30 Mayıs 2010 Pazar

DENNIS HOPPER DA KAYBETTİKLERİMİZ ARASINA GİRDİ

Prostat kanseriyle savaşan Dennis Hopper bu akşam yaşam savaşını kaybetti. Geçtiğimiz ay 24 dizisinin ilk sezonunda rastlayıp tanıdık bir yüz görmüş gibi sevindiğim Hopper, sinemanın ayrıksı yüzlerinden biriydi. Yeni Hollywood'un James Dean'i olmuş usta en çok hem yönetip hem rol aldığı Easy Rider filmiyle tanınır. 1954 yılında Cavalcade Of America dizisiyle oyunculuk hayatına başlayan Hopper, aralarında Rebel Without A Case/Asi Gençlik; Giant/Devlerin Aşkı; Cool Hand Luke/Parmaklıklar Ardında; Hang 'Em High/Daha Yükseğe As; Apocalypse Now/Kıyamet; Rumble Fish/Siyam Balığı; Blue Velvet/Mavi Kadife; Speed/Hız Tuzağı; Land Of The Dead/Ölüler Ülkesi gibi filmler bulunan tamı tamına 200 projede yer aldı. 68 kuşağının bu cool ve aydın sanatçısının toprağı bol olsun.

EUROVISION 2010

Geleneksel Bülend Özveren'i Anma Günü ya da diğer adıyla Eurovision şarkı yarışması biraz önce sona erdi. Almanya'nın açık ara birinci olduğu yarışmada Türkiye 2., Romanya ise 3. sırada kaldı. Komşudan komşuya oylarının ilk 5'ten sonrasının sıralamasını belirlediği yarışma önceki yıllara göre sönük geçti. İspanya'nın performansı esnasında sahneye atlayan Jimmy Jimp'in korsan gösterisi haricinde şov namına pek bir şey göremedik.

Bu gece benim için en garip olan durum aşağıdaki listede yer alıyor. Beste, şarkıcının şarkıya hakimiyeti, şarkıcının bireysel şovu ve ekip şovu gibi 4 farklı kategoride 1'den 5'e kadar verdiğim oylarla 20 puan üzerinden değerlendirilmiş bir sıralama yaptım. Yarışma sonucuyla çok ama çok ters olan bu sıralamada benden 5 tam puan alabilen sadece üç kategori oldu. Bunlar Rusya'nın bestesi, Yunanistan'ın ekip şovu ve Fransa'nın şarkıcısının bireysel şovuydu.

Ermeni Soykırımı'na atıfta bulunduğu iddiasıyla son günlerin tartışmalı şarkısı, kanımca gecenin en iyi şarkısı ve sunumuydu. Ermenistan kendi adına iyi bir iş çıkardı. Fakat bu bile kanımca yüzde 70'lik (14/20) bir kaliteyle sunuldu. Aşağıdaki sıralamada aynı puanı alan ülkeler, beste kalitesindeki puan farkına göre sıralanıyor. Orada da eşitlik varsa Şarkıya hakimiyete göre oluşuyor. Kısaca kötünün iyileri listesi şu şekilde oluştu:

1-Ermenistan: 14
2-Türkiye: 13
3-Fransa: 13
4-Moldova: 12
5-Yunanistan: 12
6-Rusya: 11
7-Sırbistan: 10
8-Gürcistan: 10
9-Bosna Hersek: 9
10-İspanya: 9
11-İrlanda: 8
12-G.Kıbrıs ve Norveç: 8
13-Azerbaycan ve Ukrayna: 7
14-Danimarka: 7
15-Romanya: 6
16-İngiltere: 6
17-Belçika, İzlanda, Portekiz ve İsrail: 5
18-Belarus ve Arnavutluk: 5
19-Almanya: 4

29 Mayıs 2010 Cumartesi

SCORSESE'NİN SINATRA PROJESİNDE DE NİRO VE PACINO MU OYNAYACAK?

Büyük yönetmen Martin Scorsese; Frank Sinatra'nın hayatı konusunda Sinatra adı verilecek bir film çekeceğini açıklamıştı. Senarist kadrosuna da Field Of Dreams/Düşler Tarlası'yla Oscar adayı olan Phil Alden Robinson getirilmişti. Dün geçen bir habere göre Martin Scorsese, oyuncu kadrosunu da dev isimlerden oluşturmaya karar vermiş. Frank Sinatra'yı Al Pacino'nun, Sinatra'nın en yakın arkadaşlarından bir başka büyük isim Dean Martin'i de Robert De Niro'nun oynaması yönünde  bir isteği olduğu söyleniyor. 2011 için düşünülen proje, bu iki isim oynamayı kabul ederse yılın filmi olacağa benziyor.

Eğer her iki oyuncu da oynamayı kabul ederse, aynı filmde 4. kez bulunmuş olacaklar. En son Righteous Kill/Orijinal Cinayet (ler) filminde birlikte rol alan oyuncular, senaryo ve rejinin kalitesizliğinden dolayı büyük bir heyecan yaratamadılar. Daha önce de ortak sahnelerinin bulunmadığı The Godfather Part 2/Baba 2'de ve karşılıklı kahve içtikleri kült sahneyle bilinen Heat/Büyük Hesaplaşma'da biraraya gelen aktörler, zamanımızın Jack Nicholson ile birlikte en iyi aktörleri olarak görülüyorlar. Robert De Niro, daha önce Martin Scorsese ile Mean Streets/Arka Sokaklar; Taxi Driver/Taksi Şoförü; New York, New York; Raging Bull/Kızgın Boğa; The King Of Comedy/Komediler Kralı; Goodfellas/Sıkı Dostlar; Cape Fear/Korku Burnu ve Casino'da beraber çalışmışlardı. Sinatra gerçekleşirse bu yönetmen-oyuncu olarak 9. çalışmaları olacak. Al Pacino ise herhangi bir Scorsese filminde henüz rol almadı.

28 Mayıs 2010 Cuma

COOGAN'S BLUFF/COOGAN'IN BLÖFÜ (1968)

Yönetmen: Don Siegel
Oyuncular: Clint Eastwood, Lee J. Cobb
IMDB Puanı: 6,5/10
Puan: 7/10

Don Siegel'in Dirty Harry/Kirli Harry için adeta idman yaptığı bir film Coogan's Bluff. Her iki filmde de başrolü oynayan Clint Eastwood'un sert polis karakteri, kurallara fazla bağlı kalan polisin kent güvenliğini sağlayamaması gibi ortak temalar mevcut. Fakat, Coogan's Bluff; Dirty Harry kadar tutulmuş bir film değil. Eastwood'un Dolar Üçlemesi ve westernlerden sonra çektiği ilk polisiye filmi olan Coogan's Bluff, sanatçının aynı zamanda 1968'de oynadığı 3 filmden biri. Lee J. Cobb gibi büyük bir aktör de filmde Eastwood'dan sonraki başrolü almış.

Clint Eastwood, bu filmde bir Arizona kasabasının şerif yardımcısı. New York polisinin kendisine teslim edeceği bir suçluyu Arizona'ya getirmek istiyor fakat New York polisi, işin ciddiyetinin farkında olmayınca işi gittikçe kötüleşiyor. Eastwood, film boyunca bir dolu farklı kadın karakterle karşılaşıyor. Bu karakterlerin tamamı olumsuz özellikler taşıyor. Birisi deli, diğeri uyuşturucu müptelası, bir başkası düşmüş ve asıl kadın ise fazla saf. Şaşırtıcı bir durum değil. Zira Eastwood-Siegel filmleri maskülen yapılar üzerine kuruludur ve onlara göre bu dünyada kadınlar yalnızca ayak bağıdır. Zaten Eastwood filmografisinin en tartışılan halkaları da Don Siegel'le çektiği filmlerdir.

Filmin ilk yarım saatinin başarılı bir mizah anlayışı da var. Özellikle Lee J. Cobb'un teğmen karakteriyle Coogan'ın ilk karşılaştığı sahne alabildiğine uzun bir durum komedisi içeriyor.

İlginç Bilgi: Filmdeki diskotek sahnesinde araya ilginç film parçaları giriyor. Tamamen amatörce yapılmış bu eklemelerdeki film, Clint Eastwood'un figüran olarak görev aldığı bir B filmi olan 1955 yapımı Tarantula.

27 Mayıs 2010 Perşembe

CENGİZ ÜNLÜ'NÜN KALEMİNDEN: ZONGULDAK MADENLERİNDE MAAŞ ZULMÜ

Henüz 30 kişiyi kaybetmemizin acısını unutmamışken ve cenazelerin karışması ile tekrar yerüstüne cıkarılan ve yeniden gömülen yoksul işçinin eziyeti halen devam ediyor. Ölenlerin arkasından ağlayanlar yaşayanların hangi durumda olduklarını biliyorlar mı ya da umursuyorlar mı?


Star Madencilik, Zonguldak Kozlu maden ocaklarında faaliyet gösteren taşeron bir firma. Şu anda saat 23.45 ve halen bu taşeron işletmede her ay olduğu gibi paralarını alamayan işçiler grev yapıyorlar. Az önce bana gelen haberlere göre işveren yine parayı ödemiyor. KESK, Genel Maden-İş temsilcileri de iş yerinde grevdeki işçiler ile birlikte. Ulusal Kanal da bu durumu görüntülüyor şu anda. Devletten parasını gün bile aksatmadan alan Star Madencilik yine (her zaman olduğu gibi) işçinin zaten az olan ücretini vermiyor. İşçi yine grev yapıyor. Bu kez durum biraz farklı, yaşadıgımız grizu faciasından sonra. Bu facia bile taşeronun işçiye zulmünü bitirmesine sebep degil, kime güveniyor bu taşeronlar da bu kazanın hemen sonrasında tüm Türkiye'nin gözü buradayken bu tavrı takınabiliyorlar? İktidar yandaşı taşeronlar hali hazırda eskiden olduğu gibi halen kollanıyor. Nasıl olsa bir kaza olursa halkımız bu kazanın "kader"den ibaret olduguna inanacak kadar saf. Zonguldak halkı uyuyor, onlar 1 Haziranda saat 21'de ışıkları kapatıp ölen işçileri anacaklarmış!!! Onlar ışıkları kapatırken Kozlu'da taşeron firma madencileri haklarını istiyorlarmış. Kime ne! Onlara dokunmayan yılan bin yaşasın!!!

Bakınız, daha yeni yaşadığımız Gelik'teki grizu faciasında işçilerin çoğu gaz zehirlenmesinden öldü. Yani bunun anlamı o işçilerin yanlarında (olması gereken, olması zorunlu olan) gaz maskeleri yoktu. (tıpkı 1993'te Kozlu TTKda ölen 273 madenci gibi) Zonguldak'ta Star Madencilik'te "gaz maskem yok, gaz maskesi istiyorum" diyen işçisine nasıl cevap veriyor taşeronun müdürü; "Banane, alamayız şimdi. yok gaz maskesi filan"

Star Madencilik'in işçi ücretlerini ödememesi (veya her ay eksik ödenmesi ki bu eksikler bir daha ödenmiyor), iş güvenliğine dikkat etmemesi çok sık yaşanan bir durum. Tıpkı Gelik'teki taşeron gibi. Artık bu duruma bir dur denilmesi gerekiyor. Devletin denetim mekanizmalarının çalışması için baskı yapmak ve işçilerin en dogal hakkı olan sendikalaşma hakkının verilmesi gerekiyor. Star işçisi toplu halde Genel Maden-İş sendikası üyesi olmak için başvurmasına rağmen şirket "ben sendikalı işçi istemiyorum" deyip sendikalıları işten atacagını söylüyor. Üstüne bir de sanki haklıymış gibi mahkemeye gidiyor, bahanesi ise trajikomik ve taşeronun eğitimini kültürel birikimini ortaya koyan bir neden; "biz maden firması degiliz inşaatçıyız, sendika filan bilmeyiz" tabii ki mahkemeyi kaybedip işçiler sendikalı olacak ama Türkiye insanı, insanların canının kimlere emanet oldugnu böylelikle görebilir. Adamlar kendi ağızlarıyla maden işinden anlamadıklarını söylüyor (işleri zaten taşeronlarda çalışan TTK emeklisi tecrübeli isimler yürütüyor ki onlar da mağdur durumda) ve hala devlet bu adamları denetlemek için bekliyor. Neyi bekliyorsa!

Eğer sizler ses çıkarmazsanız resimde gördükleriniz ya parasını alamayan ya da eksik alan yoksul Zonguldaklı maden işçisi olur ya da Gelik'teki patlamaya benzer bir patlamada veya bir gaz zehirlenmesinde (degajda) şehit olurlar!!!

Seçimizi yapın!

Hükümeti savunmak için memleketini satan her Zonguldaklı'dan, insanını satan her Türk vatandaşından tarih hesap soracaktır.

JEAN-CHRISTOPHE GRANGE - LE VOL DES CIGOGNES/LEYLEKLERİN UÇUŞU (1994)

 

Bir romanı dokuzuncu kez okuduğunuzda anlak damağınızda, bir tekrar tadı hissedersiniz. Oysa bu durum Jean-Christophe Grange kitapları için pek geçerli değildir. Birçokları için Grange'ın en iyi romanı hala Les Rivieres Pourpres/Kızıl Nehirler'dir. Oysa benim için ilk okuduğum günden beri, birinci değişmemiş, hep Leyleklerin Uçuşu olarak kalmıştır.

Türkiye'de toplam 7 kitabı yayınlanan, 8 romana sahip Grange'ın ilk romanıdır Leyleklerin Uçuşu. Çeşitli dergiler için doğa dokümanterleri hazırlayan, süreli olarak gezi yazıları yazan romancı, bu alandaki tecrübelerini bir romanda kullanmak isteyince Avrupa, nicedir hasret kaldığı gerilim yazarına kavuşmuş oldu. Fransız yazarın henüz filme alınmamış kitabı 1994 yılında, ülkesinde yayınlandığında küçük çaplı bir heyecan fırtınası yaratsa da asıl popülariteyi 1998'deki yenilenmiş basımıyla yakaladı.

Leyleklerin Uçuşu, yazarın Kalküta Çingeneleri hakkında yaptığı bir araştırmadan sonra ortaya çıktı. Kökeninde Çingenelik temasının bulunmamasına rağmen hikayenin köşetaşlarına bu halk yerleştirildi. Tarihsel bir figür olarak Jean Bedel Bokassa da Grange'ın ilk romanlarındaki totaliter rejim eleştirilerine hedef olacak unsur olarak seçildi. Grange, romanlarında yalnızca ilginç cinayet olaylarını ele almıyor, aynı zamanda tam demokrasiye ulaşamamış uygarlıklar hakkında bir yolculuk vazifesi de üstleniyordu. Ayrıca her romanı için dünyanın değişik bölgelerindeki ülkelerden birini seçen Grange, bu romanında birçok ülkede geçen bir hikaye yaratmasına rağmen orijine Orta Afrika Cumhuriyeti'ni almıştı. Elmas ticareti ve tarihsel bilinçsizliğin yanısıra, Afrika'nın makus kaderi haline gelen askeri diktatörlerden birini, ülkenin odağı olarak gösteren Grange, belgeselci ve araştırmacı özelliklerine dair yeteneklerini de sonuna kadar kullanıyordu.



Hikaye, Orta Afrika'da dünyaya gelmiş bir Fransız tarihçi ve bohemi Louis Antioche'nin, (Antakya) saygın bir kuşbilimcinin, yüklü miktarda parayla, leyleklerin göç yolları hakkında yapılmasını istediği bir araştırmanın derininde yatan sırları bulmasını anlatıyor. İsviçre'nin kırsalında başlayıp Slovakya'nın sosyalist merkezine, oradan Bulgaristan'ın Çingene mahalleleri ve Soğuk Savaş ertesinin tüm çarpık etkilerinin hissedildiği gettolarında devam eden hikaye, kısacık bir Türkiye ara yolundan sonra İsrail'de işgal altındaki topraklarda nefes alıyor. Oradan Fransa'ya ve nihayet hikayenin odağı olan Orta Afrika Cumhuriyeti'ne leyleklerle ilgili yolculuğunun gizlerini bulmaya giden Antioche'nin hikayesi, Çingenelerin kökenine kadar ilerliyor. Mitolojik çocuk getirme imajı taşıyan leyleklerin masumiyetinin ardında gizli kaçakçılık ve daha da kötüsü, vahşi cinayetlerin içinde sırrı, ama daha da çoğu, kendisini arayan Antioche'nin, bir polis ya da gazeteci olmamasına rağmen yaşadığı hikayesinin temposu baştan sona soluk kesici.

Yanık ve hissiz ellerinin bir yansıması gibi içe kapanık bir burjuva hayatı sürdüren Antioche'nin geçmişini aralamaya yardımcı olacak öyküdeki gezintisi içinde, giderek şiddete meyilli, cesur ve nihayet kompleksinden arınmış bir duruluk gelişiminin hikayesi Leyleklerin Uçuşu. Kitap bittiğinde aynı arınmışlık, süregiden tempolu yolculuğa ayak uydurup bir yandan da dehşetin kendisini yaşamasına rağmen okuyucuya da sirayet ediyor. Leyleklerin masumiyetini kirleten yardım kuruluşlarıyla birlikte iyi ile kötünün olduğu kadar masum ile mağdurun ortak pozisyonunu alması sadece 358 sayfalık bir gezintiye yüklü. Ormanın intikamı, kibbutzların ateşkessiz yaşamı, intifadadan kapitalist Avrupa'ya geçiş, Hintli'nin meşhur deyimdekinin de ötesindeki fakirliği ve tarihin nice Bokassa'ları... Grange, geçen yüzyılın ikinci yarısının günlüğünü Leyleklerin Uçuşu'nda tutuyor.

10/10

26 Mayıs 2010 Çarşamba

EL LABERINTO DEL FAUNO/PAN'IN LABİRENTİ (2006)


Yönetmen: Guillermo Del Toro
Oyuncular: Sergi Lopez, Ivana Baquero
Oscar: 3 ödül (Sanat Yönetimi- Pilar Revuleta, Görüntü Yönetimi- Guillermo Navarro, Makyaj-David Marti) 3 adaylık (Yabancı Film, Müzik-Javier Navarrete, Senaryo-Guillermo Del Toro)
IMDB Puanı: 8,4/10 (Top 250, 68. sıra)
Puan: 7/10

2006'da Oscar'ı Das Leben Der Anderen/Başkalarının Hayatı'na kaptıran fakat  hızla popülerleşen ve beğenilen El Laberinto Del Fauno, geleceğin, stil bakımından en iyilerinden biri olacak yönetmen, Guillermo Del Toro'nun en ayrıksı işi sayılıyor. Blade 2, Hellboy gibi çizgi roman uyarlamaları ya da devam filmleriyle tanınan yönetmenin Yüzüklerin Efendisi'nin öncülü olan The Hobbit filmlerine yönetmen olarak atandığını da belirtelim.

Normandiya Çıkarması'nın yapıldığı günden, birkaç gün öncesinde başlayan ve İspanyol İç Savaşı'nın artık çarpışmalarının yaşandığı döneme gelen hikaye, başlı başına bir Faşizm eleştirisi. Sergi Lopez'in tüm zamanların en iyi canlandırılmış kötü karakterlerinden biri haline getirdiği Yüzbaşı Vidal portresinde vücut bulan Faşizm'in, halkın masumiyetini temsil eden 11 yaşındaki üvey kızı Ofelia'nın düş mü gerçek mi olduğu izleyiciye bırakılmış masallarının gücünün çarpışması, bizzat Del Toro'nun elinden çıkma. Birbirine paralel iki hikayenin bitimde birleştirilememesi gibi bir zayıflığı bulunsa da yine de meramını anlatabilme gücü ve araştırma doğruluğu bakımından a kalite olduğunu söyleyebiliriz.

SPOILER-----------------------------------------

Filmdeki tek Amerikan aktör olan Doug Jones'ın canlandırdığı Pan ise mitolojik bir figür. Filmdeki karşılığı ise bizzat General Franco. Mitolojinin kusursuz sahtekarı Pan, filmde net bir sahtecilik sergilemese de orijinal Pan'ın özelliklerini modern bir figür olarak Franco'ya atfedildiği açık.

Filmde Ofelia'ya verilen iki görev de tamahkarlıkla ilgili. İlk görevde kurbağanın böcekleri yiyebilmek için sihirli taşları da yuttuğunu, ikinci görevde ise bizzat Ofelia'nın, Soluksurat'ı uykusundan uyandırmasına sebep olan yiyeceklerini yediğini görüyoruz. İkili hikaye filmde en başarılı olarak bu sahnelerde yer alıyor. Paralel hikayede İspanyol devrimciler, yemek çalabilmek için Yüzbaşı'nın deposunu basıyorlar fakat yiyecekler gözlerini o denli boyuyor ki, depo kapısını anahtarla açıp Mercedes'in açığa çıkmasına sebep oluyorlar. Masumiyet, açgözlülüğe, Ulus-devlet emperyalizm itkisine yenik düşüyor.

SPOILER--------------------------------

İlginç Bilgi: Asıl hikayede Ofelia 8 yaşında olacakmış fakat Del Toro, Ivana Baquero'nun Ofelia'yı canlandırmadaki başarısını görünce karakterin yaşı 11'e çıkartılmış.

25 Mayıs 2010 Salı

VOLKAN AVCI'NIN KALEMİNDEN: PRINCE OF PERSIA: THE SANDS OF TIME/PERS PRENSİ ZAMANIN KUMLARI (2010)

Yönetmen: Mike Newell
Oyuncular: Jake Gyllenhaal, Gemma Arterton, Ben Kingsley, Alfred Molina

Yılların eskitemediği, zamanında ciddi bağımlılık yapan bilgisayar oyunu Prince of Persia, uyarlama kervanına katılıp, ete kemiğe bürünüp sonunda film olarak karşıma çıktı.


Öyle bir film ki, filmin ilk 15-20 dakikası “Malkoçoğlu” tadında 2 yetim kardeş ve seçilmiş cesur çocuk, duvarlardan duvarlara atlayan, uzun atlama rekorları kıran bilindik, işte bizim Malkoçoğlu. Ta ki filmin seyri esrarengiz bir hançerle değişene dek.

Jake Gyllenhaal, Dastan adında yetim ve kahraman bir Pers prensini canlandırırken oldukça başarılı gibi gözükse de, hatta sevgili Mehmet Açar “Bu role cuk oturmuş” dese de, nedense ben Jake Gyllenhaal’i bu rolde izlerken, verdiği gerçeklik duygusundan yoksun izledim, Zat-ı muhteremi bu role hiç yakıştıramadım, belki de diğer filmlerinde bu tür bir karakteri hiç canlandırmamış olmasından dolayı yadırgadım ama filmde inanılmaz battı gözüme. Gemma Arterton ise kesinlikle ve kesinlikle, güzelliğiyle kapmış rolü ve sahiden de güzel hani. Bunlar iki ana karakterimiz gibi gözükse de, filmi başlı başına seyirlik hale getiren en iyi “2.” Performans “Sir” Ben Kingsley’den gelmiş. Usta oyuncuyu son zamanlarda iyi bir rolde izledim mi hatırlamıyorum ama, rolünü, yani saygı duyulan ama bir o kadar da kral abisinin gölgesinde yaşamaya mahkum olan Nizam karakterini çok iyi kaldırmış.

Ve işte filmin 1 numaralı performansı ve kesinlikle kariyerinin belki de en iyi işini çıkaran “Alfred Molina”nın, üçkağıtçı, paragöz Şeyh Amar performansı için söylenecek kelime bulamıyorum, asıl role cuk oturan Alfred Molina’dır, zira filmi izlerken en çok eğlendiğim ve rolü hep devam etse dediğim tek karakter.

Film genel olarak ince siyasi mesajlar da içermiyor değil. “Vergi” konusuna özellikle değinilmiş film içerisinde, Şeyh Amar’ın vergi vermemek için yaydığı söylenti bunun en büyük kanıtı gibi dursa da, akabinde yaptığı açıklayıcı ve ironik söylemleri daha da yerinde oluyor Şeyh Amar’ın.

Aksiyon, komedi, bolca, hatta abartılmış biçimde kovalamaca, az biraz Malkoçoğlu’luk, aşk, gizem, efsane vs. vs. vs. birçok öğeyi barındıran Pers Prensi, çoğu uyarlama filmin ötesinde, bir adım önde durarak dikkat çekiyor. Bir şaheser olmasa da izlerken izleyiciyi sıkmayan yapısı, sürükleyici hikayesi ve hikayeden kopmaması adına seyri zevkli, eğlenceli ve sürükleyici bir film çıkıyor ortaya.

Bir de unutmadan “BEN SİZE “INBAKALARI” ANLATMIŞ MIYDIM?"

22 Mayıs 2010 Cumartesi

UNDER CAPRICORN/KAPRİ YILDIZI (1949)

Yönetmen: Alfred Hitchcock
Oyuncular: Joseph Cotten, Ingrid Bergman, Michael Wilding
IMDB Puanı: 6,1/10
Puan: 2/10

Alfred Hitchcock'un 1935'ten sonraki tüm filmleri arasında en az beğeni kazanmış filmiydi Kapri Yıldızı. Bir kere, diğer Hitchcock filmlerinden yüzeysel olarak çok farklıydı. Öncelikle bir dönem filmiydi ve Hitchcock, nadiren dönem filmi çeken bir yönetmendi. İtiraf sahnesi haricinde tipik Hitchcock çerçevelemelerinden eser yoktu ve elbette, o kara mizahtan fazlasıyla yoksundu. Hitchcock, "nadiren yaptığım sanat filmlerinden biriydi" şeklindeki beyanatıyla birlikte "bu filmleri (Kapri Yıldızı'yla beraber I Confess/İtiraf Ediyorum'u işaret ediyor) fazla ciddi" bulduğunu ifade ediyordu. Kapri Yıldızı, gişedeki en büyük hüsranı yaşayan Hitchcock filmiydi. Şahsen benim de yönetmenin ABD dönemindeki en az sevdiğim filmi oldu ve son yarım saatinde kendini toparlamasa ya da o ustaca çekilmiş korku ve itiraf sahnesi olmasa ilk kez 1 puan vereceğim filmi olacaktı.

Kapri Yıldızı, komünyal dönemin Avustralya'sında geçen bir üçlü aşk ve cinayet öyküsü. İşin cinayet kısmı filme çok geç dahil edildiğinden, diğer Hitchcock filmlerinin aksine hikayeye baskısını yeterince kuramıyor. Bunun yanında kadın karakter "sorunlu" olarak sunuluyor ve kocasıyla arasına giren erkeğe bu şekilde bir meşruiyet atfediliyor. Kolay kolay üst plana aşkı yerleştirmeyen ama psikolojik detayları çoğunlukla acıma duygusu içinde yer alan aşk kisvesiyle sunan Hitchcock, kimi bağlantılarla Kapri Yıldızı'nı bu açıdan, filmografisinin tam ortasına yerleştiriyor.

Bu bağlantıları şu şekilde sıralayabiliriz:

SPOILER------------------- (Shadow Of A Doubt, Spellbound, Marnie ve Rebecca filmleri hakkında da spoiler içerir.)

-Kapri Yıldızı, geçmişinde at kazası geçirmiş bir kadının öz-saygısını yitirmesi ve bir yabancı erkek tarafından bu saygıyı yeniden kazanmasını anlatıyor. Benzeri bir durum Marnie/Hırsız Kız için geçerli. Yine sorunlu bir kadın karakter ve yine onu "yola getiren" bir erkek karakter.

-Hitchcock'un Ingrid Bergman'la çalıştığı bir başka filmi olan Spellbound/Öldüren Hatıralar'da bu kez sorunlu karakter, bir erkek. Gregory Peck'in canlandırdığı bu karakteri "yola getiren" ise bu kez Bergman'ın bizzat kendisi oluyor.

-Michael Wilding, bu filmde bir aşkın arasına giren erkek konumunda. Yönetmenin bir sonraki filmi olan Stage Fright/Sahne Korkusu'nda da aynı oyuncu aynı konuma düşüyor. Stage Fright, Wilding-Hitchcock ortaklığının son işi oluyor.

-Shadow Of A Doubt/Şüphenin Gölgesi filminde Hitchcock filmlerinin tek uzlaşılamaz kötüsünü canlandıran Joseph Cotten, Kapri Yıldızı'nda, diğer filmdeki cinayetlerinin modellerini (dul kadınlar) ters yüz ediyor. Kadınlardan bir hayvan olarak bahseden Cotten'i bu kez bir kadın için, işlemediği bir suçtan dolayı senelerce hapis yatarken görüyoruz.

-Rebecca'daki Manderlay köşkünün, evin hanımefendisinin hapsihanesi olması durumu bu film için de geçerli. Her iki filmde de evin hizmetçisi, hanımına zarar vermeye uğraşıyor ve her ikisi de evin beyinin (Laurence Olivier ve Joseph Cotten) güvenini kazanarak planlarını uygulamaya başlıyorlar. Aradaki tek fark, Kapri Yıldızı'ndaki hizmetçi Milly'nin evin beyine aşık olması. Aynı durum Rebecca için geçerli değil.

SPOILER--------------------------

Ingrid Bergman'ın büyüleyici güzelliğini renkli  bir filmde görmek pek olası değildir. Sanatçının en güzel olduğu dönemlerindeki filmleri siyah-beyaz çekilmiştir. Oysa Kapri Yıldızı bu İsveç ilahesini öz haliyle perdeye getirebiliyor.

Filmin itiraf sahnesindeki teatral oyunculuk, ve 8 dakikaya varan filmdeki tek plan-sekans olması, bu sahneyi filmden ayrı bir konuma yerleştiriyor. Bergman'ın Viktoryen bir melodramı uygulaması benzersiz. Aynı zamanda, itirafları esnasında üçüncü bir erkeği reddedeceğinin anlaşıldığı ve eşi Sam'in fedakarlıklarını anlattığı sahnelerde Michael Wilding'in Charles Adare karakterinin çerçeveden yavaş yavaş çıkması ve kimi anlarda itiraflar içinde Sam'le özdeş konumlarda bulunması Hitchcock'un sinema dehasının büyük örneklerindendir.

İlginç Bilgi: Genel kabul gören ve benim de katıldığım kanıya göre Kapri Yıldızı, yönetmenin en kötü filmlerinden biridir. Oysa Fransızların meşhur Cahiers du Cinema dergisi, bu filmi 1958 yılında, tüm zamanların en iyi 10 filminden biri olarak gösterdi.

19 Mayıs 2010 Çarşamba

HITCHCOCK FİLMLERİNDE GÜNÜMÜZÜN OYUNCULARI OYNASAYDI

Vanity Fair dergisinin 2008'deki çalışması görülmeye değer. Alfred Hitchcock klasiklerinin bazı sahnelerini bugünün ünlü aktörleri birebir canlandırmış ve bir fotoğraf katalogu olarak sunulmuş.


Günümüzün en güzel aktristlerinden Naomi Watts, 1960'ların soğuk sarışını Tippi Hedren'in yerine geçmiş Marnie/Hırsız Kız filmi için. Hedren'den bile asil bir bakış. Kuğu boynunun üzerindeki yüz en az Hedren'inki kadar hassas.



Renee Zellweger, Kim Novak'ın Vertigo/Ölüm Korkusu'nda çıktığı kuleye çıkıyor. Bu bir intihar mı cinayet mi? Ya da?



Dial M For Murder/Cinayet Var'da çoraplı katilin arkasında olduğunu farketmeyen Grace Kelly'nin yerini Charlize Theron almış. Biri gerçek bir prenses, diğeri prensesler kadar güzel.



Jodie Foster, Flightpan/Uçuş Planı filminde zaten The Birds/Kuşlar'a hoş bir selam çakmıştı. Şimdi ise bizzat Tippi Hedren'in yerine Kuşlar'ın en gerilimli sahnelerinden birine geçmiş.



Komedyen Seth Rogen, Cary Grant'in yerine ilaçlama uçağından kaçıyor. Sadece North By Northwest/Gizli Teşkilat'ın değil tüm sinema tarihinin en iyi sahnelerinden birinde, sonradan da olsa, yer alma şansını kaçırmıyor.



Rear Window/Arka Pencere'de James Stewart kırık bacağıyla ne kadar da çaresizdi. Mar Adentro/İçimdeki Deniz'de benzer bir çaresizi canlandırmış Javier Bardem, Stewart'ı iyi anlıyor. Komşularını gözetleme konusunda ona yardım eden güzellik abidesi ise bu kez Grace Kelly değil, Scarlett Johansson.



Rebecca'nın masumiyet abidesi Joan Fontaine, yerini Atonement/Kefaret'in güzeli Keira Knightley'e bırakmış. Jennifer Jason Leigh'in gözleri üzerinde.



Cary Grant, centilmen hırsızdı. Grace Kelly de her zamanki gibi filmin büyüleme memuru. To Catch A Thief/Kelepçeli Aşık'ın göz alıcı sahnelerinden birinde Robert "Demir Adam" Downey Jr. ve Gwyneth Paltrow var.



Strangers On A Train/Trendeki Yabancılar'da Farley Granger ve Robert Walker, cinayetlerini değiş-tokuş ediyorlardı. Bu ilginç değiş-tokuşu şimdi James McAvoy ve Emile Hirsch yapıyor.



Lifeboat/Yaşamak İstiyoruz'un Tallulah Bankhead haricinde tanınmamış oyunculardan oluşturulmuş bir kadrosu vardı. Şimdi ise Tang Wei, Josh Brolin, Casey Affleck, Eva Marie Saint, Ben Foster, Omar Metwally ve Julie Christie'den kurulu star kadrosu var. Stüdyodaki havuza su döken adam da cabası.



Ve sinema tarihinin en büyük çığlığı. Marion Cotillard baş rolde. Psycho/Sapık'ta bu karakterin adı da Marion'dı hatırlatırım.



Marion Cotillard'dan Psycho duş sahnesi çeşitlemesi.

18 Mayıs 2010 Salı

TÜM ZAMANLARIN EN ÇOK HASILAT YAPAN 25 FİLMİ

Avatar, bilindiği üzere 2,7 milyar dolarlık hasılatıyla dünya çapında açık ara birinciliği elde eden film. Aynı film, ABD'de 748 milyon dolarlık hasılat yapıp zirveye çıkmıştı. Fakat bu sonuç enflasyon çarpanları hesaba katılmadan yapılıyor. Bir başka deyişle bir zamanların 1 dolarıyla şimdinin 1 doları arasında alım gücü ve ekonomik değer olarak fark var. Bu yüzden enflasyon değerleriyle birlikte hesaplandığında -istatistik yalnızca ABD içindir- aşağıdaki sonuçlar ortaya çıkıyor. İşte tüm zamanların en çok hasılat yapan 25 filmi:

1-Gone With The Wind/Rüzgar Gibi Geçti (1939): 1,606 milyar dolar
2-Star Wars/Yıldız Savaşları (1977): 1,416 milyar dolar
3-The Sound Of Music/Neşeli Günler (1965): 1,132 milyar dolar
4-E.T (1982):  1,127 milyar dolar
5-The Ten Commandments/On Emir (1956): 1,041 milyar dolar
6-Titanic (1997): 1,020 milyar dolar
7-Jaws/Denizin Dişleri (1975): 1,018 milyar dolar
8-Doctor Zhivago (1965): 986 milyon dolar
9-The Exorcist/Şeytan (1973): 879 milyon dolar
10-Snow White And The Seven Dwarfs/Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler (1937): 866 milyon dolar
11-101 Dalmatians/101 Dalmaçyalı (1961): 794 milyon dolar
12-Star Wars 5: The Empire Strikes Back/Yıldız Savaşları 5: İmparator (1980): 780 milyon dolar
13-Ben-Hur (1959): 779 milyon dolar
14-Avatar (2009): 761 milyon dolar
15-Star Wars 6: Return Of The Jedi/Yıldız Savaşları 6: Jedi'ın Dönüşü (1983): 747 milyon dolar
16-The Sting/Üçkağıtçılar (1973): 708 milyon dolar
17-Raiders Of The Lost Ark/Indiana Jones: Kutsal Hazine Avcıları (1981): 700 milyon dolar
18-Jurassic Park (1993): 685 milyon dolar
19-The Graduate/Aşk Mevsimi (1967): 680 milyon dolar
20-Star Wars 1: The Phantom Menace/Yıldız Savaşları 1: Gizli Tehlike (1999): 674 milyon dolar
21-Fantasia (1940): 660 milyon dolar
22-The Godfather/Baba (1972): 627 milyon dolar
23-Forrest Gump (1994): 624 milyon dolar
24-Mary Poppins (1964): 621 milyon dolar
25-The Lion King/Aslan Kral (1994): 613 milyon dolar

17 Mayıs 2010 Pazartesi

DAVACI (1986)


Yönetmen: Zeki Ökten
Oyuncular: Kemal Sunal, Savaş Yurttaş
IMDB Puanı: 6,8/10
Puan: 7/10

Gecikmiş adalet; adalet değildir diye bir laf vardır. Zaman geçtikçe kararı verilmesi gereken konuların etkisi de söner. Hala 1970'li yıllarda Türkiye'de yaşanan iç savaş olaylarının bazılarının davaları sürüyor. Sanıkların bir kısmı çoktan hakkın rahmetine kavuşmuş durumda. Davacı'da anlatılan olayın ise o kadar büyük bir önemi de yok. Komşunun bahçesine girip lahanaları yiyen kuzularını engelleyemeyen çocuk bahçe sahibinden dayak yiyor ve çocuğun babası da gelip öteki adama vuruyor. Olay bu. Ama duruşma senelerce sürüyor. Film bittiğinde duruşma hala sürüyordu, o derece uzun bir süreç.

Türkiye'deki en büyük eksikliklerden birisi, adaletin başlı başına yokları oynaması. Bu yüzden herkes rahatlıkla suç işleyebiliyor. Zaman aşımı, suçluların en büyük dayanağı olmuş durumda. Büyük yönetmen Zeki Ökten, Kemal Sunal'la ikinci buluşmasında işte bu yaraya parmak basıyor. Ortaya iyi bir seyirlik çıkıyor ve dönemin diğer filmlerinde olduğu gibi konu alınan devlet birimi yerden yere vuruluyor. Kemal Sunal'ın yanı sıra Savaş Yurttaş da kalitesini ortaya koyuyor filmde. Ayrıca senaryo yazarı, tecrübe kazanmış olan Umur Bugay.

İlginç Bilgi: Demet Akbağ, Erkan Can gibi bugünün sinema ustalarının gençlik hallerine bu filmde rastlayabilirsiniz.

15 Mayıs 2010 Cumartesi

NUOVO CINEMA PARADISO/CENNET SİNEMASI (1988)

Yönetmen: Giuseppe Tornatore
Oyuncular: Jacques Perrin, Philippe Noiret
Oscar: 1 ödül (Yabancı Film)
IMDB Puanı: 8,4/10 (Top 250, 83. Sıra)
Puan: 8/10

İtalyan Yeni Gerçekçi sinemasının yıllar sonra yeniden atağa kalkması tek bir film sayesinde olmuştu. Genç ve deneyimsiz yönetmen Giuseppe Tornatore, sinema, aşk ve çocukluk hakkında Cennet Sineması'nı çektiğinde ülke sineması yeniden eski ihtişamlı günlerine dönmeyi başarmıştı. Oscar, Altın Küre, Cannes jüri özel ödülünün yanı sıra birçok ülkeden yabancı dilde en iyi film ödülü alan Cennet Sineması, izlerini ülkemize kadar taşımış ve Zıkkımın Kökü, Vizontele, Sinema Bir Mucizedir gibi filmlerin altyapısına yerleşmişti.

Türkiye'nin herhangi bir ilçesinden hem yapı bakımından hem de yaşantı bakımından hiçbir farkı olmayan Sicilya'nın Palermo kentinde bir köyde Salvatore "Toto" De Vita (Ünlü yönetmen Vittorio De Sica'ya yapılan bir gönderme) adındaki bir çocuğun en büyük tutkusu sinemadır. En çok da salondaki büyüyü oluşturan projeksiyon makinasına meraklıdır. Makinist Alfredo ile dostluğu bu sayede varlık bulur ve iki yalnız insanın ölümsüz dostluğu başlar. 1988'de 2,5 saatlik bir hikaye olarak çekilen ve Director's Cut versiyonuyla 3 saati bulan film, bu ikinci versiyonundaki eklemeyle hikayesine kimi gereksiz sahneleri katmış olsa da yine de hiç sarkmadan ve sıkmadan kendine özgü başka bir yapıta dönüşüveriyor.

Cennet Sineması'nın yalnızca 3 sahnesini inceleyerek bile içerdiği büyünün altyapısını rahatlıkla gözlemleyebiliyoruz.

SPOILER-----------------------

-Director's Cut versiyonunda Salvatore ve Elena 30 yıl sonra buluşurlar. Elena evlenmiştir, Salvatore ise aşkını kalbine gömüp ünlü bir yönetmen olmuştur. Salvatore, Elena'nın oturduğu evi keşfettikten sonra onu evin karşısındaki bir telefon kulübesinden arar. Bu görüşme esnasında kamera telefon kabinin camından Elena'nın penceresine sabitler kendisini ve sıralı zoom hareketleriyle hem Salvatore hem de Elena'yı aynı karede gösterir. Sinema salonlarında odağı yakalayabilmek için perde üstüne konan aynalar vardır. Bu aynalar projeksiyon makinasıyla karşı açı oluştururlar. Bu sayede makinist perdeye bakmadan fluluğu giderebilir. Salvatore ve Elena'nın yalnızca filmlerde rastalanabilecek türden aşklarının son kıvılcımları da işte bu sinema yöntemiyle betimlenir.

-Yine Director's Cut versiyonunda Salvatore ve Elena son kez Elena'nın arabasında buluşurlar. 30 yılın hasretini ve merakını giderirler. Bu çekim bir deniz fenerinin karşısında geçrekleşir. Böylece fenerin ışığı kendi dönüş hareketine göre aralıklarla çiftin yüzünü aydınlatır. Tıpkı sinema salonlarındaki projeksiyon odasının küçük deliğinden perdeye yansıyan ışık gibi. Giuseppe Tornatore bu müthiş çekimle, sahneyi sinemalarda görülmesi mümkün bir hikaye gibi kotarır. Aşk, sinemanın, sinema da aşkın ta kendisidir.

-Salvatore, yıllar sonra evine döndüğünde annesi çalan kapıyı açmak için örgüsünü elinden bırakır fakat ipi bırakmayı unutur ve böylece örülen kazak yavaş yavaş çözülmeye başlar. Salvatore'nin 30 yıldır içinde biriktirdiği tüm o unutma duygusunun, hızla erimesine yapılmış mükemmel bir göndermedir bu sahne.

SPOILER-------------------

Son derece sevimli bir afacan olan küçük Toto, Sicilya'nın kendine mecbur hayatından kurtulamamış genç Toto, hepimizin hayatımızda olmasını istediğimiz Alfredo ve tabii ki filmdeki hikayedeki prensesin bir yansıması olarak Elena, hikayenin köşe noktalarını tutan gerçekçi karakterler. Cennet Sineması, güzelliğini bu karakterlerin sağlam örülmesine borçlu.

Cennet Sineması, aşkın olduğu kadar sinemanın da bir hikayesi. Tüm film boyunca, sinemanın geçirdiği teknik evreleri teker teker izleriz. Sessiz sinemadan güncel sinemaya kadar birçok örnek perdede arz-ı endam eder. Sinemada gösterilen filmler gelişigüzel seçilmemiştir ayrıca. Hepsi filmin o an anlattığı öykücüğe paralel örneklerdir. Ayrıca sinemayı ilk elden tatbik eden seyircinin de gelişimini anlatır film. Bir kilise rahibinin emriyle filmlerdeki tüm öpüşme sahnelerinin teker teker çıkarılmasından, film izlenirken ortaya çıkan gürültüden, defalarca aynı filmi izlediği için ezberlediği replikleri film boyunca tekrar eden seyirciden dem vurur. Sicilya deyince akla ilk gelen şey mafyadır fakat filmde mafyaya bir minik replik hariç hiç değinilmez. Film, Sicilya'yı doğal ve yaşamsal güzellikleriyle anlatmayı tercih eder.

Ve tabii ki final. Salvatore'nin yıllar sonra karşısına çıkan ve kendisi dahil, izleyicinin bile unuttuğu o eski sözün yerine getirilmesi... Tüm zamanların en iyi film finallerinden biridir. Bir film nasıl bitmesi gerekir sorusunun en iyi karşılıklarındandır.

İlginç Bilgi: Film boyunca anlatılan hikayenin bir sinema büyüsü olduğuna dair bilinçaltı mesajlarını hemen her kareye yerleştiren yönetmen Giuseppe Tornatore, son sahnede Salvatore için projeksiyon makinasını kullanan kişiyi canlandırır. Küçük ama çok anlamlı bir cameo...

14 Mayıs 2010 Cuma

GÜLEN ADAM (1989)

Yönetmen: Kartal Tibet
Oyuncular: Kemal Sunal, Aydan Burhan
IMDB Puanı: 6,8/10
Puan: 8/10

Eskiler çok güleni ayıplardı. Kendi bakış açılarıyla, durmadan gülen insanlarda bir olmamışlık hissi olduğunu düşünürlerdi. "Ağır ol molla desinler" lafıyla bügünlere gelmiş bir nesil tarafından yetiştirilmemize rağmen aynı zamanda Akdeniz kuşağının sıcak insanları olmamızdan dolayı gülmeyi sevmemiz gibi bir paradoksumuz da vardı. Çoğu zaman da ağlanacak hallere gülen bir millet olduğumuz da gerçektir. Öte yandan gülmeyi seven bir millet olduğumuzdan bizi en çok güldürebilen sanatçıları da kendi ailemizden biri gibi bilip öyle severiz. Bizim de orta yaş kuşağına girmemizle sonlanacak 80'ler jenerasyonu içinse Kemal Sunal bu sevgimizden en çok nasiplenen insandı. Çocukluğumuz boyunca gerek VHS kasetlerdeki filmler aracılığıyla gerekse de özel televizyon kanallarının yayınları aracılığıyla herhalde bizi en çok güldürmiş isim oydu. Güldüren adam, Gülen Adam'la bize sunulana gülüp geçmemizin altındaki nedenleri anlattı. Gülen Adam, aslında yalnızca bizim anlayacağımız bir filmdi.

Hayatı boyunca, doğum, sünnet, dayak, hapse atılma vs... her şeye gülen, hiç ağlamamış bir adam Yusuf Şaplak. Bu özelliğinden dolayı baş tacı yapılacağı yerde köyünü bırakıp gitmek zorunda kalmış, hatta etrafındaki bazı insanları delirtmiş. Yusuf, bir gün kendini akıl hastanesinde bulunca, doçentlik tezi için bu ilginç "vaka"yı seçen doktor Oktay'la tanışır ve hep beraber bu "hastalığının" sebebini aramaya başlarlar. Hiçbir olay Yusuf'u ağlatmaya yetmez, ta ki bir gün Yusuf aşık olana kadar.

Bu yazıyı şöyle bir 7-8 yıl önce yazsaydım , izlemeyenin kalmadığını bilerek rahat rahat yazardım ama şimdi biliyorum ki yeni jenerasyon muhtemelen tanışmadı bu filmle. Çünkü Gülen Adam, Kemal Sunal'ın ardı ardına birbirine benzeyen, birörnek, filmlerinin arasına girmiş gizli bir yapıt. Kendi içinde bir farklılığı var. Ama maalesef bugünün yapımcılarına, film ve televizyon sektörünün başında olup da milyonlarca para kaldıran yöneticilere göre modası geçmiş bir film. Oysa, örneğin Hollywood için 1989 hiç de eski bir tarih değil. O yılın filmlerini aradan geçen 21 yıla rağmen yeni bir filmmiş gibi izleyebiliyoruz. Fakat 80'ler Yeşilçam'ı bugün artık unutulmak üzere. Arkası kesilmeyen bir kötü film yapma alışkanlığı yüzünden arada Gülen Adam gibi filmler kaynayabiliyor.

Gülen Adam'ın bir tek kusuru var. Hikayeye bir tıbbi vakanın incelenmesi olarak başlayıp ikinci yarıda bir gecekondu filmine dönüşüyor. Sultan gibi gecekondu konusunda bir başyapıtı ortaya çıkarmış olan Kartal Tibet, şüphesiz bu konuyla ilgili hikayeleri iyi yönetiyor ama arada "gülen adam" mevhumunu unutuyor sanki. Gerçi o müthiş, ve izleyeni mutlaka hislendiren ve hatta, yalan olmasın, ağlatan finaliyle "vaka" işini ustaca bağlıyor ama kopmalar yadsınmıyor değil. Onun dışında bildik, teknik hatalar her zamanki gibi var muhakkak. Örneğin bir kişi 3 farklı figüranı seslendiriyor filmde.

Gülen Adam'da Kemal Sunal'a döneminin en güzel kadınlarından biri olan ve bugün artık ortalarda hiç görünmeyen Aydan Burhan eşlik ediyor. Burhan'ın ilk başrolü olan filmde, Hababam Sınıfı Uyanıyor'un Çalışkan Ahmet'i, Ahmet Sezerel de rol alıyor. Sezerel, bu filmden önce 80'ler boyunca yardımcı yönetmenlik yaparak sinema sektöründe hep kaldı fakat oyunculuğuna pek rastlanmadı. Bilge Zobu da filmin önemli isimlerinden biri. Yeşilçam'ın en büyük karakter oyuncularından biri olan Zobu'yu belediyenin yıkım şefi rolünde, sonunda sıranın kendi evine geldiğini öğrendiği sahnede adeta yaşayarak oynarken görmek borsada para kazanmaktan daha iyi bir şey olmalı...

Filmin, bir farklılığı da seyyar gecekondu temasını kullanması. Yıkımlardan başını alamayan Yusuf'un sonunda ahşap bir karavan gibi kullandığı evi, dönemin gecekondu mukimlerinin çaresizliğine yapılmış müthiş bir ironi. Ayrıca Cahit Berkay'ın artık unutulmaya yüz tutmuş muhteşem bir tema müziğine de sahip bu film.

Gülen Adam, insanların ağlamadığı, "umut"un arandığı bir yere doğru yapılan yolculukla, yani üç noktayla bitiyor. Aradan geçen 21 yılın ardından hala aynı umudun aranması ise alnımızın üç noktalı lekesi olarak kalıyor.

İlginç Bilgi: Kemal Sunal filmi olur da absürdlük olmaz mı. Filmde arsa mafyasının bürosunun hemen yanında bir tabela: "Jack Nicholson Bar".

SELVİ BOYLUM AL YAZMALIM YENİDEN VİZYONDA

Eski filmleri dijital teknolojiyle temizleyip yeniden piyasaya sürme işlemi geçtiğimiz aylarda başlamıştı. Bu projenin ilk ayağında bazı Kemal Sunal filmleri temizlenip DVD olarak satışa çıkacaktı. Bu arada Selvi Boylum Al Yazmalım'ın sinemalarımıza yeniden uğraması planlandı ve bugün itibariyle de salonlardaki yerini aldı. O döneme yetişemeyen gençlerin mutlaka sinemada izlemesi gereken şaheser, sinemada birbirinden kötü filmlerin gösterildiği şu dönemde adeta bir ilaç niteliğinde.

Yenilenmiş versiyonun görüntülerinden bir örnek:



Selvi Boylum Al Yazmalım hakkında yıllar önce yazdığım bir yazı:

Amerika'da her 10 yılı bir filmin temsil ettiği hakkında yaygın bir genelleme vardır. Örneğin 1990'ları Titanic temsil eder. Çünkü teknolojik modernist hayatın yarattığı faciaların arasından sıyrılabilen insani duyguların on yılı olarak görülür 90'lar. 2000'li yılların temsili filmi ise henüz on yılın bitmemesine rağmen Lord Of The Rings olarak gösterilir. Çünkü insana dair anlatılacak pek bir şey kalmadığından alternatif bir dünya beyazperdenin yeni inceleme alanı haline gelmiştir.


Bu filmleri sinema otoritelerinden ziyade seyircinin yarattığı kamuoyu belirler. Amerikanlar için sinema bir hobiden, bir boş vakit geçirme aracından ziyade hayatın aynası olarak görüldüğünden bu tip belirlemeler daha kümülatif ve belirgin sonuçlara götürür. Bizde ise sinemanın altın yılları olarak adlandırdığımız 1960'lar hariç sinema daha ikinci planda, olmasa da olur anlayışına geriletildiğinden bu tip ayrışmalar ancak sinema yazarlarının işi olarak kalmıştır. Ama yine de 1980'lerin Muhsin Bey'le temsili önermesi çok da yanlış bir tutum olmayacaktır. Zira 12 Eylül Darbesi ve köy ile kentin içiçeleşmesinin getirdiği sonuçları tek potada eritip sinema atraksiyonlarıyla damıtan başkaca bir film yoktur 80'lerde. Yine 90'lı yılların temsili de aynı yönetmen ve aynı oyuncuların (Yavuz Turgul, Şener Şen, Uğur Yücel) yer aldığı Eşkiya'yla yapıldığını düşünebiliriz. Zira Eşkiya, sinemalarda ölmeye yüz tutan Türk filmi izleme alışkanlığını yeniden canlandırma konusunda tek başına yarışmış ve ardılı olan Vizontele gibi filmlere kapı açabilmiştir. Aynı şekilde 1970'lerin temsili için tek bir filmi ortaya koymak neredeyse imkansızdır. Çünkü hem Ertem Eğilmez sayesinde geleneksel komedi anlayışına dayalı teatral güldürüler şaha kalkmış ve bu Hababam Sınıfı serisinin kapıyı açmasına sebep olmuş hem de salon filmlerinin yoğunluğu sayesinde izleyiciden kopmayan aşk filmleri on yılın ikinci yarısında en donanımlı örneklerini vermiş ve Selvi Boylum Al Yazmalım bunlar arasında sıyrılıp öne çıkabilmiştir.

Selvi Boylum Al Yazmalım, aslında bulunduğu on yılın kaotik metaforlarından ziyade sinemanın gerçekçi temasını aşıp sürrealist bir tutumda çekildiğinden diğer filmlere özgü toplumsal gerçekleri kullanmayı reddetmiştir. Devlerin Aşkı'nda bulunan mafyatik göndermeler ya da Dila Hanım'daki feodal yönetim, öncülleri olan birçok filmdeki gibi zengin-fakir aşkı, Al Yazmalım'da yerini daha hayale dayalı bir tematik aktarıma bırakmıştır. Bu da yönetmen Atıf Yılmaz'ın çok daha geniş bir alanda çalışmasına olanak sağlamıştır. Selvi Boylum Al Yazmalım'da ekonomik şekillenmelerle oluşan kastik sistem yoktur, hikayenin iki ana kahramanı da bir iş sahibi ve kanaatkar tiplerdir. Asya'nın da aşka bakış açısı daha soyut evrenlerde gezer. Karşısındakinden beklediği şeyler sevginin içselleştireceği aşk ve emek gibi kavramlar olmuştur. Bunun yanında Asya'nın bekarlık günlerindeki aile baskısı, görücü usulü gibi sosyolojik yerleşkeler de daha dar tutulmuş ve yer yer komedi unsurlarıyla süslenerek saf hale getirilmiştir. Atıf Yılmaz ve senarist Ali Özgentürk'ün dehası da aslında bu noktalarda gizlidir. Selvi Boylum Al Yazmalım izleyicisi salt aşka konsantre olmaya yöneltilen izleyicidir. Dünyada yönetmen-senarist-teknik ekip üçlüsünün izleyiciyi doğru amaca doğru araçlarla yöneltebildiği film sayısının azlığı düşünülürse Al Yazmalım, uluslararası bir değer de taşımaktadır.

Al Yazmalım'ın şanssız olduğu noktalar filmin hem ticari hem de bilinirlik başarılarını alt düzeyde tutmaya sebep olmakta gayet başarılıdır. Bu şanssızlıkların başlıcaları filmin yayınlandığı yılın sinemaların yarı erotik yarı pornografik filmlerden geçilmediği bir dönemin başlangıcına denk gelmesi; film için ayrılan bütçenin kısıtlılığı ve filmin yapımcılarının batıdan ziyade Orta Asya Türk topluluklarına yönelik filmi satma girişimleri ve tabii ki teknik yetersizliklerdir. Bunlardan ilki olan pornografi örneğin Fransa ve İtalya'da sektör olmaktan ziyade sanat alanına dönüştürüldüğü için normal filmlere zarar verememiştir. Ama Türkiye'deki sosyal patlamalara karşı ilaç niyetine kullanma yollu devlet gizli desteğiyle sistem avamlaşmış, Yeşilçam'ın gözde oyuncularını bir anda işsizlik tehlikesiyle karşı karşıya getirmiştir. Al Yazmalım, bu savaşı çıkış yıllarında kaybeden ama özel kanalların yayına geçtiği 90'larda kazanmaya tekrar başlayan ender filmlerden birisi olmuştur.

İkinci etmen olan yapımcıların tutumu da filmi kazandırmamaya yönelik girişimlerden biridir. Filmin kaynağı olan Kırgız yazar Cengiz Aytmatov'un popülaritesinden yararlanmak istense de bu filmi Orta Asya'da pazarlamak çok da akıllı bir tutum olamadı. Çünkü o yıllarda bu topraklar hala Rus topraklarına dahildi ve Rusya'da Ortadoğu filmlerine ilgi devlet tarafından da yayılmasına izin verilmeyen kültür ürünleri sınıflandırmasına tabii idi.


Teknik olanaksızlıklar ya da eksiklikler ise maalesef dönemin çoğu filminde görülen negatif etmenler olarak kayıtlara geçiyordu. Selvi Boylum Al Yazmalım'ın en büyük eksikliği prodüksiyon aşamasına geçişte yaşandı. Önce filmin çekileceği yer konusunda sorunlar yaşandı sonra bu sorun da aşıldı fakat gerçekçi bir mekan seçimi yapılamadı. Dikkatli bakıldığında hem Asya'nın hem Cemşit'in evi etrafında başka evlere pek rastlanmayan mezra tipi yerleşkelerde bulunuyordu. Bu da filmin mekansal bütüncüllüğüne zarar veriyor, izleyicinin karakterlere adaptasyonunu zorlaştırıyordu. Aynı zamanda tam bir bölge gösterisi oluşturulamadığından karakterlerin lokal özellikleri es geçiliyordu. Film boyunca yalnızca İlyas'ın İstanbul kökenli yani şehirli bir tipleme olduğuna dikkat çekiliyor, fakat diğer karakterlerde bu durum es geçilince İlyas'ın prototipi de havada kalıyordu.

Filmin kostüm tasarımı da üzerinde fazlaca düşünülmemiş noktalarından birisi olmasına karşın çok da göze batmıyordu. Zira bu tip bir filmde oyuncuların varlığı karakter bütünlüğünü sağlamak için yegane unsur olarak kullanılıyordu o yıllarda. Bu da kompleks bir karakter yaratma amacını barındırmayan bir film için yeterli idi. Filmin ikinci yarısına hakim olan ışık ve ses kullanımının bozulması da teknik aksamalara bir başka örnekti. Fakat 5 kanallı Dolby Surround System'in Amerika'da bile 1979'da keşfedildiğini düşünürsek yer yer 3 kanallı ses ayrışmasına örnek olacak sahnelerle filmin ilk yarısı aslında Türk Sinemasında bir dönüm noktası olarak da kabul edilebilir.


Filmin en pozitif yönü şüphesiz eşsiz oyunculuklardı. Özellikle Türkan Şoray, kariyerinin doruğunda bir rolleme performansı veriyordu. Asya'nın cana yakın, aydın ama köylü duruşuna sahip yanlarını oynamıyor adeta yaşıyordu. İlyas rolüyle Kadir İnanır da tıpkı Şoray gibi abartısız ama sadenin ihtişamında bir rolbazlıkla arz-ı endam ediyordu ve o güne değin çok fazla göz önüne çıkmayan, her zaman duru bir oyunculuk sergileyen Ahmet Mekin de rolünün hakkını katıksız ve eksiksiz veriyordu. Bunların yanı sıra yan roller aynı başarıyı gösteremiyor ama bu oyunculardan ziyade karakterlerden kaynaklanıyordu. Mesela Can karakteri filmin ilk yarısında filmin kötü adamı gibi lanse edilip ikinci yarıda hiç gösterilmiyordu. Bu da konu bütünlüğüne zarar verilmesine sebep oluyordu.

Selvi Boylum Al Yazmalım'ı film yapan özelliklerin başında konu ve oyunculuklar geliyorsa ikinci sırada da kesinlikle müzikleri gelir. Cahit Berkay'ın filmin senaryosunu telefonda Atıf Yılmaz'dan dinleyip hemen oracıkta yaptığı enfes bestesi ve bonus olarak kullandığı Karlı Tepe türküsünün hem akustik hem de elektronik versiyonlarıyla filmin masalsı havasını taçlandırıyordu. Özellikle de İlyas'ın Asya'yı alıp kaçırdığı sahnede başlayan elektronik versiyon ve paralel diyaloglarla süslenen sahne Yeşilçam'ın o güne dek akıllara hiç gelmeyen yöntemlerle şaha kalkan bir örneğini izlememize olanak sağlıyordu. Bu filmin tema müziğinin bir başka özelliği de yalnızca filme has olmasıydı. Berkay, Devlerin Aşkı ve Köprü film müziklerini başka filmlerde de kullanabilmiş ama Al Yazmalım'ı kendisinin müzikal direktörlüğünü yaptığı hiçbir filmde filme adapte etmemişti. Bu da bestenin Al Yazmalım'a özgü havasını hiç kaybetmemesini sağladı ve eser 90'lı yılların sonunda yeni versiyonlarıyla çok kez yeniden patladı.

Filme dair en çok konuşulan, üzerinde en çok durulan nokta ise filmin kendi tematik dosyalarını kendi başına ele alması oldu. Sevginin anlamı ve amacını araştıran bir eser olarak Al Yazmalım, kendi sorduğu soruya cevap bulan ender filmlerdendi. Atıf Yılmaz'ın çektiği bir başka film olan Kibar Feyzo'da soruların cevabını izleyiciye bırakması ve her iki yöntemi de maharetle sunması kendisinde dikkat celbeden bir özelliktir. Filmden ayrılan izleyicinin finalde "ben olsam" haletine bürünmesini sağlamak gibi güç bir durumu kurgulayabilmek onun için pek de zor olmamıştır.

Finale kadar seviye seviye yükseltilen "sevgi mi emek mi?" sorusu filmin bitiminde bir sorunsal olarak en geniş haliyle karşımızda durur. Filmi tümel olarak incelemeyen bir seyirci için finaldeki tercih doğru olabilir fakat zaman ayrışmasına yenilmeyen dikkatli izleyiciler de İlyas'ın Asya'dan uzaklaşmasına başlangıç sayılabilecek olaylar silsilesinin giriş noktası olan İlyas'la Cemşit'in ilk tanıştığı sahneyi referans alarak daha geniş bir yorum getireceklerdir. Zira Cemşit'İn bulunduğu zor durumda kalmış minibüse, karısının çocuğunu doğurmasına yetişememe, ayrıca işinden olma pahasına yardım etmesi de bir nevi "emek" değil midir? İlyas'ın psikopatolojik değerlendirmesi Türk izleyicisinin en pas geçtiği incelemelerden birisi olmuştur. Bu nedenle emek kavramının izafiliği üzerinde pek durulmayıp göz önünde olan ve film kadrosu tarafından "sunulan" Cemşit seçeneğinin sorgusuz kabulü daha eftal görülmüştür. Bunun karşıt görüşü olarak da İlyas'ın mutluluğu işyerindeki eski sevgilisinde aramaya çalışması ve Samet ile Asya'ya olan sorumluluklarını hiçe sayması da Cemşit'in kıymetini yükselten bir imaj olarak sunulur. Burada da dikkati çeken nokta Cemşit karakterinin tercihinin İlyas'ın hezeyanlarına endekslenmesidir ki bu da ayrı bir sosyolojik konudur. Yönetmen, senarist ve tabii ki eserin sahibi Aytmatov bu noktada da ustalık gösterip üçlünün geleceğini hiçbirine bırakmayıp kadrajı Samet'e yönlendirmişlerdir. Hz. Muhammed'in Medine'ye ilk gelişinde evinin yapılacağı yeri belirlemek için devesinin durduğu noktayı göstermesi olayındaki dahice yaklaşımında olduğu gibi bu filmde de seyirciyi "küstürme" riskini çocuğa yükleyip herkesi memnun eden bir finalle son noktayı koymuşlardır. Tıpkı benim de şimdi yapmış olduğum gibi...

VARYEMEZ (1991)

Yönetmen: Orhan Aksoy
Oyuncular: Kemal Sunal, Yasemin Yalçın
IMDB Puanı: 6,7/10
Puan: 7/10

"Bir İnsanın Tarifsiz Yalnızlığı"... Kemal Sunal'ın canlandırdığı Ragıp Elibol karakterinin kendisini kaçıran gençlerden senarist olanına kendi hikayesi için önerdiği başlık. Film boyunca Ragıp karakteri öylesine çizilir ki gerçek bir yalnızlık duygusu çöker izleyicinin üzerine. Filmde Kadir Savun'un da dediği gibi "cimri derler ama aslında hesaplı" bir adam olan Ragıp, dört genç tarafından fidye amacıyla kaçırılır. Zengin bir adamdır Ragıp. Fakat parayı vermesi için gerekli tüm kişiler, canı tehlikede olmasına rağmen sırt çevirirler ona. Karısı, iki çocuğu, eski karısı, ortağı, askerlik arkadaşı hatta öz annesi bile parayı vermeye yanaşmaz. Hatta Ragıp'ın bir an önce ölmesi için dua eder.

Özal zihniyetiyle memleketi bir örümcek ağı gibi saran köşe dönmecilik, hazırdan geçinme ve parayı hayatın odak noktasına alma gibi toplumsal hastalıklarla ilgili Kemal Sunal tarzı bir taşlamadır Varyemez. Etrafında yalnızca, Kadir Savun'un canlandırdığı şoförü, insaniyete dair erdemleri yitirmemiştir. Çok parası olan ama etrafındakilerin sahte sevgilerini görünce yalnızlığa düşen bir adam olarak intiharın eşiğine bile gelir Ragıp.

Film, her Kemal Sunal filminde olduğu gibi mutlu sonla biter. Baş aktör İlyas Salman olsaydı durum muhtemelen tam tersi olacaktır. Bu filmle Sunal, sinemaya veda eder. Hatta son karede el sallarken görüntü donar. Yıllar sonra Propaganda ile sinemaya geri dönene kadar Varyemez, Kemal Sunal için bir jübile filmidir. Orhan Aksoy gibi işinin ehli bir yönetmenin çektiği film maalesef teknik açılardan aksar. Türk sinemasında böyle ilginç bir durum vardır. 70'ler sinemasının ses ve görüntü açısından ulaştığı nokta, 80'lerde ve 90'ların başında geriler. Yeşilçam'ın çöküşü ve Eşkiya'ya kadar sürecek olan sessizlik döneminin bir habercisi de şüphesiz bu durumdur.

Bundan 5-6 yıl öncesine kadar Kemal Sunal filmleri, dönemine bakılmaksızın her akşam TV'de gösterilir ve her defasında da rating rekorları kırardı. Hatta sosyologlar için popüler bir bulmaca haline gelmişti bu durum. Bugün ise sanatçının yalnızca Şabanlı dönemi ve Natuk Baytan'ın yönetmenliğinde rol aldığı filmler ara sıra gösteriliyor. 80'lerin ikinci yarısında oynadığı birçok sosyal taşlama artık televizyon kanallarında yer bulamıyor. Hal böyle olunca Varyemez de Kanal D'nin ancak gecenin üçünde yaptığı bir sürpriz olarak karşımıza çıkıyor.

İlginç Bilgi: Varyemez, Cem Davran'ı daha sonra erişeceği popülariteye hazırlayan filmidir.

STAGE FRIGHT/SAHNE KORKUSU (1950)

Yönetmen: Alfred Hitchcock
Oyuncular: Jane Wyman, Marlene Dietrich
IMDB Puanı: 7/10
Puan: 6/10

SPOILER-----------------------

Londra'nın üzerine inmiş bir tiyatro perdesi yavaş yavaş kalkar ve film başlar. 1 saat 45 dakika sonra ise aynı perde bu kez hızla iner ve bir faciaya sebep olur; katilin vücudunu keser. Öte yandan genç ve güzel bir kız katile aşıktır, katil sandığı rakibesini adalete teslim etmek için casusluk yapar fakat filmin sonunda polisle el ele, birbirine aşık bir çift olarak sahneden ayrılır. Bir suçluyu tanımlayabilmek için onun yalnızca gözlerine bakmak yeterli der Hitchcock, Jonathan'ın yalnızca gözlerine ışık verirken. Bu yüzden sahnede Jonathan'ın olmadığı her an gündüz çekilir. Karanlık yalnızca katile aittir.

Bu kadar ince detay, zıtlıklar üzerine kurulmuş harika bir hikaye ve onun usta ellerdeki anlatımına rağmen Stage Fright alenen vasatı zar zor geçen bir film. Bunun baş sebebi de Hitchcock'un her zaman yaptığının aksine gereksiz bir "katil kim" hikayesi anlatması ve filmin başıyla sonu arasındaki hikayeyi ekonomik kullanamaması geliyor. Ayrıca meşhur flashback hatasıyla da ünlüdür film. Katil, Eve'ye, yaşadıklarını flashbackle anlatır. Buna göre katil Charlotte'tır fakat gerçekte katil kendisidir. Oysa filmlerde flashbackler mutlaka gerçeği anlatmak zorundadır. Aksi hali, yani filmdeki gibi bir örnek seyirciyer saygısızlıktır. Seyirci yönetmenin flashbackine güvenip katil olarak tanımlanan kişiye inanır ve film boyunca asıl katilin varlığından bihaber kalır.

SPOILER-------------------------

Londra'nın ahlaki suçlarını temizlemenin yolunun sanattan geçtiğine dair sağlam bir altmetin barındıran film, aynı zamanda Hitchcock cameolarının da en komiğini içerir. Öte yandan dedektif Smith'in adı Wilfred O. Smith'tir. Aradaki O'nun bir anlamı olmadığından Eve ona "Sıradan (ordinary) Smith" diye hitap eder. Aynı durum North By Northwest/Gizli Teşkilat'ta da vardır. O filmde de ana karakterin adı Roger O. Tornhill'dir. Filmin baş kadın karakteri Eve (dikkat edilirse Stage Fright'ta da Eve) ona bu O'nun anlamını sorduğunda Roger cevap olarak "hiçbir şey" der. Tabii bu O. meselesinin Hitchcock'un çok şey borçlu olduğu ünlü yapımcı David O. Selznick'le alakadar olduğunu söylemeye gerek yok. Ayrıca dedektif Smith rolündeki Michael Wilding, şaşırtıcı derecede Nicolas Cage'e benzer. Alastair Sim ise göründüğü her sahnede diğer yıldızlardan adeta rol çalacak kadar yeteneklidir.

İlginç Bilgi: Marlene Dietrich'in lakabı "bayan bacak"tır.  Dietrich'in bacaklarının güzelliği o denli ünlüdür ki filmin bir yerinde ve yine film icabı onun yerine sahne alacak yedek aktristin bacakları güzel olmadığı için rolü kaçırır. Hitchcock, çaktırmadan magazinel bir noktaya parmak basmıştır. Ya da ben çok fesatım!

13 Mayıs 2010 Perşembe

SİNEMANIN EN İYİ 20 FEMME FATALE CANLANDIRMASI


Femme Fatale ya da Türkçeleştirilmiş adıyla Ölümcül Kadın. Yazılı sanat dalları gibi sinemada da sıkça kullanılan ve özellikle de kara film tarzına damgasını vurmuş bir karakter yaratımıdır. Çoğu kara film, maddesel özelliklerinden çok femme fatale tipleriyle efsaneleşmiştir. Sinemanın bu alandaki en ünlü tiplemesi hiç şüphesiz Rita Hayworth'ın filme de adını veren Gilda karakteridir. Kimi femme fatale tiplemelerine kara filmlerin dışında da rastlanılabilir. Sinemanın femme fatale tipleri, genelde yüksek çekicilikleriyle erkekleri baştan çıkarıp onlara kanunsuz işler yaptırmak, ya da direkt onlara zarar verme amacı güder. Bu tipleme seksüel açıdan soğuk örneklerden oluşmaz, fakat Marnie gibi, asıl çekiciliğini bu soğuklukla kazananları da vardır.

Geçen ay Top 20 yerine 10 şarkılık bir tanıtım yazısı kullanmıştım. Bu ay sevgili Kadri Karahan, bana "yaz filmleri" ile ilgili bir liste tavsiye ettiyse de örnek film sayısının azlığından dolayı bu listeyi oluşturamadım. Onun yerine nicedir aklımda olan femme fatale listesi düzenlemeye karar verdim. Listede Türk sinemasından hiç örnek yok bu kez. Zihnimi ne kadar yorsam da bulamadım böyle bir örneği. Suzan Avcı, Ajda Pekkan gibi 60'ların vamp kadınları aklıma geldiyse de onlar da ilk 20'ye girecek kadar güçlü değillerdi. 875 filmi tarayarak gerçekleştirdiğim liste şu şekilde:

1-Double Indemnity/Çifte Tazminat - Barbara Stanwyck (Phyllis Dietrichson)
2-Basic Instinct/Temel İçgüdü - Sharon Stone (Catherine Tramell)
3-Vertigo/Ölüm Korkusu - Kim Novak (Judy Barton)
4-Gilda/Şeytanın Kızı Gilda - Rita Hayworth (Gilda Mundson Farrell)
5-Les Diaboliques/Şeytan Ruhlu İnsanlar - Simone Signoret (Nicole Horner)
6-China Moon/Çin Mehtabı - Madeleine Stowe (Rachel Munro)
7-U Turn/Kaybedenler - Jennifer Lopez (Grace McKenna)
8-Match Point/Maç Sayısı - Scarlett Johansson (Nola Rice)
9-The Graduate/Aşk Mevsimi - Anne Bancroft (Mrs. Robinson)
10-L.A. Confidential/Los Angeles Sırları - Kim Basinger (Lynn Bracken)
11-Poison Ivy/Zehirli Sarmaşık - Drew Barrymore (Ivy)
12-Laura - Gene Tierney (Laura Hunt)
13-The Maltese Falcon/Malta Şahini - Mary Astor (Brigid O'Shaughnessy)
14-The Big Sleep/Derin Uyku - Lauren Bacall (Vivien Rutledge)
15-Play Misty For Me/Ölümün Sesi - Jessica Walter (Evelyn)
16-Marnie/Hırsız Kız - Tippi Hedren (Marnie Edgar)
17-North By Northwest/Gizli Teşkilat - Eva Marie Saint (Eve Kendall)
18-Sea Of Love/Aşk Denizi - Ellen Barkin (Helen Cruger)
19-Casino - Sharon Stone (Ginger McKenna)
20-Memento/Akıl Defteri - Carrie-Anne Moss (Natalie)

12 Mayıs 2010 Çarşamba

CLOVERFIELD/CANAVAR (2008)

Yönetmen: Matt Reeves
Oyuncular: T.J. Miller, Jessica Lucas
IMDB Puanı: 7,4/10
Puan: 1/10

Handy-cam, ya da Türkçe isimleriyle el kamerası, aktüel kamera gibi görüntü yönetiminin, The Blair Witch Project/Blair Cadısı filminin açtığı yoldan diğer filmlerin ilerlemesi epey zaman almıştı. İspanyol korku filmi [Rec]/Ölüm Çığlığı'nın bu konudaki başarısı, Hollywood'un da bir gişe canavarı yaratması konusunda önemli bir itici güç olmuştu. Büyük usta George A. Romero bile bu furyaya uymuşken, ikinci sınıf canavar filmlerinde kullanılmaması da beklenemezdi zaten. Cloverfield/Canavar, bu geleneğin popüler temsilcilerinden biri. Aynı zamanda da en kötü örneği.

SPOILER-----------------------

84 dakikalık bir film için çok uzun bir süre sayılabilecek 11 dakikalık bitiş kredilerini saymazsak, filmdeki 73 dakikanın ilk 20 dakikası bir ev partisiyle heba edilmiş. Kalan 53 dakikalık kısmın kısa olması da birçok önemli öğenin atlanıp aceleye gelmesine sebebiyet vermiş. Başarılı bir canavar kreasyonuna rağmen handy kameranın berbat kullanılması sayesinde odaklanma sorunu yaşayan film, metrodaki saldırı haricinde neredeyse tüm aksiyon sahnelerinde olan biteni izleyiciye göstermemeye sanki and içmiş gibi. Helikoptere yapılan saldırı, Central Park saldırısı ve nükleer bomba sahneleri, detaylarını hayal gücümüze bırakmış adeta. Bu da el kamerasının bir filmde kullanılmasının nasıl da yanlış anlaşıldığını gösteriyor.

Dostlar hikayede görsün anlayışıyla çizilmiş altı boş bir aşk öyküsüne eklemlenen canavar saldırısı fikri, gişede daha ilk haftasında 25 milyonluk bütçesinin iki katını kazanması da şüphesiz fragman departmanının başarısı. Artık gına gelmiş olan 11 Eylül göndermeleri içeren, Özgürlük Heykeli'nin kopan kafasının Manhattan semalarından yere düşmesi gibi sahnelerin biraraya getirildiği fragman birçok izleyiciyi salonlara çekebilmişti.

SPOILER----------------------------

İlginç Bilgi: Filmin bütçesinin 4'te 1'i sponsor Nokia şirketi tarafından karşılanmış.

11 Mayıs 2010 Salı

L'ARRIVEE D'UN TRAIN A LA CIOTAT/TRENİN GARA GİRİŞİ (1896)



Resmi olarak yapılmış ilk film. Lumiere Kardeşler'in yönetmenliğinde kameraya alınan ilk görüntü olmasa da halka izlemesi için sunulan ilk örnek olmasıyla tarihe geçmiştir. 28 Aralık 1895 tarihinde çekilen bu görüntü 6 Ocak 1896'da halka sunulmuş ve yedinci sanatı başlatmıştır. Fransa'da Ciotat garına giren tren ve trenden inen yolcuların bu 1 dakikalık görüntüsü, kimi film festivallerinin açılış gösterimi olarak da kullanıldı. Film, 1 yıl sonra Osmanlı İmparatorluğu'nda padişahın da yer aldığı bir seyirci kitlesine de gösterildi.

Louis Lumiere, bu kayıtta kameranın arkasında olan kişiydi. Auguste Lumiere ise çevre ışığını gözlemleyip çekime karar veren kişiydi. Filmin Fransa'daki ilk gösteriminde seyircilerin trenin üzerlerine geldiğini zannetmesi, filme dair en popüler olaylardan biriydi. Filmdeki insanların çekim tekniğinden dolayı hızlı hareket ediyor gibi görünmesi karşısındaki şaşkınlık da halkın sinemanın illüzyon yanına verdiği ilk tepki olarak kayda geçti.

SLEUTH/KANLI ŞAKA (1972)

Yönetmen: Joseph L. Mankiewicz
Oyuncular: Laurence Olivier, Michael Caine
Oscar: 4 adaylık (Yönetmen, Aktör (2), Müzik-John Addison)
IMDB Puanı: 8,2/10 (Top 250, 210. sıra)
Puan: 6/10

Dedektiflik öykülerinin henüz suç öykülerine evrilmediği yıllardan kalma cozy alt-türüne ve sonradan popüler olacak hard-boiled alt türüne yakın filmlerin çoğu, suç kavramını bir oyun olarak ele alır. Çoğu zaman hikayedeki baş kahramanla birlikte seyircinin de bu oyuna girmesi sağlanır ve katılımcı izleyici sayesinde oyunun verdiği zevk, çoğu zaman "suçlu zevk" dediğimiz sinemasal etkiyi ortaya çıkarır. Sleuth, henüz Joseph L. Mankiewicz filme almadan önce Tony ödülü almış bir tiyatro oyunu olarak, sahnede izleyicisini oyuna dahil etme titrini aşmış bir öyküye sahipti. Mankiewicz, bizzat oyunun da yazarı olan Anthony Shaffer'dan öyküyü sinemaya uyarlamasını isteyince bu kural da bozulmamış oldu.

Sleuth, tek mekanlı az karakterli bir yapım olduğundan sürükleyicilik gücünü dekor ve mekanın kendisinden almak zorundaydı. Bu yüzden oyun teması, envai çeşit mekanik oyunculuklarla güçlendirildi. Şakacı Denizci Jack başta olmak üzere, her birine neredeyse aktif bir kişilik sunulmuş bu oyuncaklar, hikayede en az bizim kadar aktif bir seyirciydi. Filmin göze batan bu farkı, bir tiyatro sahnesi olarak kurgulanmış açılışı ve kapanışında, kendi özünü inkar etmeyen bir yapıya evrildi. Mankiewcz'in olgunluk çağının son yapıtı olan Sleuth, İngiliz aristokrasisi ile Kıta Avrupası'nın gelenekçi yapısını düelloya tabi tutmasıyla da güçlü bir alt-metin yaratsa da bunu özellikle Michael Caine'in karakteri olan Milo'ya biçilmiş sıfatlarla tam olarak sağlayamadı.

SPOILER------------------------

Çoktan bir klasik halini almış olan Sleuth, ilk sahnesindeki labirentle izleyiciyi hemen oyunun içine aldı. Dedektiflik öyküleri yazan ve yazdığı öyküler, bariz cozy hikayelerinden oluşan zengin Wyke'ın, kuaför Milo'ya hazırladığı oyun, kılı kırk yaran bir detaylar çukuruna düşmekten kendini alıkoyamıyor. Filmin içine sinmiş bu detaycılık da izleyicinin suça konsantre olmasını engelliyor. Milo'nun dedektif kılığına girmesi de yine çok çabuk anlaşıldığı için, hikaye bu orta kısımda gizemini kaybediyor ve zayıf bir finalle sona eriyor. Her şeyiyle bir sahne sineması olan Sleuth, minimalist anlayışla çekilmiş bir klasik olsa da günümüzde, çok daha kanlı ve entrikalı (misal David Fincher'ın The Game/Oyun'u) örneklerinin filme alınmasıyla bu gün için fazla etkileyici değil.  Ava giden avlanır temalı öyküsü çift boyutluluktan kurtulamadığı için kendi döneminin stilini aşmış bir film olmaktan da ileri gidemiyor.

SPOILER---------------------------

Sleuth, kadrosunda bulunan iki oyuncunun da En İyi Aktör dalında Oscar'a aday olduğu bir film. Fakat The Godfather/Baba'daki oyunuyla, kendisi reddetse de, ödülü Marlon Brando kazandı. Bu da Laurence Olivier'in "teatral oyunculuk; metod oyunculuktan daha gerçektir" savına bir darbe daha oldu. Ayrıca yine The Godfather'ın En İyi Müzik kategorisinden diskalifiye edilmesi, Sleuth'a yaradı ve film, bir Oscar adaylığı daha kazanmış oldu. Zira yedekte bekleyen 6. aday, Sleuth filmindeki elektronik tema müziğiyle John  Addison'dı.

İlginç Bilgi: Film, 2007'de bu kez Michael Caine'in yerini Jude Law'un; Laurence Olivier'in yerini de Michael Caine'in almasıyla yeniden çekildi. Bu, aynı filmin yeniden çevriminde ilkinden farklı bir karakteri oynama konusunda ilginç bir örnek oluşturdu.

10 Mayıs 2010 Pazartesi

24 - 2. SEZON (2002-2003)

Yönetmenler: Jon Cassar (10 bölüm), James Withmore Jr. (6 bölüm), Ian Toynton (4 bölüm), Frederick King Keller, Rodney Charters (2'şer bölüm)
Yaratıcılar: Robert Cochran, Joel Surnow
Oyuncular: Kiefer Sutherland, Sarah Wynter
Altın Küre: 3 adaylık (En iyi drama dizisi, Aktör-Kiefer Sutherland, Yrd. Aktör-Dennis Haysbert)
IMDB Puan Ortalaması: 8,6/10 (Puanı en yüksek bölümler: 15 ve 24 (9/10), Puanı en düşük bölümler: 2 ve 17 (8,3/10)
Sezon Puanı: 5/10

24'ün ilk sezonu bir sonraki sezonu da izlemek için yeterince umut vericiydi. Eğer ikinci sezon vasatın altında kalsaydı bu zorlu yolculuk devam edemeyebilirdi. 2. sezon, ilk sezona oranla tam da vasatta kalan bir sezon. ABD'nin 11 Eylül'ü yaşamasından bir yıl sonra içinde Arap teröristler, Ortadoğu ülkelerine savaş açma, nükleer bomba gibi temalar kullanılmış bir dizi olarak oldukça klişeydi. Ayrıca ilk sezonun formülizasyonunun da aynen kullanıldığı gibi bir gerçek var. Tıpkı ilk sezon gibi ilk yarısında Jack Bauer'ın uğraştığı sorun çözülüyor fakat aynı sorun, katlanmış haliyle ikinci yarısında da yer alıyor.

24'ün bu sezonunda ciddi ciddi bir kadın düşmanlığı mevcut. Sadece hainler değil, işe yaramayanlar, yanlış kararlar vermekte ısrar edenler hep kadın karakterler. İlk sezonda kendisine büyük bir yük yüklenmeyen Kim Bauer karakteri bile becereksizliği sayesinde başına onlarca bela açıyor.

SPOILER-------------------

24, genel olarak tüm olayların tek bir günde yaşanmasından dolayı gerçekçiliğini yitiriyor. Daha 5 saat öncesinde ölümden döndürülmeyle sonuçlanan bir işkence yaşayan Jack'in ayağa kalkması bile mümkün değilken yine maceraların içine son hız dalması hiç de gerçekçi değildi. Bomba hakkında, ABD derin devletinin ve petrolcü işadamlarının parmağı da gerçekçi olsa da son derece klişeydi. Bütün dizi boyunca yaratılmaya çalışılan onca gerilime rağmen işe yarar olanının sadece David Palmer'ın Başkanlıktan alınması olayı olduğunu düşünüyorum. Bu yönüyle de dizi pek tatmin edici olamadı. Penny Johnson Jerald'ın harikulade oyunculuğu sayesinde Sherry Palmer'dan nefret edecek düzeye gelmemiz dizinin başarısı ise Nina Myers'ın tekrar oyuna katılması da o derece başarısızlıktı.

SPOILER-------------------

Devamlılık hataları bu sezon da kendini tekrar etti. Kiefer Sutherland'in ilk bölümdeki saçının uzunluğuyla son bölümdeki arasında dağlar kadar fark vardı. Bütün olayın bir gün içerisinde geçtiğini düşünürsek epey komik bir durum. Ayrıca Dennis Haysbert'in saçına düşen aklar, Lynne karakterinin gün içinde makyaj renginin durmadan değişmesi, Kim Bauer'ın suratındaki yaranın bir sağa bir sola geçmesi göze batan ilginç hatalardı. Dizide sıkça mantık hatası da vardı. Yusuf Auda karakterinin Jack Bauer'ın telefon numarasını bilmemesine rağmen saldırı sahnesinde Bauer'ı telefonla aradığını gördük. Bauer'ın son bölümlerde kurduğu dinleme sisteminin, Hewitt'in evinden çıkarken yanında olmadığını görüyoruz. Oysa hemen arkasından elinde bond çantayla Jack Bauer, dinleme düzeneğini kurmaya başlıyor.

Ayrıca George Mason ile oğlunun görüştüğü son sahne değme romanslara taş çıkartacak kadar duygusaldı. Bununla birlikte ilk sezonun kötü adamı olarak Dennis Hopper sürprizinden sonra bu sezonun sürpriz ismi olarak da Saw/Testere filmlerinin yıldızı Tobin Bell'in karşımıza çıkması sevindiriciydi.

Favori Bölüm: 15
Favori Karakter: George Mason

5 Mayıs 2010 Çarşamba

EJDER KAPANI (2010)

Yönetmen: Uğur Yücel
Oyuncular: Uğur Yücel, Kenan İmirzalıoğlu
IMDB Puanı: 6,5/10
Puan: 2/10

Bizimki de dahil tüm ülke sinemaları, aksiyon sineması konusunda Hollywood'u en az bir kere taklit etmiştir. Artık o kadar yaygınlaşmıştır ki bu tutum, kabul edilebilirlik seviyesi de epey yükselmiştir. Uğur Yücel de hiç adeti olmamasına rağmen bir başkasının (Kubilay Tat) senaryosunu Hollywood klişeleriyle bir filme dönüştürmek istemiş belli ki. Sonradan da basmış beyanı: "Benim bu filmde en çok entrika ilgimi çekiyor." Sanırım Uğur Yücel, Türk işi entrikayla Hollywood işi olanını birbiriyle karıştırmış. Zira entrika dediğiniz şey ziyadesiyle karmaşaya bağlı bir ustalık ister. The Maltese Falcon/Malta Şahini ya da The Big Sleep/Derin Uyku'daki gibi karmakarışık bir entrika tabii ki beklemiyoruz ama en azından bir Şabanoğlu Şaban'daki entrikalar toplamına ulaşılabilseydi sayın Yücel.

Seri katil filmleri bizde çekilmez. O alan hep bakirdir. Geçmişte, Tuzak isimli bir filmde muhteşem bir örneğini çekmiş idiysek de kendi sinema geçmişimizden fellik fellik kaçtığımızdan, aşağılık kompleksimize yenik düşüp filmi dijitale aktaramadık. İzleyen izlediğiyle kaldı. Seri katil konusuna uzak durmamızın iki nedeni var: Birincisi, malum, bizden seri katil çıkmaması (oysa çıkıyor). İkincisi de bu tip filmlerin kurgu bileşkelerini yönetecek yeteneğe sahip yönetmenlerimizin olmayışı. Ki Ejder Kapanı da yapısıyla, ikinci seçeneğin haklılılğını gösteriyor.

Filmin seri katil mevzusunu deşmeye geçmeden evvel filmi seri katleden unsurlara bir göz atmakta fayda var. Öncelikle Uğur Yücel'in ısrarla filmin başrolüne kendini alma merakı filme zarar vermiş. Kısa boylu, göbekli, TV dizilerinin mülayim karakteri Samim tiplemesinin sahibi Uğur Yücel'in İstiklal Caddesi'nin ara sokaklarında dört kabadayıyı haşat etmesi, ancak yoğun bir megalomaniyle açıklanabilir. Bir başka nokta da filmdeki kadın karakterler. Tamam, anladık seri katil işi erkek işidir (oysa tarih, kadın seri katilleriyle durumu dengeliyor.) ama bir filmde kadın karakterleriniz varsa her ikisine de "sen evinde otur çocuk doğur, biz sana bakalım" denilmez ki. Filmdeki tecavüz hassasiyeti bu biçimde kadınların sosyal yaşantısına tecavüz etmekle pek bir çelişiyor. Bunun yanı sıra filmde ne işi olduğu da pek belli olmayan, inandırıcılıktan uzak bir Cavidan karakteri var. Yarım bırakılmış, filmin bir yerlerinde unutulmuş bir tipleme. Biraz Se7en/Yedi'nin Gwyneth Paltrow'u ambiansı verilmiş bu karaktere. (Çocuk doğurma mevzusu, evde oturup polis kocasını bekleme vs...) Öte yandan film, kendince tinerci çocuklar konusunun da çözümünü bulmuş. Babacan amirimiz Abbas, çıkarıp cebinden banknotunu verip gönderiyor çocuğu. Hepimiz, her istendiğinde para verirsek sorun çözülmüş olur. Pes!

Filmin senaryo yazarı Kubilay Tat'a morosikletiyle çarpıp ölümüne sebep olan adamın içeride sadece 3 ay yatmasının ardından bu hikayenin kaleme alınması, filmin adaletle hesaplaşmasına sebep. Bunun için de sık sık Death Wish/Öldürme Arzusu'ndan sahne aşırılmış. Örneğin halkın bir kısmının seri katili kahraman olarak gördüğüne dair yapılan ropörtaj sahneleri tamamen Death Wish'ten.

Cavidan karakterinin Se7en'ın Paltrow'uyla benzeştiğini belirttik. Diğer karakterler de pek farklı değil. Uğur Yücel kısık sesiyle Clint Eastwood atmosferi, tipi ve yürüyüşüyle de Al Pacino atmosferi yaratmak istemiş kendi karakteri için. Abbas karakteri, sadece muadili Hollywood komiserleri gibi de değil. Bir mukaddesatçı yanı da var. Bir yanı da bizden yani. Berrak Tüzünataç'ın "filmde güzel kız da olsun" amacıyla konulmuş Ezo karakteri de Sentinel/Fedai'nin konu mankeni Eva Longoria'yı hatırlatıyor. Longoria da filmde pek yeri olmayan sadece güzel olduğu için rolünü kapan bir isimdi. Bir de Ozan Güven var. Ailemizin oyuncusu. Sırf Uğur Yücel'le aynı TV projesinde yer alıyor diye bu filmde de 5 dakika gözükmüş. Ama karakterinin filme zerre katkısı yok. Maksat iş olsun. Filmde belki de tek özgün karakter Kenan İmirzalıoğlu'nun Akrep Cello'su herhalde. Güneydoğu gazisi, kader kurbanı Ensar'dan söz etmeye bile değmez. Alın Yazısı'nın Cüneyt Arkın'ına bakılsın inandırıcılık için.

SPOILER------------------------

Sonunda sürprizi olan bir filmin sürprizini ilk 30 dakikada çözerseniz o filmi yine de severek izleyebilir misiniz? Elbette. Yeter ki finaline kadar doğru bir yolda seyretsin film. Ejder Kapanı için de aynı durum vaki. Sürprizini çözmek için, bir sinefil ya da dahi olmaya gerek yok. 10 izleyiciden 9'unun bu sürprizi zamanında çözebileceğine eminim. Bu tip filmlerde sık kullanılan bir izleme tekniği vardır.Olay esnasında kim ortada yoksa katil odur. Sırf bu izleğin uygulanmasını bile engelleyemeyen bir senaryoya sahip Ejder Kapanı. Artık klişedir, filmin "işte katil bu" dediği adamın katil çıkmayacağı. Filmde Ensar'ı baş şüpheli olarak verip, diğerlerini konudan uzaklaştırma metodu ters tepiyor. Çünkü bu artık klişe bir tutum. Bir devletin bu yüzyılda kılıçla savaşa gitmesi gibi bir şey bu.

1 saat 45 dakikalık bir film. İlk 55 dakikasında durmadan bir yerlere asılmış, parçalanmış cesetler görüyoruz. Bir süre sonra bıkkınlık geliyor. Tamam seri katil filmi de, 15 tane cinayet de bir filme sığdırılmaya çalışılmaz ki! Ondan sonra hikayeniz böyle yanlardan açılıp bir süre sonra da patlar işte. Filmde, şu cinayetler artık bitse de bir an önce çözüm sahnelerine gelse sıra diye bekleyip duruyoruz. Oysa koskoca Se7en bile içerdiği 7 cinayetin sadece ilk üçüyle ciddi biçimde ilgilenip sonrakileri hikayesine usulca ekleştiriyor.



SPOILER------------------------------

Ayrıca Sırrı Süreyya Önder'in tam bir bürokrat tipi olan emniyet müdürü performansı bir harikaydı. Göründüğü karelerde adeta filmi toparladı.

Yazı Tura ve Hayatımın Kadınısın birer başyapıt değildi, ama en azından ağızda bıraktığı hoş bir tat vardı. Ejder Kapanı ise Uğur Yücel'în kanımca çöküş filmi. Bu yalnızca hikaye ve oyunculuklar açısından değil, aynı zamanda filmdeki berbat ses teknisyenliğinden de kaynaklı.

İlginç Bilgi: Filmdeki aksiyon sahneleri için Ronin, Taxi gibi filmlerde de yer almış bir Fransız ekiple çalışılmış.