28 Şubat 2010 Pazar

THE LAST EMPEROR (1987) - OSCAR ÖDÜLLÜ FİLMLER

Yönetmen: Bernardo Bertolucci
Oyuncular: John Lone, Peter O'Toole
Oscar: 9 ödül (Film, Yönetmen, Uyr. Senaryo-Bernardo Bertolucci, Kurgu-Gabriella Cristiani, Sanat Yönetimi-Bruno Cesari, Grt. Yönetimi-Vittorio Storaro, Kostüm-James Acheson, Müzik-Ryuichi Sakamoto, Ses-Bill Rowe)
Puan: 9/10

Epik filmler konusunda Novecento/1900'le ilk deneyimini oluşturan Bernardo Bertolucci'nin bir başka sıradışı filmi, daha sonra The Sheltering Sky/Çölde Çay ve Little Buddha/Küçük Buda filmleriyle tamamlanacak olan oryantal üçlemesinin ilk ayağı; Çin'in son imparatorunun yaşamını ele alan The Last Emperor/Son İmparator oldu. 1980'ler boyunca örneğine çok az rastlanan ve eski usül çekim yöntemleriyle göz kamaştıranve 3.5 saat boyunca bir an bile sıkıcılığa bulanmayan bu yapıt, o yıl yalnızca Oscar ödüllerinde değil katıldığı tüm festival ve yarışmalarda en iyi film payesiyle onurlandırıldı.

Çin'in bir batı yapım ekibine ilk defa Yasak Şehir'i açtığı film için ülkenin resmi ordu askerleri de dahil olmak üzere 19.000 kişi oyuncu listesinde yer aldı. Bertolucci'nin tüm yönetmenlik yeteneğinin yanı sıra yapım çalışmalarında da yer alması filmi özel bir yaratıcı noktaya taşıyan en önemli unsurdu.

Çin'in 1905 yılında tahta henüz 3 yaşındayken geçen Pu Yi'nin çocukluğundan başlayıp ölümüne kadar olan çarpıcı yaşam öyküsü, filmin ana temasıydı. Özellikle de filmin üçte ikisine tekabül eden kısımda Pu Yi'nin çocukluk ve ergenlik dönemi, dekorasyon ve sanat yönetimi ile eşsiz bir görkem sağladı. Pu Yi'nin diğer insanların aksine, bir imparator olarak bile dört duvar arasına sıkışıp kalması, Yasak Şehir'den dışarı çıkmasına izin verilmeyişi ile bir imparator için bile özgürlüğün ne denli önemli bir hak olduğunu iddia eden film, imparatorun darbe sonucu, haklarını kaybetmesinden sonra kurtuluşu ve özgürlüğü Japonlarla yapılacak ittifakta aramasını da aynı güzellikte anlatıyor. John Lone'nin; imparatorun yetişkinlik dönemini başarıyla canlandırması, Peter O'Toole'un yıllar sonra, tıpkı 60'lardaki gibi yine epik bir hikayede yer bulabilmesi ve müzisyen Ryuichi Sakamoto'nun (filmde Amakasu rolünde de oynuyor) muhteşem uzakdoğu ezgilerini senfonik düzende uyarlaması filmin kalitesini yükselten etkenlerdi.

Pu Yi

İlginç Bilgi: Görüntü yönetmeni Vittorio Storaro, bu filmin çekileceği bölgede 1 yıl boyunca 30.000 kareden fazla çekim yaparak ön çalışma mevhumunda adeta devrim yarattı.

27 Şubat 2010 Cumartesi

THE EIGER SANCTION (1975)

Yönetmen: Clint Eastwood
Oyuncular: Clint Eastwood, Vonetta McGee
Puan: 7/10

Oyunculuk deneyimini yeteri kadar yaşadıktan sonra, özellikle Don Siegel'in azami çabalarıyla film de çekmeye başlayan Clint Eastwood'un, Trevanian'dan uyarladığı The Eiger Sanction/Zirvede Ölüm, her şeyden önce bir dağcılık filmi. Ünlü yazarın, henüz ünlendiği dönemde yazdığı casusluk romanının İsviçre Alplerine değin uzayan gerilimli hikayesi, olabilecek tüm çekim zorluklarına rağmen Eastwood'un dikkatini çekince film de hemen yönetmenin listesine alınıvermiş.

John Williams'ın, Schindler's List/Schindler'in Listesi hariç en güzel film müziğiyle açılıyor yapım. Oldukça karanlık tonlardaki açılış sahnesinde Zürih'te bir cinayet işleniyor ve ardından sanat tarihi hocası Eastwood'u sınıfta görüyoruz. Oysa gördüğümüz adamın gerisinde emekli olmuş bir suikastçi kimliği de yatıyor. Dr. Jonathan Hemlock baş karakterimizin adı ve patronlarının vaadleri karşılığında iki kişiyi öldürme görevini üstleniyor.

Filmde en çok dikkat çeken konu, Eastwood'un özellikle 70'lerde çizdiği genel profile çok uygun maskülen bir karakter çizmesi. Bu filmde kadınlar, erkekleri arkadan vuran ve cinsel cazibelerine kapılınmaması gereken varlıklar. Ayrıca homoseksüellik de iğrenerek bakılacak bir konu. 70'lerin ikinci yarısında iyice ayyuka çıkacak bu erkek-egemen sinemanın o dönemdeki en büyük temsilcisi Clint Eastwood'un 90'larda nasıl hem değişip hem geliştiğini ve alanında en iyilerden biri olduğunu gözlemleyebilmek de ayrı bir keyif veriyor.

Bunun dışında filmin en can alıcı noktası tırmanma sahneleri. Clint Eastwood'un yalnızca 3 günlük bir kurstan sonra filmde gördüğümüz her tepeye bizzat çıkması ve çok az duble edilmesi hayranlık uyandırıyor. Özellikle Eiger tırmanışı, bugün olsa bilgisayar efektleriyle kolayca kurgulanabilecek bir sahne iken, oyunculuktan gelme henüz çömez denilebilecek bir yönetmenin tüm marifetleriyle bir görüntü şovuna dönüşüyor.

Filmden aklımda kalan ilginç bir sahne de var. Teleskopla dağcıları izleyen kamp sorumlusunun yanına yaklaşan kadın gazetecinin, "bu adamlar, erkekliklerini kanıtlamak için mi yoksa aşağılık komplekslerinden dolayı mı bu tırmanışı yapıyorlar?" sorusuna kamp sorumlusunun verdiği yanıt dönemin Eastwood sinemasını özetler nitelikte: "Hanımefendi siz galiba kızışmışsınız, gidin de kendinizi rahatlatın."

İlginç Bilgi: Tırmanış çekimleri esnasında profesyonel dağcı David Knowles, dublörlük yaparken düşerek öldü bu filmde.

24 Şubat 2010 Çarşamba

LE SALAIRE DE LA PEUR (1953)

Yönetmen: Henri-Georges Clouzot
Oyuncular: Yves Montand, Charles Vanel
Puan: 8/10

Tarihe hem Berlin’den Altın Ayı hem de Cannes’dan Altın Palmiye ödülünü bir arada kazanmış ilk film olarak geçen, Henri-Georges Clouzot yapımı Le Salaire De La Peur/Dehşet Yolcuları, çekildiği tarih itibariyle günün çok çok ilerisinde ilginç bir gerilim filmi. Georges Arnaud’un aynı adlı romanından uyarlanan film, bir Amerikan petrol şirketi adına 4 şoförün nitrogliserin yüklü kamyonlarla oldukça bozuk bir yolu korku içinde aşmalarını anlatır.

Dehşet Yolcuları ve iki yıl sonra arkasından gelen bir başka klasik Les Diaboliques/Şeytan Ruhlu İnsanlar, sayesinde eleştirmenlerce “Fransız Hitchcock” diye anılan Clouzot’nun tür sinemasına katkı babında büyük bir iş yaptığına şahit olduğumuz film, yaklaşık 2,5 saatlik süresiyle ve özellikle ikinci bölümüyle ince ince düşünülerek kotarılmış bir yapıt. Bir Latin Amerika ülkesinde, muhtemelen Küba’da yaşayan ve tamamı aylak bir grup turistin tanıtıldığı bir ön bölüm karşılar ilk önce bizi. Ülkemiz müziğine de büyük emekleri geçmiş müzisyen Dario Moreno’nun da bir barmeni canlandırdığı bu kısımda, Fransız, İngiliz, Amerikan, İtalyan hatta Alman uyruklu karakterler üzerinde bir etüt oluşturulması, filmin de en çok eleştirilen kısmıdır. Zira tam 1 saat boyunca yönetmen ana meseleye geçmez ve sırasıyla bize karakterleri tanıtmaya soyunur. Bu bölüm bir süre sonra o denli sıkıcılaşır ki kalan bölümün gerilimini yaşatmaya seyircide iştah bırakmaz.

Nihayet, ABD menşeli bir petrol şirketi gruptan 4 kişiyi zorlu bir görev için yüksek maaş karşılığında işe almaya karar verir ve asıl film başlar. Birçok ülkede bu bölümden öncesi yaklaşık 15 dakikalık bir kısaltmaya gider. ABD’de ise şirketi vahşi kapitalizm örneği olarak gösteren bölümler kırpılarak yayınlanır.

SPOILER-----------------------------------------------
Seçilen dört şoför; Jo, Mario, Luigi ve Bimba, görevin zorluklarını bilerek işe girerler. Yapmaları gereken şey, en ufak bir sarsıntıda bile büyük patlamalara yol açacak nitrogliserini, pek güvenli olmayan kamyonlarla şirketin diğer birimine taşımaktır. Tehlike sadece kamyonların elverişsizliği de değildir üstelik. Kamyonların geçeceği yollar da son derece bozuktur. Hatta bir kısmı dağın etrafına kurulmuş patika gibi bir yol olacaktır. Ayrıca bölge, heyelan bölgesi olduğundan her an kamyonların üzerine kayaların düşmesi ihtimali de vardır.

Kahramanlarımızın binbir endişeye rağmen, işsizlikten, parasızlıktan ve yaşadıkları yerin tekdüzeliğinden kurtulabilmek için, hayatları pahasına katılmaya karar verdikleri yolculuk, yani filmin özü, gerçekten de tam bir gerilim şahanesidir. Bu açıdan John Huston’ın başyapıtlarından The Treasure Of The Sierra Madre/Altın Hazineleri filminde olduğu gibi farklı karakterlerin bir ekip haline gelmesiyle de, bu filme koşut bir çizgi yakalanır. Jo, kendini önemli biri gibi göstermeye çalışan ama özünde korkak bir adamdır. Luigi, biraz terelelli havasına rağmen insancıl ve girişkendir. Bimba, aralarında en zeki olanıdır ve Yves Montand’ın ilk önemli filminde canlandırdığı Mario ise Altın Hazineleri’nin Humphrey Bogart’ı misali, karakterine gelecek tüm dış etkenlere karşı korunaksız, zayıf ve yer yer vicdansız bir karakterdir. Yol boyu tehlikeler karşısında ekibin takınacağı tutumu da bu özellikler belirleyecektir.

Yaklaşık 1,5 saatlik yolculuk bölümünde alınan 300 millik yolda grubun aşması gereken engeller, keskin zeka ve iyi bir sürüş refleksi isteyen engellerdir. Çürümeye yüz tutmuş tahta köprüde Jo ve Mario’nun yaşadığı tehlike ve Mario’nun acemiliği gerilimi had safhaya taşır. Yolun ortasına düşmüş büyük kayayı nitrogliserin ile havaya uçurma sahnesi, son anda Luigi’nin kayaya doğru koşmasıyla tırnak kemirtir. Bimba ve Luigi’nin patlayan kamyonundan sızan petrolün yolda oluşturduğu birikintiyi aşmaya çalışan Mario’nun; Jo’nun bacaklarını ezmesiyse artık işin tamamen rayından çıktığı andır.

Finalde Mario’ya verilen “ceza” ise adeta Jo’nun intikamı gibidir ve kimileri için karamsar bir final olsa da kanımca yerinde ve adil bir son olmuştur.

SPOILER----------------------------------------------
Daha sonra William Friedkin’in de başarısız bir yeniden çevrimini yaptığı Dehşet Yolcuları, ikili kurguda tıkanmasa ve gerilimi destekleyecek bir müzik kullanımına yer verse, mükemmel bir film olacakmış. Fakat, Clouzot, kurgu konusunda kitaba sadık kalmaya karar verince ortaya bir yanı zayıf bir film çıkmış. Fakat yine de yolculuk bölümü, tam bir profesyonellik içinde kotarılan film sırf bu yönüyle bile takdire değer. Kamyonların tekerleklerini, tahta köprüde kayarken izlemek; Jo’nun Mario’ya tüm yalvarmalarına rağmen Mario’nun dikkatsizliklerine tanık olmak ve filmi baştanbaşa saran nitrogliserin korkusu, oldukça keskin bir gerilim yaratmış.

İlginç Bilgi: Filmdeki 4 kafadardan ikisinin adı Mairo ve Luigi. Ayrıca Jo karakterini oynayan Charles Vanel, Super Mario Bros. oyunundaki Mario'ya çok benziyor. Oyunun yaratıcılarının, bu filmden etkilendiklerini düşünmekteyim.

THE BOURNE ULTIMATUM (2007)

Yönetmen: Paul Greengrass
Oyuncular: Matt Damon, Joan Allen
Oscar: 3 ödül (Kurgu-Christopher Rouse, Ses-Scott Millan, Ses Kurgusu-Per Hallberg)
Puan: 6/10

Paul Greengrass'ın ikinci filmle kazandığı ticari başarının ilk filmi aşması ve aksiyonsever kitle tarafından önceki filmin beğenilmesi sonucu serinin son filmini de çekme kararının alınmasından sonra hem kitap hem de önceki filmler daha dikkatle taranıp The Bourne Ultimatum/Son Ültimatom'un çekilmesini sağlamıştı. Bu son film, ilk ikisinin aksine sadece eğlencelik bir aksiyon olmakla yetinmeyip hem 3 Oscar kazandı hem de IMDB anketine bir daha çıkmamak üzere girebildi.

Jason Bourne'ün gerçek kimliğini öğrendiği bu bölümde Brian Cox ve Franka Potente'nin doğal olarak yer alamamasından dolayı rol ağırlığı Joan Allen'in omuzlarına bindi. İkinci filmde de vasat üstüne çıkan Allen, Son Ültimatom'da da aynı şekilde bir başarı gösterdi. Julia Stiles'in oynadığı Nicky karakteriyle Bourne'ün yollarının zorlama bir biçimde kesişmesi ve filmdeki türlü senaryo boşluklarından biri olarak, ikilinin evvelce bir ilişkisinin olduğu işareti, filme zarar veren unsurlardan biriydi. Matt Damon'ın tıpkı ilk iki filmde olduğu gibi inandırıcılık sorunu yaşatması ise serinin vasatlığını sağlayan kocaman bir etkendi.

Son Ültimatom'un içeriği, The Bourne Supremacy'nin karbon kopyası gibi sanki. Aynı biçimde sona eren araba takipleri, aksiyon kameranın en sarhoş kullanım örneklerinden biri, tüm film boyunca bir dövüş hariç hiçbir yara almadan dövüşen Bourne, sidekick kız arkadaş ve bir iyi bir kötü CIA ajanı. Açıkçası tüm bunlar arka arkaya gelip bir de üstüne tonla klişe eklenince The Bourne Ultimatum'ın diğerlerinden çok büyük fark yaratmasını anlamlandıramıyorum. Film, serinin en iyi filmi olabilir ama kendi içerisinde vasatı birazcık aşabilmiş basit bir film olmaktan kurtulamıyor. Kişisel olarak 3 filmi ardarda seyrettikten sonra John McClane ve Die Hard quadrology'sine olan sevgim biraz daha arttı diyebilirim.

İlginç Bilgi: Bu filmde Jason Bourne'un kullandığı son replikle The Bourne Identity'de Clive Owen'ın profesör karakterinin son repliği aynı.

23 Şubat 2010 Salı

THE BOURNE SUPREMACY (2004)

Yönetmen: Paul Greengrass
Oyuncular: Matt Damon, Brian Cox
Puan: 5/10

İlk filmdeki kötü yönetiminden sonra yürütücü yapımcılığa geçen Doug Liman'ın yerine Paul Greengrass'ın geçmesi iki film arasında daha da belirginleşen bir özgünlük farkı yaratmış. Ama bunun dışında oyuncular ve teknik ekip yine aynı kaldığı için ilk filmin sorunları devam etmiş diyebiliriz. Yine bolca mantık hatası, klişe takip ve dövüş sahneleri ve Allah'ın emri konumundaki MTV estetiği bu filmde de yerini almış.

The Bourne Supremacy/Medusa Darbesi, ilk filmin kaldığı yerden 2 yıl sonrasını anlatıyor. Bir şekilde Marie ile birlikte Hindistan'a yerleşen Jason Bourne, bir nevi kış uykusu sürecine girer. Fakat bu kez geçmişten kalma bir iş için Ruslar peşindedir ve filmde yönetmen ve uyarlamacıların lütfedip de nasıl olduğunu bildirmemeleriyle birlikte Ruslar, Jason'ı bulur. Gelişen olaylar Bourne'ün intikam yemini etmesini sağlayacaktır ama intikam da CIA'in kirli işlerinin ortaya çıkmasıyla güme gider.

Matt Damon, ilk filmin üstüne hiçbir şey katamamış. Brian Cox, biraz daha geniş bir performans olanağı bulmuş fakat o da ilk filmdeki kısa ama iyi oyunculuğunu sarfedememiş. Yine ilk filmden kalma kaliteli dış mekan çekimlerine bu kez Moskova da eklenmiş. Bunun yanı sıra yeşil filtreyle sualtı çekimi yapmak gibi Greengrass'a yakışmayan bir zorlama sahne de filmde yer alıyor. Filmin bizi ilgilendiren bir başka ilginç yanı ise Türk dağıtım firmasının filme Medusa Darbesi adını vermesi. Ki ben bunu gelmiş geçmiş en kötü isim çevrimi ilan etmekten geri kalmayacağım. Zira filmde Medusa Darbesi kavramına dair hiçbir şey yok. Hatta Yunan mitolojisindeki Medusa gibi tehlikeli bir karakter bile yok.

İlginç Bilgi: Matt Damon, dövüş sahneleri için bolca Bruce Lee videosu izlemiş. Yararlı olup olmadığını, kameranın dövüşten başka her şeyden kare aldığı çekimleri yüzünden anlayamadık.

THE BOURNE IDENTITY (2002)

Yönetmen: Doug Liman
Oyuncular: Matt Damon, Franka Potente
Puan: 3/10

Ünlü casus romanları yazarı Robert Ludlum'ın çok satan aynı adlı romanından uyarlanan The Bourne Identity/Geçmişi Olmayan Adam, sonradan bir seriye dönüşerek, 2000'lerin oldukça tutulan aksiyon yapımı oldu. İkinci sınıf aksiyon filmlerinin birinci sınıf aksiyon filmi yönetmenliğine terfi bekleyen yönetmeni Doug Liman, bu ilk filmi çekip belirli bir gişe hasılatı yakaladı. Fakat film için yakalayabildiği tek başarı bu oldu ve yerini Paul Greengrass'a bıraktı.

The Bourne Identity, James Bond filmlerinden ilham alan, onlara göre nispeten daha karanlık bir film. İşinin ehli kimselerin elinde belki de türe bir başyapıt kazandırılabilirmiş. Fakat kötü bir yönetim, çok kötü bir kurgu ve daha da kötü iki oyunculuk (Matt Damon ve Franka Potente) yüzünden bu fırsatı tepmiş.

Film, Treadstone adlı ne olduğunu bilmediğimiz, hatta film bittiğinde bile bilmediğimiz bir CIA projesinin deneği olan Jason Bourne adlı casusun hafızasını kaybetmesine malolacak bir çatışmadan kurtulduktan sonra kimliğini aramasını anlatıyor. Bu arayışında da tesadüfen tanıştığı Marie ona eşlik ediyor. Film boyunca Bourne'ü Fransız resmi polisi de dahil bir yığın kişi öldürmeye çalışıyor. Bourne, tüm bu çatışmalardan, biri hariç, burnu bile kanamadan çıkıyor. Oysa filmin sonunda da anlaşılıyor ki Bourne'le 15 dakikalık bir telefon görüşmesi yapılıp her şey anlatılsa o kadar adam telef olmayacakmış. Muhtemelen orijinal kitap versiyonu bu kadar sığ değildir ama film maalesef tamamen bu mantıksızlığın üzerine kurulu. Öte yandan rolüne hiç oturmamış bir Matt Damon ve Franka Potente'nin kimyasızlığı, ayrıca bir aksiyon filmi için garip bir biçimde zaman zaman düşen tempo, Lost'un Mr. Eko'su da dahil olmak üzere içi biraz olsun doldurulamamış bir dolu yan karakter, filmi çöp filmler kategorisine göndermemizi sağlıyor. Bunlara rağmen takip sahneleri, dekor ve dış mekan kullanımı, filmin kalitesinin çok üstündeki müzikler ve az görünse de Brian Cox, filmin olumlu yanları.

İlginç Bilgi: Doug Liman, filmi çekerken, romanı hiç okumadan çekmiş. Kalitesizliğin sebebi anlaşıldı!

22 Şubat 2010 Pazartesi

IMDB TOP 250 LİSTESİNE 2010 FİLMLERİNDEN İLK GİREN SHUTTER ISLAND OLDU


Ünlü IMDB Top 250 listesinde, 2010 yılı başladığından beri yeni yılın hiçbir filmi yer alamamıştı. Bugün vizyon haberine dair bilgi de verdiğimiz, Martin Scorsese'nin Shutter Island/Zindan Adası, listeye giren ilk 2010 filmi oldu. Gündüz saatlerinde puanı 8.5 olan film, şimdi 8.4'e düştü ama Top 250 kullanıcılarının ortalama puanı 8 olunca film listeye 229. sıradan girebildi. Filmin, Türkiye gösteriminin 12 Mart olacağını da tekrar hatırlatalım.

PACINO YİNE BAŞTAN KAYBEDECEĞİ BELLİ OLAN BİR FİLM İÇİN ANLAŞMA YAPTI


Son 15 yıldır ya çok kötü aksiyon ve dram filmlerinde ya da Shakespeare versiyonlarında oynayan ve hiç başyapıt çıkaramayan (The Merchant Of Venice/Venedik Taciri'ni ayrı tutmalı) Al Pacino, şimdi de daha önce iki adı duyulmamış filmi olan Dito Montiel isimli bir yönetmenin Son Of No One filmi için anlaşma imzaladı. Filmde Pacino'ya Channing Tatum eşlik edecek. 2011'de gösterime girecek filmde Pacino'nun dedektif rolü için önce Robert De Niro'ya gidilmiş ama üstad rolü reddetmişti.

SCORSESE'NİN SHUTTER ISLAND'I GÖSTERİME GİRDİ

Daha önce Clint Eastwood'un yönettiği Mystic River/Gizemli Nehir romanının da yazarı olan Dennis Lehane'nin Shutter Island romanı, usta yönetmen Martin Scorsese tarafından filme alındı. Kadrosunda Leonardo DiCaprio, Ben Kingsley, Max Von Sydow, Mark Ruffalo gibi usta isimlerle starların birarada olduğu film ABD'de gösterime girdi. Film, IMDB kullanıcıları tarafından şimdiden 8,5 puanla karşılandı. Shutter Island/Zindan Adası Türkiye'ye 12 Mart'ta geliyor.

OSCAR 2009'A DOĞRU-5 (BAFTA ÖDÜLLERİ, IMDB OSCAR ANKETİ)

Ve nihayet Oscar öncesi tüm önemli ödül törenleri sona erdi. Dün Yazarlar Birliği, bugün de İngiliz sinema ödüllerinin dağıtıldığı BAFTA, ödüllerini verdi.  Yazarlar Birliği, orijinal senaryo ödülünü The Hurt Locker'a verirken; uyarlama senaryo ödülünü de Up In The Air kazandı.

BAFTA'daki belli başlı ödüller ise şöyle;

Film: The Hurt Locker
İngiliz Filmi: Fish Tank
Yönetmen: Kathryn Bigelow-The Hurt Locker
Aktör: Colin Firth-A Single Man
Yrd. Aktör: Christoph Waltz-Inglourious Basterds
Aktrist: Carey Mulligan- An Education
Yrd. Aktrist: Mo'Nique- Precious...
Orj. Senaryo: The Hurt Locker
Uyr. Senaryo: Up In The Air
Yabancı Film: Un Prophete

Altın Küre, BAFTA, Yönetmenler Birliği, Oyuncular B., Yapımcılar B., Yazarlar B. ve Eleştirmenler B. gibi 7 saygın kurumun ödül dağılımında toplam sonuç şu şekilde;

Film:
The Hurt Locker: 3 kurum
Avatar: 1 kurum

*Film-2:
The Hangover: 2 kurum
Avatar: 1 kurum
Fish Tank: 1 kurum

Yönetmen:
Kathryn Bigelow-The Hurt Locker: 3 kurum
James Cameron-Avatar: 1 kurum

Aktör:
Jeff Bridges-Crazy Heart: 3 kurum
Colin Firth: 1 kurum

Aktrist:
Sandra Bullock-The Blind Side: 3 kurum
Carey Mulligan- An Education: 1 kurum

Yardımcı Aktör:
Christoph Waltz- Inglourious Basterds: 4 kurum

Yardımcı Aktrist:
Mo'Nique- Precious...: 4 kurum

Orj. Senaryo:
The Hurt Locker: 2 kurum
Inglourious Basterds: 1 kurum

Uyr. Senaryo:
Up In The Air: 4 kurum

Yabancı Film:
Das Weisse Band: 1 kurum
Los Abrazos Rotos: 1 kurum
Un Prophete: 1 kurum

*: Film-2, bazı törenlerde en iyi film haricinde kategorilendirilmiş ikinci bir filme de ödül verildiği için değerlendirilen filmlerdir.

Gördüğünüz gibi Oscar öncesi 7 önemli ödül dağılımında The Hurt Locker, Kathryn Bigelow'la zirvede görünüyor. Avatar'ın yarattığı şaşaa filmin tüm zamanların gişe fatihi olmasına yol açtıysa da özel efekt vs... gibi kategoriler hariç, kurumları pek etkilemişe benzemiyor. Öte yandan, Christoph Waltz ve Mo'Nique de şimdiden galip ilan edilmesi gereken oyuncular. Sandra Bullock, aktrist dalında BAFTA'da aday bile gösterilmediğinden bir fire vermiş durumda. Up In The Air ise uyarlama senaryoda, ödülleri kimseye kaptırmamış. Orijinal senaryo kategorisinde ise The Hurt Locker ve Inglourious Basterds arasında bir belirsizlik hakim. Aradaki 1 ödüllük fark, Tarantino etkeniyle kapatılabilir. Jeff Bridges da yine BAFTA'nın Colin Firth'e geçtiği kıyak sayılmazsa ödülü garantileyenlerden.

Şimdi de Oscar öncesi IMDB'de site üyelerinin katılımıyla oluşan ve süregiden ankete göz atalım.

Film: IMDB üyeleri, ödül kurumları gibi düşünmüyor. Avatar yüzde 7.5 farkla lider. İkinci sıradaki filmin ise yukarıdaki sıralamalarla hiç alakası yok. Zira The Hurt Locker, ikinciliği Inglourious Basterds'ten alamıyor. 4 gün önce yüzde 0.6 olan fark, bugün 3.4'e çıkmış durumda. Diğer 7 aday ilk üçü zorlayacak kadar oy alamadı henüz.

Yönetmen: Avatar'ın yönetmeni James Cameron, 4 gün önce eski eşi Kathryn Bigelow'dan yüzde 2.5 puanlık bir fark yemişti.Cameron 4 gün içinde oy yüzdesini 4.7 puanlık bir artışla kapayıp Bigelow'un 2.2 puan önüne geçmiş durumda. Quentin Tarantino, da yüzde 27'lik bir oy oranı yakaladı ama zirveye kurulması çok zor.

Aktör ve Yrd. Aktör: Aktör kategorisinde üyelerin yarıya yakını Jeff Bridges'a oy vererek sanatçıyı zirveye açık ara taşımışlar. Yardımcı aktör dalında Christoph Waltz'un tek rakibi kendisi. Zira sanatçı oyların yüzde 77'sini almış durumda.

Aktrist ve Yrd. Aktrist: Sandra Bullock ve Mo'Nique rakiplerine fark atmış durumdalar. Bullock oyların yüzde 43'ünü alırken Mo'Nique de yardımcı aktrist dalındaki oyların yüzde 42'sini kazanmış durumda.

Senaryo: Uyarlama senaryo dalında District 9'un liderliği ve sürprizi sürüyor. Orijinal senaryo dalında ise kurumlardan hiç ödül almamış olan Inglourious Basterds yaklaşık yüzde 60 oy almış durumda.

Yabancı Film: Bu alanda kurumlardaki kafa karışıklığı IMDB üyelerinde mevcut değil. Zira Michael Haneke'nin Das Weiss Band'i yüzde 46 oyla açık ara lider durumda. İkinci sıradaki Un Prophete'in bu filmi geçmesi zor görünüyor.

Animasyon anketi ise her yerde olduğu gibi Up'ın garanti ödülünün bir göstergesi. Film yüzde 72 oyla tartışmasız lider durumunda.

Kendi adıma altyazı eksiği olan Precious... haricinde 9 filmi izledim ve 6 mart günü oldukça geniş bir değerlendirmede bulunacağım.

21 Şubat 2010 Pazar

DIE HARD 2 (1990)

Yönetmen: Renny Harlin
Oyuncular: Bruce Willis, Bonnie Bedelia
Puan: 8/10

Çeşitli sebeplerden dolayı Die Hard serisini 1-4-3 sırasıyla izlemiştim evvelce. Dün gece ilk filmi yeniden izledikten sonra hızımı alamayıp hemen arkasına ikinci filmi de ekledim ve böylece serinin de en karanlık filmine tanık olmuş oldum. Filmografisinde, 4. Elm Street filmi, Mindhunter/ Beyin Avcıları, Cliffhanger/Dağcı gibi orta karar aksiyon filmleri bulunan Renny Harlin'e, John McTiernan'dan boşalan yönetmenlik koltuğu teslim edildiğinde ortaya hız bakımından ilk filmi aratmayacak bir yönetim anlayışı çıkacağı kesindi. Harlin de beklentileri boşa çıkarmadı ve ilk filmin kalitesine yetişemese de en az onun kadar tempolu bir film kotardı.

Die Hard 2/Zor Ölüm 2'nin ilk filme göre en büyük eksiği John McTiernan'ın keskin yetenekleriydi şüphesiz ama onun dışında, sonradan Speed/Hız Tuzağı gibi bir başka çok sevilen aksiyonu çekecek olan görüntü yönetmeni Jan de Bont da ikinci filmde yerini devretmişti. Bruce Willis, yerli yerinde duruyordu ve ilk filmden kazandığı parayı iki katına çıkarmıştı. Bonnie Bedelia da John McClane'in karısı rolünde hazırdı. Bir başka önemli değişiklik de ilk filmde Alan Rickman'ın önemli bir performans çizdiği kötü adam tiplemesi bu filmde yerini tipik bir kötü adama bırakmıştı.

Tüm eksiklerine rağmen, Washington havaalanını saran teröristler ve tesadüfen orada bulunan John McClane fikri kendi özgünlüğü içinde kusursuz çizilmişti. İlk filmin klostrofobik etkisi bu kez uçak içi sahnelerde kendini belli etse de hem McClane'e hem de terörist ekibe daha geniş bir çalışma sahası veren ortam detayları da eklenmişti.

Die Hard 2, serinin en az beğenilen filmi oldu. Bunun en büyük sebeplerinden biri olarak ilk filmde McClane'in kendi içinde kabul edilebilir bir mantıkla tehlikelerden kurtulması fikrinin bu filmde iyi işlenememiş olması gösteriliyor. Kahramanımız McClane, kurşunlardan, patlamalardan saniye farklarıyla kurtuluyor ama bu kez özellikle gerçeklik duygusuna yön veren mavi ve kırmızı filtreli renk paletleri kullanılmadan daha karanlık çekilen bu sahnelerde izleyiciye bir sahtelik duygusunun gitmesine engel olunamıyor. Ayrıca hikayenin sonlarına yerleşen plot twistler, hikayeye gereksiz bir şaşkınlık da katıyordu.

Serinin 4 filmi de vasat-üstünü aşıp başyapıt mertebesine yaklaşıyor hatta ilk film aleni bir başyapıta dönüşüyordu. Die Hard 2 ise kanımca sadece son filmden, o da Willis'in yaşlı McClane performansını doğal olarak daha üstün bir yapım gibi duruyor. Fakat şüphesiz seride hız ve komedi anlayışı bakımından 3. film, Die Hard: With A Vengeance, çok daha keyifli bir film haline geliyor.

İlginç Bilgi: Filmin başlarında bir dergi sayfasında Lethal Weapon/Cehennem Silahı'nın afişini görüyoruz. O yıllarda sıkça karşılaştırılan iki filme güzel bir gönderme doğrusu.

DIE HARD (1988)

Yönetmen: John McTiernan
Oyuncular: Bruce Willis, Alan Rickman
Oscar: 4 adaylık (Ses Efekt Kurgusu- Richard Shorr, Özel Efekt- Richard Edlund, Kurgu- John F. Link, Ses- Don J. Bassman)
Puan: 9/10

Sinemada macera deyince "adventure" tarzı filmlerin akla geldiği 80'ler biterken literatüre "action" kelimesini de sokan sinemacı John McTiernan'ın bu alanın belki de en keyifli film serilerinden birini çıkardığı Die Hard/Zor Ölüm, günümüz aksiyon filmlerinin bile hızına yetişemediği bir yapım. James Cameron'ın yakın dostu olan McTiernan'ın Arnold Schwarzenegger'li kadroyla kotardığı Predator/Av'dan bir yıl sonra çektiği bu film, Bruce Willis'i de mega-star yapmıştı.

Die Hard sonradan tüm 90'ların popüler kültür ikonlarından biri olacak olan John McClane karakterini yarattı. Bruce Willis'in yakışıklı olmayan ama sempatik tarzını kullanan, Moonlighting/Mavi Ay dizisindeki çizgisini iyi özümsemiş karakteri McClane, o güne kadar çizilen kusursuz polis profilinden epey farklı bir düzlemde yaratılmıştı. McClane, aile ilişkileri bozuk, serseri ruhlu, teknolojiden anlamayan ve herkesle geçinemeyen, tek tabanca bir polis tiplemesiydi. İlk Die Hard filminde McClane, Noel için ayrı yaşadığı karısının çalıştığı gökdelene gelip burada gökdeleni ele geçiren hırsız/terörist ekibe karşı tek başına savaşmak zorunda kalıyordu. Alan Rickman'ın kibar-kötü adam profilinde devrim yarattığı karakteri Hans Gruber'ın etkileyiciliği ve elbette filmin kendisine münhasır özel efekt ve çatışma sahneleri sayesinde Die Hard tam bir cümbüşe benziyordu.

Serinin devam filmlerinden farklı olarak Zor Ölüm, ilk 15 dakikasını karakterlerini tanıtmaya ayırdı. Bu bölümde McClane hakkında anahtar fikirlere ulaştık. Gruber ve ekibinin gökdelene hakim olmasından sonra yönetmenin kilidi açmasıyla seyir zevki en tepelerde gezen film, izleyiciye çok keyifli bir iki saat yaşatıyor.

Sonraki 3 filmde olacağı gibi McClane, olayların geçtiği bölgenin polisleri tarafından dikkate alınmıyor fakat içlerinden biri dışarıdan da olsa McClane'e yardım etmek için hazırda bekliyor. Die Hard'da da bu görev ilk 3 filmde olduğu gibi siyahi bir karaktere düşüyor. McClane'in bir başka özelliği ise artık markası haline gelen beyaz fanilasıyla kötülerin peşine düşmesi ve bu ilk filme özel olarak da ayakkabısız yakalanması.

John McTiernan'ın filminin dünya çapında bir başarı yakalaması ve hala tüm zamanların en iyi filmleri arasında göstermesinde temel formülü, karakterini zarar görmeyen bir tiplemeye dönüştürmemesi. Film boyunca McClane'in başına gelmedik kalmıyor, yaralanıyor, kan revan içinde kalıyor, dayak yiyor ve seyircinin gerçeklik bağını gördükçe özdeşleşmesini sağlıyor. Filmin dikkat çekici bir başka unsuru da bürokrat tiplemelere olan mesafeli yaklaşımı. Ne emniyet müdürü, ne FBI ajanları ne de basın McClane'in sorunu çözmedeki katkısının  onda birini becerebiliyor.

İlginç Bilgi: Filmde gönderme yapılan High Noon/Kahraman Şerif filminde de Gary Cooper, tek başına kötülerle çarpışmak zorunda kalıyordu.

20 Şubat 2010 Cumartesi

60. BERLİN FİLM FESTİVALİ'NİN GALİBİ BİR TÜRK FİLMİ: BAL


60. kez düzenlenen Berlin Film Festivali'nin yarışma bölümünde Semih Kaplanoğlu'nun Bal filmi büyük ödülü, yani Altın Ayı'yı kazandı. Kaplanoğlu, Bal'ı, Süt ve Yumurta filmlerinden sonra üçlemesinin son halkası olarak çekmişti. Daha önce bir Türk yapımı olarak bu ödülü sadece Susuz Yaz ve Türk-Alman ortak yapımı Gegen Die Wand/Duvara Karşı kazanmıştı. Kaplanoğlu'nun bu prestijli ödülü kazanan filmi, 12 Mart'ta ülkemizde vizyona girecek.

Gecede ayrıca Roman Polanski, yönetmen dalında bir Gümüş Ayı kazandı. Polanski hala hapiste olduğundan ödülü kendisi alamadı. Berlin'de oyuncu ödüllerini bir aktrist iki de aktör paylaştı. Aktrist dalında Shinobu Terajima; aktör dalındaysa Grigori Dobrygin ve Sergei Puskepalis ödül aldı.

MR. SMITH GOES TO WASHINGTON (1939)

Yönetmen: Frank Capra
Oyuncular: James Stewart, Jean Arthur, Claude Rains
Oscar: 1 ödül (Orj. Senaryo-Lewis R. Foster) 10 adaylık (Film, Yönetmen, Aktör, Yrd. Aktör [2]- Claude Rains, Harry Carey, Müzik-Dimitri Tiomkin, Sanat Yönetimi-Lionel Banks, Kurgu-Al Clark, Ses-John P. Livadary, Uyr. Senaryo- Sidney Buchman)
Puan: 9/10

Karşımızda dönemin totaliter yönetim altında yaşayan ülkeleri; Almanya, İspanya, Sovyet Rusya ve İtalya'da gösterimi yasaklanmış bir film var. Filmin Frank Capra filmi olduğunu bilmek bile bu ülkelerde neden yasaklandığını açıklıyor aslında. Çünkü Capra, 2. Dünya Savaşı kendine yer açmaya başladığında bile demokrasinin, politik namusun yılmaz bekçisi olan bir yönetmendi. Resmi olmayan ikili bir seri olarak düşünülebilecek filmin öncesindeki Mr. Deeds Goes To Town'daki dürüst adam imajı bu filmde de devam ediyor.

Mr. Smith Goes To Washington/Bay Smith Washington Yolunda, aniden ölen bir senatörün yerine acilen atanması gereken ve yörenin yolsuzluğa batmış politikacı ve patronlarına zarar veremeyecek kadar işi bilmeyen bir adamın Senato'da yaşadıklarını konu alıyor. Buhran'ın son yıllarını yaşadığı ABD'de, bahsi geçen buhrana sebep olan politik kayırmalara karşı koyamayan Amerikan politikacısı profilinden bıkmış bir halk için diğer Capra filmlerinde de olduğu gibi yine bir umut vaadeden adam karakteri perdede yerini buluyor. İzlediğiniz zaman, hikayenin hala güncelliğini yitirmediğini düşündüğünüzde ise umudun ancak sinema gibi, edebiyat gibi sanat alanlarında kaldığını farkediyorsunuz.

Sinemaya ses dublajlarıyla verdiği rengin yanı sıra karakter oyunculuğuyla da ölmez bir imza atmış olan Claude Rains'in canlandırdığı tecrübeli senatörün koruyuculuğunda Washington'a giden toy senatörü, Capra'nın en iyi filmlerini beraber kotardığı James Stewart oynuyor. Stewart'ın kendisi de epey toy gözüküyor bu filmde lakin son yarım saatte, zaten en iyi performansını sergilemesini beklediğimiz o son rauntta, sınıfını geçiyor ve ilk Oscar adaylığına uzanıyor. Kendisine eşlik eden aktrist ise Mr. Deeds...'ten de tanıdığımız Jean Arthur.

Film, tam bir karmaşayla açılıyor. Senatörün ölümünden sonra eyalet valisinin makamında yeni senatörün kim olacağına dair yaşanan tartışmanın sonunda düşünülen 3 adaydan bir izci reisi olan Jefferson Smith seçiliyor. Smith, dost olduğu çocuklara ve film boyunca adı hiç geçmeyen eyaletinin halkına namuslu bir politikacı olacağının sözünü vererek Washington'ın yolunu tutuyor. Büyük kente ilk geldiğinde ise ABD tarihine dair anıtların kendi idealleriyle birleşmesi karşısında çarpılıp bir dönem adeta sarhoş gibi geziyor. Bay Smith, senatoda, bir piyon olmadığını göstermek için, ilk iş, bir izci kampı projesini tasarlıyor. Fakat, kurmayı düşündüğü kampın üzerinde bulunacağı arazinin, devletin oraya baraj yapacağını öğrenen kirli bir işadamına ve Rains'in canlandırdığı diğer senatöre ait olduğu ortaya çıkıyor. Film de zaten bu noktadan sonra hız alıyor ve olay senato tarihinin en uzun "engellemesi"ne kadar gidiyor.

Bay Smith'in filmin finalinde yarattığı her çaba karşılığını buluyor gibi gözükmesine rağmen aslında tek bir adamın vicdanının sesini dinlemesiyle bu başarıldığı için Capra ister istemez ABD politikacılarını ve senatoda 24 saat boyunca Bay Smith'i dinleyen diğer senatörleri aklamıyor. ABD yönetim tarzı ve yöneticilerini en kirli halleriyle yine başbaşa bırakıyor ama yine de vicdan, sorumluluk ve politik onur gibi kavramlara gereken karakterler üzerinden hak ettikleri vurguyu eklemesini de biliyor.

Filmin kurgusu tıpkı en iyi Capra filmi olarak anılagelen It's A Wonderful Life/Şahane Hayat'taki gibi ilerliyor. Finale kadar yavaş bir tempoda ön hazırlıklar yapılıyor ve izleyicinin bir filmin en çok başını ve sonunu hatırlayacağı bilgisiyle finalde tüm ekip olanca gücüyle tempoyu arttırıyor. Bu da hem hikaye anlatma geleneğinde çoğunlukla Capra'ya özgü bir tutum oluşturuyor hem de arka arkaya başyapıtlar çıkmasını sağlıyor. Frank Capra'nın 1935'ten başlayarak 1946'ya kadar çektiği her filmin üst düzey olmasına ve sinema tarihinin unutulmaz yapıtlarına adlarını yazdırmasında daha çok bu garantili formül zemin oluşturuyor.

Filmi izlerken ister istemez günümüz politikacılarını da düşünüyorsunuz. Ülke adı farketmeksizin hala tüm dünyada politikanın o kirlilik düzeyinde seyrettiği acı gerçeğini hazmetmeye çalışıyorsunuz. Ayrıca basının hem bir saatli bomba hem de kurtarıcı olduğu gerçeği de algı duvarlarımıza çarpıyor. Bununla birlikte, tıpkı Capra gibi her daim bir umudun var olduğuna da hükmedebiliyorsunuz. Usta yönetmenin hikayeleri biraz rüya gibi gelse de bir yerlerde küçük de olsa hala gerçekliğini koruyor.

İlginç Bilgi: Filmde, Smith'in eyaletinin adı hiç geçmediği gibi Senato'daki partilerin adları da hiç geçmiyor ve bir anlamda ABD içinde evrensel bir politik dekor sağlanmış oluyor.

19 Şubat 2010 Cuma

WITNESS FOR THE PROSECUTION (1957)


Yönetmen: Billy Wilder
Oyuncular: Charles Laughton, Marlene Dietrich
Oscar: 6 adaylık (Film, Yönetmen, Aktör, Yrd. Aktrist- Elsa Lanchester, Ses-Gordon Sawyer, Kurgu-Daniel Mandell)
Puan: 9/10

Çektiği filmlerin yarısı başyapıt olmuş ve hemen tamamı sinemaya eşsiz birer yapıt olarak sunulmuş, klasik dönemin en yaratıcı rejisörlerinden biri olan Billy Wilder, türler arasında da yol alabilen usta bir isim. 1950'lere girilirken üstüste iki kara film ve bir savaş komedisi çeken ve Sunset Blvd./Sunset Bulvarı, Ace In The Hole/Büyük Karnaval ve Stalag 17/Casuslar Kampı adlı bu filmlerle 40'lardaki popülaritesini ve saygınlığını iyice perçinleyen yönetmen , başta Sabrina olmak üzere çektiği 4 romantik komedi ile bu alanda da usta olabileceğini göstermişti. Aslında bu 4 film de 1959'daki Some Like It Hot/Bazıları Sıcak Sever'e bir antrenman gibiydi. Wilder, işte tüm bu filmlerin arasına çok sevdiği polisiye öykülerden birini kattı ve meşhur Agatha Christie'nin çok sevilen Witness For The Prosecution/Beklenmeyen Şahit oyunundan bir başyapıt daha çıkardı.

Sinema tarihinin en verimli on yıllarından biri şüphesiz 50'li yıllardı. McCarthy soruşturmalarından yaralı çıkmış, birçok yıldız ismin sinemaya ara vermesine neden olmuş yıllar geride kalmıştı. 50'li yılların da en verimli yılı 1957'ydi. Sadece o yıl Oscar'a aday olan filmlere bakıldığında bile kalitenin izdüşümü iyice belirginleşiyordu. David Lean'in epik The Bridge On The River Kwai/Kwai Köprüsü filmi, Sidney Lumet'nin mütevazı başyapıtı 12 Angry Men/12 Öfkeli Adam, 57'nin en önemli eserlerindendi. Beklenmeyen Şahit de bu önemli filmlerin arasına kolayca adını yazdırmıştı.

Film, aslında çok bilinen bir Agatha Christie hikayesi olduğundan o günün seyircisi için büyük sürprizler içermiyordu fakat zaman ilerleyip de oyunun yavaş yavaş unutulması, ilerleyen yılların izleyicisi için hikayenin bir anda önemli olmasını sağladı. Filmi başyapıt haline getiren sadece hikaye değildi kuşkusuz. Başta Wilder'ın akıcı ve zaman zaman komikliğe varan usta anlatımı, birinci sınıf oyuncuların izleyiciye filmi kanıksatmaları, beyaz rengin siyaha olan ağırlığının sahnelere göre belirlendiği bir görüntü yönetimi, filmi sadece iyi bir hikaye olmaktan ötelere götürüyordu.

Beklenmeyen Şahit'in finalinde bir ifade yer alır. Buna göre filmin o muhteşem sonunu başkalarına anlatıp da filmden alacakları keyfi bozmamamız öğütlenir. Bu zaten sinema kültürü gelişmiş her bireyin mutlaka uyması gereken kuraldır. Film de öyle bir öyküye sahiptir ki aslında neresini anlatsanız bu hükme ters düşmüş gibi olur. Ama yine de genel hatları spoiler sınırına girmeden anlatmak olasıdır. İngiliz yargı ortamının pek sevilen, huysuz ihtiyarı Sir Wilfrid'in hastaneden hemşiresiyle birlikte evine dönüşüyle açılır film. Komik diyaloglarla süslenen ve bir anda Wilfrid'e ısınmamızı sağlayan bu sahneler izleyiciyi de yavaş yavaş filme sokar. Ardından filmin "davası" gelir. Wilfrid'in hukuk danışmanı arkadaşı, kendisine bir vaka getirir. Yaşlıca bir kadın evinde ölüdrülmüştür ve katil adayı yalnızca bir kişidir. Genç bir pazarlamacı olan Vole'dür bu adam. Avukatın evine Vole de gelir ve avukat tarafından kısa bir şekilde sınanır. Doktorlar tarafından bu denli heyecanlı davaları almaması öğütlenen Wilfrid, başta davayı bir arkadaşına havale eder ama konu öylesine çekicidir ki nemrut özel hemşiresinin tüm muhalefetine rağmen davayı bizzat ele almaya karar verir. Sonrası hakkında tek bir kelime etmek bile filmin sürprizlerine zarar vereceğinden burada kesmek gerekir. Fakat yine de finalde öykünün onlarca kez dönüş yaşadığını da eklemek lazım.

Beklenmeyen Şahit, yukarıda da belirttiğim gibi iyi oyuncularla çekildiğinden ayrı bir kaliteye sahip. Başta sinemanın ilk Dr. Moreau'su, en iyi Quasimodo'su ve kendi beyanına göre "suratı bir fil kıçına benzeyen" Charles Laughton, Wilfrid rolünde harikalar yaratıyor ve insanı sinema tarihinin en iyi 10 avukat tiplemesi listesi  yapmaya sevk ediyor. Sanık Vole rolünde klasik dönemin karakter oyuncularından Tyrone Power var ve filmin amacı için gereken tüm oyunculuk numaralarını sergileyebilecek bir tarza sahip. Marlene "bayan bacak" Dietrich ise yakasına yapışıp kalmış o ünlü namıyla birlikte oyunculuğunu da dört başı mamur bir şekilde sergiliyor. Dietrich filmde, Vole'nin karısı rolünde son derece inandırıcı bir kompozisyon çiziyor. Alfred Hitchcock'un Dial M For Murder/Cinayet Var filminde tüm entrikaları ortaya çıkaran dedektif rolünü oynayan John Williams (sinemada ne kadar çok John Williams var değil mi?) Beklenmeyen Şahit'te biraz daha geri planda kalıyor ve sanığın ikinci avukatını canlandırıyor.

Çok az yönetmen ve oyuncunun sinemanın bir sanat olduğunu izleyiciye hissettirdiği sinema tarihinde Witness For The Prosecution, nadide bir yerde. Adeta çölde bir vaha gibi. Tüm Billy Wilder filmleri gibi defalarca izlenecek, hatta sonunu ve hikayedeki tüm gerçekleri öğrendiğinizde bile yeniden izleme ihtiyacı hissettirecek müthiş bir yapım. Keşke, tanrı bazı yönetmenlere 200 yıllık bir ömür verseymiş ve bu tip filmlerden günümüzde de çekilebilseymiş!

İlginç Bilgi: Sir Wilfrid rolündeki Charles Laughton ve hemşiresi rolündeki Elsa Lanchester gerçek hayatta da karı kocadır ve bu filmle her ikisi de Oscar adaylığını kazanmıştır.

A SERIOUS MAN (2009) 2009 EN İYİ FİLM OSCAR ADAYLARI SERİSİ

Yönetmen: Joel Coen, Ethan Coen
Oyuncular: Michael Stuhlbarg, Richard Kind
Oscar: 2 adaylık (Film, Senaryo-Joel Coen, Ethan Coen)
Puan: 1/10

Eğer bir yönetmen ya da senarist olsaydım ilk ilkem şu olurdu: İçinde cinayet, entrika, egzotizm, aksiyon gibi şeyler olmayan bir hikaye yazacaksam hikayeyi kesinlikle ve kesinlikle akıcı bir dil kullanarak yazmalıyım ve ekran personası sağlam oyuncularla çalışmalıyım. Başka türlü filmim ya çok beğenilir ya da yerden yere vurulur. Ama şüphesiz, çok beğenenlerin sayısı çok daha az olur. Ayrıca alacağım birkaç festival ödülü olur ama gişede kesin olarak batacağımdan dolayı yapımcım bir daha benimle çalışmaz ve sonraki filmim için ekstra kaynak aramak zorunda kalırım.

Büyük yönetmen doğru söylemiş: "Sinemanın 10 altın kuralı vardır; ilk 9'u 'izleyiciyi sıkmayacaksın' 10. ise son kurguyu kimseye bırakmayacaksın." Coenler'in sıkıcı olsa da içerikleri sayesinde izlenirliği olan filmleri vardı. Yapıtlarının dozu bilindik Hollywood düzeyinin üstünde seyrettiği için hep biraz ayrıksı durmuşlardı. Ama bu kez ayrıksı durmakla ötelenmek arasındaki şeffaf çizgiyi unutmuşa benziyorlar. Her yönetmenin kişisel filmleri vardır. Hepsi bu tip filmlerde biraz izleyicinin özdeşleşmesini ve katharsisi unuturlar. Ama topyekün olarak çorbaya dönmüş bir hikaye de anlatmazlar.

A Serious Man/Ciddi Bir Adam, bir Yahudi'nin başına gelen türlü faciaları anlatıyor. Karısı tarafından aldatılan, boşanmak üzere olan, eviyle alakasız iki çocuğu olan, bir rüşvet olayına adı karışan, terfi beklerken öğrencileri tarafından eleştirilen mektupların terfi komitesine ulaştığını öğrenen, akıl hastası bir kardeşe bakmak zorunda kalan bir adam... Başına gelen her şeyde de ısrarla, bunların tanrısal bir mesajın başlangıcı olup olmadığını araştırıyor. Türlü klasmanlardaki hahamlarla konuşuyor ve her defasında da tatmin edici cevaplar alamıyor. Film de zaten bu tatminsizlik üzerine kurulu. Filmin girişindeki sadeliğe atıfla da birlikte sunulan, sorgulamama eğilimi filmin odak noktası ve sırf bu sorgulamamanın altını çizebilmek için filmde geçen tüm yan olayların öncesi ya da sonrası cevapsız bırakılmış. Fakat bu kez No Country For Old Men/İhtiyarlara Yer Yok'taki gibi, ustalıkla çizilmiş bir "havada bırakılma öyküsü" yok karşımızda. Sanki bir prequel ve bir de sequel gerektiren filmmiş gibi duruyor A Serious Man.

Akademi'nin 10 aday film politikasını A Serious Man'i örnekleyerek eleştirme işini kalan tek filmi de izledikten sonra yapacağım değerlendirmeye bırakacağım fakat yine de bu 10 aday kuralından acilen vaz geçilmesi gerektiğini burada bir kez belirtmek isterim.

Geçen yıl dillere dolanan Joker repliği, tam da Coen Kardeşler'e yönelik gibi: "Why so serious?" Ama bu denli bir ciddiyetten de kurtulma yolları her zaman var. Yukarıda bahsettiğim büyük yönetmen Billy Wilder'ın Witness For The Prosecution/Beklenmeyen Şahit filmini bu filmin tüm olumsuz etkilerini üzerimden atabilmesi için bekletiyordum. Bir an önce ilacımı alıp geçen yılın en kötü filmini unutmalıyım!

İlginç Bilgi: Coenler'in çok kötü bir film çekmesinden daha ilginç ne olabilir ki?

18 Şubat 2010 Perşembe

THE ITALIAN JOB (2003)

Yönetmen: F. Gary Gray
Oyuncular: Mark Wahlberg, Charlize Theron
Puan: 5/10

1969 tarihli, aynı adlı İngiliz filminden uyarlanan The Italian Job/İtalyan İşi, her daim eksikleri olan aksiyon filmleriyle ünlü F. Gary Gray'in, oyuncularının ünlerinden dolayı ufak çaplı bir ses getiren ama kalitesinin vasatlığından dolayı sonradan unutulan bir film. Tipik soygun filmlerinin yeri geldiğinde bir parodisini çıkarmaya gayret ederken, ana plandaki öyküyü kaçırdığı noktaları filmin en büyük eksikliği. Başlangıçtaki Venedik soygunu sahnesinin stilizasyonuyla biraz ümit verse de ardından gelen intikam öyküsüyle klasik Hollywood aksiyonuna dönüşüveriyor.

İki film arasında seçim yapmak gerekirse Steven Soderbergh'in serinin son filmi haricindeki Ocean's'ları tercih edilebilir. Bunun dışında mini Cooperların filmin gösteri zenginliğine getirdiği ekten sonra bu arabaların satışlarının yükseldiğini de eklemek gerek.

İlginç Bilgi: Edward Norton, bu filme sırf imzaladığı sözleşme yüzünden mecburen katılmış. Zaten diğer performanslarıyla buradaki hain hırsız rolü arasındaki dağlar kadar fark da bunu kanıtlıyor.

JUDGMENT AT NUREMBERG (1961) - 10 PUANLIK FİLMLER

Yönetmen: Stanley Kramer
Oyuncular: Spencer Tracy, Burt Lancester, Maximillian Schell
Oscar: 2 ödül (Aktör-Maximillian Schell, Uyr. Senaryo-Abby Mann) 9 adaylık (Film, Yönetmen, Aktör-Spencer Tracy, Yrd. Aktör-Montgomery Clift, Yrd. Aktrist-Judy Garland, Kurgu-Frederick Knudtson, Kostüm-Jean Louis, Grt. Yönetmeni- Ernest Laszlo, Sanat Yönetmeni- George Milo)
Puan: 10/10

2. Dünya Savaşı'nın bitiminde savaş suçlularını yargılamak için, Nürnberg'te kurulan mahkemeler, bugün hukuka uygunluğu konusunda hala tartışması yapılan mahkemelerdi. Hitler ve yakınındaki Alman politikacı ve generaller ya intihar etmiş ya da savaş içinde öldürülmüştü. Bu ekipten yalnızca General Herman Göring kalmış ve Nürnberg'in en gözde mahkumu olmuştu. 2000 yılında Yves Simoneau'nün çektiği bir başka kaliteli yapım olan Nuremberg mini dizisinde yargılanışı konu edilen Göring de asılmadan hemen önce intihar etmişti. Judgment At Nuremberg/Nuremberg Muhakemesi, Göring'in intiharından sonrasını ele alan bir üstün-yapım.

1960'ların sinemadaki üstün-yapım geleneğini başlatan filmlerden biri olan Nuremberg Muhakemesi'nde savaş esnasında ve tüm Nazi iktidarı boyunca önemli kararlara imza atmış olan yargıçların yargılanması yarı-kurgu yarı gerçek bir düzlemde anlatılıyor. Film, tüm sanıklara odaklanmayıp aralarındaki en ünlüsü, bakanlık da yapmış olan ve Burt Lancester'in canlandırdığı Ernst Janning'in hikayesinin üzerinden anlatımı gerçekleştirmeyi tercih ediyor. Mahkeme filmleri de diyebileceğimiz o özel türün en iyi numaralarını kullanarak, Otto Preminger'in traji-komik Anatomy Of A Murder/Bir Cinayetin Anatomisi'ni de referans alarak oluşturulan muhteşem bir kurguda izliyoruz gelişmeleri. Stanley Kramer'la neredeyse ortaklığa kadar giden bir oyuncu-yönetmen ikilisi oluşturan Spencer Tracy'nin baş yargıç rolü ekseninde ilerleyen hikaye 3 saatlik süresi boyunca çok az bazı ek sahnelerin dışında hemen hemen tamamıyla mahkemede geçiyor.

Judgment At Nuremberg'in en önemli kozu şüphesiz bir yıldızlar geçidi gibi duran oyunculukları. Özellikle sanıkların avukatı rolünde Maximillian Schell, Oscar'ı da kucaklamasını sağlayan oyunculuğyla gerçek-rol arası çizgiyi muğlaklaştırıyor ve kendi kariyerinin en muhteşem performanslarından birini veriyor. Filmdeki gerilimi de zirveye taşıyan Judy Garland'in tanıklığı sahnesinde adeta kendinden geçiyor ve 2000'lerde pek rastlanmayan bir seyir zevkini tek başına sağlıyor. Yaşlı hakim Dan Haywood rolünde Spencer Tracy, tam da oynaması gerektiği gibi oynuyor ve duru bir rolbazlıkla özdeşleşmeyi sağlıyor. Burt Lancester, film boyunca suskun kalması gereken bir rolü adeta gözleriyle oynuyor ve bir başka efsane aktör Montgomery Clift de göründüğü 15 dakikalık bölümde Anthony Perkins'in Norman Bates karakterini hatırlatan üstün bir delilikle aktörlüğünün kalitesini bir kez daha kanıtlıyor.

Yahudileri kısırlaştırma, toplama kamplarına gönderilmesine izin verme ve Nazilerin siyasal düşmanlarının aleyhine hükümler verme konusunda suçlanan 4 hakimin yargılarının incelendiği mahkeme boyunca, yalnızca bu 4 hakime odaklanmış bir olay örgüsü izlemiyoruz. Tam tersine onların yargılanmalarının ışığında, sıradan Alman halkının, ABD'nin, Avrupa'daki müttefik ülkelerinin Naziler konusundaki tutumlarını da yargılama imkanını buluyoruz. Özellikle avukat rolündeki Maximillian Schell'in kapanış konuşmasında da belirttiği üzere savaşa Almanya'nın düşmanı olarak katılan ülkelerin bile yeri geldiğinde çıkarları doğrultusunda Hitler'e nasıl da yardımcı oldukları çarpıcı bir biçimde ortaya konuluyor.



Film, hem kendi içinde hem de izleyicinin gözünde bir taraf tutma noktasına gitmiyor. ABD'yi, sanayicilerini, Roosvelt'i ve ordusunu da sonuna kadar eleştiren bir anlatım var filmde. Tam kararın verileceği sırada Alman halkının desteğinin kazanılmadan Ruslarla yarışa giremeyeceğini anlayan ABD, bürokratlarının hakime, sanıkları beraat ettirme konusunda yaptıkları baskı da incelikle anlatılmış. Yanı sıra Alman halkını ve eski Nazi üyelerinden birini temsilen Marlene Dietrich'in canlandırdığı asilzade Bertholt'ün yaşadığı ikilem de filmi destekleyen yan öğelerden. Sorumluluğu 1 yıldır hakimlik yapmayan taşralı Haywood'a yıkan Nüremberg organizasyonunun da işin içindeki konumu cabası.

Soğuk Savaş teriminin henüz kullanılmadığı 1948 yılında filmde bu terim de bir kez yer alıyor. Ayrıca Dachau toplama kampından çekilen gerçek görüntüler de filmde yer alıyor. Ayrıca 1961'e gelindiğinde Nürnberg'de yargılanan hiçbir suçlunun hapiste kalmadığını öğreniyoruz.

Judgment At Nuremberg, 1961'de 11 dalda aday olduğu Oscar'ların büyük çoğunluğunu West Side Story/Batı Yakası Hikayesi'ne kaptırıyor. Bunda filmin, kendi ülkesinin savaş esnasındaki ve sonrasındaki tutumunu boydan boya eleştirmesinin getirdiği "negatif etki" önemli bir etken. Başka türlü, henüz Soğuk Savaş döneminin içinde bulunan ABD sinemasının içeriden çıkacak çatlak seslerin susturulmasının güçleşeceği de malum. Oysa, Kramer'ın üstün-yapımı her şeyiyle yılın filmi olmayı hak ediyor.

İlginç Bilgi: Filmde, Nürnberg'de geçen sahneler, şehrin yıkık görüntülerinden oluşan bir filmin üzerine stüdyo çekimlerinin montelenmesinden oluşuyor.

ANGEL- A (2005)

Yönetmen: Luc Besson
Oyuncular: Jamel Debbouze, Rie Rasmussen
Puan: 1/10

Yıllar evvel Le Grande Bleu/Derinlik Sarhoşluğu, Nikita ve meşhur Leon/Sevginin Gücü ile sinemanın en tanınmış yönetmenlerinden biri konumuna gelen Luc Besson'un yıllar içinde iyiden iyiye azalan yaratıcılığının gösterdiği örneklerinden biri Angel- A. Frank Capra'nın unutulmaz klasiği It's A Wonderful Life/Şahane Hayat'ın fikrini genişletme isteği ile doğan filmde, Şahane Hayat'taki James Stewart'ın aksine daha sıradan ve içi doldurulmamış bir karakter olan Faslı Andre'ye en umutsuz olduğu anda gönderilen melekle aşka kadar varan ilişkisi anlatılıyor filmde.

Bizzat Şahane Hayat'tan alınma intihar sahnesi, reddedilemeyecek teklif repliğiyle The Godfather/Baba ve "her şeye tamam deme" sahnesiyle Leon filmlerine yapılan göndermelerle zenginleştirilmeye çalışılmış filmin geri kalanında hedefi tutturamamış bir anlatım mevcut. Hikaye de özgün olmayınca ortaya boşa giden bir film çıkıyor ve 90'ların en başarılı yönetmenlerinden birinin çöküşüne iyiden iyiye tanık oluyoruz.

İlginç Bilgi: Filmde meleği canlandıran Rie Rasmussen, dünyanın en uzun bacaklı mankeni olduğu için filme alınmıştı.

16 Şubat 2010 Salı

OSCAR 2009'A DOĞRU-4

IMDB'de yapılan Oscar anketi başladı. Ana dallarda yapılan ankete katılabilmek için siteye kayıtlı üye olmanız gerekiyor. Kayıtlı kullanıcı olmadan anket sonuçlarını da göremiyorsunuz. Ama ben şu anki sonuçları kısaca özetleyeyim.

En iyi film dalında Avatar, yüzde 29,5 puanla lider durumda. İkinci sıradaki filmse tahmin edildiği gibi The Hurt Locker değil. Inglourious Basterds, 0,6 puanla Kathryn Bigelow'un filminin önünde gidiyor.

En iyi yönetmen dalında Bigelow, Cameron'a 2,5 puanlık bir fark atmış durumda. Tarantino ise hemen arkalarından geliyor.

Aktör adayları arasında sürprizi The Hurt Locker filminden Jeremy Renner yapmış. Her ne kadar Jeff Brdiges, yüzde 43'lük puanıyla çok önde gitse de diğer favoriler Clooney ve Freeman, Renner tarafından geçilmiş.

En iyi aktrist dalında da beklendiği gibi Sandra Bullock lider ve Meryl Streep hemen arkasından geliyor.

Yardımcı aktör dalında zaten büyük favori olan Christoph Waltz, yüzde 78'lik oy oranıyla tüm anketlerin arasında en yüksek oyu alan isim. Yardımcı aktrist dalında da Mo'Nique, beklendiği gibi lider durumda. İkinci sıradaki Anna Kendrick'ten epey ilerde gidiyor.

Senaryo dallarında sürpriz, uyarlama senaryo kategorisinde. District 9, ankete katılanların favorisi olmuş.Hem de yüzde 46'lık bir oy toplamıyla. Orijinal senaryoda ise Quentin Tarantino'nun Inglourious Basterds, yüzde 60'a yaklaşan oy oranıyla bir başka büyük sürprizi yaratmış.

Anketteki son iki kategori yabancı film ve animasyon dallarında. Michael Haneke'nin Das Weiss Band...'i oyların yarısını toplamış. Animasyonlarda ise beklendiği gibi Up, oldukça önde. Oy oranı yüzde 71.

Bu oylamayı siteye üye olmayanlar için 5 günde bir yeniden değerlendireceğiz.

THE GREAT DICTATOR (1940)

Yönetmen: Charles Chaplin
Oyuncular: Charles Chaplin, Jack Oakie
Oscar: 5 adaylık (Film, Aktör, Yrd. Aktör, Senaryo-Charles Chaplin, Müzik-Meredith Willson)
Puan: 8/10

Charles Chaplin, 1939 yaz sonunda başlayan İkinci Dünya Savaşı'ndan önce Amerikan gündeminde çok fazla yer kaplamayan Adolf Hitler tiranlığını, Nazi Partisi'nin iktidara yükseldiği 1933'ten sonra da dikkatle takip eden bir sinemacı olduğunu kanıtladığı filmde, henüz ikinci savaş, büyük felaketlere yol açmamış ve Yahudi katiliamı gerçekleştirilmemişken sanki geleceği görür gibi, Alman diktatoryasını sonradan gerçekleşecek donelerle ele alıyor The Great Dictator/Büyük Diktatör filminde.

Tümüyle bir Hitler ve Nazi Partisi parodisi şeklinde tasarlanan yapıtta, Hitler'in adı Hinkel olarak, partinin sembolü de alt alta iki çarpı işaretlerle değiştiriliyor. Chaplin'in dokundurmasından yalnızca Hitler değil, Goebbels ve Görring de nasibini alıyor ve bu iki politikacı ve askerin, parti içindeki konumları olabildiğince alaya alınıyor. Ayrıca, Almanya'nın savaş boyu müttefiki olan İtalya'nın başbakanı Benito Mussolini de Napaloni oluveriyor.

Film, 1. Dünya Savaşı'nda ülkesi adına, tüm sarsaklığıyla da olsa canla başla savaşan isimsiz Yahudi berberinin kısa maceralarıyla açılıyor. Tıpkı Hinkel gibi yine Chaplin'in canlandırdığı berber, bu bölümde bir kaza sonucu hafızasını kaybediyor ve Hinkel'in Tomania (Almanya) devlet başkanı olduktan sonra ülkesini demir yumrukla yönettiği günlere kadar da bu şekilde yaşıyor. Ardından Hitler'in o ünlü nutuklarından birini Hinkel versiyonuyla izliyoruz. Kanımca tüm filmin en komik sahneleri de bu nutuklar zaten. Sert sessiz harflerin yoğunca kullanıldığı Almanca nutuklarda Chaplin, bu harflerin vurgularında adeta coşuyor. Sık sık öksürük krizine tutulması, birden parlaması, mimikleri, her şeyiyle yapılan en iyi Hitler parodisine dönüşüyor.

Film, özellikle berberin macerasını anlattığı bölümlerde irtifa kaybediyor. Hinkel'in sarayında yaşanan abukluklarla gelen komedi fırtınası getto kısımlarında yerini filmin temposunu düşüren bir romantizme bırakıyor. Hungarian Dance eşliğindeki tıraş sahnesi gibi oldukça popüler bir sahneyi de bu bölümde izliyoruz. Chaplin'in Şarlo günlerini andıran mükemmel bir sahne.

Filmde, giridği andan itibaren rol çalan Napaloni karakteri de ayrı bir kahkaha tufanı. Özellikle trenden indikten sonra Hinkel'le bir türlü selamlaşamaması ve geçtiğimiz günlerde İsrail büyükelçimizin başına gelen olaydaki gibi düşük seviyeli koltuk sahnesinde daha odaya girer girmez Hinkel'e patlattığı şaplakla gülmekten gözlerden yaş getiriyor.

Filmin finalinde berberin nutuğu ise daha 1940'tan savaşın henüz başındayken bir umut tiradına dönüşüyor ve filmin evrensel bir pozisyon bulmasına yol açıyor. Chaplin'in hem hüznü hem komikliği aynı anda barındıran yüzünün avantajıyla kotardığı bu sahne film için tam teşekküllü bir final oluşturuyor.

The Great Dictator, kimilerince Chaplin'in en iyi yapıtı. Kimileriyse Şarlo döneminin bitişinden sonraki Chaplin filmlerinin diğer filmlerine nazaran daha yassı bir hal aldığını adeta bir karbon kopya sahteliğinde kotarıldığını düşünüyor. Fakat ne olursa olsun 70 yıldır her zaman izlenen bir film Büyük Diktatör. Bizde de yukarıda bahsettiğim büyükelçi krizinde gündeme gelmiş ve Chaplin, bir kez daha selamlanmıştı. Küçük adamın, savaşa dair bir güldürmecesi gibi görünse de aslında film, savaşın çığrından çıkacağının bir habercisi gibi, adeta ağıt yakıyor. Hayali Osterlich (muhtemelen Avusturya) ülkesinin adeta cennetten bir tablo gibi gösterilmesi ve Yahudilerin kaçacağı ilk yer olması da sanki biraz İsrail dokundurmasına dönüşüyor.

Filmi politik açıdan değil de bir güldürü filmi olarak değerlendirildiğinde özellikle Hinkel-Napaloni sahneleriyle komedi doruğuna varsa da bahsettiğim sebeplerden dolayı zaman zaman düşen temposu filme verilen tek zarar. Ama yine de Chaplin, en iyi Hitler parodisini, bugünlerdeki benzer filmlerde sıkça içine düşülen komplekslerden arınmış bir biçimde yerine getirmiş. Sadece bu sebeple bile The Great Dictator saygıyla selamlanası bir yapıt.

İlginç Bilgi: 1940 yılında gösterime giren filmin, yapıma başlangıç tarihi 1937. Charles Chaplin'in geleceği ne kadar iyi kestirebildiğinin de bir kanıtı bu. Ayrıca, Charles Chaplin'in, Hitler'in en sevdiği aktör olduğunu ve sık sık onun filmlerini izlediğini de eklemeliyiz. Hitler için ne acı!

15 Şubat 2010 Pazartesi

THE BLIND SIDE (2009) 2009 EN İYİ FİLM OSCAR ADAYLARI SERİSİ

Yönetmen: John Lee Hancock
Oyuncular: Sandra Bullock, Quinton Aaron
Oscar: 1 ödül (Aktrist), 1 adaylık (Film)
Puan: 7/10

1932 yılında Grand Hotel filmi, yalnızca en iyi film dalında Oscar adayı olmuş ve ödülü kazanmıştı. O tarihten bu yana hiçbir film bu anlamda bir başarı kazanamadı. Büyük ödül haricinde yalnızca bir adaylığı bulunan The Blind Side da bu açıdan bu yılın ödül için en az şans verilen yapımı.

Sarıya çevirdiği saçlarıyla ilginç bir karakter oyunculuğuna bürünmüş Sandra Bullock'un başrolünde oynadığı The Blind Side henüz ülkemizde uygun bir vizyon tarihi bulamadı kendisine. Dünya çapında da çok az ülkede gösterildi. Buna rağmen Sandra Bullock'un kazandığı ödüller filmin adını duyurmaya yetti. Film, dev cüsseli, içine kapanık ve kimsesiz bir çocuğun, hayatta kalma mücadelesi verirken çok zengin bir aile tarafından bulunup yetiştirilmesini anlatıyor. Bu açıdan klasik bir referal film hüvviyetinde. Gerçek hayattan alınma olan konusu, yönetmenin kendi bakış açısını da yansıttığı mizansenlerle süsleniyor. Öte yandan film, yardımseverlik kadar Hristiyanlığın giderek yiten özahlağını da sorguluyor. Michael Oher adındaki dev çocuk, zeka yönünden gerilerde olmasa bile çekingenliği ve aşırı içekapanıklığı yüzünden gittiği okullarda akıl hastası muamelesi görüyor. Fakat talihin bir müjdesi olarak, mükemmel bir anne hüvviyetindeki Leigh Anne Tuohy, iki küçük çocuğunun varlığına rağmen genç adamı evlatlık edinince işler değişiyor.

Oher'i evlatlık edinen aile de ideal aile tipine çok uygun. Çok zengin ve anlayışlı bir baba, tam bir anne konumundaki Leigh Anne, uyumlu bir genç kız ve şirin bir ufaklık. Oher, hayatı boyunca uyuşturucu, şiddet ve fahişelikle bezeli asıl ailesinde bulamayacağı her şeyi bu ailede buluyor. Yıllar sonra karşılaştığı kardeşiyle bile yalnızca bir kez görüşüyor. Siyahi kimliğinden dolayı herhangi bir yadırganma yaşamıyor ve futboldaki becerisi ona geleceğin kapılarını açıyor.

The Blind Side, bugüne kadar izlediğimiz birçok referal filmden farklı bir içeriğe sahip değil. Ayrıca tür için gereken film süresini de epeyce aşıyor ama yine de bittiğinde, özellikle final kredilerindeki gerçek Michael ve Tuohy ailesinin fotoğrafları, filme farklı bir anlam yüklemeyi başarıyor.

Sandra Bullock, 45 yaşına rağmen güzelliğiyle izleyiciyi filme yapıştırmayı başarabilen bir oyuncu olup çıkmış adeta. Tüm güzelliğini başarı için aşama aşama tırmandırdığı oyunculuğuyla birleştirince de ortaya gerçekten kaliteli bir performans çıkmış. Ama yine de Carey Mulligan kadar gerçekçi görünmüyor.Oscar'ın diğer adayları, Helen Mirren, Gabourey Sidibe ve Meryl Streep'i henüz izlemedim ama şu anki haliyle, Mulligan sürprizini yabana atmamakla beraber Bullock şanslı duruyor.

İlginç Bilgi: Bu filmle en iyi aktrist dalında Oscar'a aday olan Sandra Bullock, bu yıl ayrıca Hollywood'un en kötülerine verilen Razzie ödüllerinde All About Steve filmindeki rolüyle aday gösterildi.

FARGO (1996)

Yönetmen: Joel Coen, Ethan Coen
Oyuncular: Frances McDormand, Steve Buscemi
Oscar: 2 ödül (Aktrist, Senaryo-Joel Coen, Ethan Coen) 5 adaylık (Film, Yönetmen, Yrd. Aktör-William H. Macy, Kurgu-Joel Coen, Ethan Coen, Grt. Yönetimi-Roger Deakins)
Puan: 8/10

Yıllar evvel izleyip de verdiğim 3 puana bakılırsa vasat altı bulduğum bu filmi yeniden izlediğimde değerinin farkına vardım diyebilirim. Hatta, Oscar büyük ödülünü kazanan filmler hakkında yaptığım bir tabloda 1996 yılının ödülü hakeden film bölümüne hemen adını yazdım. Zira o yıl ödülü kazanmış olan The English Patient/İngiliz Hasta'dan daha dolu bir filmdi Fargo.

Fargo, Coen biraderlerin klasik kara film flmografisini en ileri noktalara götürdüğü yapımlardan. Blood Simple./Kansız'dan bu yana sürekli bir adım daha ileri götürdükleri ve her defasında kendi alışkanlıkları ve bakış açılarına göre işledikleri türe özgü bu kez kara-mizah diyebileceğimiz bir doza da sahip. Film, William H. Macy'nin oynadığı Jerry'nin karısını, tuttuğu iki adama kaçırttırıp milyoner kayınbabasından büyük çapta para tırtıklama planını anlatıyor. Tereyağdan kıl çeker gibi kolayca sona erecek bu planı, ortalık kan gölüne döndüğünde ve hamile bir polis işin içine girdiğinde tam anlamıyla curcunaya dönüşüyor.

Steve Buscemi ve Peter Stormare'in birbirinin tam zıttı iki fidyeciyi oynadıkları film, bu zıtlıklar üzerine kurulu bir yapıt. Evlilikleri gittikçe sıradanlaşan ve yalnızca kayınbabanın parası üzerine kurulu Lundegaard çiftiyle, saf bir kocaya sahip olmasına rağmen sevgi dolu bir ilişki yakalayan polis Marge'ın ailesinin düzeni bu zıtlıklarda başı çekiyor. Öte yandan bembeyaz karlarla örtülü Minnesota ve Kuzey Dakota eyaletlerinde yaşayan kara film tiplemeleri de ayrı bir zıtlık. Tüm ülkede ve popüler kültürde önemli bir figür olan oduncu heykelinin aksine kasabada daha çok sanayinin gelişmiş olması gibi dekor-zıtlıklar da var.

Tüm bu zıtlıklar filmde bir tek şeyin oluşmasına hizmet ediyor; hayatın büyük kazanımlarının varolması için alınması gereken büyük risklere. Jerry, planıyla bu riske giriyor ama kendi işini kendi kotaramadığı için işler tam anlamıyla arapsaçına dönüşüveriyor.

Frances McDormand'ın Oscar alan müthiş kompozisyonu, sanatçının sonraki sanat hayatına pek etki edemese de Fargo deyince ilk akla gelen kişi olmasına yetiyor. Hain koca rolünde William H. Macy ve konuşkan fidyeci rolünde Steve Buscemi de son derece başarılı. Filmin hemen başında yer alan, olayların gerçek hayattan alınma olduğu bilgisi ise sahte olmasıyla bir başka anlam taşıyor. Bu, bir nevi Coenlerin zihin oyunu. Bir karakterin ağaç öğütme makinasında toz haline getirildiği, durduk yere bir ailenin hepten parçalanışı gibi öğeler, izleyicinin gerçek bir öyküyü izlediğinde yaşayacağı dehşeti iki kat arttırıyor.

Filmde yalnızca ilk 3 dakikada yer bulan Fargo kasabası neden filme isim olmuş o kısım bir muamma. Öte yandan Marge'ın eski arkadaşı Mike Yanagita'nın hikayesi de filmde biraz eğreti duruyor. Ana hikayeye biraz zorlama bir katkısı var sanki.

Fargo, kimilerine sıkıcı gelse de kanımca birden fazla kez izlenip her defasında yeni tatların alınabileceği bir yapım ve her ne kadar No Country For Old Men/İhtiyarlara Yer Yok kadar gönlümü çalamasa da kesinlikle büyük bir film.

İlginç Bilgi: (spoiler) Filmde akıbeti belli olmayan 920 bin doların bulunduğu çantayı aramak için filmi izledikten sonra Japonya'dan kalkıp ABD'ye gelen bir kadın filmin çekildiği bölgede donarak ölmüş.

14 Şubat 2010 Pazar

INVICTUS (2009)

Yönetmen: Clint Eastwood
Oyuncular: Morgan Freeman, Matt Damon
Oscar: 2 adaylık (Aktör, Yrd. Aktör)
Puan: 8/10

Unforgiven/Affedilmeyen'i yaptığından beri, Hollywood'da üstün yönetmenler klasmanına giren ve devamında birbirinden güzel bir dolu film çeviren Clint Eastwood'un her geçen gün daha da mükemmelleşen filmografisinde en son geçen yıl Changeling/Sahtekar ve Gran Torino'yu izlemiştik. Clint Eastwood, bu iki büyük harikasından sonra bu kez bir başka dokü-dramaya yönelip Nelson Mandela'nın filmini çekti. 

Morgan Freeman gibi, Mandela için biçilmiş kaftan bir oyuncuyla çalışmanın rahatlığını yaşayan yönetmenin, 90 sonrasındaki filmografisinin belki de en aydınlık filmi Invictus/Yenilmez. Genelde karamsar bir bakış açısıyla kara-film tadında, ve klasik sinema argümanlarıyla filmler yaratan yönetmen bu kez o bakış açısını da, tekniği de tümüyle bir kenara bırakıp bir biyografi filmi için olması gerekenlerle işini yapıyor. Invictus, geçtiğimiz aralık ayında vizyona çıktığında benim gibi Eastwood fanatiklerinin sinema gündeminin birinci maddesine kurulmuştu ama ABD'de pek de öyle olmadı. Maliyeti karşılayan ve biraz da kar ettiren mütevazı bir hasılat, 3 ya da 3,5 yıldızlarda gezinen (5'lik değerlendirmede) bir ortalamayla film yeni yıla girdi. Önümüzdeki günlerde 3. ve 4. bölgelerde de gösterimleri başlayacak.

G. Afrika'nın senelerce hapiste kalan önderi, Nelson Mandela'nın konuşmasındaki kelime kayıpları da dahil her konuda birebir etüdünü yapıp performansını ona göre veren Morgan Freeman'ı yıllar sonra yine önemli bir rolde görmekteyiz. Elbette Se7en-The Shawshank Redemption-Million Dollar Baby üçlüsündeki o ağzı açık bıraktıran performans bu filmde yok. Ama yine de kendi standartlarının en iyilerinde dolaşan bir canlandırma mevcut.

Film, Mandela'nın hapisten çıkıp da seçimle başa gelmesinden sonra ülkenin bütünleşmesini sağlamak adına 1996 yılında, ülkesinin ev sahibi olduğu rugby dünya kupasına konsantre oluşunu anlatıyor. Çok önemli ekonomik anlaşmaları bile ikinci plana atan bu maçlar için de Mandela kendi sabrını oluşturan tüm incelikleri takım kaptanı François Pienaar'a (Matt Damon) aktarıyor. Turnuvada sürpriz bir başarı bile beklenmeyen milli rugby takımı, ülkelerinin büyük önderi Mandela'nın özverisi sayesinde kupaya çok güçlü bir başlangıç yapıyor.

Invictus, Gandhi filminin küçük boyutlusu gibi. Yer yer Mahatma Gandhi'yi akla getiren sahneleri ve pek tabii Clint Eastwood'un trademark'ı haline gelen mini yan hikayeler son derece başarılı. Filmi, Mandela ve Pionaar gözlemlerinin yanı sıra gizli servis ekibindeki siyah ve beyazların mini dünyaları aracılığıyla da takip ettiren hikayesi, Mandela'nın kısa bir çapkınlık sahnesi, kriz sahneleri, uçak sahnesi, Mandela ve korumasının aile hakkındaki konuşması gibi incelikler filmin bütünlüğünü kopmaz bir bağ gibi sarmalıyor ve Eastwood'un bu kadar çok sevilmesinin birincil sebeplerinden biri oluyor.

Filmden evvel, biz Türklerin çoklukla bilmediği, ya da izlerken kurallarından anlamadığı için sıkıldığı rugby maçlarının uzun tutulmasından korkmuş idim. Tam anlamıyla rugby olmasa da benzer bir oyunla ilgili, Al Pacino'lu Any Given Sunday/Kazanma Hırsı filminde olduğu gibi film boyunca maç izleyeceğimiz korkusu vardı. Fakat film, tıpkı Hint başyapıtı Lagaan: Once Upon A Time In India/Bir Zamanlar Hindistan'da filminde olduğu gibi maçları özellikle de son maçı uzun uzun gösterse de anlatım tarzıyla izleyiciyi hikayeden kopartmıyor.

Filmde Matt Damon da önceki rollerinden çok farklı bir oyunculuk gösteriyor. Rolünü epey ciddiye alan ve bunu hem fiziksel hem de biçim açısından gösteren Damon'ı ilk kez bir filminde çok iyi performans gösterirken yakaladık diyebiliriz.

Clint Eastwood, bu kaliteli ama önceki filmlerinin havasından biraz uzak filminden sonra yine Matt Damon'la çalıştığı Hereafter filmiyle Aralık 2010'da bir yönetmenlik örneği daha verecek. Şimdiden The Sixth Sense/Altıncı His kabilinden bir film olacağı söylenen Hereafter'ı merakla beklemeye başladık bile...

İlginç Bilgi: Filmin, çekilirken duyurulan adı The Human Factor idi. Fakat filmde de yer alan meşhur şiirde geçen Invictus kelimesi filmin adının değişmesini sağladı.

SEVGİLİLER GÜNÜ HEDİYESİ



Teoman'ın son albümü İnsanlık Halleri'nden Mavi Kuş ve Küçük Kız şarkısı eşliğinde Up/Yukarı Bak filminin ilk 20 dakikasından bir kolaj. Oldukça sevimli ve aşk dolu....

ATİLLA DORSAY-100 YILIN 100 FİLMİ (1996)

Türkiye'nin film eleştirmenliği alanındaki tek süperstarı Atilla Dorsay'ın sinemanın 100. sene-i devriyyesine adanmış üçlemesinin filmleri masaya yatırdığı kitabı 100 Yılın 100 Filmi'ni daha evvel parça parça okumuştum. Fakat şimdi kitabı nihayet edinip tamamını okuma imkanı buldum. Tamamını dediysem de aslında izlemediğim filmlerin eleştirilerini yalnızca tanıtım yazılarını incelemek dışında bitirdim diyebilirim. Bu tip kitaplar aslında sadece oku-bırak kitabı görevi görmüyorlar. Kitaplığımızın da en kolay ele geçer bölümlerine yerleşip her lazım olduğunda okunuyorlar.

Filmleri övmek yermekten daha zor bir iştir. Çünkü bir filmi beğenmediğinizde bunun sebepleri kafanızda diğer seçenekten daha net olarak belirir. Ayrıca beğenmediğiniz bir filmin somut belirtileri vardır. Ama beğendiğiniz hele de gelmiş geçmiş en iyi 100 filmden biri diyebildiğiniz bir filmi övebilmek gerçekten de meşakkatli ve iyi kelime dağarcığı isteyen bir iş. Bu tip filmlere sadece filmin size verdiği argümanlarla yaklaşamazsınız. Onları daha uygun kelimelerle mutlaka süslemeniz gerekir. Dorsay'ın kitaba yönelik en tuttuğum yanı da buydu. Her filmi, öncekilerden farklı olarak övmesini bilen bir anlatım gücüne sahipti.

Kitapta, bazı filmlerin diğerlerine göre daha Dorsay filmi olduğuna da tanık olabiliyorsunuz. Örneğin Vertigo/Ölüm Korkusu'na verdiği tepki ile Pulp Fiction/Ucuz Roman'a verdiği tepki eş heyecan taşımıyor. Öte yandan yıllar ya da onyıllar bakımından belirli bir dengesi yok bu kitabın. Önsöz kısmında Dorsay'ın da belirttiği sebeplerden dolayı her yönetmene ve her yıla ayrı film düzeneğini tercih etmemiş.

Kitapta es geçilen onlarca film var elbette ama okur olaya, bu kitabı ben yazsaydım başka bir okur da mutlaka aynı şeyi söyleyecekti düşüncesiyle bakması gerekiyor. Bu tip bir yapıt ne kadar özseçki dolu olabilirse Dorsat da ancak o kadarını kullanmış.

Kitabın en iyi yönlerinden biri ise, okuyucuyu anlayamayacağı, daha alt bir kanaldan bilgilendirmek, ya da sinema diline ait, sıradan okuyucunun bilmediği kelimeleri kullanmak gibi yöntemlere hiç başvurulmamış olması. Bunu daha iyi anlayabilmek için, okurlara Kutlukhan Kutlu'nun (mükemmel bir kitaptır) Günümüzün Klasikleri derlemesini tavsiye ederim.

Kitapta ele alınan 105 film;

Hoşgörüsüzlük - Intolerance (1916)


Hırs - Greed (1924)


Son Adam - Der Letzte Man (1924)


Altına Hücum - The Gold Rush (1925)


Potemkin Zırhlısı - Bronenosetz Potemkin (1925)


General - The General (1926)


Metropolis (1926)


Napoleon (1927)


Jeanne d'Arc'ın Tutkusu - La Passion de Jeanne d'Arc (1928)


Altın Çağ - L'Age d'Or (1930)


Mavi Melek - Der Blaue Engel (1930)


Frankenstein (1931)


Yaralı Yüz - Scarface (1932)


King Kong (1933)


Atalante - L'Atalante (1934)


Modern Zamanlar — Modern Times (1936)


Büyük Aldanış - La Grande Illusion (1937)


Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler - Snow White and the Seven Dwarfs (1937)


Rüzgâr Gibi Geçti - Gone with the Wind (1939)


Oyunun Kuralı - La Regle du Jeu (1939)


Gazap Üzümleri - The Grapes of Wrath (1940)


Philadelphia Hikâyesi - The Philadelphia Story (1940)


Yurttaş Kane - Citizen Kane (1941)


Malta Şahini - The Maltese Falcon (1941)


Kazablanka - Casablanca (1942)


Olmak ya da Olmamak - To Be or not To Be (1942)


Çifte Tazminat - Double Indemnity (1944)


Cennetin Çocukları - Les Enfants du Paradis (1945)


Korkunç han 1 ve 2 -Ivan Grozni 1-2 (1945-1946)


Roma, Açık Şehir - Roma, Citta Aperta (1945)


Kanlı Aşk - Duel in the Sun (1946)


Gilda (1946)


Şahane Hayat - It's a Wonderful Life (1946)


Aşktanda Üstün - Notorious (1946)


Bisiklet Hırsızları - Ladri di Biciclette (1948)


Üçüncü Adam - The Third Man (1949)


Perde Açılıyor - All About Eve (1950)


Elmas Hırsızları - The Asphalt Jungle (1950)


Sunset Bulvarı - Sunset Boulevard (1950)


Paris'te Bir Amerikalı - An American in Paris (1951)


Raşomon - Rasho-Mon (1951)


Kahraman Şerif - High Noon (1952)


Sahne Işıkları - Limelight (1952)


intikam Kılıcı - Scaramouche (1952)


Yağmur Altında - Singin in the Rain (1952)


İnsanlar Yaşadıkça - From Here to Eternity (1953)


Johnny Guitar (1953)


Yağmurdan Sonraki Soluk Ayın Öyküleri - Ugetsu Monogatari (1953)


İtalya'da Yolculuk - Viaggio in Italia (1953)


Rıhtımlar Üzerinde - On the Waterfront (1954)


Lola Montes (1955)


Yol Türküsü - Pather Panchali (1955)


Asi Gençlik - Rebel Without a Cause (1955)


Çöl Aslanı - The Searchers (1956)


Yaban Çilekleri - Smuktronsstallet (1957)


Bitmeyen Balayı - Touch of Evil (1958)


Ölüm Korkusu - Vertigo (1958)


Hiroşima Sevgilim - Hiroshima Mon Amour (1959)


400 Darbe - Les 400 Coups (1959)


Bazıları Sıcak Sever - Some Like it Hot (1959)


Serseri Âşıklar - A Bout de Souffle (1960)


Macera - L'Avventura (1960)


Tatlı Hayat - La Dolce Vita (1960)


Röntgenci - Peeping Tom (1960)


Sapık - Psycho (1960)


Düşman Kardeşler - Rocco e I Suoi Fratelli (1960)


Batı Yakasının Hikâyesi - West Side Story (1961)


Şerburg Şemsiyeleri - Les Parapluies de Cherbourg (1964)


Cezayir Savaşı - La Battaglia di Algeri (1965)


Andrey Rublev - Andrei Roublev (1966)


Cinayeti Gördüm - Blow-Up (1966)


Bonnie ve Clyde - Bonnie and Clyde (1967)


Tatlı Budala - The Party (1968)


2001-Uzay Yolu Macerası - 2001-A Space Odyssey (1968)


Batıda Kan Var - Cera Una volta il West (1969)


Konformist - Il Conformista (1969)


Easy Rider (1969)


Vahşi Belde - The Wild Bunch (1969)


Arabulucu - The Go-Between (1970)


Tristana (1970)


Otomatik Portakal - A Clockwork Orange (1971)


Kurtuluş - Deliverance (1972)


Roma - Fellini-Roma (1972)


Baba I ve 2 - The Godfather 1-2 (1972-1974)


Çin Mahallesi - Chinatown (1974)


Taksi Şoförü - Taxi Driver (1976)


Annie Hall (1977)


Özel Bir Gün - Una Giornata Particolare (1977)


Yıldız Savaşları - Star Wars (1977)


Yaratık - Alien (1979)


Kıyamet - Apocalypse Now (1979)


Fil Adam - Elephant Man (1980)


Mephisto (1981)


E.T. (1982)


Yol (1982)


Paris-Texas (1984)


Ran (1985)


Robocop (1987)


Masum Sanık - Who Framed Roger Rabbit? (1988)


Barton Fink (1991).361


Oyuncu - The Player (1992)


Affedilmeyen - Unforgiven (1992)


Üç Renk Üçlemesi - Trilogie de Trois Couleurs (1993-1994)


Ucuz Roman - Pulp Fiction (1994)


Ulis'in Bakısı - Ulysses' Gaze (1995)


Puan: 8/10