30 Mart 2010 Salı

THE FUGITIVE/KAÇAK (1993) - 10 PUANLIK FİLMLER


Yönetmen: Andrew Davis
Oyuncular: Harrison Ford, Tommy Lee Jones
Oscar: 1 ödül (Yrd. Aktör- Tommy Lee Jones) 6 adaylık (Film, Grt. Yönetimi- Michael Chapman, Kurgu- Dennis Virkler,  Ses Efekti Kurgusu- John Leveque, Ses- Donald O. Mitchell, Müzik- James Newton Howard)
IMDB Puanı: 7.8/10
Puan: 10/10

70'lerin ülkemizde de meşhur olmuş sürükleyici dizisi The Fugitive'in film versiyonu bu akşam TNT'nin güzel bir sürprizi olarak beyaz camdaydı. Yıllar sonra bu sürükleyici filmi yeniden izlemek de ayrı bir hoşluk oldu. Tommy Lee Jones'un, rollerinde 3 muhteşem adayı (Ralph Fiennes-Schindler's List/Schindler'in Listesi, Pete Postlethwaite-In The Name Of The Father/Babam İçin, John Malkovich-In The Line Of Fire/Ateş Hattında) geride bırakarak kavuştuğu Oscar'ı hakeden, adeta tuttuğunu bırakmayan dövüş köpeklerini betimlercesine oynadığı oyun (filmde de kendisine "ben büyük köpeğim" der) son derece göz alıcı. Harrison Ford ise önceki rollerine göre, az konuşan aksiyon adamı Richard Kimble'a tam oturmuyorsa da klasik rol numaralarıyla gönüllerimizi almayı başarıyor doğrusu.

Hikaye malum... Ünlü kalp-damar doktoru Richard Kimble'ın karısı öldürülür. Tüm kanıtlar, kadını kocasının öldürdüğünü gösterir. Kimble suçlu bulunur fakat cezaevine nakledilirken türlü olaylar sonucu kurtulur ve o artık bir kaçaktır. Bir nevi The Shawshank Redemption/Esaretin Bedeli'ni andırır film. Hatta Esaretin Bedeli'nin bir devamı çekilse herhalde ancak bu kalitede olabilirdi. Kimble'ın, peşine düşen onlarca polise rağmen kaçmak yerine suçsuzluğunu kanıtlamaya çalışması filmin en önemli artılarından biri. Zira bu sayede film klişeleşmekten kurtulup, çift kutuplu bir hal alıyor.

Öte yandan hem kaçağın hem de polisin "iyi adam"lar olduğunu önceden bilmemiz de özdeşleşme konusunda rahat bir film izlememizi sağlıyor. Bu sayede filme yalnızca üçüncü bir göz olarak katılıyoruz. Bu aşamada bir yönetmenin aşması gereken tek sorun kurgudur. Film yalnızca kurguyu müthiş bir tempoyla örgütlemekle kalmıyor aynı zamanda Oscar adayı olduğu ses efekti kurgusunda da sürprizlere gidiyor ve ortaya harika bir seyirlik çıkıyor. The Fugitive'in dizi versiyonunun da bunca sevilmesinin sebebi de zaten bu tempolu özelliğinden kaynaklanıyor.

Yönetmen Andrew Davis, The Fugitive'le tanındı fakat gerisini getiremedi. Chain Reaction/Tepki gibi kendini aşırı ciddiye alan aksiyon filmiyle gözden düştü. Çok kötü bir Alfred Hitchcock uyarlaması olan A Perfect Murder/Kusursuz Cinayet'te kimyası hiç tutmayan üç starla başarısızlığa uğradı ve nihayet Arnold Schwarzenegger'li Collateral Damage/Yan Hasar filmiyle a sınıfından b sınıfına geriledi.

İlginç Bilgi: Bu film sayesinde Julianne Moore, önemli bir popülarite yakaladı ve sadece 5 dakikalık rolüne rağmen sonraki filmleri için ardı ardına teklif aldı.

29 Mart 2010 Pazartesi

IL BUONO IL BRUTTO IL CATTIVO/İYİ KÖTÜ ÇİRKİN (1966)

Yönetmen: Sergio Leone
Oyuncular: Clint Eastwood, Lee Van Cleef, Eli Wallach
IMDB Puanı: 9/10
Puan: 9/10

Büyük filmlerin çoğunlukla aldıkları ödüllerin sayılarına, yaptıkları gişelerden gelen hasılatlara ya da değişik niceliksel özdeşliklere bağımlı olmadığının herhalde en büyük kanıtıdır İyi Kötü Çirkin. 1964'te Per Un Pugno Di Dollari/Bir Avuç Dolar ile başlayan, sonra ertesi yıl Per Qualche Dollaro In Piu/Birkaç Dolar İçin ile süren spagetti westernin başlangıç filmleri, aynı yönetmenle üçüncü ve son ayağını piyasaya sürdüğünde yapım sahibi olan İtalya, İspanya ve dönemin Batı Almanya'sı hariç çok büyük sükse kazanmamıştı. Ödül törenlerinde esamesi bile okunmadı filmin. Hollywood'a 1 yıl gecikmeyle geldi. Gişe başarısı zararını çıkarmanın biraz üstünde yer aldı. Oysa İyi Kötü Çirkin bugün dünyanın en iyi filmlerinden biri olarak kabul ediliyor.

Yönetmen Sergio Leone, uzun yıllar John Ford gibi sevilen westerncilerin filmlerini takip etmiş fakat bu filmlerin zamanla klişeleştiklerini, temasal bütünlüklerinin bozulduklarını ve en önemlisi de iyice eski model bir ırkçılığa doğru kaydıklarını da gözünden kaçırmamıştı. Leone, memleketi İtalya'da zar zor bulduğu yapımcılara İspanya ve Kuzeybatı İtalya'da bu tür filmler çekme isteğinden bahsettiğinde önceleri olumsuz cevaplar alsa da yılmayıp işi kararlı bir sürece dökmüş ve çekildiği yıllar itibariyle ilk iki filmine imza atmıştı. Her iki filmde de Hollywood'dan transfer ettiği, Rawhide dizisinin yıldızı olmuş ama henüz sinemada önemli bir başarı yakalayamamış Clint Eastwood'a başrol vermişti. İkinci filmde ekibe Lee Van Cleef de katıldıktan sonra sıra İyi Kötü Çirkin'e gelmiş ve listeye Eli Wallach da yazılmıştı.

İyi Kötü Çirkin, üç kahramanı tanıtan ön bölümlerle başlıyor. Daha ilk sahneden Sergio Leone'nin alameti farikası olan bir yakın plan örneği görüyoruz. Tuco'yu öldürmeye gelen bir grup silahşörden birinin tüm yüz hatları bu ilk anda karşımıza çıkıyor. Leone, bu yakın planları karakterlerin hislerini daha iyi gösterebilmek açısından verdiğini belirtiyor. Zaten bu ilk planda da adamımızın Tuco'ya beslediği nefret yüzünden okunabiliyor. Tuco'nun neredeyse bir saniye içinde bir elinde kocaman bir et parçası olduğu halde iki adamı öldürüp diğerini de yaraladığını ve kendini camdan dışarı attığını görüyoruz. Neredeyse fantastik bir sahne. Sahneye eşlik eden sessizlik ise bir ton kullanımı olarak dahiyane. Ardından filme nihayet replik geliyor ve Angeleyes'ı yani kötüyü tanıyoruz. Ve sonrasında ise nihayet İyi'yi; isimsiz silahşör Sarışın'ı tanıyoruz.

Film, basit bir western hikayesi gibi görünse de aslında her medeniyete uygulanabilecek sosyolojik tespitler barındırıyor. Bunların en başında iyi ve kötü gibi kavramları irdelemesi geliyor. Film boyunca iyinin kafamızda canlandıracağımız iyi şablonuna; kötünün de kötü şablonuna uymadığını farkediyoruz. Bunların dengeleyicisi olarak Çirkin, bize asıl bakmamız gereken yönü gösteriyor. Hayatta kati kurallarla çizilmiş şablon karakterlerin bulunmayacağını, her insanın içinde iyi ve kötüden parçalar barındırdığını Tuco'nun Çirkin karakteri sayesinde görüyoruz. Özellikle de Tuco'nun rahip kardeşiyle girdiği "bu ortamda ya haydut ya rahip olabilirdik. Ben zor olanını seçtim, sense benim yaptığımı yapamayacak kadar ödlektin" diyalogunda Çirkin hakkında en gerçek izlenimlerimizi alıyoruz. Bu arada Tuco rolünde Eli Wallach'ın ben dahil birçoklarının favorisi olduğunu ve hem Clint Eastwood'un hem de Lee Van Cleef'in fersah fersah önünde bir efor sarfettiğini görüyoruz. Hatta, Wallach bu performansıyla kanımca 60'ların en iyi canlandırmalarında başa güreşiyor.

İç Savaş'ı arka planına alan film, ikinci yarısı boyunca savaşın aptalca bir kavga olduğuna dair imlemeler yaratıyor. Mezarlıktaki altına gidebilmek için kuzeyliler ve güneylilerin savaştığı köprünün patlatılması gerekiyor. İnsanların kendi amaçları doğrultusunda hareket edebilmeleri için toplumsal çatışmaların bitmesi gerekiyor. Zaten Sarışın da "köprüyü patlatırsak bu salaklar gidip başka yerde savaşır" diyerek filmin de savaşa bakış açısını özetliyor. Fakat film, nedense bu bölümünde biraz hız kaybediyor. Kesinlikle filmin başyapıtlığını lekeleyen bir sıkıcılık değil bu fakat yine de bazı sahneleri filmden çıkartsak sanki hiçbir şey kaybetmeyecek gibiyiz.



Nihayet finale geldiğimizde hem Sergio Leone hem  üç aktör ve hem de büyük müzisyen Ennio Morricone adeta sinemasal bir ziyafet hazırlıyor izleyiciye. Tuco'nun yuvarlanarak mezarlığa girişi, The Ecstacy Of Gold adlı o muhteşem tema müziği eşliğinde veriyor. Mezarlar arasında baş döndüren bir koşuşturmayla Tuco'nun hırsı ve azmi de mükemmelen yansıtlıyor. Final ise The Mexican Standoff/Meksika Açmazı* sahnesiyle enfes bir hal alıyor. Tam 4 dakika boyunca, yakın plan çekimler ve panlarla süslenen, The Trio'nun marş gibi inlediği bu harikulade sekans sinema tarihinin belki de en iyi kapışması oluyor.

Filmin müziklerinin de filmi aşan bir popülariteye sahip olduğunu biliyoruz. Ana tema müziği zaten western hikayeleri denildiğinde akla gelen fon müziği olup çıkıyor. Üçlü varyasyonlarıyla film boyunca sahneleri süsleyen bu müzik belki de 20. yüzyılın en çok bilinen 10 eserinden birisi oluyor. Son sahnedeki The Ecstacy Of Gold ise Metallica'nın bile konserlerine başlarken mutlaka çaldıkları bir eser. Tek bir melodinin soprano bir vokalle süslendiği ve kreşendolarla iyice açılan stilize bir orkestrasyonla etkileyicilik konusunda zirveye çıktığına şahit oluyoruz. Sinema tarihi, yaptığı 400'ü aşkın film müziği ile Ennio Morricone'ye çok şey borçlu. Eğer o olmasaydı bu Dolar Üçlemesi de hep bir parça eksik kalacaktı. Bu müthiş sanatçının bir Onur Ödülü hariç hiç Oscar kazanamadığını da Akademi'nin bağışlanamaz ayıpları listesine alıyoruz elbette.



*The Mexican Standoff, yani Meksika Açmazı daha çok psikolojide yer alan bir kavram olsa da sinemada ikiden fazla kişinin birbirine silah çekmesi anlamında kullanılır.

İlginç Bilgi: Filmin İtalya'da çıkan ilk trailer'ının İngilizce çevirisi yanlış yapıldığından dolayı bu trailer'da Tuco; Kötü, Angeleyes ise Çirkin olarak tanıtılıyor.

24 Mart 2010 Çarşamba

THE MAN FROM EARTH/DÜNYALI (2007)

Yönetmen: Richard Schenkman
Oyuncular: David Lee Smith
IMDB Puanı: 8.1/10
Puan: 8/10

Tek odada geçen film furyasından 12 Angry Men/12 Kızgın Adam ve Rope/İp türünün en iyi filmleridir hatta 12 Angry Men, Sidney Lumet'nin başyapıtıdır. The Man From Earth de her iki filme benzer şekilde tek odada geçiyor. Üstelik film bir bilimkurgu filmi. Klasik anlamda, robotların, geleceğin ya da distopik evrenlerin anlatımıyla dolu bilimkurgulardan biraz farklı yalnız.

Hikayemizde üniversitede öğretim üyesi olan John Oldman'ın başka bir kente taşınacak olmasından dolayı okuldan en iyi arkadaşları kendisini son kez ziyaret eder. Fakat giderayak John onlara bir sürpriz yapacaktır. John Oldman, arkadaşlarına 14.000 yıldır yaşadığını ve hiç ölmediğini söyler. Antropolog, biyolog, psikolog ve tarihçi arkadaşları başta John'un kendileriyle dalga geçtiğini zannetse de sordukları her soruyu rahatlıkla karşılayan John'un ciddi tavrı durumun seyrini değiştirir.

Çok iyi bir fikirden yola çıkan film, Richard Schenkman'ın bağımsız yapımlara farklı açıdan yaklaştığı mütevazı ama sağlam bir yapıt. Tipik bir blockbusterda yer alacak flashbackler ya da efektli sahneler bu filmde yok. Filmin en iyi yönü de kanımca bu. John'un yaşadığını anlattığı her yeri kafamızda hayal ediyoruz. Böylece biz de o odadaki dinleyicilerden biri olup çıkıyoruz. Herbiri alanında uzman arkadaşlarının sorduğu soruları biz de kafamızda süzgeçten geçiriyoruz. Hatta bizim de kafamızda başka sorular beliriyor. Bir film çekmek için ilk kurallardan biri olan seyircinin özdeşleşmesi tam ve sağlam bir şekilde ortaya çıkmış oluyor böylece. Olayın gidişatı bizi de duygu ve inançlarımızı sorgulamaya itiyor.

Öte yandan ikinci sınıf oyuncuların mükemmel olmasa da yeterli bir oyunculuk çıkardığına şahit oluyoruz. Fakat oyunculuklar konusundaki en zayıf halkanın başroldeki David Lee Smith olması filmin en önemli handikapı. Zira Smith, tüm film boyunca hep aynı mimikle aktarıyor hikayesini. Katmanlı bir karakter oluşturmaktan uzağa düşüyor. Öte yandan filmdeki sınırlı sayıdaki karakterlerin birbirinden çok farklı kişiliklere sahip olması filmin artılarından biri. Bilimkadını olmasına rağmen bağnaz Edith, saygın bir hoca olmasına rağmen cool Art, son derece esprili ve sempatik Harry ve mantığını sık çalıştırmakla mükellef Dan karakterleri tıpkı seyirci gibi hikayeye başka açılardan yaklaşabilmek adına tüm gereklilikleri yerine getiriyor.

SPOILER----------------------------------------------

Filmin önemli sorunlarından biri, aceleye getirilmiş finali. John'un oğlu olduğunu öğrendiğimiz Will karakterinin ölümü, John'un durumu kabullenişi, evden ayrılması çok aceleye getirilmiş. Ayrıca baştan beri sonunun tahmin eden seyrici için "tamam hepsi bir oyundu" lafı öyküsel açıdan yerinde olsa da son sürprize hiç gerek olmayışı sanki o kaliteyi biraz düşürüyor.

Öte yandan filmin büyük artılarından biri de tamamı dogmatik konulardan oluşan bir listeye sırayla cevaplar yazılması. Budizm, Hristiyanlık gibi mensuplarınca sorgulanması hızlanmış dini akımlar üzerinde müthiş bir beyin jimnastiği yapılıyor. İsa, Musa ve Buda gibi din temsilcilerinin asıl varlıklarının bilge insan formunda oldukları, peygamberlik vasıflarının olmadığı hipotezine de sağlam bir yer açılmış. Filmde müslümanlığa hiç değinilmemesi de sanırım senaristlerin takdiri olsa gerek.

SPOILER----------------------------------------------

İlginç Bilgi: Filmin müziklerini yapan Mark Hinton Stewart'la yönetmen Richard Schenkman hiç biraraya gelmeden müzikleri telefonda hazırlamışlar.

23 Mart 2010 Salı

CHILDREN OF MEN/SON UMUT (2006)

Yönetmen: Alfonso Cuaron
Oyuncular: Clive Owen, Julianne Moore
Oscar: 3 adaylık (Uyr. Senaryo-Alfonso Cuaron, Kurgu-Alfonso Cuaron, Görüntü Yönetimi-Emmanuel Lubezki)
Puan: 5/10

Harry Potter serisinden bir filmi de yönetmiş olan Alfonso Cuaron'un bağımsız bilimkurgusu bir P.D. James romanı. Cuaron'un büyük dikkat çektiği yapıt, distopik bir ortamda 2027'nin İngiltere'sini anlatıyor. Hikayeye göre bilinmeyen bir sebepten ötürü insanlık kısır kalıyor. Yaşayan en küçük insan olan Danny'nin 18 yaşında ölmesiyse umutları daha da azaltıyor.

İlginç ve dikkat çekici bir hikaye olan Children Of Men, maalesef, başı ve sonu olmayan, yer yer didaktik ve çoğu zaman da bilindik Hollywood klişelerini kullanan bir film. En dikkat çekici özelliği de senaryoda çok büyük boşlukların bulunması. Tüm insanlığın kısır olması gibi bir temanın sebep ve sonuçlarıyla ilgilenmemesi de büyük bir handikap. Varolduğu düşünülen ve insanlığın umudu haline gelen The Human Project konusuna hiç eğilmemiş olması da bir başka handikap.

Clive Owen, filmde bir şekilde hamile kalmış bir kızın koruyuculuğunu üstleniyor. Dünyanın her yerine sıçramış olan terörden etkilenmemiş tek ülke olan İngiltere'de mültecilerin gettolara alınması ve çoğunun öldürülmesi, bu grupların içinden çıkma bir örgütün de bebeğin peşine düşmesine sebebiyet veriyor. Filmin büyük bölümü de bu bebeğin proje gemisine götürülmesiyle alakalı bir aksiyon filmine dönüşüyor. Geleceği anlatan bir film olarak tipik dijital bir evrenden ziyade günümüz dünyasıyla hemen hemen aynı olan atmosferi ve politik alt-metni Children Of Men'in sayılı artılarından biri.

İlginç Bilgi: Filmde A Clockwork Orange/Otomatik Portakal ve The Godfather Part 2/Baba 2'ye açık göndermeler bulunuyor.

21 Mart 2010 Pazar

SHUTTER ISLAND/ZİNDAN ADASI (2010)

Yönetmen: Martin Scorsese
Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Mark Ruffalo
Puan: 7/10

2010'a girdikten sonraki ilk 2 ay, Oscar telaşıyla geçtiğinden hiçbir film çok büyük bir çıkış yakalayamamıştı. Vizyon tarihi Oscar sonrası olarak belirlenen Shutter Island ise hem IMDB hem de gişe başarısıyla yılın adından söz ettiren ilk filmi olmayı başarmıştı.

Tıpkı Mystic River/Gizemli Nehir ve Gone Baby Gone/Kızımı Kurtarın gibi bir Dennis Lehane romanından uyarlanan filmin şüphesiz en büyük artısı, birçok soruşturmada yaşayan en büyük yönetmen olarak anılan Martin Scorsese idi. Hala oyunculuk açısından kendini yüzde yüz kabullendirememiş Leonardo DiCaprio ise bu gerilim filmi için bir soru işareti gibi görünüyordu. Lehane'nin önceki iki hikayesinin de kalitesine bakıldığında sağlam bir senaryo da ufukta beliriyordu. Fakat her üç öğede de tam tersi durumlar yaşandı. Yıl sonu gösterime girecek olan gerçeküstü gerilim filmi Hereafter nasıl yönetmeni Clint Eastwood'la şimdiden uyuşmuyor gibi görünüyorsa bu film de Scorsese ile öyle uyuşmadı. Daha önce gerilim türünde bir re-make olan Cape Fear/Korku Burnu'nda başarılı olmuş yönetmen böylesi çok katmanlı bir hikaye için yetersiz kalmış. Öte yandan oyunculuğu soru işareti olan DiCaprio da beklentilerin üstüne çıkarak dört başı mamur, olgun bir performans sergilemiş. Son olarak Dennis Lehane romanı gerçek kalitesinden daha düşük ve aceleci bir uyarlamaya dönüşmüş.

Hepsinden beteri de filmin sonunu çok önceden kestirebilmek. Elinizde her şeyini sürpriz sona bağlamış bir hikaye var ve finalde ortaya çıkacak durum daha baştan iki seçenekli ve seçenekler dengede değil. Bir tanesi çok ağır basıyor. Hikaye bu sürpriz unsurunun dışında derinlemesine bir bakış açısıyla ele alınmıyorsa o film dezavantajlı bir hale düşer. Bunun tam tersi The Sixth Sense/Altıncı His'te oluşmuştu. Bir kez izledikten sonra sürprizini öğrenseniz dahi hikayedeki iletişimsizlik temasını ele alış biçimi size ikinci izleyişte de aynı zevki veriyordu. Shutter Island ise ikinci izleyiş için sadece ilk izlemede gözden kaçan bazı detayları yeniden görebilme olanağını sunuyor. Bir spoiler bölgesi açıp filmi tahlil etme olanağını şimdilik pas geçmek en doğrusu. Çünkü bu film, sürprizi zayıf bir film olduğundan izlemeyen okuyucular için tehlike arz edecek.

İlginç Bilgi: Dennis Lehane'in ilk prodüktörlük denemesi (yürütücü yapımcı olarak) Shutter Island için gerçekleşti.

20 Mart 2010 Cumartesi

ALIN YAZISI (1972) - 10 PUANLIK FİLMLER

Yönetmen: Orhan Aksoy
Oyuncular: Cüneyt Arkın, Fatma Belgen
Puan: 10/10

Alın Yazısı, yeni jenerasyonun pek tanımadığı isimsiz kalmış kült bir Yeşilçam örneği. Televizyonlarda Türk filmlerinin yoğun olarak gösterildiği dönemlerde sık aralıklarla ekranlara gelse de günümüzde artık neredeyse 2 yılda bir beyaz camda görüyoruz filmi. Bu tip filmlerin yerine konu Cüneyt Arkın olunca avantür filmlerin seçilmesi ve bu tip filmlerin sık sık oynaması da aktörün asıl kabiliyetini yeni jenerasyona gösterme ihtimalini sıfıra düşürüyor.

Film, bir İran yapımı olan Geishar'ın Türk versiyonu. Geçen yıla kadar bu bilgiden yoksun olduğumuzdan filmin senaryosunun aynı zamanda yönetmeni de olan Orhan Aksoy'a ait olduğunu zannederdik. 3 yıl önce kaybettiğimiz ustanın drama ve suç ekseninde filmlere yer verdiği, çoğunluklar aile mevhumunu ele aldığı döneme denk gelen Alın Yazısı, aynı zamanda en iyi rol performansını Yaralı Kurt'ta göstermiş Cüneyt Arkın'ın en iyi 2. performansıdır kanımca.

Alın Yazısı, bir canavar düdüğü ile açılır. Kameranın ön tamponuna yerleşerek çekim yaptığı ambulans, tecavüze uğradığı için intihar eden Zeynep'i hastaneye yetiştirmeye çalışmaktadır. Fakat geç kalınır ve Zeynep ölür. Bekleme salonunda ise filmin diğer karakterlerini tanıtan kısa bir sekans bulunur. Mütedeyyin bir Gaziantep ailesinin üyeleri olarak anne, dayı ve ailenin büyük oğlu Osman'ı yani Erol Taş'ı tanırız bu bölümde. Erol Taş, ilginç bir fötr şapkayla gezen, kasaplık yapan eski bir kabadayıdır fakat sonradan hacca gidip tövbe etmiştir. Ailenin küçük oğlu Haydar'ı da Cüneyt Arkın canlandırır. Haydar da tıpkı ağabeyi gibi tövbeli bir kabadayı eskisidir. Fakat Zeynep'in tecavüz sonucu intiharı her şeyi değiştirir.

Erol Taş'ın nadir iyi adam performansı ve Saadettin Erbil'in akıllara seza seslendirmesine rağmen filmin ilk 10 dakikasından sonra bu ilgi çekici karakterden yoksun kalırız. Onun yerine duygusal ama soğuk bir Cüneyt Arkın perdeye yerleşir. Nişanlısı Fatma'nın (Fatma Belgen) beklentilerini, yani evliliği ertlemek hatta iptal etmek zorunda kalan, intikam peşinde koşmaması için kendisine yalvaran annesine karşı çıkan ve kendi beyanına göre namus ve şeref gibi kavramları, rahmetli babasından sonra ona öğreten bir başka tövbekar kabadayı olan dayısını (Mümtaz Ener) dinlemeyen Haydar'ın hikayesinde hem intikam hem de hayatının geri kalanı için düştüğü umutsuzluk, filmde paralelce işlenir.

Alın Yazısı, klasik Anadolu ailesinin yaşam biçimindeki paralel doğrulara zarar veren kötünün, ortadan kaldırılması ile, bunu üstlenenin hayatını mahvetmesinin zararlarına dair paradokslarını inceler. Fakat, as kahramanının seçimleri itibariyle, cinayetlere zorlanmış bir hayatı tercih eden bir anlatıma da yön verir. Öte yandan filmde 3. güç olarak duran polis ve kanunlar da katlanılması gereken unsurlardır. Öyle ki Haydar, polis korkusundan annesinin definine bile gidememiştir. Filmin kötüleri Şeyhmuz, Bekir ve Binali kardeşler ise işledikleri büyük suçlar yüzünden kaçmak zorundadır. Hem iyileri hem kötüleri ortak noktada biraraya getiren bu kaçış da olayların başlangıcına yön veren kader mevhumuyla ilintilidir.

Film, konusundan ve Şükriye Atav, Mümtaz Ener ve Fatma Belgen'in melodramatik oyunculuklarından ziyade detaylarıyla da bir külttür. Açılış jeneriğinde kullanılan imgeler, adeta filmin özetini çıkarır. Cüneyt Arkın'ın filme hazırlık için kabadayıların yaşantısıyla ilgili kitaplar okuyup, ona göre bir rol çıkarması, cinayetlerden önce arkasına basılmış ayakkabıların ayağa girmesi, tesbihlerin konulduğu cepler vs... tamamen o dünyanın dinamikleridir ve her biri yerli yerinde kullanılmıştır. Hatta Haydar'ın pavyonda hesap isterken "garson, şu bizim mektubu yaz da okuyalım" demesi bile gözlemlerin ne denli ihtimamlı yapıldığını gösterir.

Film müziği konusu ise başlıbaşına bir önem arz eder. Yıllardır, bütün Batı gangster filmlerini tarayarak ana tema müziğinin orijinalini aramama rağmen şarkı, Geishar filminin ana teması olarak çıktı karşıma. İsfendiyar Münferidzade isimli (internette araştırma yapacaklar Esfendiar Monfaredzadeh olarak arayabilirler.) film müzisyeninin mükemmel bestesi, Alın Yazısı'nın ilk yarısına damgasını vurur. Filmdeki ikinci şarkı, bir Yunan ezgisidir ve bestecisi de Manos Hadjidakis'tir. Üçüncü beste ise nihayet bizdendir. Ben Gamlı Hazan'ın batı formundaki mükemmel düzenlemesi, Haydar ve Fatma'nın buluştuğu sahnelerde çalar ve kulaklara şenlik yaptırır. Filmde ayrıca Orhan Gencebay'ın Hor Görme'si ve Mine Koşan'ın her ikisi de aynı 45'likte yer alan Sev de Gör ve Dert Bende şarkıları da duyulur. Filmin İsfendiyar Münferidzade imzalı ana tema müziğini aşağıdaki videoda izleyebilirsiniz.

25 Eylül 2011'de düzeltme: Filmde kullanılan Yunan şarkısı Hadjidakis'in değil Mikis Theodorakis'in 1966 tarihli şarkısı Arodafnousa'ymış.


Orijinal Geishar filminin DVD posteri:



İlginç Bilgi: Filmin sonunda Haydar'ın ailesiyle mutlu günlerini hayallediği sahneler The Godfather Part 2/Baba 2'de yine filmin sonundaki flashback sahnelerini andırır fakat Baba 2, bu filmden 2 yıl sonra çekilmiştir.

19 Mart 2010 Cuma

THE GODFATHER/BABA (1972) - OSCAR ÖDÜLLÜ FİLMLER, 10 PUANLIK FİLMLER

Yönetmen: Francis Ford Coppola
Oyuncular: Marlon Brando, Al Pacino
Oscar: 3 ödül (Film, Aktör, Uyr. Senaryo-Mario Puzo, Francis Ford Coppola) 8 adaylık (Yönetmen, Yrd. Aktör (3)-Al Pacino, Robert Duvall, James Caan, Müzik-Nino Rota, Kostüm-Anna Hill Johnstone, Kurgu-Peter Zinner, Ses-Richard Portman)
Puan: 10/10

Beni yakından tanıyanlar çok iyi bilir ki The Godfather benim için bir film ya da kitap değil, başlıbaşına bir kutsal eserdir. Bir dindarın Kuran'ı, İncil'i ya da öğretisi neyse özyaşamsal kaygılarımda The Godfather da benim için odur. 2 yıla yakın bir sürenin sonunda adeta oruçtan çıkmış gibi, filmi, daha önce elimde olan versiyonlarından 5 dakika daha fazlasına sahip olan Blue-ray versiyonunu izledim. 2. ve 3. filmler de sırada. Bu filmin geniş bir değerlendirmesini bugün için yazmayı düşünmüyorum.. Çünkü bu, başlıbaşına bir kitap ya da web site projesi benim için. O yüzden şimdilik yıllar evvel KadriKarahan sitesi için kaleme aldığım ve daha sonra Sinemaestro'da da yayınlanan genel derlememi buraya aktarıyorum.


Eski Yunan filozoflarından herhangi birisi bugün yaşıyor olsaydı sinema için, "felsefenin dekore edilmiş hali" derdi ve muhtemelen de kitleler tarafından kabul gören bir tanımlamayı literatüre kazandırmış olurdu. Sinema benim açımdan da her zaman bu haliyle kaldı. Yönetmenin, yapımcının ya da oyuncunun hatta set işçisinin bile genel amacı bu tanımlamanın dışına çıkmadı.

Filmlerde çoğunlukla olaylar anlatılır, durum anlatılacağı zaman bile karakterlerinin aksiyonları vardır. Statik olmaktan öte senaryonun içerdiği velvele kadar hareket vardır. Ama bunların hepsi mutlaka hikayenin içinde biriken olguyu tanımlamak ve kanıtlamak için "uydurulmuş" yöntemler olmaktan öteye gidemez.

1972 yılında Mario Puzo'nun da desteğiyle The Godfather'ı beyazperdeye aktarırken Francis Ford Coppola yön çizgisini bu şekilde belirlemişti. Mario Puzo, 1969 yılında kendi annesinin yaşantısından ilham alarak Baba'yı yazmış; roman uluslar arası bir kabul görmüş ve kısa zamanda bir yayın efsanesine dönüşmüştü. Hikaye dıştan bakıldığında klasik bir "içimizdeki Sicilyalılar" ve mafya öyküsü gibi görünüyordu çünkü karakterler ve ortam bütünüyle eseri bu haliyle yansıtıyordu. Haliyle Al Capone gibi ABD tarihinde ün yaratmış bir Baba'nın sahneden yeni çekilmiş olmasının verdiği tedirginlik Amerikan halkında Baba'ya karşı tedbirli bir duruşu getirdi.

Baba bana göre hiçbir zaman bir mafya filmi olmadı. Evet bir suç filmi özelliği vardı, içerdiği karakterlerin yarısından çoğu adam öldürmüş, haraç toplayan kişilerdi. İstedikleri şeyleri elde etmek için reddedilemeyecek teklifler vermeleriyle ün salmış bir topluluktu ama bunlar yukarıda da bahsettiğim dekorun birer parçaları olmuştu. Dekorun arkasında gizlenmiş aile, sadakat, ihanet ve güç gibi temaların bu aksiyon içerisindeki yeri asıl yönetmen yeteneğini sorgulayabileceğimiz yerdi. Coppola'ya bu açıdan baktığımızda neden Baba'nın yüzyılın en iyi filmi olarak değerlendirildiğini daha iyi anlıyoruz. Coppola sahneye çıkan hiçbir karakterini "Aile her şeyden önce gelir" gibi basmakalıp cümlelerle donatmadı. Bunun yerine bir aile tablosunu yavaş yavaş fazla aceleye getirmeden bunun yanı sıra da sıkmadan dekora yerleştirdi. Prime-time o zamanlar crime-time idi.

Fazlasıyla öfkeli ve bu yüzden de verdiği kararların sonuçları çoğu zaman olumsuz çıkan bir büyük oğul, ailedekilerin genel özelliği olan zekadan pek nasibini almamış, etrafında hep samimiliğiyle tanınan bir ortanca oğul ve ailenin geleceğine damgası vurması beklenen ama kendisinin gözü hiç de oralarda olmayan fakat sonradan bir şekilde olayların içine zorla çekilen bir küçük oğul. Dikkat edin, eski masallarda da kralların erkek çocukları hep üç tanedir ve her masalın kahramanı en küçük olanıdır. Baba, gerek Vito karakteriyle gerek de Michael karakteriyle her zaman eski mitolojik kahramanları yansıtabilmiştir. Oldukça zeki, iyi bir iş beynine sahip olan etrafında korkuya dayalı olmayan tam tersine sevgiye dayalı olan bir saygı saçan bir baba ile tam tersine korkunun verdiği saygıyla tüm işlerini yürüten soğukkanlı bir oğul. Bu ailede bunların bütünü vardı ve yanı sıra sırları da.

Filmin açılış sekansında Baba'dan yardım isteyen Amerigo Bonasera'nın kurduğu cümleler, Vito'nun mevkisine olan bakış açısı bir anlamda izleyicinin de bu aileye karşı önyargılarını gösterir. Baba'ya olan güvenin ve saygının onunla iş yapmanın dış dünyada yaratacağı dezavantajların farkında olan bir adamla bu tip bir filmi izleyip çocuklarının silahlara sarılacağını zanneden ebeveynler arasında pek bir fark olmasa gerek. Filmde bu tip işlerini silahlarıyla ve korkutuculuklarıyla yoluna koyan karakterler de var. Fakat iyi dikkat edilirse bu tiplemeler (örneğin: Luca Brasi) kendi su yollarında kırılan su testileri misali perdeden çekiliyorlar. İşin bu noktasını ve Baba'ya dair beynime tuttuğum notları bir araya getirdiğimde aslında Puzo'nun hikayede mafyayı onurlandırmak yerine öyle yapar görünüp bu oluşuma eleştirilerini tersten gösterdiğini düşünmüşümdür. Eserin aldığı bilinen en büyük tepki malum, mafyanın yüceltilmesi idi. Hatta buna dair en ilginç sözlerden biri de şuydu: "Filmin müzikleri bile o kadar haşmetli ki bu yaşantı, bir psikolojik etki yaratmaya müzikleriyle bile etki edebiliyor." Nino Rota'nın ve Carmine Coppola'nın müziklerinin haşmetli olduğu konusunda yapılan değerlendirme tümüyle doğru hatta eksik bile. Daha süsleyici sıfatlar da kullanılabilirdi bu score'ları anlatmaya. Ama eserin geneline baktığınızda bırakın müziği bir kenara zaman zaman kendi evlerinden bile tehlikelerden dolayı çıkamayan, her yere adamlarıyla gitmek zorunda kalan bir yarı-özgür ailenin tanıtımı var. Bu durumda bu yaşantının imrendirilmesi konusunda aynı değerlendirmede bulunamayız sanırım.

Baba hakkında hem kitap hem de film olarak çok fazla spesifik bilgi ve detay vermeyi doğru bulmuyorum açıkçası. Çünkü zaten evrensel olarak da herkesçe onaylanan bir üne sahip. Beni asıl ilgilendiren şey bu filmin fenomenlik mertebesine nasıl eriştiği. Bunu düşündüğüm zamanlardan birinde kendi yaşantımda da Corleone ailesinin tutum ve yöntemlerini belirgin bir biçimde kullandığımı gördüm. O an daha da iyi fark edebildim ki Baba zaten açmazları olan bir sır kümesi değil. Fenomen olması hiç içinde olmadığımız mafya yaşantısını aktarmasından değil aile ile ilgili takındığı filozofik tavır yeterli. Baba Vito Corleone'nin de bizi o evrende gezdiren bir rehber olduğunu düşünmüşlüğüm vardır. Tüm sorgulamaların detaylıca yapıldığı üçüncü Baba filminde özellikle de son sahnede aile ve gelmesi mutlak olan tüm dış etkenlerin epik ama trajik bir bileşimini gördüğümde de benim aklıma ilkin Vito gelmişti. Bu kaçınılmazdı. Çünkü Vito bir nevi bu filmin sağduyusu idi. Sağduyunuz daima sizinledir ama hiçbir zaman olayları engellemeye ya da düzeltmeye kalkmaz. Size yolu baştan gösterir, oldukça karmaşık bir anlatım biçimi vardır. Siz anlattıklarından anlayabildiğiniz kadarını yaşantınıza uygularsınız, gerisi hayatınızda yer alan tüm trajedilerin toplamıdır ve maalesef bu suçları üzerine yıkabileceğimiz bir solduyunuz henüz icat olmamıştı

Vito'nun filmin odak noktası olduğu bu değerlendirmeyle puzzle parçası gibi ortada zaten. Tom Hagen gibi hayatın tüm spesifik karmaşasını size kolaylaştırabilen bir danışmanınız da olduğu vakit Don olmak çok kolaydır. Michael işte tüm bu avantajlarıyla ailenin başına geçen ama bunun için de zaten seçilmiş olan Vito'nun hep aklında olan kişiydi. Belirli bir alegori yaratmak istemiyorum ama Mario Puzo'nun burada hem Hz. Musa'dan hem de İtalya'nın Duce'si Mussolini'den ilham aldığını düşünmekteyim.

Baba burada özetin özeti şeklinde geçtiğim düşünceleri ve tüm o geri kalanıyla birlikte benim için bir rehberdir. Bir anlamda benim türümde doğası olanlar için yaratılmış bir kutsal eserdir. Ama işin en güzel tarafı bence bu değil, bu sevginin ve saygının benim gibi çok az kişide olduğunu bilmek. Fakat acı yanları da yok değil. Örneğin eserin genel düşünsel maddelerinden biri olan "insanlar ikiye ayrılır kuklalar ve kuklacılar" öğretisindeki yerimi kendi ellerimle olumsuz tarafa doğru yönlendirmiş olmam ve bunu da eseri içselleştirdiğim bir dönemde yapmış olmam sanırım benim için kişisel Godfather sürecimin en olumsuz yanı.

Çizgiromanlar neden sevilir? Çünkü o olağanüstü güçlere sahip olmak ya da kahraman olmak hepimizin hayalidir.
Peki ben neden Godfathermania'ya tutuldum? İşte bunun cevabını vermek hayatımda kurmayı beceremediğim ama kendime anlatabildiğim çok az cümleden birini içeriyor. Sanırım Baba benim için reddedilemeyecek bir teklif idi. Neden olmasın!!!

18 Mart 2010 Perşembe

ATİLLA DORSAY - 100 YILIN 150 OYUNCUSU (1999)

Atilla Dorsay'ın 100. Yıl üçlemesinin son kitabı olan 100 Yılın 150 Oyuncusu ile üçlemeyi nihayet bitirdim. 1995'te gelen 100 Yılın 100 Yönetmeni ve 1996'da gelen 100 Yılın 100 Filmi'nden 3 yıl sonra çıkan kitap, sinema tarihine damgasını vurmuş oyuncu sayısının çokluğu nedeniyle 150 kişilik bir donanım içeriyor. Dorsay, sinemanın ilk yıllarından başlayıp Julia Roberts'a kadar uzanan geniş bir değerlendirme ele alıyor. Kitap, diğerleri gibi bittiğinde rafa kaldırılacak türden bir eser değil. Adeta bir ansiklopedi görevi görüyor. Listede yer alan herhangi bir oyuncunun bir filmin izlediğinizde kitaba dönüp Dorsay'ın yorumlarına göz atabiliyorsunuz.

Atilla Dorsay'ın oyuncu seçimlerinde haliyle bir iki eksik mutlaka olacaktı. Benim ilk aklıma gelen kitapta Charles Bronson'ın olmamasıydı. Son dönem oyuncuları da 3-5 kişiyle sınırlı tutulmuş. Ufak tefek bilgi hatalarının dışında kitapta büyütülecek hiçbir sorun bulunmuyor. Kitabın favori bölümü ise Marilyn Monroe. Dorsay, 100 Yılın 100 Yönetmeni'nde Alfred Hitchcock'a diğerlerinden daha derin eğildiği gibi bu kitapta da sarışın yıldızın hayatına derinlemesine el atmış. Ayrıca satır aralarından, yazarın sırasıyla James Stewart, Marlon Brando, Al Pacino ve Tom Hanks'i yaşadıkları dönemlerin en büyük starları olarak gördüğü çıkarımına vardım. Kanımca her 4 isimde de çok haklı.

Puan: 10/10

(500) DAYS OF SUMMER/AŞKIN 500 GÜNÜ (2009)

Yönetmen: Marc Webb
Oyuncular: Joseph-Gordon Levitt, Zooey Deschanel
Puan: 2/10

Geçtiğimiz yılın halk nezdindeki en sevilen filmlerinden biriydi (500) Days Of Summer. En iyi film de dahil 2 Altın Küre adaylığı, girmesi çok zor olan IMDB Top 250 listesinde orta sıralara kadar yükselme, ve bol bol adından söz ettirme gibi başarıları mevcuttu filmin. Fakat sadece 90 dakika sürmesine rağmen iki gecede ancak bitebilen sıkıcı, yeni bir şey söylemekten aciz, kimyası tutmayan oyuncularla baştan sona bir hayalkırıklığı olduğunu, en kötüsü de yılın en çok abartılan filmi olduğunu keşfetmek berbat bir duyguydu.

Hakkında binlerce film yapılmış; seversin-tavlarsın-ayrılık yaşarsın-mutsuz olursun-unutursun döngüsünün yalnızca ergenlikle gençlik arasındaki yaşlarda bulunan seyirciye ya da sevgilisinden yeni ayrılmış bir bedbahta hoş gelecek yapısını bir türlü aşamıyor film. Hikayemizin adı Summer'ın 500 Günü. Oysa biz Tom'un 500 gününe tanıklık ediyoruz. Bundan ötürü herhalde şimdiye kadar bir filmde gördüğüm en saçma isim buydu.

SPOILER------------------------------------------------------------

Aynı şirkette çalışan Tom ve Summer'ın zıt karakterlerine rağmen birbirlerinden hoşlanmaya başlamaları, Summer'ın ciddi bir ilişki istemiyorum demesine rağmen, Tom'un kendisine zil zurna ve ahmakça aşık olmasını sağlaması ve filmde bir türlü oturamayan ayrılık gerekçeleriyle onu terk etmesi ilk 1 saatin klişeler toplamıydı. (Avatar'ın üzerine yapışmış klişe kelimesi bu filmde zirveye çıkıyor) Sonraki yarım saat film biraz toparlıyor kendini, hatta iyi sayılabilecek (bunda Minka Kelly'nin, Zooey Deschanel'a tur bindiren güzelliği de büyük etken) finaliyle nihayet sona eriyor.

Film sona erdiğinde onca anlatımın; kader yoktur tesadüf vardır şiarına bağlanması da filmin tümünü yalanlar konumda. Tamamen kader üzerine kurulu bir ilişkide mutlu olamamak sanki kaderin suçuymuş gibi bir izlenim yaratıyor. Oysa tesadüfen ortaya çıkan Tom-Autumn ve Summer-adı bilinmeyen kocası ilişkilerinin neticesini film söylemiyor ki. Bu da senaryoda kaderle tesadüf arasında bir haksız rekabet ortaya çıkarıyor.

SPOILER------------------------------------------------------------

-Zooey Deschanel'ın, bir sahnede dikiş izleri belli olan bir kaban giydiği çok belli oluyor.
-Muhtemelen aynı gün çekildiği belli olan iki sahne arasındaki yaklaşık 200 film gününe rağmen Tom'un elbiseleri ve mekan birebir aynı.
-Filmde üç ana tema şarkısı olmasına rağmen hiçbiri farklı kurguların şarkısı olamıyor ve gelişigüzel çalınıyor.
-Bir sona bir başa giden kurgu, belli bir süre sonra dikkati dağıtıyor.
-Hem Deschanel hem de Gordon-Levitt, berbat saç stilleriyle arz-ı endam ediyorlar. Özellikle de Gordon-Levitt.
-Minka Kelly çok güzel bir kadın.

İlginç Bilgi: Minka Kelly çok güzel bir kadın ayrıca film Marc Webb'in ilk uzun metrajı.

17 Mart 2010 Çarşamba

EYYVAH EYVAH (2010)

Yönetmen: Hakan Algül
Oyuncular: Ata Demirer, Demet Akbağ
Puan: 8/10

BKM Film şirketinin 70'lerin Arzu Film'i olma yolunda emin adımlarla ilerlediğini görüyoruz. Gerçi bu konuda, hadi 40 fırın değil de 20 fırın ekmek daha yemeleri gerekiyor ama bu alanda bir namzetin olması bile yeterince iç açıcı. BKM, çoktan Yılmaz Erdoğan filmlerinin şirketi olmaktan çıktı. Profesyonelce yönetilen bir film şirketi haline geldi. Bu konuda da Türkiye'de bu profesyonelliği yakalayan az sayıdaki şirketten biri.

Eyyvah Eyvah, BKM'nin son numarası olarak piyasaya çıktığında, iyi kadrosuna rağmen mütevazı bir film gibi görünme yolunu seçti. Çünkü filmin hikayesi de benzer bir mütevazılığa sahipti. Ata Demirer'in yazdığı senaryo, onun sahnede, taklitlerini yapmayı en sevdiği halk olan Trakya halkına bir güzellemeydi. Ayrıca sayısız filmde olduğu gibi İstanbul'un dışarılıklar için her zaman riskli bir şehir olduğu, senaryoya yerleştirilen bir başka odak noktaydı.

Film, Çanakkale'deki sakin, tipik kasaba yaşantısına uyum sağlamış, kendi halinde bir klarinetçinin (Ata Demirer) öz babasını bulma amacıyla İstanbul'a gitmesini ve burada tesadüfen karşılaştığı pavyon şarkıcısı Füruzan (Demet Akbağ) ile yaşadığı maceraları anlatıyor. Füruzan, bu filmde Seda Sayan'ın henüz popüler olmadığı dönemlerinin birebir kopyası. Hatta Demet Akbağ'a takılan diş protezi bile rotayı direkt Seda Sayan'a çeviriyor. Akbağ, bu kolay gibi görünen zor rolün altından başarıyla kalkıyor. Hem de hiç klişeye düşmeden.

Yönetmen Hakan Algül, Benim Annem Bir Melek dizisinin de genel yönetmeni. Zaten filmde de bu diziden birkaç oyuncu konuk olarak yer almış. Algül, filmi de dizide olduğu gibi samimi bir atmosfer kurma yoluna giderek yönetmiş. Sıradan setler, sıradan insanlarla bütünleşmiş. Hal böyle olunca da ekipten bir başyapıt çıkmıyor ama keyifli, eğlencelik bir sinema örneği izlemiş oluyoruz.

Öte yandan, başta Salih Kalyon olmak üzere bazı oyuncuların Trakya ağızını kıvıramaması, bir müzisyenin maceralarını anlatan bir film olarak, müzikal örneklerin az ve bayat oluşu filmin eksi yönlerinden.

İlginç Bilgi: Eyyvah Eyvah'ın çekilme fikri, Avrupa Yakası'nda Hakan Algül'ün yönetmenlik yaptığı ve Ata Demirer'in dizi de oynadığı yıllarda çıkmış ve Demirer'in senaryosunu bitirmesiyle prodüksiyon işlemleri başlamış.

Sonradan ekleme: 6 olan puanı, ikinci izleyişte 8'e çıkardım.

15 Mart 2010 Pazartesi

TOUCH OF EVIL/BİTMEYEN BALAYI (1958)

Yönetmen: Orson Welles
Oyuncular: Charlton Heston, Janet Leigh
Puan: 4/10

Orson Welles deyince akla ilk olarak Citizen Kane/Yurttaş Kane geliyorsa hemen ardından da Touch Of Evil gelir. Sadece filmin içeriğiyle değil, çekim aşamasıyla bile çok konuşulan bir yapımdır karşımızdaki. Orson Welles'in Hollywood'a dönüşüyle birlikte kontrat zorunluluğundan dolayı kendisinden Badge Of Evil romanının filminin çevrilmesi istenir. Welles, romanı okumadan, uyarlanmış senaryo üzerinde filmi çeker. Fakat kendisinin içine sinmeyen bir B filmi çıkmıştır ortaya. İşin garibi Universal filmin bu halini beğenir ve yayına girmesini ister. Orson Welles, bunun üzerine o meşhur ilk sahneyi çeker, birkaç ekleme daha yapar ve filmi öyle teslim eder.

Filmin ilk sahnesi, herhalde gelmiş geçmiş en iyi görüntü yönetimi örneğidir. (Bir benzeri Alfred Hitchcock'un Psycho/Sapık'ın açılış sahnesi için de söyelenebilir) Açılışta bir adamın elinde bomba görürüz. Adam lüks bir arabaya bombayı yerleştirir, arabaya bir adam ve bir kadın biner. Köşeyi döner, ilerler, ABD-Meksika sınırına gelir; bu esnada kamera ters yöne dönüp bir çifti kadraja alır. Arabalı ve yaya olan bu iki çifft, sınır noktasında aynı paralele gelir. Kamera yaya çifti geride bırakıp arabaya odaklanır, araba ilerler, kamera döner ve patlama gerçekleşir. İşin büyüleyici yanıysa tüm bu planın, tek bir çekimde gerçekleştirilmesidir. Kamera hiç kesme yapmadan yaklaşık 500 metrelik bir alanda defalarca yön değiştirir. Bu vinç kameranın bugüne kadarki en başarılı işidir.

Maalesef, Touch Of Evil'ın geri kalanında bu biçimsel başarı, hikayeye eklenemez. Film boyunca muhteşem ışık oyunları ve derinlikli makyaj uygulamasıyla Orson Welles, teknikteki dehasına şapka çıkarttırır, ama bu kez de hikayeyi ıskalar. Hikaye basittir aslında; başta patlayan araca suikast düzenleyeni bulup hapse tıkmak için hem Meksika polisi Vargas (başarısız bir Charlton Heston) hem de ABD polisi Hank Quinlan (deforme bir Orson Welles) yarışa girerler. Ama Vargas, Hank'in bulduğu ipuçlarda bir bit yeniği olduğunu farkedince işler değişir.

Touch Of Evil, hiç gişe yapmamış, kazandığı ödülleri yıllar sonra hanesine yazdırabilmiş ve uzun süre gündeme gelmemiş bir geç-klasik. Orson Welles'in, 80'lerden sonra sinemanın kullandığı tüm tekniğin atalarından biri olduğunu anlayabilmek için mutlaka izlenmesi gerekir ama sıkıcılık dezavantajını baştan kabullenmek şartıyla elbette.

İlginç Bilgi: Orijinal metinde ABD polisi ve Meksika polisinin rolleri birbirinin tersidir.

14 Mart 2010 Pazar

CHINA MOON/ÇİN MEHTABI (1994) - 10 PUANLIK FİLMLER

Yönetmen: John Bailey
Oyuncular: Ed Harris, Madeleine Stowe, Benicio Del Toro
Puan: 10/10

Sinemaya görüntü yönetmeni olarak başlayan John Bailey'nin az sayıdaki yönetmenlik denemelerinden biri, 40'ların kara filmlerine özellikle de Billy Wilder'ın Double Indemnity/Çifte Tazminat filmine büyük bir saygı duruşu. Ünü ve vizyonu yeni yeni palazlanan Ed Harris'in de sayılı başrollerinden biri olan film, bugün klasik olarak nitelendirilen birçok özgün kara-film örneğinden çok daha kaliteli.

Tipik femme-fatale kurgusu üzerinde yükselen film, tıpkı Çifte Tazminat'ta olduğu gibi zengin kocanın mirası için bir erkeği kendisine aşık edip, kocasını öldürme yoluyla mirastan yararlanan bir kadının hikayesi. Madeleine Stowe'un az sayıdaki başarılı canlandırmalarından biri olan Rachel Munro, China Moon'da ağına düşürmek için komiser Kyle Bodine'i (Ed Harris) seçiyor fakat sonradan adama aşık olmasıyla işler sarpa sarıveriyor.

Filmin başında Kyle Bodine'in mesleki zekasını gösterme amaçlı kısa, cinayet sahnesinin akabinde başlayan asıl hikaye, 90'larda, sonradan Se7en/Yedi ile tekrar şahlanacak kara-filmlerin bir karışımı. Femme-fatale, tekinsiz polisler, aile içi şiddet, sürekli yağan yağmur ve gerçek hayatta eşine pek rastlanmayan entrikalarla, sinemanın her zaman en saygın türlerinden film-noir'ın harika bir nostaljik çıkarımı China Moon. Oysa film, bu kalitesine rağmen pek beğenilmedi, ödülsüz bir film olarak kaldı ve çok az hayranı oluştu.

Ed Harris'in karakter oyununda sonradan göstereceği kalitesinin hemen öncesinde böylesi bir zorlu başrolden alnının akıyla çıkabilmesi takdire şayan. Öte yandan Madeleine Stowe, güzelliği olduğu kadar duygusal canlandırmalarıyla da beğeni topluyor. Benicio Del Toro ise henüz isimsiz aktörlük döneminde geleceğin yıldızlarından biri olacağını belli ediyor.

İlginç Bilgi: Filmin yönetmeni John Bailey'nin hiçbir filmi ABD'de üç haftadan fazla gösterimde kalmamış.

13 Mart 2010 Cumartesi

THE HANGOVER (2009)

Yönetmen: Todd Philips
Oyuncular: Bradley Cooper, Zach Galifianakis
Puan: 8/10

Geçtiğimiz yılın Altın Küre ödüllerinde komedi/müzikal türlerinde en iyi film seçilen The Hangover/Felekten Bir Gece, nicedir bir filme kahkahalarla gülme açlığımı giderdi diyebilirim. İzlemeden önce abartılmış bir film bulacağıma dair bir önyargım vardı fakat film gerçekten de ince dokunmuş bir komedi çıktı. Yeni yeni kariyer yapan, henüz ikinci sınıf sayılabilecek oyuncular ve çekim kadrosunun elinden çıkma filmde kimi zaman gözyaşlarınıza hakim olamıyorsunuz, tabii gülmekten.

Evlenmek üzere olan Doug'ın biri öğretmen, biri evlilik planları yapan bir dişçi arkadaşıyla ve tuhaf kayınbiraderiyle Las Vegas'a bekarlığa veda partisi yapmak için gittikten sonra başına gelen olayları anlatıyor film. Bol eğlenceli bir geceden sonra, aynı süitte kalan arkadaşları, banyolarında bir kaplan buluyor, odadaki koltuktan buharlar çıkıyor, dişçi olan bir dişini kaybettiğini farkediyor ve ayrıca odada bir de tavuk var. En kötüsü de damat adayının ortalıktan kaybolması ve kimin olduğu bilinmeyen bir bebekle başbaşa kalmaları. Bütün film de zaten bu olayların sebeplerini araştırmayla geçiyor. Ama ne araştırma... Gerisi tam bir kahkaha tufanı. Filmin sonunda tüm bu gariplikler birer birer açıklanıyor ama sanırım bilerek tavuğun varlık sebebini es geçiyor senaristler.

Casino ve Rain Man/Yağmur Adam filmlerine de müthiş göndermeler var fakat özellikle Rain Man sahnesi tam bir kahkaha tufanı. Ama yine de filmin zirvesi, izleyenler bilirler, Godzilla sahnesi. Sanırım bir yıldır bir sahneye bu kadar çok gülmemiştim.

İlginç Bilgi: Filmde Yabancı Damat dizisinden Stella rolüyle tanıdığımız Katerina Moutsatsou'nun da kısacık bir rolü var.

THE KID (1921)

Yönetmen: Charles Chaplin
Oyuncular: Charles Chaplin, Jackie Coogan
Puan: 7/10

Charlie Chaplin'in Şarlo (tramp) tiplemesinin tutması üzerine içine dramatik öğeler de serpiştirerek filmlerin nüvesini geliştirme amacıyla yaptığı film, bugün ustanın filmografisinin en sevilen parçalarından biri. 1971'de montajlanıp kısaltılarak 50 dakikaya indirilen film, Chaplin'in gözlerinden okunan soylu bir melodramla yüklü. Annesi tarafından sokağa bırakılan bir bebeğe sahip çıkan Şarlo'nun, sevimli bir Jackie Coogan'ın oynadığı bebeğe kendi çocuğuymuş gibi bakması ve büyütmesi filmin konusu.

Yer yer komedi öğeleriyle süslenen film, yan karakterleri ve hızlandırılmış kolajlarıyla da dikkat çekici. Filmin sonundaki rüya sahnesi, pansiyondaki fakirlik ve üzerinden sefalet içinde bir soyluluk akan Şarlo tiplemesinin bizzat kendisi, filmi diğer Şarlo filmlerinden farklılaştırıyor. Ayrıca filmde yer almayan ama daha sonra keşfedilip evlerin ve barların duvarlarını süsleyen meşhur fotoğraf karesi de yine The Kid/Yumurcak'tan.


İlginç Bilgi: 1986 yılında Kemal Sunal'ın oynadığı Garip filmi bu filmden uyarlanmadır.

12 Mart 2010 Cuma

EN SEVDİĞİM 20 MAHKEME SAHNESİ

Mahkeme filmlerine nedense özel bir ilgim, sevgim vardır. Bütünüyle mahkemede geçen Judgment At Nuremberg/Nürnberg Muhakemesi, Anatomy Of A Murder/Bir Cinayetin Anatomisi gibi filmleri izlemeye doyamam. JFK, ...And Justice For All/Herkes İçin Adalet gibi filmlerdeki mahkeme sekanslarına sıranın gelmesini büyük bir sabırla beklerim. Bu tip filmlerde, avukatlar, sanıklar, savcılar ya da hakimler eğer kaliteli bir oyunculuk sergileyen aktörler tarafından canlandırılmışsa işte o zaman tadından yenmeyen filmler ortaya çıkar. Ben de buna binaen bu ayki TOP 20'ye bu konuyu uygun gördüm. (Bunda, dün izlediğim JFK'nın da etkisi var elbette). Değerlendirmeyi 831 filmi tarayarak gerçekleştirdim ve film kalitesinden ziyade mahkeme sahnelerinin kalitesini baz alarak bir sıralama yaptım. Hemen yanına da o sahneyi mükemmel yapan kişi ya da kişileri ekledim. Paths Of Glory/Zafer Yolları gibi mahkeme sahnesinde oyunculuklardan ziyade konuya yüklenen filmleri sıralamaya almadım. The Devil's Advocate/Şeytanın Avukatı ya da The Firm/Şirket gibi hukuk temasını işleyen ama mahkeme filmi olmayan yapımları da es geçtim. Ve ortaya, hazırlarken epey eğlendiğim şu sıralama çıktı:

1- ...And Justice For All/Herkes İçin Adalet: Avukat- Al Pacino (Arthur Kirkland)
2- 12 Angry Men/12 Kızgın Adam: Jüri Üyesi- Henry Fonda (8 nolu jüri üyesi)
3- Judgment At Nuremberg/Nürnberg Muhakemesi: Avukat- Maximillian Schell (Hans Rolfe)
4- Şakayla Karışık: Sanık- Sadri Alışık (Ofsayt Osman)
5- Nuremberg: Sanık- Brian Cox (General Herman Göring)
6- The Merchant Of Venice/Venedik Taciri: Davacı- Al Pacino (Shylock)
7- Anatomy Of A Murder/Bir Cinayetin Anatomisi: Avukat- James Stewart (Paul Biegler), Savcı- George C. Scott (Claude Dancer)
8- JFK: Savcı- Kevin Costner (Jim Garrison)
9- In The Name Of The Father/Babam İçin: Sanık- Daniel Day-Lewis (Gerry Conlon), Avukat- Emma Thompson (Gareth Peirce)
10- Witness For The Prosecution/Beklenmeyen Şahit: Avukat- Charles Laughton (Sir Wilfrid Robarts)
11- A Few Good Men/Birkaç İyi Adam: Tanık- Jack Nicholson (Albay Nathan R. Jessep)
12- To Kill A Mockingbird/Bülbülü Öldürmek: Avukat- Gregory Peck (Atticus Finch)
13- Liar Liar/Yalancı Yalancı: Avukat- Jim Carrey (Fletcher Reede)
14- Mr. Deeds Goes To Town/Bay Deeds Kente Dönüyor: Sanık- Gary Cooper (Mr. Deeds)
15- Amistad: Avukat- Anthony Hopkins (John Quincy Adams)
16- Beş Milyoncuk Borç Verir misin: Hakim- Hulusi Kentmen
17- Kibar Feyzo: Sanık- Kemal Sunal (Feyzo)
18- Blind Date/Kör Gün: Hakim- William Daniels (Harold Bedford)
19- Awaara/Avare: Avukat- Nargis (Rita)
20- Hababam Sınıfı Tatilde: Sanık- Kemal Sunal (İnek Şaban), Hakimler- Feridun Şavlı (Domdom Ali), Cem Gürdap (Tulum Hayri), Ahmet Arıman (Hayta İsmail), Mübaşir- Adile Naşit (Hafize Ana) ve hatta Ergin Orbey (Müfettiş Hüseyin Şevki Topuz) :)



GONE BABY GONE (2007)

Yönetmen: Ben Affleck
Oyuncular: Casey Affleck, Ed Harris
Oscar: 1 adaylık (Yrd. Aktrist-Amy Ryan)
Puan: 6/10

Film başladığında, lokal görüntüler, karakterler ve Boston polisi bana Mystic River/Gizemli Nehir filmini hatırlattı hemen. Hikaye ilerledikçe bariz bir Clint Eastwood tarzı da oluşmaya başladı. Film bittiğinde öğrendim ki bu hikaye de Mystic River'ın yazarı Dennis Lehane'nin romanından uyarlanmıştı. Bu da Lehane'nin oluşturduğu olay örgülerinde nasıl da kendi markasını yaratabilmiş olduğuna iyi bir kanıttı.

Ben Affleck, ilk uzun metraj yönetmenlik denemesinde hayli sevilen bir film ortaya koydu. 2007'den beri sinema eleştirmenlerin sıklıkla üzerinde durduğu ve kimi konularda atıfta bulunduğu bir filmdi Gone Baby Gone/Kızımı Kurtarın. Fakat filmin bu başarısı kanımca Affleck'e değil de yazar Lehane'ye ait. Sürekli oluşan senaryo boşlukları filmin en büyük kusuru. Özellikle üç ana noktada filmin tutunacağı damar olarak beliren aksiyon ve soruşturma sahnelerinde Affleck'in amatörlüğünden kaynaklanan bir acelecilik mevcut. Özellikle de uçurum sahnesinde netlik sağlanamıyor. Öte yandan Michelle Monaghan'ın oynadığı Angie karakterini filmden çıkartın, hiçbir eksiklik yaşamıyorsunuz. Bu da filme fazladan süre ekleyen gereksiz bir karakter oluşturuyor.

Filmin hikayesinden sonraki en büyük dayanağı ise oyunculukları. Ed Harris, her zamanki gibi mükemmel. Morgan Freeman'ın filmdeki süresi biraz daha uzun tutulsa belki filmin kalitesi de yükselecek ama maalesef ustayı çok az görüyoruz. Casey Affleck ise genel kanının aksine rolü için biçilmiş kaftan. Affleck'in oynadığı Patrick karakterinin toy hali, yaşından daha genç gösteren vücut yapısı, onun bu rolü daha çabuk kavramasını sağlamış. Oscar adayı Amy Ryan ise her ne kadar bu payeyi haketmese de en azından işini yapmış.

Film, finaliyle de, "her doğru iyi olan mıdır" sorusunu sorduruyor ve jenerik kredileri akmaktayken bile izleyiciyi bu düşünceye hapsediyor ama bu yönetmenin değil yazarın yeteneklerinden kaynaklanıyor. Oysa bu filmi Clint Eastwood ya da Martin Scorsese çekmiş olsaydı bir başyapıt olabilirdi. Tabii bu arada üç romanı filme alınan (Mystic River, Gone Baby Gone, Shutter Island) Dennis Lehane'yi de takip edilecekler listemize alıyoruz.

İlginç Bilgi: Patrick ve Angie karakterlerini Dennis Lehane, 4 ayrı romanda kullanmış.

JFK (1991) - ALL-STAR FİLMLER

Yönetmen: Oliver Stone
Oyuncular: Kevin Costner, Gary Oldman
Oscar: 2 ödül (Kurgu-Joe Hutshing, Görüntü Yönetimi-Robert Richardson) 6 adaylık (Film, Yönetmen, Yrd. Aktör-Tommy Lee Jones, Uyr. Senaryo-Oliver Stone, Müzik-John Williams, Ses-Michael Minkler)
Puan: 9/10

Kevin Costner, Gary Oldman, Tommy Lee Jones, Sissy Spacek, Joe Pesci, Donald Sutherland, Jack Lemmon, Walter Matthau, Kevin Bacon... Tüm bu yıldız isimler, ABD'nin suikaste uğrayarak ölen başkanı John Fitzgerald Kennedy'nin ölümünde kimlerin parmağı olduğunu ele alan bu müthiş filmde bir araya geliyor. Platoon/Müfreze ile kendini tanıtmış yönetmen Oliver Stone ise 3,5 saatlik bu kurgu harikasını yönetiyor.

ABD halkına bugüne kadar söylenmiş en büyük yalanı; JFK'nin Lee Harvey Oswald tarafından nedensiz yere işlenmiş olduğu öne sürülen cinayeti, 1963'ten bugüne değin kitaplara ve filmlere hep konu olmuştu. Komplo teorilerinin belki de gerçek teoriler haline gelmesi en kolay olan bu konunun üzerine gidebilmiş tek hukuk adamı olan Jim Garrison'ın her türlü baskı ve yönlendirmeye hatta ölüm tehditlerine rağmen sürdürdüğü soruşturmayı anlatan filmse bu alanda bir doruk noktası. İlk 2 saat boyunca delil ve tanıkların üzerine körlemesine giden Garrison ve ekibinin profesyonel heyecanına tanık oluyoruz. Sonrasındaysa ipler birer birer açılıyor ve o müthiş mahkeme sahnesinde kendimizi buluyoruz. Tamamen gerçeklere dayanan bir film olmasa finaldeki hezimeti bile yaşamayabilirdik.

Özellikle balistik ve suikast mekanını ele alan çözümleyici sahnelerde kullanılan siyah-beyaz , renkli dönüşümleri ve mükemmel görüntü yönetimi filmin, değme belgesellere taş çıkartacak yapısının odak noktası. 200'den fazla sahnenin biraraya getirilip hem film yapısına hem de kronolojiye uygun bir düzlemde yerleştirilmesi ise bütün zamanlar düşünüldüğünde görülmemiş bir kurgu olayı kesinlikle. Hatta o yıl The Silence Of The Lambs/Kuzuların Sessizliği ile çakışmasa film, Oscar'ın da en büyük adayı.

JFK'nın öldürülmesinden sonra Amerikan halkındaki bölünme, ardından gelen Martin Luther King ve Robert Kennedy suikastleriyle kapatılmaya çalışılan demokrat sesler bütünü ve her şeyin amacı olan Vietnam, savcı Garrison'ın da söylediği, "savaş tüm medeniyetlerin ana geçim kaynağıdır" sözünü doğruluyor. İşin kötü yanı ise bunu, kendisini dünyanın sancağı olarak gören bir ülke yaşıyor.

Kevin Costner'ın kişisel zirvesi olan 1990-1993 yılları arasının hacimli örneklerinden biri olan filmin oyuncuları ise birbirinden değerli isimler. Çok kötü bir makyaj sonrası biraz komik görünen Joe Pesci oyunuyla bu aksamayı gideriyor. Donald Sutherland gibi bir isim bile filmin son üçte birinde, kısa bir rolde gözüküyor. Gary Oldman, Oswald rolünde mükemmel. Jack Lemmon ve Walter Matthau ikilisi kısacık rollerinde hayli inandırıcı ve Tommy Lee Jones ile Kevin Bacon, iki eşcinsel adamı müthiş bir başarıyla canlandırıyor. JFK, uzun süresine rağmen oyuncuları, kurgusu, yönetimi ve görselliğiyle tek kalemde izlenebilecek bir yapıt.

İlginç Bilgi: Jim Garrison'ın başaramadığını film başarıyor ve gösterime çıktıktan sonra, Senato JFK suikastini yeniden ele almaya başlıyor. Gizli belgeler 2017 yılında halka açıklanacak.

11 Mart 2010 Perşembe

ALIEN: RESURRECTION (1997)

Yönetmen: Jean-Pierre Jeunet
Oyuncular: Sigourney Weaver, Winona Ryder, Ron Perlman
Puan: 5/10

İlk kez 1979 yılında o dönemin isimsiz yönetmeni Ridley Scott tarafından çekilmiş Alien/Yaratık filmi, daha sonra James Cameron ve David Fincher'ın yönettiği devam filmleriyle karşımıza çıkmıştı. 1997'de ise serinin 4. filmi için daha sonra Amelie gibi bu filmle taban tabana zıt bir film çekip zirvesini yaratacak olan yönetmen Jean-Pierre Jeunet yönetmenlik koltuğuna geçerek Alien: Resurrection/Yaratık: Diriliş'i çekti.

Film, Sigourney Weaver'in Ripley karakterinin ölümünden 200 küsür yıl sonra bilimadamları tarafından yeniden yaratılmasıyla başlıyor. Fakat Ripley önceki filmlerin aksine yaratık savaşçısı olarak değil bizzat yaratığın annesi olarak filmdeki yerini alıyor. Bu anlamda klişeye yüklenerek bilimadamları yine yaratığın evcilleştirilebilme ve savaşlarda kullanılma şansını arasa da gelenek bozulmuyor ve yaratıklar yine bir ölüm makinası olarak doğuyor. Kargo görevlilerinin ana gemide kısılıp yaratıkla savaşmaları da filmin diğer bir klişesini doğuruyor. Ayrıca yine bir adet insan görünümünde hatta insani hisler taşıyan robotumuz da mevcut.

Alien: Resurrection, öncüllerinin üzerine fazladan hiçbir şey koyamayarak basit bir aksiyon filmine dönüşmekten kurtulamıyor ve serinin gereksiz bir tekrarı olarak kayda geçiyor.

İlginç Bilgi: Filmde, Ripley'in arkasını dönerek attığı basketten sonra etrafındakilerin şaşkınlık ifadesi rol değil. Çünkü Sigourney Weaver bu sahnede hiçbir efekt kullanmadan tek atışta bu zor basketi atıyor ve ekip şaşkınlığını gizleyemiyor. Bu arada uzay gemisinde basket potasının ne işi olduğu sorusu da şimdi yazarken aklıma geldi. Hakikaten ne işi varmış ki?

9 Mart 2010 Salı

THE HUNT FOR RED OCTOBER (1990)


Yönetmen: John McTiernan
Oyuncular: Sean Connery, Alec Baldwin
Oscar: 1 ödül (Ses Efekti Kurgusu-Cecelia Hall) 2 adaylık (Kurgu-Dennis Virkler, Ses-Richard Overton)
Puan: 5/10

The Hunt For Red October/Kızıl Ekim, John McTiernan'ın Predator/Av ve Die Hard/Zor Ölüm'le kazandığı muazzam başarıdan sonra reji koltuğuna oturduğu 3. profesyonel filmi oldu. (İlk filmi Nomads) Yönetmen bu kez Amazon ormanlarında ya da bir gökdelende geçen hikaye anlatma tercihini daha kısıtlı bir alanda, denizaltında uyguladı. Bu da haliyle filmin öncekilere göre daha yavaş bir tempoya sahip olmasına sebep oldu. Casus romanlarının klasikleşmiş ismi Tom Clancy'nin aynı adlı romanından uyarlanan filmde Sean Connery, Soğuk Savaş'ın son yıllarında ABD'ye iltica etmek isteyen bir Rus denizaltı kaptanını, Alec Baldwin ise kaptanı çok iyi tanıyan bir CIA analistini canlandırıyor.

Büyük çoğunluğu, tahmin edileceği gibi bir ABD propagandasına dönüşen filmde ne Das Boot'un sanatsal çözümlemesi ne de K-19: The Widowmaker/Tehlikeli Saatler'in klostrofobik atmosfer gerilime rastlanamıyor. Yönetmen John McTiernan'ın markası haline gelmiş mükemmel ve inandırıcı aksiyon sahneleri bu kez bilgisayar efekti olduğu çok belli olan yapaylıklara dönüşmüş.

İlginç Bilgi: Alec Baldwin, bu filme Beetle Juice/Beterböcek filmindeki iyi performansı sebebiyle seçilmiş.

8 Mart 2010 Pazartesi

OSCAR 2009

Up In The Air'in vizyona girmesi ve eleştirmenlerin yılın Oscar alması muhtemel ilk filmini belirlemesinin üzerinden geçen 4 ay içerisinde sıkça yorumladığımız 2009 Oscar Ödülleri; bir diğer adıyla 82. Akademi Ödül Töreni sona erdi. Tören bir dolu ilke sahne olurken halk tercihlerinin aksine verilmiş ödülleriyle ve kötü sunumuyla akıllara kazındı.

Hasılat şampiyonu Avatar'ın anketlerde yüzde 40'larla yüzde 60'lar arasında değişen oyları boşa gitti ve ödül The Hurt Locker'ın oldu. The Hurt Locker, ilgili film eleştirisinde de belirttiğimiz gibi şüphesiz iyi bir film. Ama ancak o kadar işte; iyi film. Kesinlikle Oscar'lık olmayan bir filmdi. Eğer bu film büyük ödülü kazanbiliyorsa Brian De Palma'nın Redacted/Örtülü Gerçek'ini neden kimse göremedi diye ister istemez soruyoruz. Bu yılın 10 adayının tamamı aslında Oscar'ı hak etmeyen filmlerdi ama bir nevi kötünün iyisi seçilecekti ve Oscarlı film ibaresinin kıymetini uzun yıllar seyredilebilecek filmlerden birisi alması gerekiyordu. Gecede bu tanıma uyan iki film vardı. Bunlardan ilki, benim de gönlümden geçen film olan Inglourious Basterds, zaten vizyona girdiği gün belli olmuş Christoph Waltz'un yardımcı aktör ödülü haricinde sıfır çekti. Teknik ödülleri çok önceden garantilediği düşünülen Avatar'sa sanat yönetimi, görüntü yönetimi ve özel efekt ödülleriyle yetindi. Hele de Oscar ödüllerinin verildiği günden bu yana ses miksajı ve ses kurgusu ödüllerini en çok hak eden film olmasına rağmen iki ödülün de The Hurt Locker'a verilmesi, Akademi üyelerinin teknik ödüller konusundaki perspektifinin ne kadar olumsuz olduğunu kanıtladı.

The Hurt Locker, bir kısmını hakettiği 6 ödül kazandı ve nihai ödülle de geceyi galip bitirdi fakat DVD baskıları çıktıktan 6 ay sonra unutulacak bir film için ömür boyu Oscar makalelerinde adının yer alması gibi bedavadan bir paye kazanmış oldu. Bir tarafta Irak'a niye gittikleri hiç sorgulanmayan askerlere yakılan ağıt, öte yanda savaş karşıtı çevreci bir Avatar ve savaş eğlenceliği, Inglourious Basterds. Belki de son 10 yılın en politik ödüllerinden birine şahit olduk böylece. Ronald Reagan'lı ya da Richard Nixon'lı bir Amerika'da bu gayet doğal bir durumken Barack Obama'lı ABD için şaşkınlık verecek bir durumdu.

Oyunculuk ödüllerinde son 3-4 yıldır çıkan bazı sürpriz ödüller bu yıl kendini göstermedi. Ödülü alacağı belli olan 4 adayın tamamı geceden galip ayrıldı. Dünya sineması Mo'Nique ve Christoph Waltz gibi iki mühim ismi bir daha unutulmamak üzere kazanmış oldu. Jeff Bridges, yıllardır alamadığı ödülle onurlandırıldı ve Sandra Bullock, ilk kez klişe bir rol oynamayarak ilk ödülüne ulaştı.

Senaryo ödüllerinde ise Precious...'un şaşkınlık verici ödülü gecenin ilk önemli sürprizi oldu. Orijinal senaryo ise Inglourious Basterds gibi bir harika yerine yine The Hurt Locker'a gitti. Yılın yabancı filmi de bir başka sürprizi yaşattı. Das Weisse Band...'la Michael Haneke'nin boşuna yapmış olduğu bir ABD seyahati ve Un Prophete'nin sürpriz adaylıkları yerini bulamadı ve ödül Arjantin'e gitti.

Geceden bazı notlar şöyle:

10 aday filmden, Up In The Air, District 9, A Serious Man ve An Education sıfır çektiler. Inglourious Basterds ve The Blind Side oyuncuları sayesinde birer ödülle yetinirken; Up ve Precious... 2 ödül kazandılar. Dağılımın yoğunluğu böylece The Hurt Locker'a kaymış oldu.

Precious...'un senaristi Geoffrey Fletcher ilk senaryosuyla ödül kazandı ve şaşkınlığını konuşmasında da gösterdi.

Mo'Nique, Christoph Waltz ve Sandra Bullock ilk kez aday oldukları Oscar ödülünü kucaklarken, Kathryn Bigelow, dünyanın yönetmen Oscar'ını kazanan ilk kadın yönetmeni oldu.

Up, zaten çoktan kazandığı animasyon ödülünün yanına yalnızca müzik ödülünü ekleyebildi ve Hans Zimmer'in ikinci ödülü bir başka bahara kaldı.

Meryl Streep, yine yalnızca adaylıkta kaldı. Sandra Bullock aynı yıl hem Razzie hem Oscar alan ilk yıldız oldu ve sanatçı her iki ödülü de almaya gitti.

Kim kazanır tahminlerimizden 17 kategoride 10 doğru bilip Avatar-Inglourious Basterds-The Hurt Locker üçlü kombinasyonu ile ilgili dağılımda sıfır hatayla tahmin yürüttüğümüz gecenin ödüller dışındaki olumsuz konuların başında Alec Baldwin geliyor. Gecede Steve Martin'in kalitesine bir türlü yetişemeyerek tahminleri boşa çıkarmadı. Öte yandan nostaljik ve hoş bir dekorun efektif kullanılamamasına da şahit olduk. Ayrıca Paranormal Activity parodisi muhteşemdi.

Gecenin en iyi eşleşmesi Tim Robbins ve Morgan Freeman eşleşmesiydi ki Oscar 2009'dan aklımda kalacak en önemli konulardan biri de budur. The Shawshank Redemption/Esaretin Bedeli'nin iki yıldızının biraraya gelmesi filmin sevenleri için çok hoş bir jest oldu. Öte yandan konuşmalar yine sıradandı. Mo'Nique en anlamlı konuşmayı yaparken, Kathryn Bigelow'un hem Kırmızı Halı'da hem ödül konuşmasında takındığı militarist tutum günün en kötü konuşmasını yapmasına sebep oldu. Sandra Bullock'un filmindeki karakterine paralel bir konuşma yapması da ayrı bir güzellikti. Gecenin en güzeli Michelle Pfeiffer, en yakışıklısı George Clooney idi. Kostümler ise birbirinden kötüydü. En kötüsü de Vera Farmiga'nınki idi.

Öte yandan Tuğrul Eryılmaz gibi sinema cahili bir adam yüzünden ve geçen seneki bazı videoları bu sene de kullanmaları yüzünden NTV yayını tam bir fiyasko oldu. Yekta Kopan'ın samimi çabalarına rağmen Eryılmaz, tüm gece boyuncua durmadan Mehmet Açar gibi bir üstadın sözünü keserek nefretimizi kazanmakta pek mahir bir görüntü sergiledi. Sevgili Volkan Avcı'yla gece boyunca MSN üzerinden yaptığımız interaktif izlenimlerin kaltesi NTV yayınının çok çok üzerindeydi :) Öte yandan ödül yayını esnasında bizzat hissettiğim ve birkaç dakikayı dışarıda geçirmemize sebep olan 51 ölümlü Elazığ depremi de gecenin bir başka moral bozucu olayı oldu.

Oscar 2009 hayalkırıklıklarıyla sona erdi. Şimdiden Shutter Island/Zindan Adası'nı izleyip Oscar 2010'a olan hazırlıklarımızı başlatalım. Ayrıca gelecek yıl, Razzie (Ahududu) Ödülüne aday tüm filmleri de izleyeceğimizi belirtelim. Bıkmadan, usanmadan ekleyelim: And The Oscar Goes To Christoph Waltz

6 Mart 2010 Cumartesi

OSCAR 2009'A DOĞRU- FİNAL

1927-28 yıllarının en iyi filmlerini seçmek amacıyla Hollywood'da oluşturulan ufacık bir birliğin, bugün dünya sinema tercihlerini yönlendirmede en büyük pay sahiplerinden biri olacağı o bunalım yıllarında akla gelir miydi acaba? İlk ödülü kazanan film olan Wings/Kanatlar'daki resmi propaganda halinin birlik üyelerince pek bir beğenilmesinden bu yana verilen neredeyse hemen her ödül eleştirildi. Her yıl mutlaka bir kategoride halkın tercihiyle Akademi tercihi örtüşmedi ama dünyanın en prestijli sinema ödülü Oscar hala dağıtılmaya devam ediyor ve yarın gece bir adet film yüz binlerce film çekilmiş olan sinema tarihinde Oscar almış 82 filmden biri olma sıfatını kazanacak. Akademi'nin bile 1 dolara satın aldığı minik heykelciğin maddi getirisi ise elbette yine milyon dolarlarla ölçülecek.

Milyon dolarla ölçülecek gelirlerden bahsetmişken dünyanın en pahalı filmleri listesinde baş sıralarda yer alan ama en büyük hasılat yapmada da rekor sahibi olan Avatar, yarın ödülü hangi film kazanırsa kazansın şimdiden Oscar'ın popülarite lideri. Sinemanın evrildiği bir alternatif hüvviyetin devrimsel bir temsilcisi olan yapıt, üstüste kırdığı rekorlarla ve yarattığı sükseyle, son 10 yılda hatta The Matrix'ten beri bu curcunayı yakalayabilmiş 3 filmden biri. (Diğerleri The Lord Of The Rings Trilogy ve The Dark Knight) Öte yandan Avatar'ı yaratan James Cameron'a en yakın rakip olarak karşısına çıkan filmse kaderin bir cilvesi olarak boşanmış olduğu eşi Kathryn Bigelow'un savaş psikolojisi The Hurt Locker. Bugüne kadar hiçbir yerde okumadım ve kendim dahi yazmadım ama sırf bu iki filmin karşı karşıya gelmesi ve son 1 aydır Cameron ve Bigelow'un özel hayatında yaşadıkları bile ayrı bir film konusu olarak kullanılabilir. Zaten artık ciddi bir Oscar filmi de lazım öyle değil mi?

26 Haziran 2009'da alınan bir kararla bu yıl Oscar adaylarının sayısının 10'a çıkarıldığını daha önce söylemiştik. Peki faydası neydi? 10 filmi de izlemiş biri olarak söyleyebilirim ki, hiç! 5 adaylı sistemde en azında her adayın kendine göre bir prestiji oluyordu. Oysa şimdi A Serious Man, An Education gibi filmlerin Oscar adayı payesi kazanması kulağa sadece komik geliyor maalesef. Tabii geçmişte haklı adaylıklar hatta haklı da bir ödül kazanmış olan Coen Kardeşler de bu Oscar adaylığına eminim sevinememişlerdir. An Education gibi filmleri de özel kanalların gece seanslarında sıkça görüyoruz zaten. Akademi, ayrıca aldığı bu kararla, Precious... gibi filmleri yapanlara bir nevi destek olmak amacıyla 10 aday kuralını gayet iyi değerlendirmişe benziyor. Öte yandan bu yılın "herkes sevdi ben sevmedim filmi" de Up In The Air oldu. Sıradanın da sıradanı bir senaryo ve aynı sıradanlıktaki oyunculuklarla filmin yarattığı rüzgar, beni epey şaşırtıyor.

Öte yandan evvelce, animasyonu bir tür olarak görmediği için ayrıyeten bir animasyon ödülü vermeye başlayan Akademi, bu yıl aynı kategorinin varlığına rağmen Up'ı en iyi film adaylarının arasına almak gibi anlamlandırılamayan bir iş yaptı. Öyle ki Up'ı beğenenlerden önemli bir bölümü de bu karara şaşırdı. Akademi'nin bu kararı sonrasında daha ödüller dağıtılmadan en iyi animasyon dalında Up'ı ödüllendirmiş oldu. Tamı tamına 5172 kişinin biraraya gelerek vereceği ödüller için bu son derece amatörce işti. Buna müteakip animasyon kategorisi kaldırılsa dahi Up'ın yine de en iyi film adaylığı kazanbilecek bir film olmadığını da buraya ekleyim.

Akademi'nin bu yılki bir başka ilginç tercihi de District 9'a hem senaryo hem de film dallarında adaylık tanımasıydı. Konunun ilginçliği filmin bu adaylıkları haketmemesinden dolayı değildi kesinlikle. Kanımca District 9, yılın 10 filminden biridir. Fakat, Akademi, genelde bu tip filmleri hep dışarıda bırakır ya da efekt ödülleri veya adaylıklarıyla geçiştirir. Akademi'nin District 9 gibi hem eski moda bir uzaylı hikayesine sahip hem de Hollywood'a karşın sinemanın almış olduğu üçüncü boyutun varlığını hisseden yapısına tav olması, bana Akademi'nin de epeyce değişikliğe yelken açtığını gösteriyor.

30 yıldır Akademi, birçok kötü filme en iyi film adaylığı vermiştir ama bu filmlerin en azından 3-4 adaylığı daha vardır. Oysa bu yıl The Blind Side, aktristi Sandra Bullock haricinde hiçbir kategoride aday olamazken kendini bir anda en iyi film adayları arasında buluverdi. Böyle olunca da ister istemez tahmincilerin bir filmi daha listeden çıkartması sağlandı. Quentin Tarantino'nun Inglourious Basterds'ı bu yılın Oscar filmi diyebileceğimiz iki adayından biri olarak arz-ı endam ediyor. Avatar ve ...Basterds, bundan 20-30 yıl sonra geriye dönüp de baktığımızda 2009'un iki Oscar filmi olarak görüleceğinden hiç kuşku yok. Diğerleri ise, bugün 1972'den The Godfather ve Cabaret haricindeki adayları nasıl unutmuşsak öylesi unutulacak filmler. Belki biraz District 9, ayrı bir popülarite kazandığı için bu değerlendirmenin dışında duruyor.

Aslında bu yılki adayların sayılarının çokluğuna rağmen çapsızlığı, bize 2009'un ne denli kısır bir yıl olduğunu gösteriyor. Up'ı daha önce izlemiş olduğumdan kalan 9 aday filmi ardı ardına izlerken canımın ne kadar sıkıldığını ve kendimi Billy Wilder, Frank Capra gibi ölümsüz yönetmenlerin filmlerine nasıl attığımı bir ben bir de Allah bilir sanırım. Hem yukarıda andığım 10 filmin büyük çoğunluğu, hem de oyunculuk kategorileri için izlediğim bazı filmler Oscar'a aday olmasa kesinlikle vakit ayırmayacağım filmlerdi.

Şimdi ana değerlendirmelere geçmeden evvel bu 10 filme verdiğim puanlara bir göz atalım:

Avatar: 8/10
The Blind Side: 7/10
District 9: 7/10
An Education: 4/10
The Hurt Locker: 8/10
Inglourious Basterds: 8/10
Precious...: 6/10
A Serious Man: 1/10
Up: 4/10
Up In The Air: 2/10

Puan Ortalaması: 5.5/10 (Yazının gerisini yazmaya iştah bırakmayan bir rakam)


Gelelim tahminlere:


1-En İyi Film:
Bu konuda yukarıda tüm filmler hakkındaki duygularımı belirttim. Ama hangi filmin kazanacağına bakarsak veriler birbirinden farklı şeyler söylüyor. Oscar'a giden yolda bir çok kurum, The Hurt Locker'a en iyilik payesini verirken, Avatar da hasılat rekorunun rekorunun rekorunu kırmakla meşguldü. Öte yandan IMDB gibi bir sinema sitesinde halk jürisi The Hurt Locker'ı 3. sıraya yollayıp Avatar'a tacı takarken, The Hurt Locker, sinema yazarlarının favorisi oluveriyordu. Böyle bir Denizli ağzıyla gaydırıgubbak bir durum ortada. Ama eğer bizim tanıdığımız Akademi değişmemişse ve şu son derece adaletsiz ve sinema etiğiyle hiç alakası olmayan "hadi bu sene kadınları sevindirelim" harekatı (malum, hemen ertesinde Dünya Kadınlar Günü var) yeterli Akademi üyesinin kandırmamışsa bu yıl ödül kesinlikle Avatar'ındır. Inglourious Basterds da dahil diğer 8 adayın tamamının biraraya gelmesi bile bu iki filmi geçmeye olanak vermiyor.

Kim Kazanır: Avatar
Kim Kazanmalı: Inglourious Basterds

2-En İyi Yönetmen:
Tamamen ilk kategoriye bağlı bir durum. Aslında ödüller bir anket sonucu belirlense de sonuçta aynı anketörler en iyi film kategorisini de oylayan kişiler. Bu bol kombinasyonlu durum şöyle bir arz sergiliyor:  Avatar, en iyi film ödülünü şiş kontenjanında kazanırsa, (önemli not: törende yönetmen ödülü daha önce verilecek) yönetmenlik ödülü de kebap kontenjanında Kathryn Bigelow'a gidecek. Eskaza en iyi film ödülü The Hurt Locker'ın olursa James Cameron, Atlantik'in kralı olarak kalmaya devam edip Pandora'ya sadece prenslik göndermek zorunda kalabilir.  Öte yandan iki ödülün birden Avatar'a gitmesi olasılığı biraz düşük ama şüphesiz en adaletlisi olacak. Avatar hakkında hep es geçilen bir durum var. Filmin en çok sorgulanan ve yara alan kısmı senaryosuydu, yönetimi değildi. Şüphesiz ki Cameron, iyi bir senaryoyla çok daha kaliteli bir iş çıkarırdı ama bu haliyle bile tartışmasız yılın en iyi rejisini yapmış durumda. Diğerlerini pek saymıyorum ama Quentin Tarantino'nun da aradan sıyrılıp plase olma ihtimali de yok değil.

Kim Kazanır: Kathryn Bigelow-The Hurt Locker
Kim Kazanmalı: James Cameron-Avatar



3-En İyi Akrist:
Çoğunluğun aksine Meryl Streep'in Julie & Julia performansını hiç beğenmedim. Tam bir biyografisini sunduğu ismin taklit kompozisyonuydu ve ödülü alırsa diğer 4 adaya da büyük haksızlık yapılmış olacak. 27 değil 57 yıldır beklenen bir ödül dahi olsa bu performansıyla almamalı efsane oyuncu.  Onun yerine tüm soruşturmalardan ve ödül törenlerinden galip çıkan ve benim de The Blind Side performansını beğendiğim Sandra Bullock, bu ödülü kazanmalı ve de kazanır. Tabii burada, Bullock'un öyle aşmış bir performans kaydettiğini de söylemiyoruz. Aktristin rakibeleri zayıf kalmış, o kadar. Carey Mulligan'ın da önümüzdeki 5 yıl içinde Akademi'ye adaylık ya da ödülle en az bir kere uğrayacağına eminim. Lakin oyunculuk kategorilerinde son yıllarda mutlaka 1/4 sürpriz yapılıyor. (bkz: Marion Cotillard, bkz: Sean Penn (Milk) ) Bu yıl yardımcı oyuncularda sürpriz olması olasılığı olmadığına göre Jeff Bridges faktörünü de göz önüne alırsak bu kategori hepimizi yanıltacak gibi duruyor. Hayırlısı!

Kim Kazanır: Sandra Bullock-The Blind Side
Kim Kazanmalı: Sandra Bullock

4-En İyi Aktör:
Akademi'nin 60'lı yıllardaki favori tercihi müzikal filmlerdi. 2000'lerde ise müzikli filmleri seviyorlar. Önemli adyalardan performansına şahit olamadığım tek isim olan Jeff Bridges da bu avantajı değerlendirecek gibi. Şahsen hem kendisini hem de birlikte çalıştığı yönetmeni (Clint Eastwood) çok sevdiğim Morgan Freeman bu sene hem favorim değil hem de ödülü alabileceğini pek zannetmiyorum ama yine de bir önceki kategoride belirttiğimiz 1/4 şans faktörünü de es geçmeyelim. Eşcinsellik kategorisi geçen yıl Sean Penn'le bir on yıl daha ötelendiği için Colin Firth de şu anda sadece plase konumunda. Tüm bunlardan sonra geçmiş performanslarını ve Oscarsızlığını göz önüne aldığımda benim de gönlümden geçenin Bridges olduğunu söylemeliyim.

Kim Kazanır: Jeff Bridges-Crazy Heart
Kim Kazanmalı: Jeff Bridges




5-En İyi Yardımcı Aktör:
Yazının en tepesine bakın.

6-En İyi Yardımcı Aktrist:
Maggie Gylenhaal ve Penelope Cruz'u görmedim, Vera Farmiga'yı ve hele hele Anna Kendrick'i hiç beğenmedim ama rakip isimler bunlar değil de başkaları, daha iyileri olsaydı bile Mo'Nique kimseye kaptırmazdı herhalde ödülü. Precious...'un başına geçtiğimde Gabourey Sidibe'in filmi olacağını zannederken Mo'Nique herkesi olduğu gibi beni de çarptı. Yine tartışılmayacak, sürprizsiz bir kategori.

Kim Kazanır: Mo'Nique-Precious...
Kim Kazanmalı: Mo'Nique

Burada tahminlere bir minik ara verip, sevgili dostlarım Kadri Karahan, Volkan Avcı ve Özgür Şahin'in ayrıca benim yukarıdaki kategorilerdeki seçimlerimizin istatistiğine göz atalım:

En İyi Film:
Kazanır: Avatar (4 oy)
Kazanmalı: Inglourious Basterds (3), Avatar (1)


En İyi Yönetmen:
Kazanır: Kathryn Bigelow (3), James Cameron (1)
Kazanmalı: Quentin Tarantino (2), James Cameron (1), Kathryn Bigelow (1)


En İyi Aktör:
Kazanır: Jeff Bridges (4)
Kazanmalı: Jeff Bridges (2), George Clooney (1), Colin Firth (1)


En İyi Aktrist:
Kazanır: Sandra Bullock (3), Meryl Streep (1)
Kazanmalı: Sandra Bullock (1), Meryl Streep (1), Carey Mulligan (1), Helen Mirren (1) (Kadın adayları bambaşka olan 4 erkek, hımm!)


En İyi Yrd. Aktör ve Yrd. Aktrist:
Kazanır-Kazanmalı: Christoph Waltz (4'er)
Kazanır Kazanmalı: Mo'Nique (4'er)

7- En İyi Orijinal Senaryo:
Bu kategorideki 5 filmden 4'ü aynı zamanda en iyi film kategorisinin de adayı. Bunlardan Up, süksesini çizimleri ve kurgusuyla yapmıştı. A Serious Man'in senaryosu ise herkesi kapsayabilecek çapta bir senaryodan ziyade bir kişisel hikayeydi. Ama The Hurt Locker ve Inglourious Basterds, sağlam senaryoya sahip iki film kesinlikle. Bunlardan The Hurt Locker, en iyi film ödülü alması durumunda senaryo ödülünü Tarantino'ya kaptırabilir ama ödül Avatar'a giderse senaryo ödülü bu kez de The Hurt Locker'ın olabilir. Ortada böylesi ilginç bir durum varken insan ister istemez ilk kategorideki tahmininin gerçekleşmediğinde bir domino etkisi yapabileceğini düşünüyor.

Kim Kazanır: The Hurt Locker
Kim Kazanmalı: Inglourious Basterds

8-En İyi Uyarlama Senaryo:
Tıpkı orijinal senaryo kategorisi gibi yine 4 tane en iyi film adayı var burada da. In The Loop ise bu kategorinin zayıf filmi. An Education, kendi kendini tuzağa düşüren senaryosu yüzünden ödülü kazanamaz. Hatta adaylığı nasıl kazanmış o bile ilginç. Precious ise anlatacaklarına sinemasal bir vizyon katamamış, vasat üstü bir uyarlama film olarak kalacak. Ödüllerden elinde heykelcikle dönen, bu kategoride genelde Up In The Air oluyor fakat District 9'un da IMDB anketinde birinci olduğunu hatırlatalım.  Diğer ödüllerde şansı iyice azalan (oysa aralık ayının sonlarında Avatar'la birlikte en büyük adaydı) Up In The Air'in bu dalda bir ödül kazanabileceği ufukta görünenlerden.

Kim Kazanır: Up In The Air
Kim Kazanmalı: District 9

9-En İyi Kurgu:
Üç as adayın birarada yarıştığı ilginç bir kategori ve genelde en iyi film ödülünü kazanan filmlere gidiyor. Aslında bu kategorideki adaylara bakıp, en iyi film adaylığını bedavadan kazanan diğer 5 filmin hangileri olduğunu görebiliyoruz. Tahminlere gelince... Durmadan tekrarlamaya gerek yok, kombinasyonlardan hangisinin şansı çoksa kurguyu da o kazanacak.

Kim Kazanır: Avatar
Kim Kazanmalı: Inglourious Basterds

10-Sanat, dekor ve artistik çalışma kategorileri: (sadece kim kazanmalı değerlendirmeleriyle)
Sanat Yönetimi: Avatar
Kostüm: Nine
Makyaj: The Young Victoria

11-Teknik Ödüller: (ilk yazılan film kim kazanır; diğeri de kim kazanmalı)
Görüntü Yönetmeni:The Hurt Locker-Inglourious Basterds
Ses Miksajı: Avatar-Avatar
Ses Kurgusu: Avatar-Avatar
Özel Efekt: Avatar-Avatar

12-Müzik Ödülleri: (sadece kim kazanmalı değerlendirmeleriyle)
Müzik: Hans Zimmer-Sherlock Holmes
Şarkı: The Weary Kind-Crazy Heart

13-Animasyon Filmler: (Kim kazanmalı-Kim kazanır sırasıyla)
Animasyon: Up-Up
Kısa Animasyon: French Roast-Logorama

14-Yabancı Film:
Kim Kazanır: Das Weisse Band...-Almanya

Belgesel, kısa belgesel ve kısa film adayları hiç ilgilenmediğim 3 kategori oldular bu sene. Sırada, sevgili Özgür Şahin'in tavsiye ettiği ve bu yılın Oscarlarda kadınların yılı olduğunu farkettiren bir video var:



Ve çarpıcı bir gerçek: The Hurt Locker taraftarlarına duyurulur:



IMDB'deki geri sayıma göre tam 1 gün 3 saat sonra tören başlıyor. Kırmızı Halı görüntülerinden pek hoşlanmayan benim gibiler için tavsiye: Pazartesi sabahı işe gidecekseniz, bu gece biraz geç yatın ama sabah erken kalkın. Akşam saat 22-03 arası uyuyup töreni izlemeye öyle kalkın. Şahsen ben öyle yapacağım sanırım. Tören sonuna kadar blogda başka bir yazı yer almayacak. Adayların açıklandığı 3 Şubat'tan beri burası dahil her platformda görüş alışverişi yaptığımız Kadri, Özgür, Volkan ve Ozan'a bir kez daha teşekkür ederim. And The Oscar Goes To...