30 Nisan 2010 Cuma

GÖKSEL'DEN KARAOKE ALBÜM: HAYAT RÜYA GİBİ

Bir önceki albümü Mektubumu Buldun mu'yla, her albümünde mutlaka bir kez denediği eski şarkıları söyleme alışkanlığını baştan sona bir albüm projesi olarak ortaya çıkaran Göksel, nostalji trenine ikinci vagonu da ekledi. Mektubumu Buldun mu'yu vakti zamanında epey eleştirmiştim. Bir iki şarkı hariç Göksel'den beklenmeyecek kadar kötü işler içeriyordu. Hayat Rüya Gibi'nin formatını farkedince Mektubumu Buldun mu'yu öpüp başıma koyasım geldi. Zira albüm baştan sona karaoke modeli. Şarkıların orijinallerinin müzikal formülünü ve hatta enstrüman aranjelerini aynen alıp üzerine şarkı söylemek ne zamandan beri cover oldu acaba? Ya da tipik Göksel tınısından ziyade şarkıların asıl sahiplerinin seslerini taklit etmeye çalışmak ne zaman iyi şarkıcılık sayılır oldu? Oysa Göksel, kendi tarzı içinde çok iyi şarkılar besteleyen, aranjörlük yönü sağlam ve iyi şarkı söyleyen bir sanatçıydı. Her ne kadar Ay'da Yürüdüm albümüyle düşüşünün sinyallerini vermiş olsa da yine de yeni şarkılardan oluşan bir albümle eski çizgisini bulabilirdi. Oysa şimdi nostalji merakının içinde yitip gitmiş durumda.

Şarkılardan tek tek bahsetmek pek de gerekli değil. Zaten yukarıda şarkıların formülizasyonunu özetlemiş idim. Ama mesela Göksel'in tercih ettiği yorumlar hakkında bir iki kelam etmek doğru olacaktır. Albüme adını da veren Hayat Rüya Gibi, malum, Orhan Gencebay'ın Kabahat Seni Sevende şarkısı. Gencebay'ın erken dönem klasiklerinden biri olan şarkıyı, Kamuran Akkor da muhteşem bir aranje ile birlikte okumuştu. Göksel de Gencebay versiyonundan ziyade Norayr Demirci'nin düzenlediği Akkor versiyonunu tercih etmiş. Sonra da deyim yerindeyse basmış karaokeyi.

Ajda'nın meşhur düet şarkısı Palavra Palavra'da Teoman konuk. Şarkıyı bilen bilir, Teoman'ın seslendirdiği kısım bir acemi çapkının sözlerini oluşturur. Oysa Teoman böylesi bir acemi çapkın rolünden farklı bir imaja sahip. Karakteri şarkıya oturmayınca ses de oturamıyor haliyle. Hasretinle Yandı Gönlüm için de Edip Akbayram yerine Seha Okuş yorumu tercih edilmiş. Aslında doğru bir tercih fakat bu kez de Okuş'un o sade ama çok güçlü sesine karşılık Göksel'in bebeksi, kırılgan ve naif sesi oturmak zorunda kalmış. Sevil Neşelen, bir önceki albümün Dudaklarında Arzu'su konumunda. Olmaz Olsun ve Başıma Gelenler tam Göksel'lik şarkılar ama orkestrasyon berbat bu kez de.

Mektubumu Buldun mu için de söylemiş idim. Albümü dinlerken alınan tat şarkıcıdan değil şarkıdan kaynaklı. Yoksa Gencebay'ın harikulade bestesinin Norayr Demirci tarafından muhteşem aranje edildiği bir versiyonu ben seslendirsem o bile güzel gelir kulağa. O yüzden Palavra Palavra şarkısında Göksel'in de dediği gibi: "Beğenmedim"...

TORN CURTAIN/ESRAR PERDESİ (1966)

Yönetmen: Alfred Hitchcock
Oyuncular: Paul Newman, Julie Andrews
IMDB Puanı: 6,6/10
Puan: 6/10

Alfred Hitchcock'un düşüş sürecini başlatan ve sinemada artık daha az film çekmesine neden olan filmdi Torn Curtain. Daha önce de çeşitli gizli servislerle ve casusluk hikayelerle meşgul olan usta, bu kez Avrupa'nın tam ortasında casusların cirit attığı ülkelerde bir Soğuk Savaş filmi çekmiş fakat başarılı olamamıştı. Hatta kendisine en iyi film müziklerini bestelemiş olan Bernard Hermann'la tartışıp Hermann'ın kadrodan çıkması, bu filmin uğursuz bir yapım olacağını belli eder gibiydi. Oysa film, Hitchcock'un 50. uzun metraj kurgu filmiydi. Bu yüzden de büyük beklentiler oluşmuştu. Filmin galasında önceki tüm filmlerinin adlarının yer aldığı bir pastayı kendi eliyle kesmişti yönetmen. Ününün ve yeteneklerinin doruğunu yaşadığı 50'lerin etkisiyle hala büyük bir film çıkacağı bekleniyordu. Fakat beklenen olmadı ve kimileri için 1950'den sonraki en kötü Hitchcock filmi olarak kaldı Torn Curtain.

Kendi adıma filmin öyle çok da kötü bir film olmadığını söylemeliyim. Merkezine aldığı bir teması, bir hareket itkisi ya da yapı izleği olmamasına rağmen ikinci yarısıyla toparlayan bir görüntü çiziyor film. Hatta genç bir yönetmenin ilk filmi olsa belki de ayakta alkışlanacak bir yapıta dönüşebilirdi. (David Fincher-The Curious Case Of Benjamin Button akla gelebilir yakın bir benzeşme için.) Hitchcock, daha önce çok popüler yıldız aktörlerle çalışmayı tercih etmiyordu. Ama 1960'tan beri kadroya dahil ettiği her aktörü meşhur etmişti. Paul Newman da sinemada yeni yeni adını duyuruyor olmasına rağmen, bu filmle üne kavuşuverdi. Oysa Hitchcock, film için Cary Grant'e teklif götürmüş fakat Grant yaşlandığı için rolü kabul etmemişti. Hitchcock'un bu tercihini doğru bulmak elde değil. Zira, Grant'in yaşlanması bir yana, ikinci bir North By Northwest/Gizli Teşkilat'ın çekilmesine hiç gerek yoktu. Julie Andrews ise bu filme kadar Mary Poppins'le bir Oscar kazanmış, ve bir önceki yılın Oscarlı filmi olan The Sound Of Music/Neşeli Günler'de başrolde yer almıştı. Hitchcock, son filmlerde aktristleriyle sürekli tartışıp bu isimleri canından bezdirse de nedense Andrews'la iyi anlaşmış hatta aktristin senaryo biçimlendirmelerini de kabul etmişti. Fakat filmde yan karakterleri oynayan sıradan oyuncular ikiliden daha çok başarılı kabul edildi. Gromek rolündeki Wolfgang Kieling ve Kontes rolünde Lila Kedrova, eleştirmenlerden bolca övgü kazandı.

Tipik bir bomba formülünü çalma eylemini anlatan, kimi zaman temponun düştüğü kimi zamansa (özellikle otobüs sahnesiyle) hız kazanan Torn Curtain, yine de Hitchcock'un bir sonraki filmi Topaz'e göre kat kat kaliteliydi. Film, Hitchcock'un eski numaralarına pek bulaşmasa da yine de bir iki sembolik örnekle yönetmenin eski günlerine göz kırpıyordu. Çiftlik evindeki cinayet sahnesinin olabildiğince uzaması sayesinde izleyicinin ters özdeşleşme yaşaması, Profesör Lindt'in tip ve isim olarak Lenin'e benzetilmesi gibi sembolik yaklaşımlar filmde fazla göze batmadan yer alan örneklerdi.

İlginç Bilgi: Filmin dans sahnesinde çalan Viyana Valsi hakkında Hitchcock daha önce Waltzes From Vienna isimli bir film çekmişti.

28 Nisan 2010 Çarşamba

MARNIE/HIRSIZ KIZ (1964)

Yönetmen: Alfred Hitchcock
Oyuncular: Tippi Hedren, Sean Connery
IMDB Puanı: 7,2/10
Puan: 6/10

Spellbound/Öldüren Hatıralar'da rüyalar üzerinden, Psycho/Sapık'ta özdeşleşme üzerinden psikanalizi yorumlayan Alfred Hitchcock, üzerinde uğraşmayı çok sevdiği bu konuda çektiği Marnie ile, bir anlamda, önceki filmlerinde eksik kalan öğeleri tamamladı. Tippi Hedren'le çektiği bir önceki film olan The Birds/Kuşlar'da sorumluluk almak ve olgunlaşmak için başına felaket gelmesi gereken kadın tipini Marnie'de daha üst bir sınıra kavuşturdu. Bu kez karşımızda sorumluluk sahibi olmaktan da öteye geçen, hatta gereğinden fazla ve rahatsız edici bir olgunluğa kavuşmuş, ama benliğinde küçük bir çocuk olmaktan öteye gidememiş bir kadın vardı. Tippi Hedren'in aynı anda hem çocuksu hem de soğuk, hem seksi hem de itici olabilen görüntüsünün avantajını kendisinden başka (Otto Preminger hariç) hiçbir yönetmenin kullanamayacağı aşikar olan Hitchcock, 2 yıl önce Dr. No'daki James Bond rolüyle kariyerinde çağ atlayan Sean Connery'yi de ekibe aldı. Zira bu role iyimserlik ve güven teskin eden auralarıyla Cary Grant ya da James Stewart gibi Hitchcock'un fetiş oyuncularının gitmeyeceği açıktı.

SPOILER--------------------------------------- (Psycho ve Vertigo filmleri hakkında da spoiler içerir)

Bir kere, belirtmek lazımdır ki Psycho izlenmeden Marnie, hiçbir şekilde yüzde yüz çözümlenebilir bir film değildir. Hatta bir anlamda Marnie, Psycho'nun, korku objelerinden yalıtılmış bir devam filmi gibidir. Öncelikle Marnie de Psycho'nun Marion'ı gibi (Hitchcock'un kadın karakterlerinin isimleri Meryem Ana'yı (Mary) çağrıştırmıştır hep. Margot, ya da bizzat Mary gibi isimler, filmlerinde yer almıştır. Hatta Dial M For Murder/Cinayet Var'ın orijinal tiyatro versiyonunda kadının adı Sheila olmasına rağmen Hitchcock, bunu Margot ile değiştirmiştir.) hırsızdır. Marion, Marnie gibi kleptoman değildir fakat her ikisi de çalıştıkları iş yerinin parasını soyarak işe başlar. İkinci olarak, Marion da Marnie de hiç hesapta yokken bir erkeğin kıskacına girerler. Marnie'ninki evliliğe, oradan kurtuluşa evrilir, ama Marion'un talihi, malum, o kadar da yaver gitmez. Üçüncü paralellikte bu kez Marnie ile Norman Bates eşleşir. Her ikisinin de çocukluk trajedisi vardır ve her ikisinin trajedisi de kanlı ve anneleriyle ilgilidir. (Hitchcock'un anne-evlat ilişkisindeki modellemeleri meşhurdur.) Marnie de Norman da katildir. Fakat Marnie'ninki Norman'ınkinden daha kabul edilebilirdir. Norman annesi tarafından, ölmüş olsa dahi cendereye alınmıştır. Norman bir müddet sonra bizzat annesi olmuştur. Marnie içinse annesi yaşayabilmesi için bir araç değil bir amaçtır. Annesinin komşu çocuğuna bile verdiği sevgiyi Marnie'den esirgemesi, onun kurtuluş için annesini maddi refaha erdirmeye çalışmaya iter. Bu nedenle para çalar fakat annesi bu kez de kızının hırsız olduğunu bilmediğinden parayı fahişelikten kazandığını zanneder. Norman da aynı şekilde annesinin, kendisiyle bir kadının sosyal bir yakınlaşmasını "kirli" bir dille değerlendireceğini düşünür. Norman, annesinin sesini çıkarabilmektedir. Marnie ise finaldeki o mükemmel performansıyla kendi çocukluk halinin sesini çıkarır.

Marnie'nin Vertigo/Ölüm Korkusu ile de ilişkisi vardır. Filmdeki Scottie'nin Midge tarafından gözlemlenmesine rağmen Judy Barton'ın "rahatsızlığını" düzeltmeye çalışması ile Marnie-Mark ilişkisi ve baldız Lil'in yeri aynıdır. Fakat Vertigo'nun Midge'i yalnızca gözlemci olarak kalır. Lil ise kendi deyimiyle "gizli ajan"lık yapar. Ayrıca Midge, Scottie'ye gizli bir aşk duymasına rağmen kendi yerine kanaat getirirken Lil, Mark'ın ölmüş karısının kardeşi olmasına rağmen gözü evin hanımlığındadır. Hem Vertigo'nun Judy'si hem de Marnie, suya atlayarak intihar etme yollarını seçerler.

Görüldüğü gibi Marnie, Hitchcock'un önceki filmlerinin boşluklarını doldurma ya da o filmlere bir varyasyon yaratma amaçlı bir okumaya açıktır. Fakat bu Marnie'nin özgünlüğünü ne derece zedeler sorusu da önemlidir. Robin Wood, Hitchcock's Films Revisited kitabında bu soruya tam 20 sayfalık bir cevap ayırır ve filmin özgünlüğünü yitirmediği sonucuna varır. Bendeniz de Wood'un görüşüne katılıyorum. Zira film, Hitchcock'un 4 başyapıtından sonra biraz zayıf kalsa da, Edgar'ların evinin bulunduğu sokağa önce bir kabus daha sonra bir gözetimci gibi duran deniz resminin, görsel zayıflığı filme büyük zarar verse de (Benzer bir zayıflık da giriş sahnesiyle The Lady Vanishes/Bir Kadın Kayboldu'ya aittir.) psikanalize bakış açısıyla, erkek-egemen bakış açısını çok seven yönetmenin bu bakış açısından biraz sıyrılıp Mark'a da bir başka bağımlılık yükleyerek dengeyi sağlamasıyla, kırmızı renk şokunun yansıtıldığı sahnelerdeki (Vertigo'ya benzeyen) teknik başarısıyla ve elbetteki o müthiş soygun sahnesiyle kendi zaferini ilan edebiliyor.

Bir de benim yorumlama kabiliyetim ve bilgimin yetmediği bir nokta mevcut filmde. Robin Wood'un hem film çözümlemesi hem de "Sen Freud Ben de Hitchcock: Hırsız Kız'a Yeniden Bakmak" makalesi soruma bir cevap barındırmıyor. Filmde bulunan at mevzusunun neyi simgelediğini anlayabilmiş değilim. Marnie, çaldığı parayla kendisine daha önemli şeyler alacağına at alır. Frijit bir kadın olduğunu belli edercesine atı Forio'ya manalı bir bakışla "ısır beni" der. Ruttlandlar'ın evinin her yerinde at resimleri bulunur. Mark, gemide denizatlarıyla ilgili bir kitap okur. Marnie, at yarışlarını çok sever ve yarışan tüm atları tanır. Bunca at mevzusunun filmdeki yeri biraz muğlak kalmıştır sanki.

SPOILER-------------------------------------------------

Marnie, eleştirmenlerin gözünde başarısız bir filmdir. Ustaya hiçbir ödül ya da adaylık kazandırmaz. Hatta Washington Post'un sinema yazarlarından biri Hitchcock'un bunadığını iddia eder ve kimileri için Marnie, başyapıt olmasa da Hitchcock'un son iyi filmidir.

İlginç Bilgi: Sean Connery, Tippi Hedren'in müthiş oyunculuğu karşısında Alfred Hitchcock'a ciddi ciddi Hedren'in frijit olup olmadığını sorar. Hitch Amca'nın da "evet öyle" dediği rivayet edilir.

THE MESSAGE/ÇAĞRI (1976)


Yönetmen: Mustafa Akat*
Oyuncular: Anthony Quinn, Irene Papas
Oscar: 1 adaylık (Müzik-Maurice Jarre)
IMDB Puanı: 8,1/10
Puan: 9/10

Herhalde Türk yapımı olmayan filmler arasında vatandaşlarımızın en çok bildiği, tanıdığı film Çağrı'dır. Sinemayla hiç alakası olmayan çoğu yaşlı vatandaşımız bile Çağrı'yı mutlak bir kez izlemiştir. Film, bizde o kadar popüler ki soundtrack albümünün üzerinde The Message değil Çağrı yazar. Arama motorları ve download forumlarında da filmin çoğu zaman Türkçe adı kullanılır. Fakat ülke dışını baz aldığımız zaman kazın ayağı pek de öyle görünmüyor.

Hayatı boyunca sadece üç film çekti Mustafa Akat. İlki Çağrı'ydı. İkincisi de Lion Of The Desert/Çöl Aslanı. Çektiği diğer film ise Çağrı'yla birlikte aynı anda kimi farklı oyuncularla çektiği Al-risalah/İslamiyetin Doğuşu idi. Bu alternatif filmi saymazsak yönetmenlik hayatı yalnızca iki filmle sınırlı kalmış bir yönetmen var karşımızda. Fakat her iki filmi de epik ve tarihsel kökenli gerçek hikayelere sahip. Her iki filmde de öyküye eklenmiş, kurgu kısım bulunmuyor. Çöl Aslanı, biraz olsun tanınabiliyor fakat Çağrı'da Akat istediği sonucu alamıyor. Akat daha sonra John Carpenter'la birlikte meşhur Halloween/Cadılar Bayramı filmlerinin yapımcılığını üstleniyor.

Çağrı, çoğu Arap olmayan oyuncularla çekilen bir tarihsel epik. Referans kaynağı olarak Lawrence Of Arabia/Arabistanlı Lawrence'ın tekniğini alan film, Müslüman ülkelerden ziyade Batı devletleri için çekilmişti. Arabistanlı Lawrence'ta da bir Arap kabile liderini canlandırmış olan Anthony Quinn ve onunla Alexis Zorbas/Zorba'da da birlikte rol almış Irene Papas'ın ünleri aracılığıyla Batı'ya pazarlanacak Çağrı, yapımcılarının tüm çabalarına rağmen çok az ülkede gösterime girebildi. İşin ilginç yanı alternatifi olan Al-risalah Müslüman ülkelere dağıtılarak belli bir tanınırlık yakaladı fakat o filmdeki oyuncuların daha tecrübesiz olması filmin beğenilmemesine sebep oldu. Biz ise bu alternatif filmi Kanal 7'nin 2000'lerin başında satın almasıyla 25 yıl sonra ilk kez görebildik. Çağrı, Müslüman olmayan devletlere gönderilecek versiyon olmasına rağmen nedense Türkiye'de de sinemalara geldi. Hatta Çağrı'nın sinemalarında gösterime girdiği tek Müslüman ülke de biz olduk. Film, ödül törenlerinin hiçbirinde yer alamadı. Yalnızca Akademi, Maurice Jarre'ın müziklerini Oscar adayı yaptı. Hal böyle olunca da Çağrı, Batılıların çektiği ama Müslümanların sevdiği bir film olup çıktı.

Yahudilerin ve Hz. Musa'nın yaşamını anlatan The Ten Commandments/On Emir, İseviliğin öznel tarihlerine değinen Martin Scorsese filmi The Last Temptation Of Christ/Günaha Son Çağrı ve Mel Gibson'ın olay filmi The Passion Of The Christ/Tutku: Hz. İsa'nın Çilesi gibi filmlerin hepsini izlemiş biri olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki Çağrı, tüm bu filmlerden çok daha kalitelidir. Aralarından Scorsese'nin filmini Çağrı'yla karşılaştırmak belki doğru bir tutum olmayacaktır ama en azından film kalitesi olarak söyleyebilirim ki Çağrı diğerlerine oranla daha doğru yöntemlerle ele alınan bir film.

Çağrı yalnızca Müslümanların, İslamiyet'in doğuşu ile Mekke'nin Fethi arasında yaşadıklarını anlatan bir film olarak görülmemeli. O şekilde bir belgeselden öteye gidemeyecektir. Bu son izleyişimde Çağrı'yı bir insanın çobanlıktan, arkasına binlerce insanı alabilmiş bir inanç önderi haline gelebilme hikayesi olarak takip etmeye çalıştım filmi. Üstelik, film bu insanın yüzünü göstermiyor, sesini duyurmuyor filmde hiçbir diyaloguna ve davranışına yer vermiyor. Aynı zamanda öğretisinin devamını sağlayacak olan dört halifeden birinin adı bile anılmıyor (Hz. Osman), birinin yalnızca ezan sahnesinde adı geçiyor (Hz. Ömer). Hz Ali ve Hz. Ebubekir ise kısıtlı bir sürede filme konu oluyordu. İslamiyet'in yayılmasına, savaşlarda sağlam bir komutan olmaktan öte, diğerlerine oranla pek bir katkısı olmayan Hz. Hamza'nın baş karakter seçilmesine rağmen, anlatının özünü yansıtabilmek filmin en önemli başarılarından biriydi.

Çağrı'nın, Arabistanlı Lawrence'ı, dolayısıyla da David Lean epiklerini referans alan bir film olduğunu belirtmiştim. Yönetmen Akat, filmin üç farklı noktasına iki savaş ve bir fetih temasını koyarak Lean etüdlerinin en belirgin karşılıklarından birini ortaya koyuyor. Bunlardan Bedir Savaşı filmin zirvesi. Başlangıcındaki savaşçıların teke tek dövüşünden tutun da savaş taktiklerine atıflarına kadar Bedir, mükemmel bir savaş sahnesi. Oysa Uhud Savaşı maalesef aynı profesyonellikte çekilmemiş. Bu sahnede dikkat edilirse oyuncuların yapay hareketleri, görüntünün gereksizce öznel kameraya geçmesi, alan derinliğinin yaratılamaması gibi kimi dezavantajlar mevcut. Ayrıca filmin Hendek Savaşı'na yer vermemesini de garipsedim doğrusu.

Filmin Kanal D tarafından yıllardır gösterilen versiyonu, maalesef orijinal Çağrı'nın kurgusuna sahip değil. Yıllardır izlediğiniz Kanal D'nin elindeki VHS kopyasında nasıl olmuşsa sahnelerin yeri değişmiş. Örneğin o versiyonda Hz. Muhammed'in Taif'e gidişi İslam'ın Mekkelilere duyurulmasından önceye alınmış. Ayrıca Ebu Süfyan'ın Hz. Muhammed'in evine gelip kendisinden saygı beklediğini belirttiği sahne de Kanal D'de izlediğimiz versiyonda mevcut değil. Bir başka farklılıksa filmin girişine ait. Kanal D versiyonunda Mekke'de Ebu Süfyan'ın alışveriş yapması ilk sahnedir. Sonrasında Müslüman elçilerin Bizans, İran ve İskenderiye ziyaretleri gösterilir. Oysa orijinal versiyonda elçilerin olduğu sahne giriş sahnesidir. Hepsinden önemlisi Kanal D versiyonu ve hatta piyasada bulacağınız orijinal damgalı DVD baskıları yalnızca Türkçe dublajlıdır. Çoğu kişi bu filmin Arapça çekildiğini zanneder. Oysa filmde Arapça sadece ilahi ve dua sahnelerinde kullanılmıştır ve çok iyi bir İngilizce ses kuşağına sahiptir.

Çağrı'nın çekim süreci de epey çetrefillidir. Mustafa Akat, tek tek Müslüman devletleri gezmiş ve Fas-Libya ortak sponsorluğunda anlaşılmıştır. Sonradan filmin yapımına Lübnan ve Kuveyt de dahil olur. Maddi açıdan bu çok büyük bir avantaj olmasına rağmen bir süre sonra her ülkenin delegasyonu, Akat'tan filmi, kendi ülkelerindeki mezheplerin inandığı şekilde çekmesini ister. Akat, buna karşı çıkıp El-Ezher Üniversitesi'ndeki din tarihçilerden gelecek onaylı metine göre filmi çekeceğini söyler. Projede ilk sorunu çıkartan Fas olur. Filme harcadığı parayı geri istemez fakat çekim mekanlarından yapımcıları kovar. Setçiler ve bir çok oyuncunun Rabat'ta otelde mahzur kalmasından sonra, Akat iki çözüm birden bulur. İlki, filme Batı ülkelerinden birini sponsor yapmaktır. İngiltere, filme destek çıkar. İkinci çözüm ise bizzat Muammer Kaddafi'den gelir ve film ekibi Libya'ya davet edilir. Böylece Libya'da yapımı 4,5 ay sürecek olan temsili Mekke kentinin inşası başlar. Anthony Quinn ve Maurice Jarre bu sıralarda Libya'ya gelip bölgeyi ve halkını tanımaya çalışır. Hatta Jarre, çölün ortasında çadır kurup gecelerce orada kalır.

Filmin müzikleri için ayrı bir paragraf açmak gerekir. Zira Jarre, hayatının bestelerini bu filmde çıkarır. Özellikle The Decleration ve Entry To Mecca, ünü filmi de aşan iki müthiş başyapıttır. Jarre'ın epik filmlerin bestecisi olduğunu düşünürsek Mustafa Akat'ın film için yaptığı en iyi seçim olduğu kesindir. Oscar'ı kazanan John Williams'ın Star Wars/Yıldız Savaşları müziklerinden kat be kat üstün olan bu duyusal şenlik maalesef Akademi tarihinin en büyük hatalarından biri olmuştur.


Çağrı'nın Uhud Savaşı haricindeki zayıflıklarından birisi de karakter tipolojisidir. Müşriklerin tamamı inanılmaz derecede kötüdür. Sadece Ebu Süfyan, sağduyu sahibi, politik düşünebilen bir kimsedir. Müslümanların tamamı ise zeki, kararlı ve iyilik abidesi olarak çizilmiştir. Temel hikayede klasik iyi ile kötünün savaşımı anlatılsa da bu zıtlığın karikatürizasyona meyil etmesi filme zarar veren bir unsurdur. Son olarak, görüntü yönetimi açısından çölün kullanımı öncüllerine göre daha zayıf kalmıştır.

*: Mustafa Akat'ın uluslararası kimliği Moustapha Akkad'dır. Arama motorlarında da bu biçimde geçer.

İlginç Bilgi: Bedir ve Uhud Savaşı sahnelerinde gerçek askerler rol almıştır. Bu askerler Libya lideri Kaddafi tarafından Akat'a karşılıksız olarak kiralanmıştır. Askerlerin tamamı at binme ve kılıç dersleri almak için tam 2 ay çalışmıştır.

26 Nisan 2010 Pazartesi

DIAL M FOR MURDER/CİNAYET VAR (1954)

Yönetmen: Alfred Hitchcock
Oyuncular: Ray Milland, Grace Kelly
IMDB Puanı: 8,1/10 (Top 250, 194. sıra)
Puan: 9/10

Hitchcock, 4 başyapıtı üstüste çektiği dönemin habercisi sayılan 2 filmi, 1954 yılında çekti. Rear Window/Arka Pencere, üstadın tartışmalara sebep olmuş başyapıtıydı. Aynı yıl çektiği bir başka büyük eseri de Dial M For Murder oldu. Araya biri komedi olmak üzere 4 film koyan yönetmen, ondan sonraki 4 filmi (Vertigo/Ölüm Korkusu, North By Northwest/Gizli Teşkilat, Psycho/Sapık ve The Birds/Kuşlar) kurgularken bu iki filmden çok yardım aldı. Dial M For Murder bu dörtlüdeki Vertigo ve Psycho'ya tematik olarak öncüllük eden film oldu. Hitchcock'un en büyük takıntılarından biri olan kusursuz cinayeti öne alan film, suç, katharsis, özdeşleşme, eş cinsellik ve İngiliz-Amerikan rekabeti gibi kimi alt temaları da hikayeye başarıyla yedirebildi.

Bizde henüz TV kanallarının kalitesinin dibe çökmediği dönemlerde özellikle Kanal D ve Flash TV'nin sık sık ekrana getirdiği filmlerden biriydi Cinayet Var.  Bugün artık televizyon kanalları bu tip kaliteli yapımları göstermeye yanaşmadığından, TNT, Kanaltürk gibi her akşam film yayınlama derdinde olup klasik dönemi sürekli pas geçen sözde sinema tandanslı kanallarımızın editöryal körlükleri zirveye çıktığından günümüz genç izleyicisinin pek de haberi olmayan filmlerden biridir ayrıca. Oysa tiyatronun üzerine koyduğu artılarla bambaşka sanat eserleri üretebilen gerçek sinemanın en başarılı filmlerinden bu kadar uzak kalmak hiç de normal gözükmüyor.

Film, Frederick Knott'un kendi eserinden bir uyarlamadır. John Williams'a tiyatro versiyonuyla bir adet Tony ödülü de kazandırmış olan eserde Williams yine aynı rolü, Müfettiş Hubbard rolünü canlandırdı. Alfred Hitchcock, sonradan Monako prensesi olacak Grace Kelly ile ardarda üç film çekti, ilk filmleri de Dial M For Murder oldu. Ray Milland ise sinsi koca rolündeki tek adaydı zaten.

SPOILER------------------------------------- (Aynı zamanda Psycho filmi hakkında da spoiler bilgi mevcut)

Büyük bölümü tek bir evde, hatta tek bir odada geçen filmin bu yapısı Hitchcock için yeni değildi. Daha önce Rope/İp filminde de aynı şeyi denemiş ve başarılı olmuştu. Zaman zaman ev dışına çıkan çekimlerde bu yapıyı bozmamak adına mahkeme sahnesi bile yalnızca Grace Kelly'nin göründüğü renkli bir mizansene dayandı.

Dial M For Murder, birçok Hitchcock klasiğinde olduğu gibi gerçekte masum olan ama adalet merciilerince suçlu bulunan kişinin dramı olarak tasarlandı. Fakat öncüllerine göre burada farklı olarak masum tipi oynayan Grace Kelly, suçu gerçekten işlemişti. Fakat bu bir meşru müdafaa olduğundan seyirci, Kelly'yi suçlu ilan edemezdi. Bir başka önemli fark, bu temaya dayalı hikayelerde suçlu hep erkek olurken şimdi bir kadın karakter suçlanıyordu. Bir diğer farksa, diğer masum  tiplerin seyircinin özdeşleşebileceği kişiler olmasına rağmen Grace Kelly'nin kocasını aldatan yani zinaya düşen biri olmasıydı. Hithcock bu detayı başarıyla işleyip, azmettirici kocayı, yani Ray Milland'ı karısını öldürtme planı yapan hatta neredeyse başarılı olan bir koca rolünde seyirciye özdeşleştirebilidi. Yukarıda da bahsettiğim gibi bu tema, Psycho'ya da yansıdı ve hem hırsız Janet Leigh'e hem de katil Anthony Perkins'e karşı özdeşleşme yaşadık. Burada Perkins'in durumunun bir farkı var elbette. Zira filmde Perkins'in katil olduğunu filmin sonunda öğreniyoruz.

Filmin hemen başında Grace Kelly'nin hem kocasıyla hem de aşığıyla öpüşme sahnelerindeki kesmeyle üç karakter arasında çarçabuk bir fikir edinebiliyoruz. Robert Cummings'in canlandırdığı Mark karakterinin dedektiflik hikayesi yazdığını öğrendiğimizde katil kocanın elinden kadını Mark'ın kurtaracağını tahmin etsek de Hitchcock, buna izin vermiyor ve kadını ipten kurtaran, bizzat polis oluyor. Hitchcock, evli bir kadınla ilişkiye giren Mark'ı hikayede bu biçimde cezalandırıyor. Ayrıca Amerikalı Mark'ın çözüme ulaşmaya çalıştığı anlarda İngiliz müfettişin kendi yöntemleriyle olayı çözmesi de yönetmenin zaman zaman filmlerine başarıyla yedirdiği önemli bir karşılaştırma.

Kusursuz cinayetin bir anahtar hatası yüzünden gerçekleşememesi filmdeki en önemli fallik simge. Alfred Hitchcock'un eş cinsellerle sorunu olduğu öteden beri yazılıp çizilmiştir. Hitchcock, filmde Swann karakterini gizli eş cinsel olarak çiziyor. Hatta öyle ki Swann, Margot'yu öldürebilmek için bir kadın çorabı kullanıyor. Fakat, Margot, onu eril bir simge olduğu her halinden belli olan makasla öldürüyor. Ayrıca Ray Milland'ın karakteri Tony'nin filmin ilk sahnesinde elinde bir makas görüyoruz. Bu da Tony ile, erkek izleyicinin özdeşleşmesi için kurulmuş bir başka mizansen.

SPOILER------------------------------------

İlginç Bilgi: Avatar'la iyiden iyiye gündeme gelen 3 boyutlu filmlerin ilk örneklerinden biri de Dial M For Murder'dır.

25 Nisan 2010 Pazar

BAŞIMIZ SAĞ OLSUN

Yakın dostumuz Kadri Karahan, babaannesini kaybetti. Ve dostlarımızın tüm yakınları bizim de yakınlarımızdır. Başımız sağolsun, cennetteki en güzel yer kendisine ayrılsın...

23 Nisan 2010 Cuma

BİR GÜZEL ŞARKI DAHA BİTTİ

Moğollar'ın bateristi, Jazz Stop'un kurucusu, Güm Güm, Yollarda gibi şarkıların bestecisi Engin Yörükoğlu, bugün, uzun süredir direndiği kansere yenik düştü. Anadolurock çağının en büyük isimlerinin teker teker dünyayı terk etmesi, aslında o güzelim şarkıları yapacak kuşaktan da eksik bırakıyor bizi. Yine de sevmeyeni olmadan dünyadan göç etmeyi başarmak gibi ender görünen bir özelliğe sahipti Engin Abi ve diğerleri. Mekanı cennet olsun...

22 Nisan 2010 Perşembe

EICHMANN (2007)

Yönetmen: Robert Young
Oyuncular: Thomas Kretschmann, Troy Garity
IMDB Puanı: 5,9/10
Puan: 3/10

Bu ay Türkiye'de DVD'si çıkan filmlerden Eichmann, Nazi subaylarının en eli kanlılarından olan Adolf Eichmann'ın yakalandıktan sonraki sorgusunu anlatıyor. Adaşı Hitler'e Yahudi sorununun nihai çözümle sona ereceğine dair ilk brifingi veren Eichmann; Dachau, Auschwitz ve Macar toplama kamplarında çalışmış ve on binlerce Yahudi'yi Zyklon-B gazıyla öldürmüştü. Robert Young'un, sinemada en çok Nazi ünifroması giymiş aktörlerden Thomas Kretchmann'a verdiği Eichmann rolü için başarılı bir makyaj çalışması yapılsa da, ünlü komutanın gerçek psikolojik hali tam olarak filme aktarılamamış.

Film, tamamiyle bakır rengin nostaljik atmosferine yaslanan ve Eichmann'ın faal Nazi dönemine odaklanmak yerine sorgusunu konu alan bir yapım olduğundan bir Nazi filminin vaadettiği aksiyonu sunamıyor. Sorgu sahnelerinde konudan konuya atlayan bir tutum izlendiğinden hikayenin başı, sonu, ortası kalmayıp büyük bir kopukluk yaşanıyor. Üstüne üstlük, Eichmann'ın, babasının ölümünden sorumlu olduğu genç sorgu memuru Avner'ın aile hayatını da hikayeye dahil edip, onun da sonunu getiremeyince, ortaya kötü bir yönetmen çalışması çıkıyor. Bu konuda Oliver Stone'un JFK/Kapanmayan Dosya filmine biraz göz gezdirip sorgu-sorgu memuru; merkez-çevre ilişkisi daha sık tutulmuş olsaydı belki de çift başlı bir dramanın altından kalkılabilirdi.

Filmin akılda kalan tek sahnesi var. O da Eichmann'ın son itirafı. Eğer yönetmen, tüm filmi aynı vuruculukta kurgulamış olsaydı ortaya iyi bir film çıkabilirdi. Fakat Robert Young, bunun yerine filmin odak noktasını sona saklamayı tercih edip, önceki 100 dakikayı çöpe atmış.

İlginç Bilgi: Bütün öyküsü İsrail'de geçen ve konusu Yahudi Soykırımı olan Eichmann filmi İsrail'de hiç gösterilmedi.

20 Nisan 2010 Salı

STRAW DOGS/KÖPEKLER (1971)

Yönetmen: Sam Peckinpah
Oyuncular: Dustin Hoffman, Susan George
Oscar: 1 adaylık (Müzik-Jerry Fielding)
IMDB Puanı: 7,7/10
Puan: 9/10

Sinemanın şiddet uzmanı olarak bilinen, klasik dönem yönetmeni Sam Peckinpah'ın, alışık olunanın aksine iyi ile kötünün şiddete yönelimi mevzusundaki itkilerini ele aldığı Straw Dogs, sinemada daha yeni yeni kendini göstermeye başlamış Dustin Hoffman'ın geleceğin aktörleri arasına ismini yazdıracağını kanıtladığı film. Premiere dergisinin en iyi film afişlerine dair anketinde 12. sırada bulunan afişiyle de popülerlik kazanılmış film, televizyonlarda mutlaka sansüre uğrayarak gösterildiğinden ancak DVD baskılarına ulaşıp öyle izlenmesi gereken bir klasik.

Straw Dogs, 68 olaylarının, şiddetli yansımalarından dolayı ABD'den rahat ve huzurlu İngiltere kırsalına göçen bir matematik uzmanı ile o bölgenin vatandaşı olan karısı etrafında gelişen bir öykü.  Tipik bir kır hayatından beklenen yemyeşil düzlükler, tarımla uğraşan huzur dolu insanlar, yardımseverlik gibi unsurlar bu filmde yok. Peckinpah açık açık bir nevi kutsaliyet kazanmış kır insanına olanca şiddetiyle saldırıyor. Fakat filmin büyüsü, bu saldırının bodoslama olmayıp iyilere de olumsuz özellikler vererek irdelenmesinden kaynaklanıyor. Filmde neredeyse taraf tutabileceğiniz kimse kalmayınca eli kolu bağlı bir biçimde son 40 dakikadaki şiddet senfonisini izlemeye başlıyorsunuz. Bu noktada Quentin Tarantino'yu şiddetin efendisi olarak gösteren sinema yazarlarına Straw Dogs'un mutlaka izletilmesi gerektiğini düşünüyorum.

SPOILER-----------------------------------

Dustin Hoffman'ın duygularını tam manasıyla asla anlayamayacağımız karısının alengirli hareketleri ve meşhur tecavüz sahnesindeki zevk alma anlarıyla başlayan tarafsızlığın sindiği ikinci yarıda, Hoffman'ın canlandırdığı David Sumner'ın azami değişimi ve bir manada "erkekleşmesi" filmin ana manifestosu. Erkek yaşantısının, ancak yolu şiddetten geçtiğinde fluluğunu kaybedeceğini anlatan yönetmen, bir anlamda her yönetmende olduğu gibi Tanrı Kompleksi'ni kullanarak erkek karakterini sınıyor. Öz kızı kaybolup kasabanın delisiyle görülmüş Tom'un film boyunca sevimsiz gösterilmesiyle izleyicinin de karakterler hakkındaki duygularına saldırı yapılıyor. Charlie karakteri, bir zamanlar sevgilisi olduğu güzel kadının şimdi bir "sünepe"nin kollarında olmasına katlanamıyor. Ama aynı zamanda gözünün önünde kadına tecavüz eden arkadaşıyla da dostluğunu sürdürebiliyor. Baştan beri seyircide acıma duygusu yaratan, Neils karakteri filmin sonunda kendisini kurtaran David'in karısına saldırabiliyor. İşin garip yanı tüm bu çelişkilerin filmi izlerken yerli yerinde ve dayanaklı durabilmesi. Sam Peckinpah bu noktada insan içgüdüsünün oynak zemininine dair nokta atışları yapıyor.

SPOILER---------------------------------

Filmin ilk yarısı hep bir sonraki sahneyi merak ettirdiğinden sıkıcılığını avantaja dönüştürebilirken, son 40 dakikayı diken üstünde ve göz kırpmadan izleyebiliyoruz. Tam bir bireysel savaş anına dönüşen kuşatma ve kan revan içinde kalan karakterlerle sonlanan film, sinemanın gerçek büyüsünün karşılığına dönüşüyor.

Straw Dogs, birçok filmde olduğu gibi bizde de yeniden çevrildi. İlki Natuk Baytan'ın içine Kıbrıs meselesini de eklediği 1975 yapımı Kartal Yuvası. İkinci versiyon ise henüz görmediğim, Banu Alkan ve Ferdi Özbeğen'li Kadınca. Ayrıca 2011'de The Last Castle/Son Kale'den de hatıralayabileceğimiz yönetmen Rod Lurie'nin çektiği bir re-make de beyazperdedeki yerini alacak.

Peckinpah'ın başyapıtı olarak sayılan The Wild Bunch/Vahşi Belde de böylece ilk kez seyredilecek filmler listemde ön sıralara alınmış oluyor.

İlginç Bilgi: (SPOILER) Filmde Sam Peckinpah, tecavüz sahnesinde Susan George'tan cinsel birleşmenin gerçekleşmesini istemiş. Bir nevi George'un metodik oynamasını istemiş. Fakat, Susan George, bu "öneri"yi elbette reddetmiş.

19 Nisan 2010 Pazartesi

NORTH BY NORTHWEST/GİZLİ TEŞKİLAT (1959)


Yönetmen: Alfred Hitchcock
Oyuncular: Cary Grant, Eva Marie Saint
Oscar: 3 adaylık (Senaryo-Ernest Lehman, Kurgu-George Tomasini, Sanat Yönetimi-Merrill Pye)
IMDB Puanı: 8,6/10 (Top 250'de 32. sıra)
Puan: 9/10

Alfred Hitchcock'un bir önceki filmi olan Vertigo/Ölüm Korkusu ile 1958 yılında başlayıp 1963 yılında sona erecek olan 4 başyapıtı üstüste çekme sürecinin ikinci ayağı olan North By Northwest, büyük ustanın hafif komedi ve macera türlerini birleştirip kendi tarzına yedirdiği ender filmlerden. Ünü bugüne kadar gelebilmiş film, Hitchcock'un simgesel açıdan ele alınmayacak az sayıdaki filmlerden biri. Bizzat yönetmen, bu filmde hiç simge yok diyor ve ekliyor; trenin tünele girişindeki fallik simge hariç. Bu sahne de filmin en sonunda yer alıyor ve ayrı bir Hitchcock makalesinde sahneyi değerlendirmek üzere şimdilik bir kenara ayırıyorum.

SPOILER-------------------------------

Gizli Teşkilat, Hitchcock-Cary Grant işbirliğinin 4. ve son örneği. Daha önce Suspicion/Şüphe, Notorious/Aşktan da Üstün ve To Catch A Thief/Kelepçeli Aşık filmlerinde birlikte çalışan ikili, bu filmde uyumlarını zirveye çıkarıyor. Tipik, masum adamın kötülerden ve kolluk kuvvetlerinden kaçışını konu edinen ve bu alanda defalarca film çeken yönetmenin en sevdiği temalardan birini kullanan hikayesi Grant'in Roger O. Tornhill karakterinin bir gizli servis ajanı zannedilip kaçırılmasıyla birlikte gelişen olayları anlatıyor. Filmde bir başka Hitchcock özelliği de soğuk sarışın kullanımı. Eva Marie Saint, bu filme soğuk sarışın kadrosundan dahil oluyor ve Hitchcock'la ilk ve son kez çalışıyor. Filmin kötüleri, James Mason ve yine bir tipik Hitchcock özelliği olan homofobinin izdüşümü eşcinsel Leonard rolünde efsane aktörlerden Martin Landau. Özellikle Landau, henüz pek tanınmayan bir oyuncu olduğu dönemde rol aldığı bu filmle göründüğü her sahnede rol çalmayı biliyor.

Filmin çeşitli sahneleri ününü bugüne kadar kaybetmemiş durumda. Özellikle ilaçlama uçağı saldırısı sahnesi sinema tarihinin en kült sahnelerinden biridir. Cary Grant'in sette perdenin önünde yerlerde yuvarlanıp arkasına bomboş bir araziyi ilaçlayan uçağın görüntüsünün bindirildiği sahne, hem set, hem de dış alanın aynı çekimde kullanıldığı ilk örneklerden biri olarak da tarihe geçiyor. Filmin başından beri kalabalıklar içinde görülen ve güvenini kalabalıklardan sağlayan Tornhill'in bomboş bir arazinin tam ortasında çaresizce beklemesinin ve tek bir ekinin dahi olmadığı boş alanda ilaçlama yapan uçağın verdiği tedirginlik, Tornhill'in bir arabanın altına kendini atmasıyla doruğa varıyor ve tedirginliği aksiyonla boşaltan muhteşem bir sahne izlemiş oluyoruz.

İlgi çeken bir başka sahne ise müzayede sahnesi. Hitchcock, bu filmde kötü ile iyinin üzerinde hak iddia ettikleri soğuk sarışını kadrajın tam ortasına; James Mason'ın sahiplenme ve güven ifade eden fakat geri çekildikçe olumsuz çağrışımlar yaratan elini de onun omzuna yerleştiriyor. Tornhill'in paçayı kurtarabilmek için müzayedeyi birbirine katması ise Hitchcock filmlerinde görülmesi çok az bir mizah yükü taşıyor.

Bir başka sahnede James Mason, ilk kez sahneye girerken dışarıdan yansıyan ışığın yüzünü tam olarak ikiye bölmesiyle karakter hakkındaki fikrimizi tayin edecek aydınlanmanın karanlıktan yana ilerlemesi ya da havaalanında Tornhill'in görevi kabul ettiğinde uçağın ışığının yüzüne yansıması, Hitchcock'un o fevkalade ışık oyunlarından yalnızca ikisi. Finalde uçurumdan aşağı sarkmış Eve'nin elinden tutup yukarı çeken Tornhill'in görüntüsünü bir tren kompartımana ekleyip bağlama yapıldığı sahne ise Alfred Hitchcock'un neden gelmiş geçmiş ve hatta gelecek en iyi yönetmen olduğunun tipik kanıtlarından.

SPOILER-----------------------------

Bernard Hermann'ın sonradan çok sevilen bir külte dönüşecek notaları, Ernest Lehman'ın özellikle Roger Tornhill'in hayat biçimi ile ilgili detaylarla şenlendirdiği harikulade senaryosu, çok yüzeysel kalsa da soğuk savaşa yönelik eleştirisi, James Mason'ın MGM stüdyolarında yapılan evinin mimari büyüsü ve daha nice ince detay Gizli Teşkilat'ı ölümsüz kılıyor ve yönetmen Alfred Hitchcock'a bu ve başka filmleri çektiği için tüm sinefiller tarafından edilecek teşekkürleri hak ediyor.

İlginç Bilgi: Filmde Rushmore Dağı eteğindeki otelde yaşanan vurulma sahnesinde bir çocuk tabanca patlamadan evvel kulaklarını kapatır. Montaj odasında durum farkedilir fakat Hitchcock sahneden yüksek verim aldığı için bu hatayı filmden çıkartmaz. O sahneye her denk geldiğimde hep çocuğa bakar ve gülümserim.

16 Nisan 2010 Cuma

MARATHON MAN/VAHŞİ KOŞU (1976)


Yönetmen: John Schlesinger
Oyuncular: Dustin Hoffman, Laurence Olivier, Marthe Keller
Oscar: 1 adaylık (Yrd. Aktör-Laurence Olivier)
IMDB Puanı: 7,6/10
Puan: 7/10

Midnight Cowboy/Geceyarısı Kovboyu gibi Oscarlı bir filmin yönetmeni John Schlesinger ile oyuncusu Dustin Hoffman'ı 7 yıl sonra biraraya getiren Marathon Man, politik gerilimlerin iyiden iyiye yoğunlaştığı 70'lerin ikinci yarısının prestijli bir filmi. Eski Nazi suçlularının kendilerinin ya da ölülerinin birer birer ortaya çıktığı bu dönemde film, bu suçlulardan Ölüm Meleği lakaplı doktor Josef Mengele'yi çağrıştıran Beyaz Melek lakaplı Christian Szell'in bir üniversite öğrencisi tarafından tesadüfen bulunmasını anlatıyor. Tabii, hikaye bu tesadüfe doğru yol alırken de epey kan akıyor. Bir dönem popüler sanatları epey meşgul etmiş eski Naziler konusunu aynı adlı kitabında işleyen yazar William Goldman'ın bizzat kendisinin sinemaya uyarladığı hikayede Szell'i ABD'ye çeken elmas ticareti konusu birçok Nazi eskisi subayın başından geçmiş olaylardan biri.

Marathon Man, konusundan ziyade çekimlerindeki ilginç bir olayla meşhur olmuştur. Metod oyunculuğunun önemli isimlerinden biri olan Dustin Hoffman, pespaye görüneceği bir sahne için 24 saat uyumayıp üstüne bir de rolüne uygun olarak kilometrelerce koşu yapar. Sete geldiğinde bitkin halini gören Olivier'e bunu rolü için yaptığını söyler. Olivier de ona "böyle yapacağına oynasaydın daha kolay olacaktı" der. Bu bir anlamda metod oyunculuğuyla klasik oyun stilinin karşılaşmasıdır. Bu çekişmede metod oyuncularının ne kadar haklı olduğu, bu tekniği kullanan Marlon Brando, Robert De Niro, Al Pacino gibi oyuncuların sinemaya vurduğu damgadan anlaşılabilir.

Filmin meşhur olmuş bir başka özelliği de işkence sahnesi. Birçok seyirciyi sinemadan dışarı fırlamaya sevkeden sahne, birçoklarının dişçi korkularını da olumsuz yönde kamçılayacak gibi. Filmde ABD'ye kısa bir süreliğine uğrayan ve bir-iki film çeken İsviçreli güzel Marthe Keller'ın femme fatale tiplemesi de kara filmlere bir göndermedir.

İlginç Bilgi: Bu filmde Josef Mengele'nin bir benzerini oynayan Laurence Olivier iki yıl sonraki The Boys From Brazil/Vahşetin Çocukları'nda bu kez bizzat Mengele olan Gregory Peck'i bulmaya çalışan eski bir dedektifi canlandırır.

14 Nisan 2010 Çarşamba

AZ BİLİNEN 10 MUHTEŞEM TÜRKÇE ŞARKI

Yazının başlığında "az bilinen" dedik ama elbette ki aşağıdaki sanatçıların sıkı hayranları tarafından defalarca dinlenmiş eserlerdir çoğu. Fakat, müzikle o kadar içli dışlı olmayan dinleyiciler için ya da ilgili olsa dahi gözden kaçıran takipçiler için bu şarkılar az bilinen konumundalar.

1-İLHAN İREM-SÜRGÜN GİBİ MASALLARDA

İrem'in İşte Hayat, Anlasana ya da Boşver Arkadaş gibi hit şarkılarının yanı sıra, sanatçının özel takipçileri haricindekilerin muhtemelen az rastgeldiği bir şarkı Sürgün Gibi Masallarda. Şarkı, İlhan İrem'in 1992 tarihli İlhan-ı Aşk albümünde yer alıyor. Söz ve müzik kendisine ait.



2-CEM KARACA-SEVDAN BENİ

Cem Karaca'nın Dervişan grubuyla yaptığı 1977 tarihli Yoksulluk Kader Olamaz albümünün ve hatta tüm Cem Karaca külliyatının en güzel şarkısıdır Sevdan Beni. Sözleri Ahmed Arif'e müziği Cem Karaca'ya ait olan eserde Uğur Dikmen'in klavyesi ve Taner Öngür'ün gitarı, enstrümantal orta kısımda coştukça coşar.



3-BARIŞ MANÇO-NEREDE

Neredeyse hiç bilinmeyen, pek gün yüzü görmemiş bir Barış Manço şarkısıdır Nerede. Önceki albümlerine nazaran kalite açısından biraz daha kötü olmasına rağmen yılın en çok satan plağı olmuş Değmesin Yağlı Boya albümünde yer alan şarkı 1986 tarihli.



4-FİKRET KIZILOK-BİR HARMANIM BU AKŞAM

Kızılok'un Anadolupopu bırakıp hafif pop müziğine döndüğü dönemde Zaman Zaman albümü en iyi çalışmasıydı, daha sonra Gönül ve Bu Kalp Seni Unutur mu gibi klasiklerinin olduğu Yana Yana albümüyle Kızılok, bir kez daha popüler oldu. Aynı albümdeki Bir Harmanım Bu Akşam ise birçok Kızılok hitinden çok daha kaliteliydi. Bir Harmanım Bu Akşam, 1990 yılından.



5-AJDA PEKKAN-KADERİMİN OYUNU

Orhan Gencebay'ın bestesi Kaderimin Oyunu, malum yeterince popüler. Şarkının Ajda Pekkan tarafından geçtiğimiz yıllarda yapılan yeniden düzenlemesi de popüler fakat bu ilk düzenleme ancak nostaljiseverler tarafından bilinen mükemmel bir cover. Gencebay'ın hakkında sayfalar dolusu yazılar yazılası şarkısı, Ajda'nın ellerinde asıl gücünü hiç kaybetmiyor. Yıl 1973.



6-EROL BÜYÜKBURÇ-YALNIZLIK YARASI

Büyükburç'un aslen sinemacı olan Hulki Saner'le ortak şarkılarından biridir Yalnızlık Yarası. Sanatçının son hitlerinden biri olmasının yanı sıra zaman içinde çok satan bir 45'liğin ilk şarkısı olan eser bugünlerde tamamen unutulmuş durumda. Yıl: 1970.



7-ERSEN-ÇAKIL TAŞLARI

Daha sonra kuracağı Dadaşlar ile özellikle türkü düzenlemeleri konusunda epey popüler olacak olan Ersen'in ilk 45'liklerinden birinde 1970 yılında yer alan bu İspanyol ritmli şarkı daha sonra Aşkın Bir Ateş adıyla ve farklı sözlerle Selda Bağcan tarafından da söylendi. Şarkı aynı şekliyle başarılı bir Ümit Besen yorumuna da sahip. Çakıl Taşları'nın bu versiyonunda Diskotür Stüdyo Orkestrası eşlik etti Ersen'e.



8-NAZAN ÖNCEL-GEÇTİ GÜZELİM

Nazan Öncel, ününü 90'larda pekiştirmesine rağmen aslında 70'lerin sonlarında müziğe başlamış bir sanatçı. Bugün çok popüler bir dolu şarkısı olmasına rağmen kendisinin en iyi şarkısı 1982 tarihli Yağmur Duası albümünün son şarkısı olan Geçti Güzelim'dir.



9-EDİP AKBAYRAM-UNUTMA HA

1980 Darbesine rağmen ayakta kalabilmiş sanatçılardan biri olan Akbayram'ın 1984 yılında yaptığı Dostlar '84 albümünde kalmış ve oradan tozlanıp tanınmayı bekleyen şarkılarından biridir Unutma Ha. Ölüm üzerine yazılmış şarkı, Akbayram'ın az bilinen harikalarındandır.



10-COŞKUN DEMİR-GÜL YANAKLIM

Türk pop müziğinin en güzel sese sahip sanatçılarından Coşkun Demir'in en iyi şarkısı 1982 tarihli Koca Çınar albümünde yer alır. Gül Yanaklım isimli bu pastoral atmosfere sahip şarkı, Çiğdem Talu-Melih Kibar ortaklığının da en güzel sonuçlarından biridir aynı zamanda.

24 - 1. SEZON (2001-2002)


Yönetmenler: Stephen Hopkins (12 bölüm), Winrich Kolbe, Bryan Spicer, Davis Guggenheim, Jon Cassar, Frederick King Keller, Paul Shapiro (2'şer bölüm)
Yaratıcılar: Robert Cochran, Joel Surnow
Oyuncular: Kiefer Sutherland, Dennis Haysbert
Altın Küre: 1 ödül (Kiefer Sutherland-Aktör) 1 adaylık (En iyi drama dizisi)
IMDB Puan Ortalaması: 8,5/10 (Puanı en yüksek bölüm: 24 (9,4/10), Puanı en düşük bölüm: 14,18 (8,3/10) )
Sezon Puanı: 7/10

Birikmiş, izlenmeyi bekleyen yüzlerce filmin arasına bir de dizi sıkıştırmayı deneyip, şimdiye kadar en çok merak ettiğim dizi olan 24'le işe başladım. Genelin aksine dizi izlemekten pek hoşlanmayan biri olarak, en popüler dizi sayılan Lost'u bile 2. sezonun ortasında bırakıp yeniden başlamayan biri için en doğru seçim 24 gibi görünüyordu. İlk sezonundan çok da büyük bir verim aldığım söylenemez. Lakin dizinin vaadettiği heyecanı sunduğu ve ilerleyen sezonlarında çok daha müthiş işler çıkaracağına eminim.

SPOILER---------------------------

24, malum, Kiefer Sutherland'in canlandırdığı anti-terör ajanı Jack Bauer'ın etrafında gelişen bir günlük hikayeyi gerçek zamanlı 24 bölüme ayırarak anlatıyor. Dizinin en önemli vaadi de burada zaten. Başta Bauer olmak üzere tüm kahramanların gün içinde yaşadıklarını anı anına görebiliyoruz. Giren reklamlarda bile geçen süre reklam dönüşü gösteriliyor. Tabii diziyi televizyon yayınından izleyip de her 10 dakikaya bir giren 5 dakikalık reklam kuşaklarına sinir olup diziden soğuyan şanssız kuşağın arasında olmadığım için o boşluklar beni çok da etkilemiyor.

24'ün kalitesini iyi ölçebilmek için bölümlerin başına atanan yönetmenlerin sıralamasını takip etmek gerekiyor. İlk üç bölümü yöneten Stephen Hopkins, sinema kökenli olduğundan işinin ehli. Daha sonra her iki bölümü farklı yönetmenler çekiyor ve bu iki bölümün sonunda koltuğu Hopkins farklı iki bölüm için yeniden devralıyor. Aradaki bölümleri yöneten yönetmenlerin hepsinin işlevi farklı. Örneğin Jon Cassar daha çok diyaloga dayalı, biraz duygusal ve az aksiyonlu bölümleri yönetiyor. Bu noktada ilerleyen sezonlarda diziyi en çok yöneten kişinin Cassar olması kafamda dizinin kalitesinin düşeceğine dair soru işaretleri ortaya çıkarmıyor değil. Winrich Kolbe'nin çatışma sahnesi bol bölümleri, Frederick King Keller'ın siyasi entrikalı bölümleri yönettiğini ve işi finalde Stephen Hopkins'e teslim edecek olan Paul Shapiro'nun da bir nevi ara bağlantıyı kurduğunu da ekleyelim.

24'ün başarılı yönlerinin başında, Kiefer Sutherland'in performansı geliyor. Dizinin 24 bölümünde çok büyük sürprizler çıkmadı. O yüzden daha ziyade aksiyona dayalı bir süreç izledi ve Sutherland de işinin altından başarıyla kalktı. Henüz Obama'nın ABD başkanı olmadığı dönemde çekilen dizi ilk siyahi başkanın adaylık dönemini anlatmasıyla da şaşırtıcı bir hal almış. Dennis Haysbert'in vasat-üstü oyunculuğu da dizinin bir başka başarılı yanıydı. Özellikle ilk 8 bölüm, yani geceden sabaha kadarlık olan süreç neredeyse bir an bile sıkıcılığa düşmedi. Aynı anda 4 farklı konuyu ele alan bu bölümler gerçekten de dizinin vaadini tam olarak karşıladı fakat ne zaman ki güneş doğdu diziye bir durgunluk geldi. Özellikle öğle saatlerinden akşam 8'e kadar olan kısım iyice durgunlaştı. Başkan adayı Palmer'ın oğlunun karıştığı skandal konusu da ciklet gibi çektikçe uzayan bir yapıya sahip olduğundan güneşi zor batırdık desem yeridir.

Dizide ilginç bir nokta, Bauer'ın kızı Kim haricindeki tüm kadın kahramanlarının itici olmasıydı. Palmer'ın karısı Sherry zaten malum. Fakat Jack Bauer'ın karısı Teri ve ajan Nina kahramana dair özdeşliği kurmak için fazla itici karakterlerdi. Öte yandan ana karakter Bauer'ın karısı ve eski sevgilisi için seçilen oyuncuların son derece çirkin olması da ayrı bir mevzuu. Aynı şekilde Sherry tiplemesi için de bu durum geçerli. Araya Elisha Cutbert de girmese güzel kadından yoksun bir dizi olup çıkacak.

Normal bir sinema filminde devamlılık hatalarını hatadan saymam. Yani bir sahnede karakterin bardağı boşken hemen ardından bir anda dolu görünmesi gibi bir hata, hem kabul edilebilir hem de eğlenceli bir detay. 24, gerçek zamanlı bir dizi olduğundan bu hatalar önemlileşiveriyor. Örneğin ilk bölümlerde Kim'in kırmızı ve önü açık ayakkabısı sabaha karşı nedense bej rengi kapalı bir ayakkabıya dönüşüveriyor. Jack'in kolundaki saat de bir dijital oluyor bir klasik. Bir başka tuhaflık da dizide sadece 24 saati anlatılan ama çekimlerin hemen hemen 8 ay sürmesinden dolayı oluşan bir hata. Dikkatli bir izleyicinin Dennis Haysbert'in ilk bölümlerde daha zayıf olduğunu farkedeceğini umuyorum. Özellikle 23. bölümde yakın çekimde aldığı kilonun yüzüne vurduğu çok bariz.

Dizinin final sürprizi yani ikinci köstebeğin Nina Myers çıkması önceki bölümlerde senaryo gediği açıyor. Zira Kim ve Teri'nin hastanede bulunduğu anlarda Drazen'ın ajanlarından birinin Nina'ya FBI ajanı olduğunu söylemesi, Nina'nın şüphelenip adamın parmak izini aldırmaya çalışması, ardından ikiliyi güvenli eve götürmesi gibi detaylar; 7. bölümde teröristler, Bauer'in yerini ortaya çıkarmaya çalışırken, Nina'nın Jack'in yerini bildiği halde bunu onlara aktarmaması gibi durumlar final sürprizini ekarte etmeye yetiyor. Tabii 2. sezonda Nina'nın vaziyetine farklı bir açıklama getirilecekse orasını bilemem

Öte yandan son derece zeki olduğunu bildiğimiz Jack, 20. bölümde Mason'a telefonunu verirken Mason "benimkinin pili bitti" diyor. Oysa birkaç dakika sonra Mason, telefonunu gözünün önünde kullanıyor fakat Jack duruma aymıyor.

Bir de uzun yıllar sonra Dennis Hopper'a dizide rastlamam epey keyif veren bir durumdu.

SPOILER-------------------------------------------------

Favori Bölüm: 4
Favori Karakter: Tony Almeida

12 Nisan 2010 Pazartesi

VAVIEN (2009)

Yönetmen: Yağmur Taylan, Durul Taylan
Oyuncular: Engin Günaydın, Binnur Kaya
IMDB Puanı: 7,4/10
Puan: 6/10

SPOILER---------------------------

Kara filmlerin ya da onun akrabası kara-komedi alttüründe en çok görülen temalardan biri, evli eşlerin birbirlerini öldürme planı yapmasıdır. Bu tür hikayelerde işin içine polis pek çok kez girmez. İşler genelde ters gider ya da plan başarıyla tamamlansa da ilerleyen süre içerisinde planı yapan eş çoğunlukla bireysel hatalar yaparak planını ele verir. Bu temayla çekilen filmlerin uzak durması gereken en büyük hata ise planın açığa çıkmasını sağlamaktır. Vavien, nicedir ülkemize pek uğramayan kara-komedi türünde çekilmiş bir yapıt. Taylan Kardeşler'in Okul rezaleti ve Küçük Kıyamet'teki olağanüstü başarılarından sonra çıtayı bir adım daha yükseltip bir kara filme el atması takdire şayan. Bu alanda son 20 yılın en çok isim yapmış yönetmenleri Coen Biraderler'in dünyada yarattığı sükseyi yine iki kardeş olarak ülkemizde yapmaya çalıştıkları bir gerçek. Fakat, her ikisi de birer sinefil olan kardeşler türün en önemli filmlerinin uzak durduğu hataların içine bizzat düşünce ortaya sinemada en sevdiğim tür olan kara-filmin yanlış anlaşılmış bir versiyonu çıkmış. Açıkçası aşağıda belirteceğim yanlışlıklar olmayıp da yerine post prodüksiyon hataları olsaydı belki de onları görmezden gelip bir yerli kara-film başyapıtını selamlayacaktım. Ama maalesef film direkten döndü bu konuda.

Türk televizyon izleyicisinin Burhan Altıntop olarak bildiği ve gerçek adını ancak sinema ve TV ile özel olarak ilgilenenlerin ezberlediği bir isim olan Engin Günaydın'ın bizzat yazdığı senaryo, sanatçının memleketi olan Tokat'ta geçiyor. Günaydın, bu hemşehrilik durumunun avantajını çok iyi kullanıp bu kentin insanlarının yaşam biçimlerini doğru bir biçimde aktarıyor. Öyle ki Tokatlı olmayan diğer oyuncular bile şiveyi yerinde kullanıyor. Günaydın, sadece şive avantajını da kullanmıyor. Yerel dile ait bazı kelimeleri de filme yedirebiliyor. Bir Orta Anadolulu olarak benim memleketimin dilinde de yer alan "sorutmak" kelimesini filmde duyduğumda filmin yerellikle hiçbir sorunun olmadığını anlayıp bu yönünü alkışladığımı söyleyebilirim. Kara film gibi ister istemez evrensel bir temaya doğru yol alacak türde bu yerelliği yakalayabilmek Günaydın'ın başarısı. Ayrıca TV tiplemesinin fazlasıyla ezberlere düştüğünün farkında olan Günaydın, gerek saç boyası gerekse de hal ve tavırlarıyla o tiplemelerden sıyrılma çabasına da senarist olarak olmasa da aktör olarak girmiş ve başarmış da.

Vavien, bir elektrik terimi bilindiği üzere. Filmi izleyenler zaten terimin ne anlama geldiğini öğrenmiş bulunuyor. Benim ilgilendiğim şey, vavien teriminin filmin adı olacak kadar hikayeye sirayet etmesi. Daha doğrusu sirayet ettirilmeye çalışılması. Zira vavien bağlama modelindeki bir anahtarın karanlığı, diğer anahtarın aydınlığı getirmesi, metaforik bir anlamda filme yedirilmeye çalışılmış ama malum finalle bu pek de becerilememiş.

Filmin en büyük kusuru sürekli aksayan yan hikayeler. Rakip elektrikçi Sabri'yle olan husumetin sebebi filmde yer almıyor. Sabri'nin aldığı televizyonu satıcısına geri vermesinin filmin işine yarayan hiçbir yanı yok. Öte yandan Celal'in oğlunun, Sabri'nin kızıyla yatması da üç tekrara rağmen hikayeye hiçbir şey kazandırmıyor. Celal'in karısını öldürmek için yaptığı ilginç planın ön hazırlığını seyirciye göstermek affedilmez bir hata. Zira hiçbir kara film klasiğinde bu hataya düşülmez. Çuvalın uçurumdan düştüğü sahne hiç gösterilmese, izleyici piknik dönüşünde Sevilay'ın arabadan düştüğü sahnede büyük bir şok yaşayabilirdi. Bir kara filmde plan, ancak uygulanacağı zaman ters gittiğinde seyirciye gösterilir. Örneğin Double Indemnity/Çifte Tazminat böyle bir filmdir. Tıpkı Vavien gibi planı açık eder fakat Vavien'den farklı olarak elinde ters gidecek ya da planda olmayan aksaklıkları gösterecek önemli bir malzeme vardır. Vavien, bu malzeme olmadan yola çıkınca işler bozuluveriyor film adına.

Öte yandan senaryodaki sürekli tekrar eden cümleler de filmin itici yanlarından. Telefondaki kayınbaba olsun, Celal olsun, Celal'in abisi olsun genelde bir söylediğini mutlaka yineleyen karakterler. Sırf bu hatasıyla filmden seyirciyi sonuna kadar soğutan The İmam geldi aklıma. Vavien, bu hatasının farkına varmayan bir  metin çalışmasına sahipti. Öte yandan filmde olması gerekmeyen karakterler de ana yapıya sürekli zarar verdi. Örneğin vekili, komşuları filmden çıkarttığınızda belki bir yan karakter eksikliği yaşanabilecekti ama bu tiplerin filmden çaldığı süreyi düşününce ana hikayeye verdiği zarar kaçınılmaz oluyor.

Vavien, bir kara-komedi iddiasıyla yola çıkmasına rağmen bir Fargo kadar kötü kocadan nefret ettir(e)miyor izleyiciyi. Pavyon kadınına verdiği parayı geriye alamayan Celal'in haklılığı, karısını öldürmeye kalkmasının yerini alabiliyor finale doğru. Ayrıca Celal'in abisinin, evde yalnız başına kafayı çekerken TV'deki Neşet Ertaş'la karşılıklı bağlama çalması gibi, yalnızlığı anlatabilmesi açısından muazzam bir sahnenin de maalesef sonu gelmiyor. Celal'in abisi bir süre sonra hikayeden çıkıp yan karakter halini alıyor.

Filmin başarılı noktalarından biri, Celal'in hep eleştirdiği çocuğundan çok da farklı olmaması. Hatta bir sahnede çocuğu "elimden geleni yapıyorum baba" diyerek kendini savunurken, Celal de aynı sözü kayınbabasına söylüyor.

Öte yandan başta Binnur Kaya olmak üzere tüm oyuncuların mükemmel oynadıklarını söyleyebiliriz. Filmde en geri planda kalan oyuncu bile işini büyük bir ciddiyetle yerine getiriyor. Yalnızca, Engin Günaydın'ın jandarma karısını ararken Celal'in içine düşmesi gereken sahte kederi perdeye geçiremediğini söyleyebiliriz.

SPOILER----------------------------------------

Vavien, kusurlarına rağmen, direkten dönen kalitesine rağmen yine de mutlaka izlenmesi gereken bir film. Türk sineması adıyla gördüğümüz birçok rezil filmin arasından bir ışık gibi yükseldiğini belirtmeliyim. Aynı ekip benzeri bir çalışmada kusurlarını görüp düzelterek başka bir filmde daha iyisini yapabilecek kalitede. Sadece Engin Günaydın'ın senaryo yazarken "bir bilen"e danışıp metni öyle kaleme alması bile sonraki projelerinde çok iyi bir film çıkması için yetecek.

İlginç Bilgi: Filmde de Avrupa Yakası'nda da beraber oynayan Engin Günaydın ve Binnur Kaya, konservatuar yıllarında ev arkadaşlığı yapmış çok eski iki arkadaşlar. Mükemmel uyumlarının ana sebebinin bu olduğunu düşünüyorum.

NIGHT AT THE MUSEUM/MÜZEDE BİR GECE (2006)

Yönetmen: Shawn Levy
Oyuncular: Ben Stiller, Robin Williams
IMDB Puanı: 6,4/10
Puan: 3/10

The Pink Panther/Pembe Panter serisinin yeniden çevrim projesini alan yönetmen Shawn Levy, çektiği kötü filmlere rağmen epey gişe hasılatı kazandıran bir isim haline geldi. Night At The Museum da Levy'nin bir başka gişe filmi. 2006'da Türkiye'de de epey seyirci çeken yapım vaadettiği yüksek dozlu komediyi bir süre sonra masal-macera gibi ilginç bir kombinasyona dönüştürüyor. Ama bunu yaparken de güldürmeyi unutabiliyor. En neşeli gününüzde dahi bir iki sırıtma haricinde hiçbir etkisi bulunmayan bir film olup çıkıyor.

Filmde ezeli kötü oyuncu Ben Stiller, Afrika aslanlarından, Hun imparatoru Atilla'ya; Theodore Roosevelt'ten Romalı askerlere değin herbirinin geceleri canlandığı heykellerle dolu bir müzede gece bekçiliği yapan bir adamı canlandırıyor. Artık gına gelmiş olan boşanmış çift, çocuğunun gözüne girmeye çalışan baba gibi objeleri de içinde bulunduran, bir sahnesinde Atilla'nın İngilizce bilmemesine rağmen, kahramanımızın tüm söylediklerini anlayabildiği (!) filmin tek dişe dokunur özelliği, makyaj ve efekt çalışması.

İlginç Bilgi: Filmin müziklerini yapan Alan Silvestri; Ben Stiller haricindeki oyunculardan daha yüksek bir ücrete anlaşmış. Kanımca yapımcıların çöpe gitmesine müsamaha gösterecekleri çok parası varmış ki filmin atmosferiyle tamamen alakasız müzikler besteleyen Silvestri'ye ceplerinin sonuna kadar açabilmişler.

6 Nisan 2010 Salı

SİNEMALARDA BU AY

2 Nisan:
1-Herkes mi Aldatır?
Niçin İzlenmemeli: Ellerindeki kara-mizah türü akilane hikayeyi sulu-komedi olarak sundukları için.

2-Clash Of The Titans/Titanların Savaşı
Niçin İzlenmeli: Eğlendirme amaçlı bol filmle karşılaşacağımız yaz aylarının menüsünde daha iyisinin bulunmayacak olmasından dolayı. Biraz eğlenip, vasat bir film izlemek için boş bir hafta ayrıca.

3-The Imaginarium Of Doctor Parnassus/Doktor Parnassus
Niçin İzlenmeli: Heath Ledger'ın ölümüyle birlikte yarıda bıraktığı rolünün devamını getiren 4 farklı aktörün performanslarına şahit olabilmek için.

4-Mın Dit
Niçin İzlenmemeli: Bundan 7 ay önce olsa Türkiye'de gösterimine izin verilmeyecek bir filmin, ortadaki sahte demokratlaşma politakalarından nasiplenmesine yardımcı olmamak için.

9 Nisan:
1-Old Dogs/İki Babalık
Niçin İzlenmemeli: Amerikalılara arada bir gelen "ya aile kültürümüze bir şey olursa" krizinin çoğaldığı şu dönemde öncüllerine çok benzeyen bir film olduğu için.

2-Rina
Niçin İzlenmemeli: "Filmde, bir adada yaşayan üç gencin yaşadıkları ekseninde , insanoğlunun derinlerinden çıkan en karmaşık duyguları ve yüzeyinde kol gezen en basit halleri anlatılıyor" şeklindeki tanıtım cümlesi bile karşımızda ne kadar bayık bir filmin olduğunu gösteriyor.

3-Eastern Plays/Şark Oyunları
Niçin İzlenmeli: Bir ucunda Türkiye'nin de olduğu uluslararası bir projeyi görme şansı için. Yine de büyük beklentilere girilmemesi gereken bir senaryoya sahip.

4-The Rebound/Aşkın Yaşı Yok
Niçin İzlenmemeli: Orta yaşlı kadın-genç erkek aşklarından hem gerçek hayatta hem de filmlerde artık gına gelmedi mi?

5-The Descent: Part 2
Niçin İzlenmeli: Büyük beklentilere girmeden vakit geçirebilmek için.

6-En Mutlu Olduğum Yer
Niçin İzlenmemeli: Türk işi yol filmleri zaman zaman iyi çekilir, ne zaman ki işin içine aksiyon girer, film batar.

7-Bal
Niçin İzlenmeli: Bir ömür içinde kaç kez Altın Ayı kazanmış bir yerli filmle karşılaşabiliriz ki?

16 Nisan:
1-Astro Boy
Niçin İzlenmemeli: A.I/Yapay Zeka filminin bir benzerinin Japonlar tarafından animasyon tarzında yapıldığını düşünün.

2-The Crazies/Salgın
Niçin İzlenmeli: Aslında bir George A. Romero filminin re-make'i risklidir fakat hikaye o kadar büyük bir albeniye sahip ki, insan mutlaka izlenecekler listesine almadan edemiyor.

3-Denizden Gelen
Niçin İzlenmemeli: Nesli "Züğürt Ağa" Çölgeçen'e saygımız büyük ama neslinin artık geçtiği de bir gerçek.

4-Kosmos
Niçin İzlenmeli: Geçen yılın bol ödüllü filmi olması yeterli. Pek benim tarzım olmasa da yine de çekici bir konuya sahip.

5-A Single Man/Tek Başına Bir Adam
Niçin İzlenmeli: Colin Firth'ün Oscar döneminde çok konuşulan performansını görebilmek için.

23 Nisan:
1-The Bounty Hunter/Ödül Peşinde
Niçin İzlenmeli: ABD'de pek beğenilmese bile ayın tek "rom-kom-act"i olduğu için.

2-How To Train Your Dragon/Ejderhanı Nasıl Eğitirsin
Niçin İzlenmemeli: İnternetten filmdeki ejderhanın çizimindeki başarısızlığı görmek yeterli. Bir de artık bıkmadık mı ejderhalı animasyonlardan? (Dört gözle beklediğimiz Hobbit ayrı tabii)

3-Siyah Beyaz
Niçin İzlenmemeli: Bir barda 4-5 tane hayatı sorunlu tip gelir ve olaylar gelişir temasının devri çoktan tükendiği için.

4-Halloween 2/Halloween 2: Katliam
Niçin İzlenmemeli: Michael Myers'ın kemikleri yeterince sızlamadı mı?

5-The Spy Next Door/Kapımdaki Casus
Niçin İzlenmemeli: Komando dadı temasındaki filmler eskide kaldığı için.

30 Nisan:
1-Legion/Kıyamet Melekleri
Niçin İzlenmeli: Aynı etkiyi yaratamayacağı baştan belli olsa da ikinci bir The Mist/Öldüren Sis vakası gibi duruyor film.

2-Green Zone/Yeşil Bölge
Niçin İzlenmemeli: Tıpkısının aynısının Oscar verilmişi var. Bkz: The Hurt Locker/Ölümcül Tuzak

3-When In Rome/Aşk Çeşmesi
Niçin İzlenmemeli: Yeni bir Roman Holiday/Roma Tatili varyasyonu. Senaryoda değişiklikler yapılsa da ayın diğer birçok filmi gibi Aşk Çeşmesi de taklitçilikten kurtulamıyor.

4-Remember Me
Niçin İzlenmemeli: Başrollerinden biri Twilight/Alacakaranlık serisinin oyunculuktan uzak yıldızı Robert Pattinson. Diğeri de Lost'un güzel yıldızlarından Emillie de Ravin. Hedef kitle ortada.

DAY OF THE DEAD/ÖLÜLERİN GÜNÜ (1985)


Yönetmen: George A. Romero
Oyuncular: Lori Cardille, Terry Alexander
IMDB Puanı: 7/10
Puan: 4/10

George A. Romero'yu dünya çapında üne kavuşturan zombi zerisinin ilk üçlemesi, 60'ların ve 70'lerin sonlarında gelen ilk iki bölümden sonra 1985'te bu son bölümle bitmişti. 2000'lerde 3 yeni halka daha eklendi bu seriye Romero tarafından. Hatta başka yönetmenler de re-make ya da parodi filmlerle zombi serisine olan saygılarını göstermişlerdi. Ölülerin Günü, ilk üçlemenin en zayıf halkasıydı. Serinin diğer bölümlerinin içine sinen alt metinlerden yoksun olarak, cılız bir antimilitarist hava veren film, uzun bir süre zombileri filmin dışında tutarak da özünden sapmış bir çizgide kayboluyordu.

İlk iki filmin derinliğini bulamamış olan Day Of The Dead, 80'lerde bir anda yükselen b tipi korku filmleri çılgınlığına Romero'nun da dahil olmasının sonucunda doğdu ama çağdaşları korku unsurunu filmlerine yedirmek için önlerinde duran soru işaretlerine çözüm bulmuş ve Jason, Michael Myers gibi karakterleri doğurmuşlardı. Romero'nun ise zombiler konusundaki söyleyecekleri zaten ilk iki filmde bitmişti. Başka atımlık barut kalmayınca da bu bol klişeli, bol diyaloglu ama az korkutan, biraz iğrendiren film çıktı ortaya. Yine de Tom Savini'nin ustalığını konuşturduğu makyajları bir harikaydı. Hatta ikinci film haricinde serinin en iyi makyajı da bu filmde çıkmıştı diyebiliriz.

İlginç Bilgi: Filmde, yönetmenin hayran olduğu, hatta Creepshow filminde beraber çalıştığı Stephen King'in Salem's Lot/Korku Ağı kitabı da materyal olarak kullanıldı ve ilgili sahnede bolca gösterildi.

1 Nisan 2010 Perşembe

MANHUNTER (1986)

Yönetmen: Michael Mann
Oyuncular: William Petersen, Tom Noonan, Brian Cox
IMDB Puanı: 7.2/10
Puan: 7/10

Thomas Harris'in ünlü Hannibal üçlemesi (daha sonra Hannibal Rising/Hannibal Doğuyor'la dörtlemeye dönüştü) Jonathan Demme'in The Silence Of The Lambs/Kuzuların Sessizliği'ni filme almasıyla tanınmıştı. Oysa Kuzuların Sessizliği serinin ikinci kitabıydı ve sinemada daha önce bir adet Hannibal filmi çekilmişti. Manhunter, bizde kitabı hem Kuzuların Sessizliği hem de Hannibal'dan sonra çıkan ama serinin ilk kitabı olan Red Dragon/Kızıl Ejder'den uyarlanıp seriyi başlattı. Hatta Anthony Hopkins'in Hannibal Lecter'ı canlandırmadığı ilk film olarak da kayda geçti. Böylece sayısı 5 olacak bir seri filmin de ilk adımı atılmış oldu.

Hollywood'un ünlü yapımcı çifti Dino ve Martha De Larentiis çifti, kitabın basıldığı dönemde hem Red Dragon'ın hem de gelecekte devamı gelecek diğer kitapların film yapma hakkını Thomas Harris'ten oldukça ucuz bir paraya satın aldı ve vakit kaybetmeden ilk filmin başına Michael Mann'ı geçirdi. Bugün stil filmleri deyince akla ilk gelen isimlerden biri olan Mann'ın bu filmi çekmeden önce Thief/Hırsız filminden bir tecrübesi vardı. Fakat James Caan'lı bu film pek tutmamıştı. Manhunter'ın da akıbeti Thief gibi oldu fakat daha sonra diğer filmlerin çekilmesiyle Manhunter yeniden gündeme geldi ve yeniden ele alındı.

Red Dragon, hem serinin hem de tüm polisiye edebiyatı külliyatının belki de en tempolu kitabıdır. Tüm kitabı tek okumada bitirebilmeniz mümkündür. Hannibal Lecter'ı hapishaneden psikopatları yöneten başka bir psikopat olarak resmeden yapıt en büyük kozunu bu buluşuyla oynar. Ayrıca geçmişteki muhabirlik tecrübesinden dolayı polis müdürlüğünün seri katil vakalarında nasıl çalıştığını bilen Thomas Harris, bu konuya kitapta fazlasıyla eğilerek müthiş bir serüven yaratır. Fakat Michael Mann, kitabın bu heyecan verici kısımlarından ziyade psikolojik derinliğine el atar filmde. Suç psikolojisi, dönüşme ve hırs gibi kavramların adeta içini oyup özüne inmeye adar kendini.

Yıllar sonra Brett Rattner'ın çekeceği Red Dragon/Kızıl Ejder filminden farklı olarak polis Will Graham'ın Lecter'ı nasıl yakaladığına dair sahneler bu filmde yer almaz. Ayrıca Lecter'ın adı da filmde Lecktor olarak geçer. Brian Cox'ın kısa tutulmuş sahnelerde başarılı olduğunu söyleyebiliriz fakat sonradan Anthony Hopkins, Lecter rolüne getirdiği mükemmeliyetçi yaklaşımla, aktörün oyunculuğunu tamamen unutturur. Tom Noonan da katil Francis Dollarhyde için biçilmiş kaftandır. Sonradan başarılı aktör Ralph Fiennes aynı rolü almış olsa da Noonan kadar karakterini içselleştiremez.

Filmin en büyük kozlarından birisi de The Reds grubunun müthiş müzikleridir. Filmde alan derinliğinin kullanıldığı çoğu çekimlerde, müzik neredeyse görüntü yönetimiyle paralel ilerler. Mann, Will Graham'in katili anlamak için onun yerine geçme çabalarında simetrik eşyalarla dolu mekanı efektif kullanır. Graham rolünde William Petersen, inandırıcılığı yer yer yitirse de bu, filmi olumsuz etkileyecek kadar değildir.

İlginç Bilgi: Hannibal rolünde Brian Cox oynarken aynı zamanda Anthony Hopkins de tiyatroda Kral Lear'ı canlandırır. 5 yıl sonra Kuzuların Sessizliği'nde Anthony Hopkins, Hannibal rolünü devraldığında bu kez de Brian Cox tiyatroda Kral Lear rolünü alır.

SON 9 YILIN OSCAR ÖDÜLLERİ

Mart 2010'da http://www.kadrikarahan.net/ Sinestar köşemde yazdığım yazı.

Bu ayın 7’sinde Oscar törenleri var malum. Bu yazı yayınlandıktan 1 hafta sonra herkes Oscar ödüllerini kimin kazanacağını çoktan öğrenmiş olacak. Henüz ocak ayı bitmeden bu araştırmayı kaleme aldığım için şu anda Altın Küre ödüllerine bakarak yorum yapabiliyorum sadece. Onda da Avatar’ın 2009 Oscar ödüllerinin (Ödüller, verildiği yılla değil bir önceki yılın adıyla anılır) galibi olacağı gibi bir izlenim mevcut. Son Oscarlarla birlikte 2000’li yılların ilk on yılı artık tamamen geride kalmış olacak. Şimdi gelin milenyumun ilk 9 töreninde hangi filmler, yönetmenler ya da aktörler bu büyük ödülü kazanmış onlara bakalım.




2000
20. yüzyılın son ödüllerine American Beauty/Amerikan Güzeli damgasını vurmuştu. 21. yüzyılın ilk Oscar ödüllerinde ise, Alien/Yaratık’la meşhur olduğundan beri hep büyük filmlere imza atmış, kendine has bir tarzı olan Ridley Scott’ın epiği Gladiator başarılı oldu. Filme rakip olan diğer 4 adaydan Traffic/Trafik, Gladiator’ı en çok zorlayan film oldu. Hatta genç yönetmeni Steven Soderbergh, yönetmen ödülünü kazanarak Ridley Scott’ı geride bıraktı. Film, aday olduğu 5 daldan 4’ünde ödüle uzanmış sadece En İyi Film kategorisinde başarısız olmuştu. Diğer iki filmse pek bir varlık gösteremeyen Chocolat ve 1 yabancı dilde film ödülü ve 3 teknik ödülü kazanan Wo Hu Cang Long/Kaplan Ve Ejderha idi. Son aday Erin Brockovich ise sadece başrol oyuncusu Julia Roberts’a ödül getirdi. Bunlara karşılık Gladiator, aday olduğu 12 kategoriden 1 film, 1 aktör (Russel Crowe) ve 3 teknik ödülle toplam 5 ödülü kazandı.

Ödülü Hakeden Film: Gladiator/Gladyatör

2001
2001 yılında yine bir Russel Crowe filmi A Beautiful Mind/Akıl Oyunları Oscar’ın galibi oldu. The Lord Of The Rings/Yüzüklerin Efendisi serisinin başladığı yıl dağıtılan ödülde merakla beklenen bu yapım aday olduğu 13 daldan 4 teknik ödül kazandı. Diğer adaylardan Robert Altman’ın Gosford Park’ı yalnızca senaryo ödülüne layık görüldü. Adaylardan birçok kişinin favorisi Moulin Rouge müzikali 2 teknik ödül kazanırken en zayıf halka In The Bedroom törenden ödülsüz döndü. Akıl Oyunları ise 8’de 4 yapıp yönetmen Ron Howard ve yardımcı aktrist Jennifer Connely’nin de aldığı ödüllerle birlikte yılın filmi seçildi. O yılki törenin ilginç yanı ise hem aktör hem de aktrist rollerinde iki siyahi oyuncunun bir arada ödüle uzanmasıydı. Denzel Washington ve Halle Berry bu ödülleri kazanan kişiler oldu.

Ödülü Hak eden Film: The Lord Of The Rings: The Fellowship Of The Ring/Yüzüklerin Efendisi: Yüzük Kardeşliği

2002
Chicago müzikalinin büyük ödüle uzandığı 2002 ödülleri, tüm otoritelerce son 10 yılın en zayıf Oscar gecesi olarak bilinir. Roman Polanski’nin The Pianist/Piyanist’i ve ikinci Yüzüklerin Efendisi filmi, The Two Towers/İki Kule’nin ve eleştirmenlerce çok beğenilen The Hours/Saatler filminin de aday olduğu ödüllerde kazanının başarısız bir müzikal olmasını herkes eleştirmişti. Rob Marshall’ın Chicago’su 13 dalda ödüllere aday olmuş ve 6’sını kazanmıştı. Fettan oyuncusu Catherine Zeta-Jones da bu filmle ödül kazananların arasındaydı fakat yönetmen ödülü Marshall’a verilmedi. Onun yerine ödülü kazanan kişi Amerika’ya ayak basamayan Roman Polanski oldu. Polanski’nin Piyanist’i bunun dışında iki önemli daha ödül kazandı. Senaryo ödülüyle birlikte, Adrien Brody’nin açıklandığında Halle Berry’i uzunca öperek kendi sevincini kutladığı aktör ödülü bu filme gitmişti. Edebiyatseverlerin yakından takip ettiği Saatler ise sadece Nicole Kidman’ın kazandığı aktrist ödülüyle ayrıldı geceden. Peter Jackson’ın İki Kule’si serinin en az ödül kazanan filmi oldu ve 2 teknik ödülle uğurlandı. Törenin hiç ödül kazanamayan tek filmi ise Martin Scorsese’nin Daniel Day-Lewis’li filmi Gangs Of New York/New York Çeteleri oldu. Filmin tam 10 adaylığı ödülsüz kaldı. Törende Pedro Almodovar da bir adet senaryo ödülünü Hable Con Ella/Konuş Onunla filmiyle kazandı.

Ödülü Hak eden Film: The Lord Of The Rings: The Two Towers/Yüzüklerin Efendisi: İki Kule

2003
2003 yılı Oscar tarihinin rekor gecelerinden birine tanık olduğumuz yıldı. Daha önce Ben-Hur ve Titanic’in kazandığı 11 ödül rekorunun egalesi gerçekleşti. Peter Jackson’ın Tolkien uyarlaması Yüzüklerin Efendisi, son bölümü The Return Of The King/Kralın Dönüşü’yle ödülleri silip süpürdü ve en iyi film dahil olmak üzere 11’de 11 yaparak kazanmadık ödül bırakmadı. Diğer filmlerden Master And Commander: The Far Side Of The World/Dünyanın Uzak Ucu 2 teknik ödül kazanırken Clint Eastwood’un Mystic River/Gizemli Nehir’i Sean Penn ve Tim Robbins’e aktör ve yardımcı aktör ödülleri kazandırdı. Francis Ford Coppola’nın kızı Sofia Coppola’nın senaryo ödülü kazandığı Lost In Translation/Bir Konuşabilse’nin yanı sıra gecenin en zayıf filmi Seabiscuit, 7 adaylıkta kaldı. Aktrist ödülleri ise Charlize Theron (Monster/Cani) ve Renee Zellweger’e (Cold Mountain/Soğuk Dağ) gitti.

Ödülü Hak eden Film: The Lord Of The Rings: The Return Of The King/Yüzüklerin Efendisi: Kralın Dönüşü
2004
1992’deki Unforgiven/Affedilmeyen başarısından sonra yaptığı filmler uzun zaman boyunca Oscar törenlerine dahil olmayan Clint Eastwood, 2000’lerde Akademi’nin gözdesi olmuştu. 2004’te de Million Dollar Baby/Milyonluk Bebek, 1976’da Rocky’nin gösterdiği başarıya benzer bir başarı elde etti. Milyonluk Bebek, o yıl 7 adaylıktan 4 ödül çıkardı. Büyük ödülün yanı sıra Eastwood’a ikinci kez yönetmen ödülünü kazandırdı. Filmin aldığı diğer iki ödül ise usta oyuncular Morgan Freeman ve Hilary Swank’e gitti. Senelerdir bir türlü Oscar ödülü kazanamayan Martin Scorsese, New York Çeteleri faciasından sonra bu kez de The Aviator/Göklerin Hakimi ile ödüllerde boy gösterdi ve Milyonluk Bebek’ten bile fazla ödül kazandı ama yine Scorsese, yönetmen dalında ödül kazanamadı. Filmin kazandığı ödüllerin 4’ü teknik dallarda 1’i de aktrist dalında Cate Blanchett’e verildi. Törende, Akademi’nin plasesi Sideways, senaryo ödülü kazanırken Ray Charles’ın hayatını işleyen Ray filmi Jamie Foxx’a giden ödülle birlikte 2 ödül kazandı. Marc Forster’ın, Peter Pan’in kurgu-biyografik öyküsü Finding Neverland/Düşler Ülkesi ise yalnızca müzik ödülüyle yetindi.

Ödülü Hak eden Film: Million Dollar Baby/Milyonluk Bebek

2005
2006 yılında dağıtılan 2005 ödüllerinde büyük ödülü, tıpkı Casablanca gibi 2 yıl geriden gelen Crash/Çarpışma kazandı. Birbirine geçmiş paralel öykülerle tipik bir 11 Eylül sonrası filmi olan Çarpışma, bir önceki yıl Milyonluk Bebek’le senaryo ödülüne aday olan Paul Haggis’in hem senaryo hem de film ödülünü kazandığı film oldu. Çarpışma’nın diğer ödülü ise kurgu dalında geldi. 2 yan ödüle rağmen büyük ödüle uzanan filmin rakiplerinden Brockeback Mountain/Brockeback Dağı, en iyi yönetmen dahil 3 ödül kazandı. Ang Lee’nin çok beğenilen filmi, uyarlama senaryo ve müzik dallarında da ödüle uzanmayı başardı. Truman Capote’un hayatını anlatan Capote ise Philip Seymour Hoffman’ın kazandığı aktör ödülüyle yetindi. Gecenin ödülsüz iki filmi ise George Clooney’nin yönettiği Good Night, And Good Luck./İyi Geceler Ve İyi Şanslar (6 adaylık) ve Steven Spielberg’in yanlış anlaşılmış filmi Munich (5 adaylık) oldu. Dikkat edilirse 5 aday filmin topladığı ödül sayısı 7’de kalmış. O yıl teknik dallardaki ödüllerin öteki filmlere gittiğini söylemeliyiz. Örneğin oyuncu ödüllerinde 5 ana filmde yer almayan George Clooney (Syriana), Reese Witherspoon (Walk The Line/Sınırları Aşmak) ve Rachel Weisz (The Constant Gardener/Arka Bahçe) başarılı oldu.

Ödülü Hak Eden Film: Munich

2006
Taxi Driver/Taksi Şoförü’nden beri gözde yönetmenlikten büyük yönetmenliğe terfi etmiş ve kimi soruşturmalarda gelmiş geçmiş en iyi yönetmen payesi verilen Martin Scorsese, 2006 yılında bir uyarlama filmle mutlu sona ulaştı. Francis Ford Coppola, Geroge Lucas ve Steven Spielberg’in elinden aldığı ödül sinema tarihinin en iyi ödül takdimlerinden biri olarak kayda geçti. Scorsese’nin filmi The Departed/Köstebek, Mark Wahlberg’ün yardımcı aktör kategorisi hariç aday olduğu her ödülü kazandı. Filmin kazandığı diğer iki ödül ise kurgu ve uyarlama senaryo oldu. Artık her çektiği filmle Akademi’nin adaylıkla onurlandırdığı Clint Eastwood da o yıl Japonya’daki Iwo Jima Savaşı ikilemesinin ikinci filmi Letters From Iwo Jima/Iwo Jima’dan Mektuplar’la Oscar’a konuk oldu. Aynı zamanda yabancı dilde film dalında da aday olan film sadece ses miksajı ödülüne ulaşabildi. 2006’nın bir başka iddialı filmi The Queen/Kraliçe ise başrol oyuncusu Helen Mirren sayesinde bir ödül kazanabildi. Alejandro Gonzalez Inarritu’nun Babel’ı ise 7 adaylıktan sadece müzik ödülünü kazanabildi. Yılın son filmi ise bağımsız bir yapım oldu. Little Miss Sunshine/Küçük Gün Işığım, hem Alan Arkin’le hem de senaryosuyla Oscar kazandı O yıl oyuncu ödüllerinden ikisini ise Idi Amin performansıyla Forest Whitaker (The Last King Of Scotland/İskoçya’nın Son Kralı) ve Dreamgirls/Rüya Kızlar’la Jennifer Hudson kazandı.

Ödülü Hak Eden Film: The Departed/Köstebek

2007
Tıpkı Martin Scorsese gibi sinema tarihine büyük izler kazandırmış bir başka yönetmen daha doğrusu yönetmenler de Coen kardeşler idi. Ethan ve Joel kardeşlerden oluşan ikili 2007’de No Country For Old Men/İhtiyarlara Yer Yok’la mükemmel bir film kotarmışlardı. Çabaları karşılık buldu ve büyük ödülü hemen hemen aynı yankıyı uyandıran rakibi There Will Be Blood/Kan Dökülecek filmine rağmen kazandı. İhtiyarlara Yer Yok, birçok Oscarlı film gibi 8’de 4 yapmıştı. Javier Bardem’in yardımcı aktör ödülü ve yönetmen ödülünün yanı sıra uyarlama senaryo da bu filme gitti. Kan Dökülecek ise Daniel Day-Lewis’in parmak ısırtan performansı sayesinde zaten bir ödülü garantilemişti. Beklenen oldu ve aktör ödülü kazandı fakat film bunun dışında bir de sinematografi ödülü kazanıp beklenen etkiyi yaratamadı. Bu iki çok önemli filmin yanı sıra Altın Küre galibi Atonement/Kefaret de sürpriz konumundaydı fakat Joe Wright’ın filmi yalnızca müzik ödülü kazanabildi. Yılın büyük ödüle aday diğer iki filminden biri olan Tony Gilroy’un Michael Clayton/Avukat’ı Tilda Swinton’a bir adet yardımcı aktrist ödülü kazandırırken; Jason Reitman’ın Juno’su diğerlerinin yanında biraz hafif kaldı ve geceden sadece senaryo ödülü kazanabildi. 2007 yılının önemli özelliklerinden biri de oyunculuk ödüllerinin dördünün de Avrupalı oyuculara gitmesiydi. Day-Lewis, Swinton ve Bardem’in yanı sıra Fransız Marion Cotillard da La Mome/Kaldırım Serçesi filminde Edith Piaf kompozisyonuyla ödüle layık görülmüştü.

Ödülü Hak Eden Film: No Country For Old Men/İhtiyarlara Yer Yok

2008
2000’lerin ilk 10 yılının 9. ödülünü de geçtiğimiz yıl düzenlenen yarışmayla İngiliz yapımı Slumdog Millionaire/Milyoner kazandı. Uzun zamandır kimsenin başaramadığı bir şekilde 8 ödül kazandığı gecede gerçek bir Hint fırtınası esti. İzleyicilerin “Fincher mı Boyle mu?” sorusunu kendine bol bol sorduğu tören öncesinde The Curious Case Of Benjamin Button/Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi 13 adaylık kazanmıştı. David Fincher’ın Brad Pitt’le çektiği üçüncü filmi yılın en beklenen filmi olmuş ve epey ses getirmişti fakat geceyi yalnızca 3 teknik ödülle kapatmıştı. Milyoner ise 10 adaylıktan 8’ini ödüle dönüştürmüş ve gecenin galibi olmuştu. Uyarlama senaryo, yönetmen, film ve 3 teknik ödül kazanan film ayrıca hem şarkı hem de müzik ödülünü bir arada kazanan sayılı filmlerden biri olmuştu. Gecenin diğer filmlerinden Milk; Harvey Milk rolünde Sean Penn’e ikinci Oscar’ını getirirken orijinal senaryo ödülünü de kazandı. Frost/Nixon ise 5 dalda adaylıkta kaldı ve aktör dalındaki adayı Frank Langella da törenden eli boş dönmüş oldu. Son film The Reader/Okuyucu ise sağlam senaryosuna rağmen büyük ölçekli diğer filmlerin gölgesinde kaldı ve Kate Winslet’ın kazandığı ilk Oscar hariç adaylıklarını ödüle dönüştüremedi. Törende ödül kazanan diğer iki oyuncudan biri Woody Allen’ın Vicky Cristina Barcelona/Barcelona Barcelona’sından Penelope Cruz olurken diğeri törenden birkaç ay önce hayatını kaybeden Heath Ledger (The Dark Knight/Kara Şovalye) oldu. Kara Şovalye film olarak da birçok teknik ödülü alır diye beklenirken bunlardan sadece ses kurgusu ödülünü kazanabildi ve bu durum yılın en çok konuşulan konularından biri oldu.

Ödülü Hak Eden Film: The Reader/Okuyucu

BÜYÜK ÖDÜLÜ ALAN FİLMLER: TOP 9

1-The Lord Of The Rings: The Return Of The King/Yüzüklerin Efendisi: Kralın Dönüşü
2-No Country For Old Men/İhtiyarlara Yer Yok
3-The Departed/Köstebek
4-Million Dolar Baby/Milyonluk Bebek
5-Gladiator/Gladyatör
6-Slumdog Millionaire/Milyoner
7-Crash/Çarpışma
8-A Beautiful Mind/Akıl Oyunları
9-Chicago

YABANCI DİLDE EN İYİ FİLM ÖDÜLÜNÜ KAZANANLAR:

2000-Wo Hu Cang Long/Kaplan Ve Ejderha- Tayvan
2001-No Man’s Land/Tarafsız Bölge-Bosna-Hersek
2002-Nirgendwo In Africa-Almanya
2003-Les Invasions Barbares/Barbarların İstilası- Kanada
2004-Mar Adentro/İçimdeki Deniz- İspanya
2005-Tsotsi- Güney Afrika
2006-Das Leben Der Anderen/Başkalarının Hayatı- Almanya
2007-Die Falscher/Kalpazanlar- Avusturya
2008-Okuribito/Son Veda- Japonya