31 Ocak 2010 Pazar

DIARY OF THE DEAD (2007)


Yönetmen: George A. Romero
Oyuncular: Michelle Morgan, Joshua Close
Puan: 2/10

Geçtiğimiz yıl çekilip gösterime girmeyen Survival Of The Dead'i saymazsak Diary Of The Dead/Ölülerin Günlüğü, yönetmen George A. Romero'nun 5. ve son zombi filmi. Her, film sayısı 3'ü geçen seride olduğu gibi zombi serisinin de böylece suyu çıkan serilere dahil olduğunu söyleyebiliriz. Oysa 2005'te Land Of The Dead/Ölüler Ülkesi ile tam 20 yıl aradan sonra vasat da olsa kabul edilebilir bir dönüş filmi çekmişti Romero fakat bu kez tekrara düşmekten kurtulamamış.

Önceki filmlerin bazısı silahlı kuvvetleri, bazısı kapitalist sermayedarları bazısı da bir grup yerine bir düşünce sistemini (siyah-karşıtlığı gibi) kendisine hedef alıp zombiler üzerinden eleştirisini yaparken bu film de sıra medyaya gelmiş. Bahsedilen medya ise yalnızca basın ve yayın kuruluşları değilİ; eline kamera hatta cep telefonunun video aparatlarını alıp önüne gelen her şeyi kaydedip Youtube gibi sitelere servis eden günümüz gençliği.

Filmin, Romero'nun klasına yakışan korku ve gerilim sahneleri sıfıra yakın. Oyunculuklar, tamamı amatörlerden seçildiği için çok yerde sırıtmakta. Birçok sahne, kara-mizah amaçlı kurgunun kurbanı olmuş. Kısacası Romero'nun bizzat kendisi bir yaşayan ölüye dönüşmüş.

İlginç Bilgi: Film içindeki filmin adı olan "Ölümün Ölümü", yönetmen Romero'nun yıllar önce DC Comics için çizdiği bir çizgiromanın da adıdır aynı zamanda.

29 Ocak 2010 Cuma

OZAN ARSLANTAŞ'IN KALEMİNDEN: SHERLOCK HOLMES (2009)

Dün izlediğim ve çok beğendiğim filmin, tür kısmı çok karışık. Film hem gerilim hem komedi hem aksiyon hem de macera türlerinde değerlendirilebilir. Filmde bu türlerin hepsinden parça parça var. Filmi izlerken eğlenmemeniz için kendinizi kasmanız lazım. Ben gayet eğlendim.


Film, ünlü, efsanevi İngiliz dedektifi olan Sherlock Holmes'ün ve onun yardımcısı olan yakışıklı doktor Watson'ın ülkesini yok edebilecek ölümcül bir komployu düzenleyen Mark Strong (Blackwood) adındaki düşmana karşı verdiği mücadeleyi anlatıyor.

SPOILER--------------------------------

Filmde yer alan dövüş sahnelerinin ağır çekimdeki, anlatımlı gösterimi çok güzel düşünülmüş ve yapılmış sahnelerdi. Sherlock Holmes'ün, ciddi ve sıkıcı İngiliz prototipi yerine, komik, hafifçe deli ve dahi olarak gösterilmesi çok güzel olmuş. Filmin eğlenceli yanı da bu zaten. Ayrıca bu konuda Dr.Watson'ın (Jude Law) Sherlock Holmes'e; (Robert Downey Jr.) bayağı yardımı olmakta. İkisi çok iyi bir double team oluşturmuşlar. Filmi tek başlarına sürüklüyorlar.

Filmde Sherlock Holmes'ün inanılmaz ince detaylardan sonuçlara varabilmesi sizi büyülüyor. Yani dedektiflik karakterinde resmen şaha kalkıyor. Tabii ki ne kadar dahi ya da ne kadar usta bir dedektif olursa olsun, çoğu erkekte bulunan çapkınlık içgüdüsü yüzünden Irene Adler adındaki bayan suçlu (aynı zamanda birbirlerine aşıklar) karakter tarafından altedilmektedir. Bu da bayanların istediklerinde ne kadar tehlikeli olabileceğini gösteriyor. Tabii ki şaka yapıyorum! Gerçi odada usta dedektifimizi bayılttıktan sonraki sahnede koptum diyebilirim. Oda görevlisi hizmetçinin gelmesiyle dedektifin kadına "yanlış anlamayın ama beni bu durumdan kurtaracak olan şey bunun (pipisinin üstünde duran yastığı kastediyor. Kendisi yatağa kelepçeli ve çıplak) altında" dedikten sonra hizmetçinin yanlış anlayıp kaçması filmin en komik sahnesiydi benim gözümde. Bunun gibi birçok komik sahne daha var tabi.

SPOILER-------------------------------

Filmde Londra'nın çok uzun zaman önceki görünümü ise büyüleyiciydi. Bu tür sahneleri nasıl yaptıklarını hala anlayamadım. Sonuç olarak 2 küsür saatlik uzun süresine rağmen çok güzel bir film olmuş. Böyle eğlenceli filmlerden hoşlananlara tavsiye ederim!

NIGHTWATCH (1997)


Yönetmen: Ole Bornedal
Oyuncular: Ewan McGregor, Patricia Arquette, Josh Brolin
Puan: 7/10

Danimarkalı yönetmen Ole Bornedal'in, ülkesinde çok popüler filmi Nattevagten'in yine kendisinin yapmış olduğu Hollywood remake'i bu gece Cnbc-e tarafından yayınlandı. Son dönemde Lat Den Ratte Komma In/Gir Kanıma ile epey ses getiren İskandinav korku filmlerinin 90'larda özgün fikirler geliştirdiğine bu filmle tanık oluyoruz. Fakat yönetmenin orijinal filminin, bu yeniden çevrimden daha çok tutulduğunu belirtmekte de fayda var.

Giriş sekansındaki kuş ve hayat kadınının dönen gözleriyle çok açık bir biçimde Psycho/Sapık'a gönderme yapan film, ölüsevici bir seri katilin, morgta gece bekçiliği işine giren genç bir hukuk öğrencisinin başına bela olmasını anlatıyor. İlk 45 dakikası gerçekten de kendine has bir korku fimi gibi ilerleyen hikaye, içerdiği blue box ve red box sayesinde renklerle bile atmosfer kurabiliyor. Fakat film, ortalarda garip bir biçimde teen-slasher tarzına bağlanıp finalde de en klişe gerilim filmi örnekleriyle bitişini ilan ediyor. Yine de kısıtlı sayıdaki adaylar arasında, ipucu da verilmiş olmasına rağmen filmin seri katilini bulabilmek biraz zor. En azından merak duygusunu devamlı canlı ve hazır tutan bir film var karşımızda.

İlginç Bilgi: (Dikkat, spoiler içerir) Filmde Nick Nolte'un canlandırdığı karakter için ilk tercih Harrison Ford olmuş, fakat Ford'dan kolay kolay bir seri katil imajı çıkmayacağı için yerine Nolte'la anlaşılmış.

28 Ocak 2010 Perşembe

THE LOST WORLD: JURASSIC PARK (1997)


Yönetmen: Steven Spielberg
Oyuncular: Jeff Goldblum, Julianne Moore
Oscar: 1 adaylık (Özel Efekt)
Puan: 5/10

İlk bölümüyle çığır açan Jurassic Park serisinin bu ikinci ve son filmi, herhalde Steven Spielberg'in yaptığı en özensiz çalışmalardan biridir. İstediği takdirde birden fazla alternatif okumalı, özgün metinlerle film yapan yönetmen, maalesef Kayıp Dünya'da işin sadece teknik yönüne odaklanmış.Yarattığı yeni dinozorlar ve geliştirilmiş T-Rex'lerle çalışan ekip, özel efekt işini gerçekten iyi kotarmış. Özellikle karavan baskını sahnesi ve T-Rex'in San Diego'yu yerle bir ettiği sahneler gerçekten de göz alıcı. Ama bugün Hollywood'da altın senarist olarak bilinen David Koepp'in ilk filme hiç katkısı olmayan basmakalıp yazdığı senaryosu sayesinde tüm bunlar ancak gençlik festivallerinde değer görecek türden avantür numaralar olarak kayda geçmiş.

İlginç Bilgi: İlk filmde de bulunan, John Hammond karakterini oynayan Richard Attenborough, efsanevi Gandhi filminin yönetmenidir.

27 Ocak 2010 Çarşamba

OZAN ARSLANTAŞ'IN KALEMİNDEN: DRAG ME TO HELL (2009)



SPOILER------------------------------


Bazı yerlerinde güldüğüm(!), bazı yerlerinde takdir ettiğim (son sahnesinde) korku filmi olan Drag Me To Hell için. hiç korkmadığımı üzülerek söylemeliyim. Yani korkutucu bir korku filmi olamamış! İsminin ve reklamının hakkını verememiş.

Söylediğim gibi bazı sahneler hakikaten gülünç ve klişeydi. Mesela bu filmde de "inanmam da inanmam" diyen bir adam var. Sonradan sesi çıkmasa da kızın sevgilisi bu rolü üstlendiğinde çok sinir bozucu olmakta. El fenerinin çalışmaması, mezar taşının direkt olarak kızın kafasına devrilmesi, bir çok sahnede klişe kamera tekniklerini kullanarak ani hareketlerle seyirciyi korkutmaya çalışmaları, yaşlı teyzemizin 50 kere başroldeki Chris ablamızın ağzına kusması, kızın ağzına girmeyen şeyin kalmaması! hiç olmamış.

Filmde takdir ettiğim birkaç nokta var. Mesela birçok Amerikan korku filminde kullanılan erotizm bu filmde pek kullanılmamış. En azından filmin sonundaki eteğin açılması sahnesini ve onun öncesindeki yağmurlu mezarlık sahnesinde ıslanan tişört ile gördüğümüz göğüsleri saymazsak kullanılmamış diyebiliriz. Yani başrol kadın oyuncusunun(Alison Lohman) göğüsleri bu filmde gözümüze sokulmuyor.

Film klişelerle dolu olmasına rağmen, izlerken çok da sıkılmadım ama son dönem korku filmlerindeki iğrendirme taktiği sebebiyle middem bulandı diyebilirim. Yani yaşlı teyzemiz bu kadar iğrenç olmak zorunda değildi. Ayrıca şu medyum kadın (Sylvia Ganush) rolünü pek oynayabilmiş diyemem. Keçi kurban edecekleri sahnede opera söylüyormuş gibi geldi bana! Umarım kamera arkasında kopmuşlardır! Bir de şu esmer medyum abimizi Lost'taki Sayid'e benzettim bayağı bir. Lamia büyüsünü duyunca da üvey babanın "lamia" diye bağırması aklıma geldi.

Ayrıca bir de Christine Brown'a değinmek istiyorum. Filmde herkes bu kızın iyi olduğunu düşünmekte ama ben bu konuda şüpheliyim. Yani kız pek de iyi biri değil. En azından kendini! ve mevki hırsını her şeyin önünde tutmakta. Mesela filmin başında mevkiyi kazanmak için yaşlı kadına ek süre vermiyor. Üstelik kadının yalvarmasına rağmen vermiyor. bununla da bitmiyor. hayvansever olduğunu söylemesine rağmen çok sevdiği kedisini bıçaklayıp keçiyi kurban etmelerine ses çıkarmıyor. Hadi keçiyi anladık da kendi kedisini niye defalarca bıçaklayarak katletti orasını anlayamadım (yoksa kız gerçekten deli mi?). Hayvan sevgisine hayran kaldım doğrusu. Filmin sonlarına doğru iyi bir kız olmakta ama. müdür yardımcılığındaki rakibi olan şerefsiz adama bile lanetli düğmeyi vermemesinden bunu çıkardım.

Ayrıca filmin son sahnesi aynı zamanda filmin en güzel sahnesiydi. gerçekten çok güzel yapmışlar. Kısacası film korku olarak vasat düzeyde. Korkmak için izleyecekseniz izlemeseniz de olur.

SPOILER-----------------------



(Ozan Arslantaş)

26 Ocak 2010 Salı

...VE AVATAR DÜNYANIN EN ÇOK HASILAT GETİREN FİLMİ OLDU


Çıktığı günden beri gerçek bir olay haline gelen Avatar filmi, bir başka James Cameron filmi olan Titanic'i gişede geçerek Cameron'ı sadece Dünya'nın değil Pandora'nın da kralı yaptı. Tüm dünyada ve ABD dışında en çok hasılat yapan ve en çok izlenen film durumundaki Avatar'ın Titanic'i ABD toplamında geçmesi için de sadece 49 milyon dolarlık bir fark kaldı. Ayrıca, Avatar en uzun süre Box office birinciliğini taşımada da bir rekor kırdı. Avatar'ın şuanki toplam hasılatı 1 milyar 839 milyon dolar. Titanic'in toplam hasılatı ise 1 milyar 835 milyon dolardı. Avatar'ın yeni hedefi ise 2 milyar dolar barajını aşabilen ilk film olmak.

ÖZGÜR ŞAHİN'İN KALEMİNDEN: İKİ DİL BİR BAVUL (2009)


Bir Bavulda İkiden Çok Dil Var

İki Dil Bir Bavul, dil üzerine ve o dillerin buluşması adına samimi bir belgesel yapım. Zira, Denizlili öğretmenimiz Emre Aydın'ın İç Anadolu şivesine yakın konuşması, tanımadığı ve anlayamadığı bir başka dille, aynı ülkede öteki ana dille buluşmasına neden oluyor. Zira, Urfa Kürtçesi de benim anlayamadığım bir başka lehçesi oluveriyordu Kürtçe dilinin.


Film, yaşamın içinde gizlenmiş politik simgelere de yer verirken, çocukların küçük dünyasında bir zamanlar öğrenci olmuş bizlere de tanıdık görüntüler serpiştiriyor, yer yer çocuklarla beraber gülüyor ya da utanıyorduk, bu da yetişkinlerin epeydir unuttuğu o en saf haliyle çocuk diliydi.

Doğanın da dili vardı tabii, doğudaki yaşamın zorluklarını ve bitaplığını vurguluyordu apansızca ya da sıcacık bir tatil gününde körpecik bedenleri kucaklıyordu soğuk bir nehir suyunda. Kışın sobayı yakmak için istenen gaza yanıtı, bir kerpeten idi çocukların, ki bu filmin çekilmesindeki ana fikri oluşturan ilk parçanın da kendisiymiş okuduğum kadarıyla.

Tabii, velilerin de öğretmen karşısında mahçubiyetleri ve çocuklarıyla ilgileri de ebeveyn diliydi ki o dil Denizli'den oğlunu arayıp telaşlanan Emre Aydın'ın annesinin diliyle nasıl da ortak noktada buluşuyordu... Bir evrensel dilin kendisiydi.

Belki politika bu dilleri kavrayabilecek olgunluğa bir gün ulaşabilir. Ve o gün elektrikler kesilmeyecek ansızın ya da öğretmenler ile öğrenciler ilk seferde konuşacak birbirleriyle...

Emeği geçen herkese teşekkürler ve Rojda, Zülfü basta olmak üzere tüm o çocuklara yürekten sevgiler...


                                                                     
(Özgür Şahin)

25 Ocak 2010 Pazartesi

İLK KİTABIMI YAZMAYA BU AKŞAM BAŞLIYORUM


Bugün benim açımdan çok özel bir gün. Çünkü yaklaşık iki yıldır hayalini kurup bolca hazırlık yaptığım ilk kitabım için ilk kelimeleri bu akşam yazmaya başlayacağım. Al Pacino'nun sinema kariyerindeki tüm filmleriyle ilgili kitabım için iki yıl boyunca ustanın, bir iki eksik dışında tüm filmlerini edindim. Kendisi hakkında tüm haber ve arşivleri depoladım. Ve artık zamanının geldiğini düşünüyorum. Bu süre içerisinde bol bol Pacino filmleri izleyeceğimden dolayı blog biraz eksik kalabilir. Takipçilere şimdiden duyurulur:)

ERDİNÇ DİNÇER VE NEDİM DOĞAN''I KAYBETTİK


Dün akşam iki önemli yeteneği daha uğurladık. Yıllar boyu süren ve bir kuşağın fenomeni olan televizyon dizisi Bizimkiler'de muhasebeci Ergun Bey'i canlandıran Erdin Dinçer Enmutlu akciğer kanserinden yaşamını yitirirken, Olacak O Kadar ekibinden Nedim Doğan da lenf kanserinden hayata gözlerini yumdu. İki değerli sanatçı için hepimizin başı sağolsun.


SUSPICION (1941)


Yönetmen: Alfred Hitchcock
Oyuncular: Cary Grant, Joan Fontaine
Oscar: 1 ödül (Aktrist), 2 adaylık (Film, Müzik: Franz Waxman)
Puan: 4/10

The Women filmiyle yıldızı parlayan, klasik sinemasında hüznün yüzü olarak tarif edebileceğimiz Joan Fontaine'le Rebecca'da birlikte çalıştıktan sonra genç oyuncuyu yıldız mertebesine ulaştıran Alfred Hitchcock, RKO'yla yaptığı 3 filmlik anlaşmayı, teröpatik açılımlarla dolu bu filmde nihayete erdirmişti. Hitch Amca'nın Amerika'ya geldikten sonra ilk çektiği filmin en iyi film seçilmesine rağmen bir türlü istediği temalarda film çekemediği malum. Bu yüzden Suspicion/Şüphe'de konuyu Londra'dan anlatarak bir nevi uğur denemesi yaptı.

Aradaki Foreign Correspondent/Yabancı Muhabir'i saymazsak ana koltuğa kadın karakterlerini oturttuğu ve 4 filmin ikisinde Fontaine'in yeteneklerinden yararlandığı malum olan büyük yönetmen bu filmde şüphe temasını evlilik temasıyla birleştirerek anlatmış. Trenin tünele girdiği karanlık anda başlayan daha ilk sahnede bu metaforla bastırılmış cinsellik sembolizmi kullanan yönetmen ilerleyen sahnelerde de yine kendisinin imzası gibi kabul edilen türlü çeşitli ışık ve gölge oyunlarını ustaca kullanmış. Örneğin, şüphe düzeyi iyice artan Fontaine'in bunalımının içinde boğuştuğu bir sahnede demirli pencerelerin gölgesi adeta bir örümcek ağı oluşturmuş. Kocasının hem üçkağıtçı hem de katil olduğu konusunda derin şüpheleri olan kadının içgüdüleri içinde bu ağdan kurtulamadığı hissi, bir tablo gibi yansıtılmış. Aynı şekilde harflerle murder/cinayet kelimesinin hazırlandığı sahne de metaforik açıdan ilginç. Zira bu sahnede kamera Fontaine'in omzu üzerinden çekim yaparak yazıyı oluşturanın seyircinin parmakları olduğuna dair sağlam bir göndermesi var. Her hareketi şüpheli Cary Grant'in bir katil olabileceğine dair derin inanç, seyirciye de yüklenerek finalde doğrusu yanlışı ortaya çıkacak bir suçlu zevk sağlanmış.

Tüm bu metaforik anlatıma, psikolojik betimlemerine rağmen Şüphe bekleneni veremeyen, çoğu zaman sıkıcı, tekrara düşen bir film. Ustanın en önemli dönemine yani 1955-1960 dönemine denk gelseydi hikayedeki tüm sorunlu kısımlar atılıp daha özenli ve mükemmel bir şaheser yaratılabilirdi kanımca.

İlginç Bilgi: (Dikkat, Spoiler!) Filmde Grant'in karısına götürdüğü ve zehirli olduğunu düşündüğümüz sütün belirgin bir odaklanmaya tabi olabilmesi için yönetmen bardağın içine küçük bir lamba koymuş ve kadrajın tam ortasına yerleştirdiği bardağın daha parlak olmasını sağlamış.

24 Ocak 2010 Pazar

MATCH POINT (2005)


Yönetmen: Woody Allen
Oyuncular: Jonathan Rhys Meyers, Scarlett Johansson
Oscar: 1 adaylık (Senaryo: Woody Allen)
Puan: 9/10

Yıllardır en sevdiğim 20 film listemde hep varolmuş bir filmdir Match Point/Maç Sayısı. Benim gibi şansın hem olumsuz hem de olumlu etkilerine mutlak bir biçimde inananların manifestosudur adeta. Woody Allen'ın Manhattan civarında geçmeyen ve kendi tarzından çok uzak bu filmi, yönetmenin Avrupa üçlemesinin de ilk filmidir ayrıca. Daha önce de çeşitli kereler Allen filmlerinde yer alan cinayet, polisiye gibi temalar bu filmde gerçek anlamında kullanılmış olduğundan çıktığı yıl Allen hayranlarını da epey şaşırtmıştı.

Neredeyse bizdeki Aşk-ı Memnu tipi bir hikayeyle açılan filmde fakir bir tenis öğretmeni, ders verdiği zengin adamın kızkardeşiyle yakınlık kurar. Ayrıca adamın kendisi gibi fakir Amerikalı nişanlısına (Scarlett Johansson) da ilk görüşte çarpılır. Bir süre neredeyse bir aşk üçgeni şeklinde gelişen hikaye hep bu biçimde ilerlemeyeceğinin sinyallerini başlarda verir ve özellikle ikinci yarıda para ve aşk arasında kalan Chris, (Jonathan Rhys Meyers) dengeyi bozdukça film de heyecan kazanmaya ve tam bir sarmala dönüşmeye başlar.

İzleyiciye film bittiğinde kafasında sorularla dolaşması gibi önemli etki yaratan filmlerden biri olan Maç Sayısı onikiden vuran kast seçimi, özellikle ilk yarıda bir femme fatale tiplemesini canlandıran Johansson'un başarısı, mükemmel kurgusu ve şans üzerine söyledikleriyle çağdaş sinemanın edebiyata yakın örnekleri arasında başa güreşiyor.

İlginç Bilgi: Sevişme sahnelerinde rol yapmayıp gerçekten sevişen Meyers ve Johansson'un sette sevgili olduklarına dair yorumlar çıkmış fakat ikili bu yorumları reddetmiştir.

23 Ocak 2010 Cumartesi

JEAN SIMMONS'I KAYBETTİK



Los Angeles kaynaklı haberlerden öğrendiğimiz kadarıyla klasik sinemanın yıldızlarından Jean Simmons dün hayatını kaybetti. Sanatçı, Great Expectations/Büyük Umutlar, Hamlet, Elmer Gantry, Spartacus gibi önemli filmlerde yer almıştı.

LITTLE MISS SUNSHINE (2006)


Yönetmen: Jonathan Dayton, Valerie Faris
Oyuncular: Greg Kinnear, Toni Collette
Oscar: 2 ödül (Yrd. Aktör: Alan Arkin, Senaryo: Michael Arndt) 2 adaylık (Film, Yrd. Aktrist: Abigail Breslin)
Puan: 4/10

Son 10 yılın en göze çarpan bağımsız yapımlarından biri olan Little Miss Sunshine/Küçük Gün Işığım, bugüne kadar topladığı 43 ödül ve Oscar adaylığıyla dikkat çeken filmlerden biri oldu. Amerikan stüdyo filmlerinin çok sevdiği aile temasını stüdyo kurallarının dışına çıkıp kendi koyduğu kurallarla sunan filmin en büyük prestiji aday olduğu çoğu ödülü kazanan Alan Arkin oldu. Yorumlarda sıklıkla mendil ıslatan bir drama olarak göze çarpan yapıtta açıkçası mendil ıslatacak bir şey bulamadım ve son 15 dakikası hariç pek de çarpıcı bir film değildi. Belki de sinemanın aile bağlarıyla ilgili tonlarca örnek sunmasından kaynaklı bir durumdu bu ama film bana ziyadesiyle sıradan geldi.

İlginç Bilgi: 15 yaşında bir çocuk olan Dwayne rolünü 22 yaşındaki Paul Dano canlandırıyor filmde. Gayet de başarılı bir performansa sahipti kanımca.

IMDB TOP 30: DEĞİŞİKLİK


Dün, Yüzüklerin Efendisi serisinin ilk filmi Top 20'de bir sıra yükselmişti bugünse ikinci film; The Two Towers/İki Kule bir sıra yükseldi. Geçtiğimiz günlerde 28. sıraya yükselen It's A Wonderful Life/Şahane Hayat yerini tekrar Peter Jackson'ın şahanesine bıraktı. Her iki filmin de 8.6 olan puanları değişmedi.

22 Ocak 2010 Cuma

THE TREASURE OF THE SIERRA MADRE (1948)


Yönetmen: John Huston
Oyuncular: Humphrey Bogart, Walter Huston
Oscar: 3 ödül (Yönetmen, Yrd. Aktör- Walter Huston, Senaryo-John Huston), 1 adaylık (Film)
Puan: 8/10

1948 yılının flaş filmlerinden biriydi The Treasure Of The Sierra Madre/Altın Hazineleri. Öteden beri insana dair hikayelerini dokunaklı bir biçimde anlatmayı seven tekinsiz yönetmen John Huston, yıllarca hafızalardan silinmeyecek bir insan kompozisyonu yarattı. Walter Huston'ın Oscar ödüllü performansıyla taçlanan film, Humphrey Bogart'ın da en sevilen filmlerinden biri oldu.

Daha sonra Raiders Of The Lost Ark/Kutsal Hazine Avcıları'na da ilham verecek filmlerden biri olan Altın Hazineleri, Meksika'da açlıktan nefesi kokan üç Amerikalı'nın altın aramaya karar vermesi sonucu başlarından geçen olayları anlatır. Başlarda vicdan, adalet, dostluk gibi insanoğlunun en gözde hislerini içlerinde barındıran üç kafadarın altınları buldukça nasıl da değişebildiklerini müthiş bir akıcılıkla anlatıyor film. Paranın ya da parasına gelecek tehlikenin karşısında hemen ilk çağ insanı konumuna düşebilecek insan profili çizmenin de sinemadaki öncülerinden biri oluyor.

SPOILER------------------------------

Filmde, üç ahbap altınları bulduktan sonra neler yapacaklarını konuşurlar. Walter Huston'ın karakteri Howard, sakin bir yerde küçük bir dükkan açıp saygın bir yaşam sürdürmek istediğini söyler. Tim Holt'un Curtin karakterinin hayali ise meyve yetiştiriciliği yapmaktır. Humphrey Bogart'ın canlandırdığı Dobbs'un herhangi bir fikri yoktur, kafası karmakarışıktır. Filmin sonunda Howard, Meksika yerlilerinin arasında şifacılık yaparak saygın bir yer edinir; Curtin, meyve yetiştirmek üzere Amerika'ya döner, Dobss ise fikirsizliği sonucu çoktan ölmüştür. Herkes hayaline kavuşmuştur böylece. Altınlar olmadan da hayallerine koşabilen insanları anlatır film. Yeter ki o hayallerin içine yüksek hırslar karışmayagörsün. Sadece bu kurgulama bile klasik sinemanın vizyonunun bugünkü sinemaya göre ne derece üstün olduğunu gösterir.

SPOILER-----------------------------

İlginç Bilgi: En iyi film Oscar ödülüne uzanamasa da (ki bence Oscar 1948'in asıl hakedeni Hamlet değil bu filmdir.) 3 Oscar kazanır film. Fakat asıl ilginçlik Oscar tarihinde ilk ve son kez bir baba oğulun beraber aynı törende Oscar kazanmalarıdır. Zira filmde Howard karakterini mükemmel canlandıran Walter Huston; John Huston'ın babasıdır.

BAFTA 2009 ADAYLARI AÇIKLANDI

İngiltere'nin Oscar ödülü olarak bilinen BAFTA ödülleri tam bir ay sonra sahiplerini bulacak. Ödüle aday film ve film çalışanları bu akşam seçildi. Altın Küre 2009'a biraz İngiltere sosu serpilmiş gibi bir durum mevcut. Törenin En İyi Film adayları şu filmlerden oluşuyor:

1-Avatar
2-An Education
3-The Hurt Locker
4-Precious: Based On The Novel Push By Sapphire
5-Up In The Air

GWOEMUL (2006)



Yönetmen: Joon-ho Bong
Oyuncular: Hie-bong Byeon, Ah-sung Ko
Puan: 5/10

Uzakdoğu'da görülüp tüm dünyayı etkisi altına alan SARS virüsünün gündemde olduğu günlerde çekilen film, 2006'da ülkemiz festivallerinin de gözdesi olmuştu. Hatta, Empire, Sinema gibi dergilerde eleştirmenler öve öve bitirememişti. Gwoemul/Yaratık, son yılların sinemada yükseliş gösteren ülkesi G. Kore'ye ait. Özellikle yaratık tasarımları, Stan Winston tasarımlarını aratmayacak kadar başarılı. Hatta filmde tam olarak ilk göründüğü sahnede CGI teknolojisiyle yaratılmış olduğu bile hiç belli olmuyor.

ABD'nin kıtası dışındaki ülkelere girerek o ülkelerde yarattığı faciayı yaratık metaforuyla anlatan Gwoemul, çözümün aile, din gibi geleneksel kurumlara daha sıkı bağlanmakta olduğunu söylüyor. Yaratık'ın insan stoğu yaptığı köprünün adının bir rahibin adı olması, yaratığa karşı en başarılı savaşın ailece hep birlikte verilmesi çözümlerin en basit örneklerinden. Fakat daha iyi bir sinema dili yakalamak yerine konsantre olamamış bir anlatım seçilmesi filmin tüm mesajını alıp götürebiliyor. Oyuncularının Hollywood ve Avrupa kalitesinde olamayışı da bir korku/gerilim filmi için zaman zaman komedi haline geliyor.

Baştan sona ABD'yi eleştiren bir film olan Gwoemul'un adını bütün dünyanın İngilizce olarak The Host adıyla bilmesi bana bizim Kurtlar Vadisi Irak'ın Fransa'da bile İngilizce isimle gösterime girmesinin ironisini hatırlatıyor.

21 Ocak 2010 Perşembe

IMDB TOP 20: DEĞİŞİKLİK



Uzun zamandır herhangi bir değişiklik göstermeyen Top 20'de The Lord Of The Rings: The Fellowship Of The Ring/Yüzüklerin Efendisi: Yüzük Kardeşliği, 19. sıradaki Rear Window/Arka Pencere'yle yer değiştirdi. Her iki filmin de puanlarında bir değişiklik yok.

JACKIE BROWN (1997)


Yönetmen: Quentin Tarantino
Oyuncular: Pam Grier, Samuel L. Jackson, Robert De Niro
Oscar: 1 adaylık (Yrd. Aktör: Robert Forster)
Puan: 5/10

Quentin Tarantino'ya duyulan hayranlığın nedenini hiçbir zaman anlamamış biri olarak kendisinin hemen her filmini izlemiş bulunuyorum. Jackie Brown aralarında en az sevileniydi. Kanımca Kill Bill'den daha iyi olsa da vasat bir film, karşımızdaki.

Tarantino'nun çocukken bu filmin kaynağı olan kitabı kitapçıdan çalma girişimi meşhurdur. O gün suç üstünde yakalanan Tarantino, yıllar sonra kitabı beyazperdeye aktarabildi. Bir uçak hostesinin müşterisi için Meksika'dan Los Angeles'a suç parası taşımasını anlatan film her zamanki Tarantino klişelerini yoğun bir şekilde barındırıyor. Tarantino'nun bir önceki filmi Pulp Fiction/Ucuz Roman'a özenerek çizdiği her kompozisyon bir biçimde tekrar hissi veriyor.

1990'da The Godfather Part 3/Baba 3'teki rolüyle keşfettiğim Bridget Fonda, aradan geçen 7 yıla rağmen daha güzel ve daha genç duruyor filmde. Robert De Niro, ömrünün en gereksiz rollerinden birinde yer alıyor. Samuel L. Jackson da Ucuz Roman'daki rolünün bir benzerini oynuyor.

Ayrıca filmin başındaki videokaseti ileri alma sahnesindeki film hatası da en meşhur hatalardan biri. Jackson, bu sahnede geri tuşuna basıyor ve bu çok açık belli oluyor.

20 Ocak 2010 Çarşamba

EN SEVDİĞİM 20 SAVAŞ FİLMİ



1-Schindler's List/Schindler'in Listesi (Steven Spielberg-1993)
2-The Night Of The Generals/Generallerin Gecesi (Anatole Litvak-1967)
3-Platoon/Müfreze (Oliver Stone-1986)
4-The Dirty Dozen/12 Kahraman Haydut (Robert Aldrich-1967)
5-Der Untergang/Çöküş (Oliver Hirschbiegel-2004)
6-Doctor Zhivago/Doktor Jivago (David Lean-1965)
7-Paths Of Glory/Zafer Yolları (Stanley Kubrick-1957)
8-Apocalypse Now/Kıyamet (Francis Ford Coppola-1979)
9-Stalag 17/Casuslar Kampı (Billy Wilder-1953)
10-The Pianist/Piyanist (Roman Polanski-2002)
11-The Bridge On The River Kwai/Kwai Köprüsü (David Lean-1957)
12-Enemy At The Gates/Kapıdaki Düşman (Jean-Jacques Annaud- 2001)
13-K-19: The Widowmaker/Tehlikeli Saatler (Kathryn Bigelow-2002)
14-Lawrence Of Arabia/Arabistanlı Lawrence (David Lean-1962)
15-The Guns Of Navarone/Navarone'un Topları (J. Lee Thompson-1961)
16-Black Hawk Down/Kara Şahin Düştü (Ridley Scott- 2001)
17-The Deer Hunter/Avcı (Michael Cimino-1978)
18-Saving Private Ryan/Er Ryan'ı Kurtarmak (Steven Spielberg-1998)
19-The Message/Çağrı (Moustapha Akkad-1976)
20-Braveheart/Cesur Yürek (Mel Gibson-1995)

ORDINARY PEOPLE FİLMİNİN DVD BASKISI ÇIKTI



1980 yılının Oscar törenlerinde herkes Raging Bull/Kızgın Boğa büyük ödülü alır diye beklerken sürpriz yapıp ödüle kavuşan Robert Redford yönetimindeki Ordinary People/Sıradan İnsanlar filminin DVD baskısı nihayet piyasaya verildi. Paramount Home Entertainment-Tiglon işbirliğiyle dağıtımı yapılan film, Türkiye'de En İyi Film Oscar Ödülü alan filmlerden DVD baskısı en geç çıkanlardan biriydi.

MARS ATTACKS! (1996)


Yönetmen: Tim Burton
Oyuncular: Jack Nicholson, Glenn Close, Annette Bening
Puan: 7/10

Aynı anda hem savaş karşıtı hem de anarşist olmayı becerebilen ender sanat yapıtlarından biriydi Mars Attacks!/Çılgın Marslılar. Yönetmen Tim Burton'ın en sıradışı işlerinden biri olmasına rağmen diğerleri kadar kabul göremeyen film, afişiyle, birkaç ay önce yaptığım en iyi 50 film afişi listemde de 24. sırada yer almıştı.

Burton, şüphesiz kendine has bir yönetmen. Hatta bir autheur olduğunu söylemek de mümkün. Çılgın Marslılar'da klasik masalcı tarafını biraz daha büyükler için kullanabilmiş. 1950'lerin Amerikasında dünyanın en gözde şov merkezlerinden biri olan Las Vegas'a inen ve Mars'tan gelen UFO'lar fikrini olabildiğince çılgınca işlemiş. Amerikan başkanı da dahil olmak üzere dünyadaki herkesin tehlikede olduğu post-apokaliptik bir mecrada anlatmış olan biteni.

All-star filmler dediğimiz bir kuşak var ve Çılgın Marslılar da bunun 90'lardaki en iyi örneklerinden biri. Michael J. Fox gibi bir yıldızın bile kısacık göründüğü filmin kadrosu üst düzey oyunculardan oluşuyor. Başta Jack Nicholson ve Glenn Close olmak üzere, Pierce Brosnan, Sarah Jessica Parker, Annette Bening, Danny De Vito, Rod Steiger (In The Heat Of The Night/Gecenin Sıcağında'da hiç çıkarmadığı sarı gözlükleri burada siyaha dönmüş), Tom Jones ve Natalie Portman gibi yıldızlardan oluşan kadrosu göz kamaştırıcı.

Tim Burton, genelde çok katmanlı filmlerini çok karakterli bir kurguyla sağlamaya çalışır. Hikayesinde hiçbir karakter aksamaz fakat çoğunun da backgroundu eksik kalır. Bu da Burton filmlerinin bir anlamda yan hasarıdır. Çılgın Marslılar, Burton'ın bu formülünün zirvesi durumunda. Karakterlerinin başat özelliklerini oluşturan etmenleri ve öncesini göremediğimiz film, bizi sadece yaşanan zamana çekmek ister. Ayrıca müziği kilit bir noktaya koyup Slim Whitman'ın şarkılarını en anarşist biçimde kullanarak da diğerlerinden; kendini fersah fersah farklılaştırır.

Son olarak Tim Burton'ı Çılgın Marslılar'ı çekmeye iten ve ona ilk ilhamı veren öncül fikirleri sevgili Emre Aygün'ün çalışmasından, aşağıdaki linke tıklayarak öğrenebilirsiniz:

Merihlilerin İstilası

19 Ocak 2010 Salı

FAMILY PLOT (1976)


Yönetmen: Alfred Hitchcock
Oyuncular: Barbara Harris, Bruce Dern
Puan: 4/10

Sinema tarihine Alfred Hitchcock'un çektiği son film olarak geçti Family Plot/Aile Oyunu. Büyük ustanın şanına yakışmayan bir son film oldu. Çok eleştirildi. Çünkü Hitchcock'un kendi tarzının çok dışındaydı. Bu tür bir filmi 1955'te The Trouble With Harry/Harry İle Derdimiz'de denemişti ve orada kara-mizahı tutturmuştu.

Aile Oyunu, polisiye olmayan bir dedektiflik hikayesi. Sahte medyumluk yapan bir kadının müşterisinin isteğiyle varisini aramasını konu alıyor. Bulunduğu takdirde medyuma ve erkek arkadaşına 10.000 dolar kazandıracak kişi ise usta bir mücevher hırsızı. Filmin geneli roman düzeyinde bir heyecan vermese de çiftin sabotajlanmış arabayla virajlar dolusu bir yolda kah gerilimli kah komik bir performans ürettiği harika bir sahnesi var. Sırf bu sahneyi izlemek için bile film edinilebilir. Ayrıca en ilgiç Hitchcock cameolarından biri de bu filmde.

18 Ocak 2010 Pazartesi

ALTIN KÜRE 2009'DAN İZLENİMLER

Los Angeles'ın Beverly Hills'inde Beverly Hilton otelinin balo salonunda 67. kez düzenlenen Altın Küre Ödülleri dün gece sahiplerini buldu. Her yıl Oscar törenlerinden önce, Akademi ödüllerinin bir hazırlığı olarak görülen tören kimi zaman sürpriz sonuçlarıyla kimi zaman da hak edene verilen ödülleriyle 7 Mart'taki Oscar ödül törenine kadar gündemdeki yerine koruyacak.

Haiti'deki büyük depremin damgasını vurduğu törenin kırmızı halı sürecinde birçok sanatçının elbiseleri izin verdiği müddetçe depremzedeleri temsil edecek bir kurdele taktığı törenin sunucusu İngiliz yapımcı ve senarist Ricky Gervais idi. Yaklaşık 3 saat süren ödül töreninde birçok önemli sanatçı boy gösterdi.

Altın Küre, Oscar törenlerinden farklı olarak televizyon dizilerine de ödül veren bir tören. Sinema ödülleriyle birlikte toplam 25 ödül verildiği için ses, görüntü yönetimi gibi teknik dallardaki ödüller bu organizasyonda verilmiyor.

Geleneksel olarak en iyi yardımcı aktrist ödülüyle başlayan törenlerde kadın oyuncular konusunda pek bir sürpriz yaşanmadı.

Müzikal-komedilerde aktrist kategorisinde Meryl Streep, iki farklı kompozisyonuyla aday olduğu gecede 8. kez ödüle uzanarak kendisi ve Jack Nicholson'da bulunan rekora tek başına ulaşmaya başardı. Julie & Julia ve It's Complicated filmleriyle aday olduğu kategoride Julie &Julia performansı ödüle layık görüldü. Drama aktristi kategorisinde de yine büyük bir sürprize rastlanmadı ve kendisine en yakın aday olan Gabourey Sidibe'nin önüne geçen Sandra Bullock, The Blind Side filmindeki performansıyla ödülü kazandı. Yardımcı aktrist dalında ödül müzikal-komedi ve drama olarak ikiye ayrılmadı ve tek bir ödül verildi. Ödül, Precious: Based On The Novel Push By Sapphire filmindeki oyunculuğuyla Mo'Nique'e gitti. Sinemadaki ilk önemli işiyle ödül alan Mo'Nique, bu ödülle, favori gösterilen Vera Farmiga'yı (Up In The Air/Aklı Havada) geçti.

Aktörlerde de çok büyük sürprizler yaşanmadı. Hemen hemen yarıştığı her festival ve yarışmada yardımcı aktör ödülüne uzanan Christoph Waltz, Inglourious Basterds/Soysuzlar Çetesi filmindeki rolüyle Altın Küre'yi de kazandı. Sherlock Holmes performansıyla Robert Downey Jr., her yıl ödülleri kimseye kaptırmayan Daniel Day-Lewis'i geride bırakmayı başarırken; Jeff Bridges belki de bu alandaki tek sürprize imza attı ve George Clooney'nin favori, Morgan Freeman'ın plase ve kendisinin sürpriz olduğu kategoride ödüle uzanan isim oldu.


Senaryo ödülü ana ödüllerden biraz önce sahibini bulmuştu. Ödülün Up In The Air'e gitmesi, büyük ödülü de bu filmin kazanacağını düşündürse de diğer dallardaki başarısızlığı kuşkuları giderdi. Yılın animasyonu Up/Yukarı Bak da gecenin en şaşırtmayan ödülünü aldı ve Oscar ödülünü bile şimdiden garantiledi.

Şarkı ve tema müziği dallarındaki ödüllerde de Up ve Crazy Heart ödüle uzandı. Böylece U2'dan Bono ve The Beatles'tan Paul McCartney'nin ödül kazanamadığı bir ödüle tanıklık etmiş olduk. Yabancı film dalındaki ödül, son 10 yılın bu konudaki en başarılı ülkesi olan Almanya'ya gitti ve orada ne işi olduğunu hala kendime sorduğum Michael Haneke ödülü Das Weisse Band- Eine Deutsche Kindergeschichte/Beyaz Bant filmiyle kazandı. Provokatif bir konuşma yapmasını beklediğim Haneke, düz bir teşekkür konuşmasıyla sahneden ayrıldı.

O ana kadar sadece senaryo ödülüne uzanmış Up In The Air'in ana ödül hakkında Avatar'a rakip olacağını düşünüyorduk. Yönetmen ödülüne sıra geldiğinde en iyi film ödülünün de kazananı büyük ihtimalle belli olacaktı. Nihayet, ödülü sonuna kadar hak eden James Cameron'ın kazandığı açıklandı. Cameron'sa ödülü eski eşi Kathryn Bigelow'un kazanmasını beklediğini söyleyerek hem bir jest yaptı hem de Avatar fanatiklerini şaşırttı.

En iyi komedi-müzikal kategorisinde aday olan Nine/9, Julie & Julia, The Hangover/Felekten Bir Gece, It's Complicated ve (500) Days Of Summer/Aşkın 500 Günü filmlerinden Julie & Julia (Meryl Streep) hariç hiçbiri ödül kazanamamıştı o ana kadar. Hatta The Hangover'ın yan dallarda adaylığı bile yoktu ve matematiksel olarak bakıldığında çok büyük bir haksızlık yapıldı, nihayetinde ödül Felekten Bir Gece'ye gitti. Diğer filmlerin hiç olmazsa adaylıkları vardı ama bu filmin ödülü hakettiğine dair desteği olacak herhangi bir durum yoktu.

En iyi film açıklanmadan evvel salondakiler de dahil herkes ödülün Avatar'a gideceğinden emindi. O ana kadar, daha önceki yarışmaların çoğundan galip çıkan The Hurt Locker'ın esamesi bile okunmamıştı. Inglourious Basterds, sadece yardımcı aktör ödülü kazanmış, Up In The Air ise senaryo ödülünü kazanmaştı. Precious: Based On The Novel Push By Sapphire ise yardımcı aktrist ödülüyle yetinmişti. Kısaca biri sıfır çeken; dördü birer ödül kazanmış filmlerin arasında yönetmen ödülü kazanmış Avatar öne çıkmıştı. Beklenen oldu ve Avatar ödülü kazandı. Böylece James Cameron, Beverly Hills'in de kralı olmuştu. Avatar'ın Up In The Air karşısındaki Oscar şansını da çoğaltan bu ödül, önceki birçok yarışmanın aksine hak edene gitmişti.

Daha önce de belirttiğim gibi 25 ödülün diğer yarısı televizyon dizilerine verildi. Dizilere hiç ilgim bulunmadığından bu ödüllerdeki haklılık payları hakkında bir fikrim yok fakat ödülü izlerken bir yandan da takip ettiğim Ekşi Sözlük yazarları arasında, Michael C. Hall'ün ödüle uzanmasının büyük sevinç yarattığını gördüm. Büyük ödüle uzanan Mad Men ise ödülü 3. kez üstüste kazanarak rekor kırdı. Sözlük yazarları bu ödülün Dexter dizisine verilmesinden yanaydı.


Gecede yarışma dışı iki ödül daha verildi. İlki Martin Scorsese'ye verilen Cecil B. DeMille Ödülü'ydü. Robert De Niro ve Leonardo DiCaprio'nun sık sık birlikte çalıştıkları yönetmene ödülünü takdim ettiği anlar ve Scorsese'nin konuşması harikuladeydi. Scorsese, salonda bulunan ve yalnızca ödülleri önemseyen kitleye 100 yıllık sinema tarihinin en önemli parçalarına sahip çıkmanın gerektiğini didaktik olmayan bir dille basitçe anlattı. Diğer ödül ise törenden sonra verildi. Miss Golden Globe yani gecenin en güzeli Mavis Spencer oldu. Bu Spencer'ın gösteri dünyasındaki ilk işiydi.



Kişisel olarak törendeki bazı "en"lerim de şu şekilde:



  • En güzel aktrist: Kate Winslet
  • En yakışıklı aktör: Pierce Brosnan
  • En iyi kostüm (kadın): Sandra Bullock
  • En iyi kostüm (erkek): Colin Firth
  • En kötü kostüm (kadın): Drew Barrymore
  • En kötü kostüm (erkek): Mickey Rourke
  • En kötü konuşma: James Cameron
  • En iyi konuşma: Martin Scorsese
  • En farklı konuşma: Robert Downey Jr.
  • En kötü takdim: Tom Hanks
  • En iyi takdim: Robert De Niro

THE ROCK (1996)


Yönetmen: Michael Bay
Oyuncular: Sean Connery, Nicolas Cage, Ed Harris
Oscar: 1 adaylık (Ses- Kevin O'Connell)
Puan: 9/10

90'larla birlikte patlayan aksiyon filmleri furyasını 2000'lere taşıyan Michael Bay'in henüz oyuncak arabalarla oynamadığı günlerde yaptığı film, herhalde soluksuz izlenen ilk 10 film sıralamalarına üst basamaklardan girer. Tam 2 saat 15 dakika boyunca gerçek bir heyecan dalgası yaratmayı başarıyor bu film. Üçüncü kez izlediğimde bile (ki bir tanesi Azeri dublajıylaydı) hala aynı duyguyu yaşayabildiğimi söylemeliyim.

Ed Harris'in çelik gibi bir general rolüyle kastın yıldızı olduğu filmde küçük mantık hataları bulunsa da Ferrari-Hummer kovalamacası, askerlerin karşı karşıya geldiği çatışmalar, yere düşerse ölümcül etkiler yaratacak boncuk bombalar ve daha nicesi filmin kalitesini üst seviyeye çekiyor. Ve elbette Sean Connery, yine muhteşem.

17 Ocak 2010 Pazar

THE SIXTH SENSE (1999)



Yönetmen: M. Night Shyamalan
Oyuncular: Bruce Willis, Haley Joel Osment
Oscar: 6 adaylık (Film, Yönetmen, Yrd. Aktör (Haley Joel Osment), Yrd. Aktrist (Toni Collette), Senaryo (M. Night Shyamalan), Kurgu (Andrew Mondshein) )
Puan: 8/10

Yaşadığımız çağın adını belirleyebilmek, herhalde 200 yıl sonraki tarihçilerin işi olacak. Henüz Yakın Çağ'da yaşadığımız düşünülüyor. Oysa kimileri internette ilk sayfa gösteriminin yapıldığı günden bu yana uzay çağı, bilişim çağı ya da iletişim çağı kelimelerini çoktan kullanmaya başladılar. Özellikle 1999 yılı yaklaşan milenyum dalgasıyla bu iletişim çağının doruk noktasını oluşturdu. Hayatlarımızdaki en önemli anlam biçemlerinin bile bağlı olduğu düşünülen 2000 yılının yılbaşı akşamı birçoklarının bilgisayarların susması korkusunu yaşadığı bir gün olmuştu. Oysa iletişim yalnızca bilgisayarlardan akmıyordu ve gündelik yaşantı hala insani ilişkilerin hükümranlığı altındaydı.

Teknikbilimcilerin ve şehir planlamacılarının tasarımları ve giderek daha da sanallaşan ilişkiler yumağının da etkisiyle insanların önce toplumsal sonra da bireysel iletişimlerini kendi elleriyle ne denli kısıtladığı, kısa zamanda başta edebiyat olmak üzere sanat eserlerinin envanterine de girdi. Sinema da bundan payını almalıydı ve The Sixth Sense/Altıncı His akımın öncüsü oluverdi.

Her yaz mutlaka animasyon filmlerinin ya da Harry Potter, Spider Man/Örümcek Adam gibi daha çok çocukların rağbet ettiği filmlerin aksine 1999 yaz sonunda gişede patlama yapan film yetişkinler için örülmüş bir korku/gerilim filmi olmuştu. Manoj Night Shyamalan adlı genç bir yönetmen ilk büyük denemesini yapıyor ve yıla damgasını vuruyordu. Çoktandır aksiyon filmlerinin yıldızı mertebesinde bulunan Bruce Willis'i son derece kırılgan bir psikolog rolüne alıyor; Haley Joel Osment'ten de bir Oscar adaylığı kazanacak yıldız çocuk oyuncu yaratıyordu.

Son 10 yıldır çoğu zaman plot twist ya da kısa söylenişiyle twist sahnesiyle hafızalara kazındığından hep bu anları konuşulan film, insanoğlunun en büyük hastalığına; iletişimsizliğe derin bir bakış atıyor ve bunu ölüler dünyasını görebilen saf bir ruha sahip çocuk karakter üzerinden metaforluyordu. Anne-çocuk, karı-koca, öğretmen-çocuk, ve hepsinin merkez-çevresinde gelişen iletişimsizlik rüzgarı, gerçeküstü bir çözümle bir nebze olsun gideriliyor filmde. Shyamalan, özellikle ilk 50 dakikada bu temaya yükleniyor ve filmin ikinci yarısını gerilim öğeleri üzerinden kendi tezinin sorgulanmasına yönlendiriyordu.

Oldukça zorlu geçen Oscar 1999 törenlerinde yarışan 5 filmden 4'ü ödüle yakın dururken bir başka iletişimsizlik örneği American Beauty/Amerikan Güzeli ödüle koşuyor ve Altıncı His, Akademi tarafından 6 büyük dalda adaylıkla onurlandırılıyordu. Shyamalan, yarattığı etkinin gerisini getiremese de hatta bugün sadece 10 yıl içerisinde Amerika'nın en başarısız yönetmenlerinden biri haline gelse de filmi kült mertebesine erişti ve sinema literatürüne final-twist furyasını başlatan (Fight Club/Dövüş Kulübü ile birlikte) film olarak geçti.

2009 ALTIN KÜRE ÖDÜLLERİ BU GECE DAĞITILIYOR

"Oscar, leziz bir Carbonara sosuysa Altın Küre Ödülleri de en kalitelisinden Penne'dir" diyoruz ve gece saat 2'de CNBC-e'da ödül törenini bekliyoruz.

16 Ocak 2010 Cumartesi

HOSTAGE (2005)


Yönetmen: Florent (Emilio) Siri
Oyuncular: Bruce WillisBen Foster
Puan: 5/10

Bu gece Star TV'nin kaliteli bir dublajla yayınladığı film, üzerinde önemle durulması gereken bir film değil. Hostage/Rehine: Panic Room/Panik Odası'na benzeyen giriş jeneriğiyle, aynı filmde da kullanılan panik odası gibi bir dekoruyla, çok kötü villain seçimiyle ve Heaven Can Wait/Cennet Bekleyebilir filmine yaptığı göndermeyle akılda kalabilecek bir film. Bunların dışında tipik bir rehine kurtarma filmi.

15 Ocak 2010 Cuma

MAXIMUM OVERDRIVE (1986)


Yönetmen: Stephen King
Oyuncular: Emilio Estevez, Laura Harrington
Puan: 3/10

Stephen King'in yönettiği ilk ve tek film olan Maximum Overdrive, yazarın bizde Hayaletin Garip Huyları adıyla çıkan Night Shift romanında bulunan Trucks/Kamyonlar hikayesinin kendisi tarafından uyarlanmış hali. King'i filmi çekmeye yönelten kişilerin dünyanın en zeki film yapımcılarından olan De Laurentiis çifti olması gerçekten de çok ilginç. Konusu açılan her yerde, hep çok kötü filmler arasında  gösterilen filmin aldığı tepkilerden sonra King de bir daha film çekmeyeceğini açıklamış. Hakikaten de film çekme işinin King'e çok uzak olduğu filmi izleyenler tarafından hemen anlaşılabiliyor.

SPOILER----------------------------

Aslında giriş sahnesi pek de kötü değil bu filmin. Dünya 8 günlüğüne bir kuyrukluyıldızın kuyruğuna takılıyor. Filmin sonunda da açıklandığı gibi bir UFO tarafından yönetilen tüm elektrikli makineler ve arabalar kendi kendine hareket etmeye başlıyor ve trafiğin aktığı bir açılır-kapanır köprüde tam bir karmaşa yaşanıyor. Çokul açı performansıyla çekilmiş bu sahneler vasatı aşıyor aslında fakat filmin gerisi aynı tadı vermiyor. Filmin sonunda dünyayı Rusların kurtardığı bilgisi ise hali ilginç duruyor.

SPOILER--------------------------

Makinaların insanlar üzerindeki öfkesi ve yaptırım gücünü konu alan çoğu filmden daha fazla anarşist takılsa da King'in en azından hikayeyi doğru yönetmene teslime tmesi gerekirdi. Ayrıca oyuncular da 5. sınıf performanslar gösteriyor. Hatta King ve başroldeki Emilio Estevez, performanslarıyla Razzie adayı bile oldular. Yine de artık kült statüsüne erişmiş bir film olduğunu da eklemek gerek.

14 Ocak 2010 Perşembe

OZAN ARSLANTAŞ'IN KALEMİNDEN: AVATAR (2009)


Film, 3D olduğundan bende bir merak vardı. İlk kez 3D olarak bir film izleyecektim. 3D nasıl bir şeydi ve miyop gözlüğümün üstüne takacağım 3D gözlüğü bende nasıl bir rahatsızlık yaratacaktı? Aslında filmi izlerken 2 soru birleşti ve rahatsızlık yaratsa da beklediğim kadar da kötü değildi 3D olayı. Benden öncekiler nasıl kullanmışlar bilemiyorum ama 3D gözlüğünün camı pek de temiz değildi. Ayrıca ekranı çok koyu göstermekteydi ama filme kattığı tat bunlara rağmen çok güzeldi. Beyazperde'de gördüğünüz bir çok şey hemen önünüzde oluyormuş gibi görüyorsunuz. Kısacası iyiydi diyelim.

SPOILER----------------------------

Film, insan ırkının dünyadaki doğal kaynakları tükettikten sonra yeni bir mekan! arayışı içerisinde, Na'vi halkının yaşadığı gezegene gelmesini ve bundan sonra olan olayları anlatıyor. İnsanoğlu buraya dostluk, kardeşlik, kültürlerin kaynaşması kılıfları altında geliyor ilkin. Ama asıl amaçları gezegendeki çok değerli madenleri (unobtanium) ele geçirmek. ilk olarak gezegendeki Na'vi ırkıyla (ki kendileri mavi renkli, insan görünümlü ama insandan çok daha büyük boyutlu ve doğaya ve tüm canlılara saygı duyan bir ırk. İnsan ırkıyla bu açıdan çok farklı yani) dil öğrenimi vb. gibi birçok konuda iletişim kurulup, kaynaşılıyor. Ama sonradan para için, maden için amerikan görünümlü insanoğlu Matrix ve Terminatör'den fırlamış dehşet verici yıkım araçlarıyla, Na'vi ırkına ve yaşadıkları doğaya kan ve ateş kusuyor. Başlangıçta içlerine koydukları Amerikalı, belden aşağısı felç olan asker ve arkadaşlarının önderliğinde, bu yakıp yıkmayı seven ve yenilmez makineler kullanan ırka savaş açıp kaybediyorlar (daha doğrusu savaş içerisinde geri çekiliyorlar) ama Na'vi ırkının tanrısı olan Eywa'nın da desteğiyle gelen sayısız devasa hayvanlarla insan ırkı yenilgiye uğratılıyor. İnsanların kurduğu üsteki kişiler de kovuluyor. Böylece (şimdilik) Na'vi ırkı ve doğasının yanmayan kısımları ve kutsal ağaçları kurtuluyor. Tabi Avatar 2 gibi bir film çekilip bu madenler için insan ırkı daha kalabalık gelirse onu bilemeyeceğim. Ama tabii ki yine Na'vi ırkını destekleyeceğim!

Film birçok filmle ve katliamlarla benzerlikler taşıyor. Mesela Bir nevi Kızılderili-Amerikalı çatışması gibi. daha doğrusu Amerikalılar'ın Kızılderililer gibi doğaya saygılı bir milleti kesmeleri ile çok büyük bir benzerlik taşıyor . Ayrıca Son Samuray, Son Mohikan, Kurtlarla Dans, 300, District 9 gibi filmlerle de bir ırkın diğer bir ırkı, daha doğrusu güçlü olan ırkın, zayıf olan diğer ırkı, onların elindeki şeyleri almak için yokettiği konusunu işleyen filmlere katılan bir film olmuş. Böylesine özeleştiri yapabilen fimlere saygı duyduğum gibi bu filme de saygı duydum doğrusu. Eskiden hep uzaylıların dünyayı istilasını ya da Rambo gibi tiplerin vahşi doğu halklarını kesmesini izlerdik. Ama bu filmlerle beraber insanoğlunun (en azından güçlü olanlarının büyük bir kısmının) ne kadar aç gözlü olduğunu, yakıp yıkıp tüketmeyi sevdiğini izlemeye başladık. Bu da ülkemiz de yapılan filmlerde olmadığından benim için çok şaşırtıcı ve takdir edilesi bir durum.

Ayrıca bu insan yıkımıyla ilgili olarak albayın "teröre terörle karşılık vereceğiz" demesi de çok enteresan bir ayrıntıydı ve Amerika'ya bir kere daha lafı giydirdi. Yani topraklarını savunan barışçı Na'vi'ler terörist oldu!!

Başka bir konu olarak da herkeste bu film çok alıntı ve klişe sahne içeriyor gibi eleştiriler var. Bence bunlara fazla takılmamalı filmi izleyenler. Hep iyi yönleri görmeye çalışırsak ve aman şimdi bir hata yakalayacağım diye kasmadan izlersek eminim ki daha çok zevk alacağımız bir film izleyeceğiz. Tabi bu diğer birçok film için de geçerli.

Filmde klişe sahneler var söylemi gerçekten de doğru. Filmdeki kötü adamın bir türlü ölmemesi ve en sonunda filmin iki kahramanı tarafından öldürülmesi, ormanda yaratıklar Amerikalı kahramanımıza saldırmadan önce adamımızın elinde kibrit belirivermesi ve o uzun ağaç dalına sürdüğü şeyin yanacağını bilebilmesi, filmdeki kazanılması imkansız bir savaşın kazanılması gibi klişeler mevcut filmde. Hafızamı zorlarsam daha fazlasını da bulurum sanırım ama bence bunlar filme bir değer kaybettirmemekte.

SPOILER-----------------------------

Son olarak da gelelim filmin en çok övgü aldığı görsel şölen konusuna. Gerçekten de harika bir dünya, orman, doğa ve 3D şöleni var. Bunları yaptıkları için kendilerini tebrik ediyorum. O her tarafından ışık saçan bitkileri, değişik canlıları, börtü böceği gerçekten de iyi düşünüp resmetmişler. Ortalığı Las Vegas (ışıldaklık açısından) yapmış teknik ekip. Bu görsel şöleni ve bu güzel filmi tekrardan bilgisayarımda blu-ray olarak izlemek için sabırsızlanıyorum.

Ayrıca filmden bir beklentim daha var ki o da şudur: Titanic gibi inanılmaz abartılı (overrated) filmin tüm zamanların en çok izlenilen filmi olmasını, bir sinemasever olarak kabullenemiyorum. Avatar, şu anda 1.300 küsur milyar dolarlarda (1 hafta önce böyleydi) gezinmekte. Titanic ise 1.800 milyar doların üstünde bir hasılat elde etmişti zamanında. Umarım Avatar bu abartılı filmi geçecektir ilerleyen zamanda.

Kaçırmayın ve sinemada izleyin diyorum.

"Yalnızca son ağaç kesildikten, son ırmak zehirlendikten, son balık yakalandıktan sonra... ancak ondan sonra paranın yenemeyecegini anlayacaksınız."

DIE HARD: WITH A VENGEANCE (1995)


Yönetmen: John McTiernan
Oyuncular: Bruce Willis, Jeremy Irons
Puan: 9/10

Manhattan, her zamanki sabah kalabalığı ve bildik trafiği ile güne başlar. Fonda duruma uygun bir şarkı çalmaktadır. Kamera, iki binadan karşı açılarla görüntü alır, sonra geniş açıya geçerek fokuslanır. Tam o anda bir binanın zemini büyük bir patlamayla havaya uçar. Trafik altüst olur, müzik yavaşlar, birkaç araba birbirinin üstüne düşer, müzik tamamen sustuğunda ise herkes arabasından çıkıp günün bu ilk olayının verdiği şaşkınlığın emarelerini göstermektedir.

Tüm bunlar filmin 1. dakikasında olup biten şeyler. Daha jenerikten filmin adı silinmeden 60 saniye sürecek bir çılgınlık ortaya konuluyor. Bu sahneyi izledikten sonra yönetmenin kim olduğunu bilmeseniz bile hemen anlarsınız: John McTiernan. Son 3 ay içinde zat-ı alilerinin hangi filmini izlediysem keyif veren bir tatmin duygusuyla kalktım ekran başından. Die Hard/Zor Ölüm serisini başlatan ilk filmi de yöneten McTiernan, ikinci filmde reji koltuğundan kalkmıştı. Bu bölüm ise serinin üçüncü ayağı ve usta yönetmen yine iş başındaydı.

Arıza polis John McClane'in ilk filmde telef ettiği bir hırsızın intikamı ve beraberinde bir soygunu orijine alan filmi bu kadar keyifli yapan bir başka isimse şüphesiz Samuel L. Jackson. Kadraja girdiği her an, özellikle de ırkçılıkla ilgili konuştuğu her sahne, aksiyonun komediyle harmanlanacağının garantisi adeta. Ve varlığı, Bruce Willis'i bile gölgede bırakmış gibi.

Zor Ölüm 3, tıpkı ilk film gibi 9 puan verdiğim bir film oldu ama serinin kalitesini sıralamaya kalktığımda bu filmi başa yazacağım belli. İlk yarım saatinden sonra bozuk çıkan 2. filmi izlemeyi ise dört gözle bekliyorum.

13 Ocak 2010 Çarşamba

ROCKY (1976) - OSCAR ÖDÜLLÜ FİLMLER


Yönetmen: John G. Avildsen
Oyuncular: Sylvester Stallone, Talia Shire
Oscar: 3 ödül (Film, Yönetmen, Kurgu (Richard Halsey, Scott Conrad) ) 7 adaylık (Aktör, Yrd. Aktör (Burth Young, Burgess Meredith), Aktrist (Talia Shire), Senaryo (Sylvester Stallone), Şarkı (Bill Conti-Gonna Fly Now), Ses (Bud Alper) )
Puan: 6/10

Oscar 1976, tüm Oscar tarihinin en tartışmalı yıllarından biriydi. Martin Scorsese'nin bugün başyapıtı olarak kabul edilen Taxi Driver/Taksi Şoförü filmi, yılların yönetmeni Sidney Lumet'nin Network/Şebeke'si ve Alan J. Pakula'nın politik-gerilim konusunda çığır açan filmi All The President's Men/Başkanın Adamları filmi gibi 3 zorlu rakip karşısında daha önce hiç önemli bir filmde oynamamış bir aktör ve ikinci sınıf bir yönetmen, Rocky filmiyle Oscar'ı kazandı. Kanımca Taksi Şoförü'nün hakettiği ödülü Rocky, tıpkı hikayesindeki gibi bir "çalışırsan kazanırsın" mottosuyla kazandı.

Taksi Şoförü'nün Travis Bickle'î (Robert De Niro) gibi Rocky'nin hikayesinin de tutan bir yönü var. Bickle'da bu deliliğe varan yalnızlık duygusu iken, Rocky'nin aylaklıktan, çılgınlığa erişmek üzere olan hikayesinde Apollo Creed'le yapacağı maç sayesinde normalliğe dönüşüyor.

Rocky'nin en önemli kusuru temposuz olması. Bir spor filmi olmasına rağmen yer yer çığrından çıkan bir sıkıcılığa sahip. En önemli artıları ise Bill Conti'nin harikulade bestesi Gonna Fly Now ve Sly Stallone gibi Razzie kurulundan 100 yılın en kötü aktörü ünvanı kazanmış bir adamın yazdığı duygusal ve incelikli senaryo ve aynı güzellikte de oyunculuk. Muhammad Ali'nin Chuck Wepner'la yaptığı dövüşten ilham alan Stallone, baştan sona tek bir karaktere yüklediği hikayesini kendisinin oynamasında hiç tereddüt etmemiş hatta bunu film şirketine bir ön şart olarak koşmuş.

Finalinin klişeden çok uzak olduğu herkesçe sabit olan bu film, ardından dünyanın en klişe hikayelerine sahip 4 film daha doğurdu. Nihayet birkaç yıl önce 6. filmde ilk filmin kalitesine biraz olsun erişilebildi. Rocky, boksörümüzün ilki bitkin ikincisi güçlü sabah koşusu sahneleriyle kendi içinde zirve yaptı. Özellikle de kameranın bir "gez göz arpacık" taktiğiyle kendisini, Rocky ve heykeli aynı hizaya aldığı anda Rocky'nin kollarını havaya kaldırması sinema tarihinin en ünlü sahnelerinden birini yaratmış oldu.

12 Ocak 2010 Salı

ÖZGÜR ŞAHİN'İN KALEMİNDEN: PANDORA'NIN KUTUSU (2008)


Bir kadın yönetmenden kadın öykülerini izlemek her zaman başka bir deneyimdir. Jean Campion'un Piyano filmi gibi... Kadını bir tutkunun zaferini yaşayan ya da kötü sona mahkum eden erkek yönetmen bakış açısından sıyırarak, hemcinsinin hislerini daha iyi anlatabilmiştir. Bu film de böyle bir şey...


Kaybolan annelerini bulmaya giden 3 kardeşin büyük şehrin yaşamında birbirlerini tanmayacak kadar uzaklaştiklarini görüyoruz filmin başında: Bir eş olarak mutsuz kocasına, bir evlat olarak Allzeihmer hastası annesine ve bir anne olarak evine uğramayan oğluna karşı katmerli sorunlarla boğuşan ve her şeyi, herkesi idare etmek gereği hisseden Nesrin.

Annesinden çocukken sevgi bulamamış ve bu eksikliği güven duyduğu ancak hüsrana ugradığı bir aşkta arayan ve kaderi annesininkine benzeyen Güzin...Yaşamın tüm ciddiyetinden ve stresinden uzakta, Nesrin icin tam bir parazit ve kötü örnek olan Mehmet...
Gitmek filminde olduğu gibi büyük şehrin yıpratıcılığı ve soğukluğu gri tonların hakim olduğu manzaralar ile seyirciye hissetirilirken, Karadeniz'in yüksek dağlarını örten sisler de Anne Nusret'in kapanan zihnini sembolize eder gibi.

Pandora'nın Kutusu açılıp da kocasının kendisini terk etmesiyle başlayan ve mutlu yaşam düşlerini sona erdiren, yıllar sonra büyüttüğü çocuklarının da kendisini terk etmesiyle yalnız kalan Nusret icin yaşam unutulması gereken bir şeymiş gibi geliyor seyirciye. Ve tek sığınağı yalnızlığını bu süre boyunca paylaştığı koca dağından başkası da olamazdı... Ailesinin sıkıntılarından veya prensiplerinden kaçan Murat ile köyüne dönmek isteyen büyükanne Nusret içlerinde insani güzel değerlerin hala yer aldığı iki kişi olarak buluşuyor öyküde...

Güzin'in içindeki öfke ve duygu birikimi içinde kaldığı İstanbul'un çılgın trafiği ile bu kadar iyi yansıtılabilirdi.
Bu arada filmde bol bol yüze yapılan yakın çekimler, Nusret rolünde her şeyden önce vücut diliyle harikalar yaratan Tsilla Chelton ve yaşamı yer yer gülünç yer yer hüzünlü yanıyla arabeskimsi bir anlatima sığınmadan anlatan Yesim Ustaoğlu'nu tebrik etmeli... Bu filmi açılış filmi olarak seçen kurulun (!) sanatsal tercihinin doğruluğuna şapka çıkarmalı ve hiç kimse için, hiçbir zaman yaşamlarında Pandora'nın Kutusu'nun açılmamasını dilemek kalıyor bize!

BİR GODFATHER KOLEKSİYONUNDA OLMASI GEREKENLER LİSTESİ



The Godfather/Baba sadece çok satan bir ucuz roman olarak kalmamış, filmleriyle, müzikleriyle hatta oyuncularının kariyerlerine sirayet eden performanslarıyla birlikte başlıbaşına bir kült yaratmıştır. Yukarıda gördüğünüz yazı tipi ve logo bile The Godfather'a özgü olup bu yazı tipinin kullanıldığı diğer filmlerde Paramount'un para kazanmasını sağlamıştır. Şimdi bakalım bir Godfather koleksiyonunda tam olarak nelerin olması gerekiyor.

KİTAPLAR:

1-Mario Puzo-The Godfather: Elbette efsanenin başlangıcını oluşturan o meşhur kitap, koleksiyonun en önemli parçasıdır. İlk filmde bile yer almayan çeşitli bölümler yalnızca bu kitapta bulunur. Puzo'nun yarattığı dünyanın yapıtaşı bu kitaptır.













2-Mario Puzo-The Sicillian/Sicilyalı: Sicilyalı farklı bir hikayeyi anlatır. Sicilya'da yaşayan mafyanın ve bir anti-kahramanın hikayesidir. Fakat romanda Corleoneler de kilit bir roldedir. Michael, Vito, Clemenza gibi karakterler bu kitapta da bulunur.













3-Mark Winegardner-The Godfather Returns/Baba'nın Dönüşü. Puzo'nun yaşarken de Baba'yı devam ettirme isteği vardı fakat bunu yapmaya ömrü yetmedi. Hikayeyi kaldığı yerden devam ettirmek ise Winegardner'a kaldı. Bir edebiyat profesörü olan Winegardner, Baba'nın ruhuna hiç de uygun olmayan çok kötü bir kitapla seriyi devam ettirdi.













4-Mark Winegardner- The Godfather's Revenge/Baba'nın İntikamı: Winegardner'ın ilk kitaptan dolayı aldığı yoğun eleştirilerden sonra çıkardığı bu kitap, ilkinin tam tersine mükemmel bir anlatım içerir. Michael Corleone'nin hükümranlığını devam ettirme konusundaki yeteneklerini detaylıca işlemesinin yanı sıra Tom Hagen'ın da akıbeti Baba'nın İntikamı'nda yer alır.













5-Peter Maas-The Valachi Papers/Mafia Bülbülü: Maas'ın kitabı, gerçek bir Cosa Nostra üyesi olan Joe Valachi'nin FBI soruşturmasında verdiği bilgileri derler ve İtalo-Amerikan suç örgütlerinin kapsamlı bir dökümünü çıkarır. Özellikle The Godfather Part 2/Baba 2'yi daha iyi anlayabilmek için bu kitap mutlaka gereklidir.













6-Mario Puzo-The Godfather Papers/Baba Dosyası: Henüz benim de okumadığım fakat kimi pasajlarını internette gözden geçirdiğim kitap, Puzo'nun Baba'yı yazdığı dönem yaşadıklarını anlatıyor. Aynı zamanda filmin çekimi esnasında olan olaylar da yine kitaba dahil konulardan. Kitabın Türkçe baskısı şu an ancak sahaflarda bulunabiliyor.













FİLMLER:

1-The Godfather: The Coppola Restoration DVD/Blue-ray disk box-set: Baba serisi bugüne dek çok farklı DVD baskılarıyla yayınlanmadı. 2005'te çıkan DVD box-setinde görüntülerde sorun vardı. Bunun üzerine ilk iki filmin ses ve görüntü kuşaklarında 1 yıl sürecek olan bir çalışma yapıldı ve ortaya bu set çıktı. Sette üç film de ayrı ayrı yer alıyor. İlk setin aksine ikinci film tek diskte toplanmış. Ayrıca ilk sette bulunan o muazzam ekstra arşivi aynen korunmuş ve üstüne bir disklik ekstra daha eklenmiş. Tüm ekstralarda üç film hakkında da kamera arkası görüntüler, çekim aşaması, ropörtajlar, ödül törenlerinden görüntüler, Corleone aile soy ağacı, çizimler, kesilen sahneler ve sinema dünyasından ünlülerle filmler hakkında ropörtajlar yer alıyor. Sette ayrıca Francis Ford Coppola'nın filmler için oluşturduğu sesli yorumlar da İngilizce alt yazıyla izlenebiliyor. Coppola Restoration setinde ilk setten farklı olarak Türkçe dublaj da yer alıyor. Fakat bu dublaj daha önceki dublajların çok çok altında bir kalite arz ediyor. Setin Blue-ray baskısı, DVD'ye oranla daha kaliteli bir izleme seçeneği sunuyor fakat ekstralarda herhangi bir fark yok.














2-The Godfather VCD set 2001: Altyazılı film izlemekten hoşlanmayan ama dublajın da kalitelisini isteyen izleyiciler için önerebileceğim set. En azından DVD'deki dublaja oranla çok daha kaliteli bir seçenek. Yalnız, Coppola Restoration setiyle birlikte yeni çıkan VCD setlerinde aynı dublaj olmayabilir. O yüzden mümkün mertebe eskisini edinmek lazım.











3-The Godfather, The Godfather Part 2 (TRT yayın kopyaları): Türkçe dublajlar arasında Rüştü Asyalı, Tamer Karadağlı gibi bu alanda başarılı olan isimlerin seslendirmeleriyle her iki film de izlenebilir. İlgili kopyalar TRT'den, ancak bir üniversite tezi ya da farklı bir alandaki bilimsel bir çalışma için satın alınabiliyor.

4-The Valachi Papers/Mazisini Satan Adam: Başrolünde Charles Bronson'ın oynadığı film, Baba ile direkt ilgili olmasa da filmin kitabını tanıttığım kısımda da belirttiğim gibi Cosa Nostra hakkında bilgiler içeriyor.













MÜZİK ÜRÜNLERİ:

1-The Godfather Soundtrack: İlk filmin müziklerini içeriyor. Nino Rota'nın bestelerini içeren albümde kondüktör olarak Carlo Savina görev alıyor. Albümün orijinali Türkiye piyasasında yok. Ben de henüz edinemedim. Fakat içerdiği şarkılar internette rahatlıkla bulunabiliyor.














2-The Godfather Part 2 Soundtrack: İkinci filmin şarkılarını içeren albüm Nino Rota-Carmine Coppola imzalı. Oscar ödülünü de alan bu şarkıları ilk filmdekinin aksine Carmine Coppola'nın şefliğini yaptığı orkestra çalıyor. The Immıgrant'ın ilk defa yayınlandığı albüm de budur. Albümün Türkiye baskısı nadiren de olsa bulunabilir.













3-The Godfather Part 3 Soundtrack: Carmine Coppola'nın tek başına kotardığı albümde Cavalleria Rusticana operası da mevcut. Ayrıca Al Martino ve Harry Connick Jr. da yer alıyor. Filmde kullanılmayan muhteşem Intermezzo da bu albümde. Piyasada rahatlıkla bulunabilen tek Godfather albümü de budur.













4-The Godfather Trilogy-30. Yıl Özel: Filmin 30. yılı programları için özel olarak düzenlenen albümde meşhur Prag Filarmoni Orkestrası görev alıyor. Üç filmden de alınan parçaları içeren albüm tek disk içeriyor. Piyasada sıklıkla bulunuyor.













5-Diğer kayıtlar: Albüm olarak edinilmesi gerekmese bile şu sanatçıların çaldığı örnekler de koleksiyonlar da bulunmalı:

-Fantomas (Waltz)
-Ennio Morricone (Love Theme, Waltz)
-Andre Rieu (Love Theme, Waltz)
-Ahmet Koç (Love Theme)
-Hugo Montenegro (Love Theme)
-Dance With Me 2 (Waltz)
-Gönül Yazar (Love Theme)
-Andy Williams (Love Theme)
-Al Martino (Love Theme)
-John Williams (Love Theme)
-Italian Violin (Love Theme)
-The Godfather Part 3/Baba 3 Brucia La Luna ses kaydı
-25. Yıl özel versiyon (Love Theme)














DERGİLER:

1-Empire Kasım 2008 sayısı: Süreli yayınlarda bir dolu Godfather dosyası mevcut olduğu için hepsini bu listeye almak gereksiz fakat Empire'ın bu sayısı diğerlerine oranla daha detaylı işlenmiş bir Baba dosyası içeriyor. 14.000 okuyucu ve sinemacıyla yapılan ankette tüm zamanların en iyi 500 filmi arasında 1. seçilen Baba hakkında 3 tam sayfalık bilgi ve fotoğraf var.













Ayrıca, film serisinin birçok oyun versiyonu da mevcut fakat bu oyunlar, filmin içeriği ile çok da uyumlu değiller. Bunun yanı sıra Corleone ailesinin üyelerinden oluşan biblo takımları gibi süs eşyaları da var fakat olmazsa olmaz konumda değiller. Benim hatırlamadığım herhangi bir koleksiyon parçası varsa lütfen bana yorum yoluyla bildirin ve onları da ekleyim.