un; Clint Eastwood'un uzatmalı sevgilisi olduğunu ve ikilinin beraber 6 filmde yer aldıklarını hatırlatalım. Bronco Billy, bu 6 filmden dördüncüsü... Ayrıca Eastwood'un 1968'de kurduğu Malpaso şirketiyle çekmediği ilk filmidir Bronco Billy.

İlginç Bilgi: Bronco Billy, Clint Eastwood'un kendi filmleri arasında en sevdiği filmidir. Bunda, Eastwood'un çocukluğunu yollarda geçirmesi ve filmin de benzer bir temaya sahip olması dolayısıyla oluşan kişisellik de etkilidir eminim.

12 Haziran 2010 Cumartesi

24 - 3. SEZON (2003-2004)

Yönetmenler: Jon Cassar (10 bölüm), Ian Toynton (6 bölüm), Brad Turner, Frederick King Keller, Bryan Spicer, Kevin Hooks (2'şer bölüm)
Yaratıcılar: Robert Cochran, Joel Surnow
Oyuncular: Kiefer Sutherland, James Badge Dale
Altın Küre: 1 ödül (En iyi dizi-drama), 1 adaylık (Aktör)
IMDB Puan Ortalaması: 8,6/10 (Puanı en yüksek bölüm: 18 (9,1/10) Puanı en düşük bölümler: (1 ve 2 (8,3/10)
Sezon Puanı: 4/10

SPOILER-----------------

2. sezonu, Başkan Palmer'a yapılan suikastle kapatmıştık. Son bölümde Başkan, yere yığılmış ve saatin tiktakları sessizce geçmişti. Yeni sezon, şüphesiz bu sorunun cevabıyla açılmalıydı. En azından birkaç bölüm sonra cevaba ulaşabilmeliydik. Fakat maalesef sorumuz yanıtsız kaldı. Başkan'a bu suikasti gerçekleştirenler kimlerdi, Başkan durumdan nasıl kurtulmuştu bunları bilemeden yeni öykümüze geçtik.

24, 3. sezonuna Jack'in bir türlü kendisine söz geçiremediği uyuşturucu müptelalığıyla başladı. Tüm sezon boyunca iğneyi bir kez bile enjekte etmemesine rağmen Jack'i oldukça yoran bir sorun olduğunu farkettik. Gerçi nedense ilk 5 bölüm sonra Jack, düştüğü en kötü durumlarda bile uyuşturucuyu aklına getirmedi. Yeni sezon, öncekinden 3 yıl sonrayı anlatarak başladığından haliyle bazı değişiklikler de oldu. Tony ve Michelle evlendi. CTU'ya Chloe, Gael, Chase, Adam gibi yeni karakterler katıldı. Chase, Kim'in yeni sevgilisi olarak, Chloe, örgütün şamar oğlanı olarak, Adam da kıl adam kontenjanından listemize girmiş bulundu. Daha da önemlisi Jack, kızını CTU'ya aldırıp güvenliğinden emin bir hale getirdi. Yapısal olarak da diziye birçok yeni prodüktörün katıldığını gözledik.

Senaryo olarak ilk sezonda Başkan'a suikast, ikinci sezonda nükleer bomba tehlikelerini içeren 24, üçüncü sezonda bu kez biyolojik silah tehlikesini gündeme aldı. 24'ün bu açıdan eldeki kıt kaynakları çabuk sömürdüğünü görüyoruz. Ayrıca Kim Bauer'in ilk iki sezonda CTU dışında başını durmadan belaya soktuğundan hikayeye bir üçüncü katman ekleyen karakter olarak bu sezonda CTU'ya alınmasıyla bu katmanı elemine eden bir öykü var karşımızda. Sırf bu bile 3. sezonun ilk ikisine oranla neden başarısız olduğunu gösteriyor. Ayrıca bu kez Başkan'ın uğraştığı mesele de fazla yapay kaçmış. Jack Bauer, kızını CTU'ya aldırır da Başkan boş durur mu? O da kardeşini başdanışman yapmış. Sezon boyunca bir "David", bir "Mr. President" hitabı yer değiştirip duruyor bu sebeple. Hatta Başkan'ın bir sahnede "bana Mr. President diyeceksin" terslemesine bile şahit olduk ki David Palmer'a hiç yakıştıramadık bu ego tatmini vaziyetini.  Ayrıca Başkan'ın tıpkı ilk iki sezonda olduğu gibi başına dert açan karakter yine bir kadın. Fakat her nedense Doktor Anne karakterini ilk yarıdan sonra bir daha göremedik. Böylece bu kısım da havada kalmış oldu.

Meksika uyuşturucu karteli ve Salazar kardeşler teması ilgi çekiciydi, keşke hikaye hep bu açıyla sürdürülebilseydi. İkinci yarıdan sonra biyolojik tehdit ve Stephen Saunders belası biraz klişeye kaçtı. Hele hele de Ramon Salazar rolünde Joaquim de Almeida adeta döktürürken, dizinin yarısında elemine olması epey can sıkıcıydı. Tabii Claudia rolündeki Vanessa "dudak" Ferlitto'yu da es geçmemek lazım. Bazen senaristler öldürülecek kişiyi iyi seçemiyorlar.

9, bölüm için iki ayrı not almışım. İlki ilginç; Ramon Salazar Jack Bauer'ın kafamızdaki algısını özetliyor. "Bu herifin kediden çok canı var" lafı sezonun en iyi repliğiydi bence. Diğer not da Nina Myers'la alakalı. Nereden çıktı şimdi bu diye karalamışım her bölüm için tuttuğum word sayfasındaki bölüme. Sonradan öğreniyoruz ki Başkan kendisini söz verdiği üzere affetmiş ve Kuzey Afrika'ya sürmüş. (Bu açıklamayı izlerken aklıma Şekerpare'den bir Şener Şen repliği geldi: "Söyle, hepsini Erzurum'a sürdüm; şark hizmeti yapsın orospular" :) ) Mantıklı fakat gereksiz. Zaten iki sezon boyunca bu kadınla uğraşmışız artık kabak tadı verdiğinin anlaşılması gerekiyor. Neyse ki nihayet Jack, kendisini kalbura çevirdi de kurtulabildik.

24'ün kurgusu artık kesinleştiği üzere iki yarılı. 12. bölüm sonunda sorunun çok büyük bir kısmı çözülüyor ama ondan sonra ilk sorunla bağlantılı olarak yeni ve daha büyük bir sorun başlıyor. Bir kere de yanılalım istiyorum. Kısmet 4. sezona artık. Bu arada tam da 12. bölümde Sean Callery'nin ilk defa tema müziği kullandığını görüyoruz. Bir aksiyon dizisinde bunu yapmak için 60 bölüm beklemek iyi bir sabır ister herhalde.

3. sezonun en önemli özelliklerinden birisi de CTU içindeki sosyal ilişkilerin ne kadar bozuk olduğunu göstermesi. İlerleyen bölümlerde doruğa ulaşan bu sorun, 13. bölümde Kim'in Tony'yi Michelle'e "konsantre olamıyor" diye şikayet etmesiyle başlıyor. Aynı Kim aynı bölümde Chloe'ye de durup dururken tersleniyor. Kim'in genel kabul görmüş antipatisi sayesinde gözümüze güzel görünmemeye de başladığını belirtelim. Ayrıca Tony için yaptığı ispiyon sayesinde Tony'nin Ryan ve Michelle'i yerin dibine soktuğu bir test sahnesi de izledik ki bu sahne sezonun en iyi sahnesiydi. 13. bölümün bir başka notu da bir teknik hatayla ilgili. Bu bölümde Sherry'nin arabasında plaka olmadığını görüyoruz. Ex-first lady olmasından kaynaklanıyorsa onu bilemem!

14. bölümden ilginç bir olay: Nina, Tony'nin boynunun kanadığını söylüyor. Birazdan kaçış için yaptığı ilk hamlede de iğneyi kendi boynuna saplıyor. İlginç bir tesadüf mü yoksa senarist yeteneği mi bilemedim.

Bu bölümün ilginç karakterlerinden biri de haklılığı yerden başlayıp göğü bulan Alan Milliken'di. Başkan'ın kardeşinin karısıyla yattığını öğrenen, tekerlekli sandalyeye mahkum zengin ve nüfuzlu siyahi Alan, diziye ölümüyle beraber bir polisiye soruşturma da getiriyor. CTU tipi aksiyon soruşturmadan ziyade alenen bir dedektiflik olayına dönüşen bu yan tema başlarda heyecan vericiyse de senaristler bindikleri dalı keserek bu şansı da elimizden alıyorlar ve soruşturma bir anda çöpe atılıyor.

İlk 2 sezonda "asıl adam"lar, tanıdığımız yetenekli ve büyük aktörlerden müteşekkildi. Geçen haftalarda rahmetli olan Dennis Hopper ve Tobin Bell'den sonra beklentiye girmiştik ki kendisini Lagaan: Once Upon A Time In India/Bir Zamanlar Hindistan'da filminden tanıdığımız Paul Blackthorne'la karşılaştık. Berbat bir seçimdi. Aktöre lafım yok, kesinlikle yetenekli fakat milyonlarca Amerikalıyı ölüme gönderecek virüsleri hazırlayan bir adam için biraz daha antipatik birini bulmak gerekirdi. Blackthorne çoğu sahnede Jack Bauer'dan daha sempatik geldiği için son 8 bölümde müthiş bir özdeşleşme sorunu yaşamış olduk.

Önceki sezonlarda bürokrat kimliğini adeta bir zırh olarak kuşanmış Ryan'ı yavaştan tanımaya başlamıştık. Bu sezonda Ryan'ı daha yakından tanıma fırsatımız oldu. Gördük ki Ryan aslında kötü niyetli bir adam değil. Gerektiğinde insancıl yönleri de ortaya çıkabiliyor fakat sadece inisiyatif sorunu var. Demeye kalmadı Ryan da rahmetlik oldu. Üstelik daha acısız yöntemler dururken kafasına kurşun yiyerek. Bu arada kafaya sıkılan kurşun kafatasını dağıtır ey senaristler. Ayrıca başın arka bölümünden sıkılan bir kurşunun kanı önden akmaz ki bunu kafatası dağılmaz şeklindeki olmayacak ön koşul için söylüyorum.

Chloe, toplamda Jack Bauer'dan sonra dizinin toplam 8 sezonunda en çok görülen karakter. Diziye bu sezon dahil olmasına rağmen bu karakter hakkında belli ki istikrar sağlanmış. İyi de olmuş. Karakterin ilk sezon katharsisini uygulamak amacıyla oldukça zeki ve her öngörüsü gerçekleşen bir profil çizilmiş. Adam'ın zıttı gibi bir şey. Bu arada Adam karakterinin insanda antisemitik duygular başlatma potansiyeli olduğunu da belirteyim.

Tony Almeida, dizinin finalinde hapse doğru gidiyordu. Eğer karısını kurtarmak için yaptıklarından bir gün dahi hüküm giyecekse dizinin benim için sonu geldi demektir. Üç sezon boyunca tam bir kahraman yaratıp sonunda o kahramana bu tip bir sonu uygun göremezsiniz. Bu ancak bir filmde olur. Diziler için geçerli değildir. Ki bu duruma sebep olan Jack Bauer'ın ana karakter olarak topladığı antipati izleyiciyi diziden de soğutur. Sırf bu durumdan dolayı bile Altın Küre'de diziyi birinci ilan etmenin saçma olduğunu düşünüyorum.

SPOILER-----------------------------------

Favori Karakter: Chloe O'Brian
Favori Bölüm: 12