30 Aralık 2009 Çarşamba

BATMAN (1989)


Yönetmen: Tim Burton
Oyuncular: Michael Keaton, Kim Basinger, Jack Nicholson
Puan: 6/10

1980'lerin ikinci yarısıyla sinemada çıkışa geçen ve ön plana alınmaya başlayan görsel efekt tasarımları 90'ların başlarında hikaye ile görselliğin dengesini bulmasıyla amacına ulaşmıştı. Hala, ana gündemi, salt hikayeye bağlı filmler işgal ediyordu etmesine ama öte yandan Burton tarzı masalcı bir hikaye anlatma biçimi ve etkileyici efektler de söz sahibi olmaya başlamıştı. Batman'i oluşturan şartlar işte böyle bir dönemin içinde palazlandı.

Filmin teması ve içeriği yıllar öncesine dayanıp en bilinen süper kahramanlardan birine arkasını dayansa da yine de Tim Burton'ın kendine özgü yeteneklerinden de sebeplenebilmişti. Beetle Juice/Beterböcek sayesinde popüler olan yönetmen için Batman, henüz erken bir film olmasına rağmen Burton, bu cesareti gösterebilmişti.

Michael Keaton, çoğunluğun aksine benim en başarısız bulduğum Batman karakteridir. Val Kilmer, hatta George Clooney bile daha inandırıcydı lakin Bruce Wayne karakterinin o sevimli, sempatik hatta komik duruşuyla Batman'in soğuk ve çelik gibi duruşu birbirine taban tabana zıttı. Kim Basinger da yalnızca güzel olup başka hiçbir varlık gösteremeyen tonlarca stardan biriydi bu filmde. Gerçi Michelle Pfeiffer hariç serinin tüm kadın oyuncuları iyi performans gösterememişti. Yani durum Basinger'a özgü değildi. Stüdyonun Jack Nicholson'la Joker karateri için anlaşabilmesi ise belki de filmin gişesini kurtaran en önemli adımdı. Hatta Nicholson'ın çizdiği Joker portresi olmasaydı Heath Ledger'ın örnek alıp da üzerine fazlasını katabileceği bir performans da olmayacak ve belki de The Dark Knight/Kara Şövalye'nin başarısı şimdikinden daha az olacaktı. Salt bu örnekte de görüldüğü gibi Batman, kendine hayrı olmayan ama seriye büyük katkıları olan bir filmdi.

TOPAZ (1969)


Yönetmen: Alfred Hitchcock
Oyuncular: Frederick Stafford, Karin Dor
Puan: 3/10

Filmi bitirdiğimde bende kalan o tatmin olmamış duygularımdan şüphelenmiştim. Çünkü kolay kolay bir Alfred Hitchcock filminden, özellikle de 1940 sonrası filmlerinden tatminsiz çıkmazdım. Bunu yalnızca bir kez, To Catch A Thief/Kelepçeli Aşık/Hırsızlar Kralı filminde yaşamış ve bunu bir istisna olarak görmüştüm. Fakat, filmden sonra Robin Wood'un etkileyici kitabı Hitchcock's Film Revisited/Hitchcock Sineması'ndan Topaz'la ilgili bölümü incelediğim vakit yanılmadığımı bir anlamda teyid etmiş oldum.

Wood da benim gibi filmdeki üç ayrı sahnenin Hitch Amca'nın kişisel üslubuyla damgasını vurduğu anlar taşıdığını ama filmin geri kalanının hem oyunculuk hem tempo hem de kurgu yönünden çok zayıf olduğunu belirtiyor. Çoğu Küba'da geçen Topaz, bir casusluk hikayesi. Fakat Hitchcock'un karakteristik casus öykülerinden farklı olarak daha politik bir çizgide seyrediyor. Maurice Jarre'ın casus filmleri literatürüne geçecek cinsten müziği ile süslenmesi dışında pek bir cazibesi olmayan filmde, Küba'daki otel sahnesi, açılıştaki kaos ve Juanita ile Rico'nun son sahnesi büyüleyici özellikler taşıyor. Özellikle de Juanita sahnesi hem içerdiği cinsel imalarla hem de Alfred Hitchcock'un o çok sevdiği dönen teleobjektif- geriye zoom-kaydırma tekniğinin bileşkesini sunan çekimiyle devasa bir ana dönüşüyor.

Büyük yönetmenin kendisinin de en sevmediği filmi olan Topaz, 2 saat 20 dakikalık süresi çok sıkıcı bulunduğu gerekçesiyle kesilmiş ve günümüzdeki kayıtlarda 2 saatlik bir aktarmayla piyasaya çıkış şansını bulmuş.

28 Aralık 2009 Pazartesi

SİNEMA DERGİSİ OKURLARINDAN SON 15 YILIN EN İYİ 100 FİLMİ



Ağustos ayında okurlarına, derginin 15. yılı şerefine son 15 yılın en iyi 100 filmini seçeceğini duyuran Sinema dergisi, iki ay içinde aldığı oylama notlarını değerlendirip sonuçları Kasım 2009'da çıkardığı ansiklopedik bir özel sayıyla duyurmuştu. Karton kapağa basılan bu özel dergi, yanında verdiği son 22 sayıyı içeren hediye CD'si ve yazarların son 15 yılın sinema olaylarını değerlendirdiği makaleler kısmıyla her sinemaseverin elinde bulundurması gereken bir özel sayı olmuştu. Dergide okurların seçtiği 100 filmin yanı sıra dergi yazarlarının kendi ilk 15'leri de yer alıyordu. Bu derlemede yer alan filmlerin puanlamasından da toplam bir Sinema Yazarları ilk 15 film listesi de dergide yerini buldu. Okur ve yazarlar listesi arasında büyük uçurumlar olmasa da büyük farklar olduğu aşikar olan iki liste de aşağıda. Önce okurların ilk 100 filmi;


1-Fight Club/Dövüş Kulübü
2-The Shawshank Redemption/Esaretin Bedeli
3-The Matrix
4-The Lord Of The Rings: The Return Of The King/Yüzüklerin Efendisi: Kralın Dönüşü
5-Pulp Fiction/Ucuz Roman
6-The Dark Knight/Kara Şövalye
7-The Lord Of The Rings: The Fellowship Of The Rings/Yüzüklerin Efendisi: Yüzük Kardeşliği
8-Braveheart/Cesur Yürek
9-Se7en/Yedi
10-Forrest Gump

11-The Usual Suspects/Olağan Şüpheliler
12-Titanic
13-Gladiator
14-Oldboy/İhtiyar Delikanlı
15-Leon/Sevginin Gücü
16-The Lord Of The Rings: The Two Towers/Yüzüklerin Efendisi: İki Kule
17-Memento/Akıl Defteri
18-Eternal Sunshine Of The Spotless Mind/Sil Baştan
19-The Green Mile/Yeşil Yol
20-The Prestige/Prestij

21-Babam Ve Oğlum
22-Saving Private Ryan/Er Ryan'ı Kurtarmak
23-Requiem For A Dream/Bir Rüya İçin Ağıt
24-Eşkiya
25-Le Fabuleux Destin D'Amelie Poulain/Amelie
26-The Pianist/Piyanist
27-The Curious Case Of Benjamin Button/Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi
28-La Vita E Bella/Hayal Güzeldir
29-Amores Perros/Paramparça Aşklar Ve Köpekler
30-Slumdog Millionaire/Milyoner

31-Cidade De Deus/Tanrıkent
32-V For Vendetta/V
33-Kill Bill Vol: 1
34-American History X/Geçmişin Gölgesinde
35-The Big Lebowski/Büyük Lebowski
36-Mulholland Dr./Mulholland Çıkmazı
37-A Beautiful Mind/Akıl Oyunları
38-Pirates Of The Caribbean: The Curse Of The Black Pearl/Karayip Korsanları: Siyah İnci'nin Laneti
39-Donnie Darko/Karanlık Yolculuk
40-El Labirento Del Fauno/Pan'in Labirenti

41-Saw/Testere
42-The Sixth Sense/Altıncı His
43-The Truman Show
44-Twilight/Alacakaranlık
45-No Country For Old Men/İhtiyarlara Yer Yok
46-Snatch./Kapışma
47-Heat/Büyük Hesaplaşma
48-Fa Yeung Nin Wa/Aşk Zamanı
49-Kill Bill Vol: 2

50-Big Fish/Büyük Balık
51-Star Wars: Episode 3- Revenge Of The Sith/Yıldız Savaşları: Bölüm 3- Sith'în İntikamı
52-The Matrix Reloaded
53-Sin City/Günah Şehri
54-There Will Be Blood/Kan Dökülecek
55-Troy/Truva
56-Dark City/Gizemli Şehir
57-Million Dollar Baby/Milyonluk Bebek
58-Trainspotting
59-Inglourious Basterds/Soysuzlar Çetesi
60-Masumiyet

61-Moulin Rouge/Kırmızı Değirmen
62-Crash/Çarpışma
63-Issız Adam
64-Twelve Monkeys/12 Maymun
65-The Departed/Köstebek
66-21 Grams/21 Gram
67-American Beauty/Amerikan Güzeli
68-The Tin Red Line/İnce Kırmızı Hat
69-Sen To Chiro No Kamikakushi/Ruhların Kaçışı
70-Uzak

71-Bin Jip/Boş Ev
72-The Butterfly Effect/Kelebek Etkisi
73-The Illusionist/Sihirbaz
74-Das Leben Der Anderen/Başkalarının Hayatı
75-Dancer In The Dark/Karanlıkta Dans
76-Stock And Two Smoking Barrels/Ateşten Kalbe, Akıldan Dumana
77-Wall-E/Vol-İ
78-Babel/Babil
79-Fargo
80-Sweeney Todd: The Demon Barber Of The Fleet Street/Sweeney Todd: Fleet Sokağının Şeytan Berberi

81-The Notebook/Not Defteri
82-Ice Age/Buz Devri
83-Eyes Wide Shut/Gözleri Tamamen Kapalı
84-Kader
85-Trois Couleurs: Rouge/Üç Renk: Kırmızı
86-Batman Begins/Batman Başlıyor
87-Hable Con Ella/Konuş Onunla
88-Üç Maymun
89-Harry Potter And The Prisoner Of Azkaban/Harry Potter Ve Azkaban Tutsağı
90-The Last Samurai/Son Samuray

91-Lost Highway/Kayıp Otoban
92-The Fall/Düşüş
93-Gegen Die Wand/Duvara Karşı
94-The Insider/Köstebek
95-Vozvrashcheniye/Dönüş
96-Dogville
97-Children Of Men/Son Umut
98-Sonbahar
99-Cache/Saklı
100-Chung Hing Sam Lam/Chungking Ekspresi


Bazı sinema yazarlarının 1 numaraları;

Mehmet Açar: Mulholland Dr.
Tunca Arslan: Salaam Cinema/Selam Sinema
Alkan Avcıoğlu: The Tin Red Line
Ebru Çeliktuğ: Pulp Fiction
Murat Emir Eren: Pulp Fiction
Murat Erşahin: Fe Yeung Nin Wa
Engin Ertan: Pulp Fiction
Senem İşmen: Pulp Fiction
Kutlukhan Kutlu: Lone Star/Yalnız Kovboy
Sevin Okyay: Before The Rain/Yağmurdan Önce
Burcu Aykar Şirin: Last Days/Son Günler
Uygar Şirin: Bin Jip
Pınar Tınaz: Eyes Wide Shut
Burçin Yalçın: Fight Club
İlhan Yurtsever: Fight Club

Sinema dergisi yazarlarının ilk 15 filmi;

1-Pulp Fiction
2-Fe Yeung Nin Wa
3-Fight Club
4-Mulholland Dr.
5-Eyes Wide Shut
6-The Matrix
7-Trois Couleurs: Rouge
8-Lost Highway
9-Se7en
10-Eternal Sunshine Of The Spotless Mind
11-Fargo
12-Lola Rennt/Koş Lola Koş
13-Funny Games/Ölümcül Oyunlar
14-Sen To Chiro No Kamikakushi
15-Donnie Darko

Bu da benim ilk 5'im:

1-The Lord Of The Rings: The Return Of The King
2-Das Leben Der Anderen
3-Se7en
4-Sliding Doors/Rastlantının Böylesi
5-The Shawshank Redemption

Gelelim yorumlara;

-Açıkçası ben Matrix'in birinci olacağını düşünürdüm. Çıktığı günden bu yana insanların dilinden hiç düşmeyen bir filmdi ben sevmesem dahi.

 -Esaretin Bedeli'nin Sinema dergisi yazar ve editörlerine amiyane tabirle bir "kapak" olduğu kanaatindeyim. Çünkü yıllardır hiçbir seçkilerinde bu filme önem vermediler. Hatta bu yüzden IMDB Top 250 listesini bile aforoz ettiler. Ayrıca bu özel sayıda yukarıda bazılarının birinci filmlerini verdiğim yazarların 15'erlik listelerinin hiçbirinde 15. sırada dahi bu filmin adı geçmedi.

 -Kişisel favorim Yüzüklerin Efendisi: Kralın Dönüşü idi. En sevdiğim değil ama en iyi olarak gördüğüm filmdir. Listede seri filmler arasında tüm filmleriyle listeye girebilen iki seriden biri oldu. (diğeri Kill Bill)

-Gördüğünüz gibi listede 8 Türk filmi var. Eşkiya'nın bu filmler arasında ilk sırada olacağını düşünüyordum ama Babam Ve Oğlum onu geçmiş.

-Issız Adam'ı şu listede görmek beni en çok güldüren olay oldu.

-Son dönemin çıkışa geçen ve çok para kazandıran türlerinden animasyon Wall-e ve Ice Age'le temsil edilmişler. Shrek'i listede görmediğime çok sevindim. Çizgi filmleri ise Sinema Top 15'de de yer alan Ruhların Kaçışı temsil ediyor.

-Listede beni şaşırtan öteki filmler Alacakaranlık ve Harry Potter-Azkaban Tutsağı oldu. Dünyada son 15 yılda 102 film çekilse herhalde son 2'ye bunlar kalırdı.

-Schindler's List/Schindler'in Listesi ve In The Name Of The Father/Babam İçin gibi iki dev film, çekimlerinden bu yana 16 yıl geçtiği için listede yer alamadı. Eğer bu anket 2008'de yapılmış olsaydı Schindler'in Listesi'ni ilk 10'da görmemiz kesindi.

-Son dönemde en çok takip ettiklerimden Clint Eastwood listeye yalnızca Milyonluk Bebek'le girerken Al Pacino, Köstebek ve Büyük Hesaplaşma ile yer aldı. Açıkçası Köstebek'in yerine The Merchant Of Venice/Venedik Taciri, Milyonluk Bebek'in yerine de Mystic River/Gizemli Nehir'i tercih ederdim.

Sizlerin de en azından ilk 5 listelerinizi beklerim...

FERDİ TAYFUR'UN CANI SIKILMIŞ ALBÜM YAPMIŞ: BOYNU BÜKÜK ŞARKILARIM


Son bir aydır hemen her sanatçıda görülen kötü albüm çıkartma furyasına Ferdi Tayfur da katıldı ve eski şarkılarını İspanyol gitar eşliğinde ve pop tarzında söylediği Boynu Bükük Şarkılarım albümünü piyasaya sürdü. Kendi şirketi Ferdifon'dan çıkan albümde özellikle 45'likler dönemine ait çok güzel ve bir kısmı efsane olmuş şarkılar var ama bu şarkılar yalnızca isimleriyle büyük kalmış. Zira Tayfur, onları öyle bir yorumlamış ki hiçbir şarkıya kolay kolay 10 saniye dayanılmıyor (nispeten Hayırsız hariç). Eski sanatçıların çoğunda maalesef var olan albüm çıkartma, müzik yapma hırsı Ferdi Tayfur'da da mevcut olmalı ki artık sesinin de müzikal yeteneklerinin de bittiğinin farkında olmadan böylesi kötü bir albüme imza atabiliyor. Yalnız şunu da dipnot olarak ekleyeyim ki; Kıraç'ın son albümünden daha güzel bu albüm!!!

Albümdeki şarkılar:

1-Hayırsız
2-Ağlamazsam Uyuyamam
3-Bırak Şu Gurbeti
4-Uzadı Geceler
5-Huzurum Kalmadı
6-Nisan Yağmuru
7-Söz Veriyorum
8-Akşam Güneşi
9-Yaralıyım Dertliyim
10-Yadeller

27 Aralık 2009 Pazar

LAST ACTION HERO (1993)


Yönetmen: John McTiernan
Oyuncular: Arnold Schwarzenegger, Austin O'Brein
Puan: 5/10

Kendisini bütün dünyaya tanıtan Predator/Av filminde başrolde yer verdiği Arnold Schwarzenegger'le bu çok tutulan bir filmden sonra benzeri bir performansı yeninden yakalamak isteyen yönetmen John McTiernan'ın en kötü filmlerinden biri olarak gösterilen Last Action Hero/Son Muhteşem Kahraman (Son Kahraman adıyla yayınlandı), bu akşam Kanaltürk akşam kuşağındaydı. Terminator 2: Judgement Day'den sonra yine bir büyük bütçeli aksiyon filmde oynayan Arnie, önceki yapım kadar iyi performans gösteremeyince film de fiyasko oldu.

Sihirli bir bilet sayesinde izlediği filmin içine girmeyi başaran 12 yaşındaki Danny (O'Brein)'nin; kendisinin Schwarzenegger tarafından canlandırılan bir film kahramanı olduğuna inandırmak istediği Jack Slater'ın serüvenini anlatan film, sonunda bizzat kendisinin de belirttiği gibi Hollywood'un hayatımızı yönlendirmesini kritize ediyor.

Onlarca farklı filme gönderemelerle dolu filmin en unutulmaz sahnesi Terminator 2'nin afişinde, Schwarzenegger'in ezeli rakibi Sylvester Stallone'nin yer almasıydı. Film, yılın en kötülerine verilen Altın Ahududu Ödülleri'nden Indecent Proposal/Ahlaksız Teklif filminin daha kötü bir film olmasından dolayı kurtulabildi.

MAXIME CHATTAM- LA THEORIE GAİA (2008)



Son iki aydır başladığım tüm kitapları yarıda bıraktığım ve Gaia Teorisi'ni bitirebildiğimi söylemeliyim. Evvelce de L'ame Du Mal/Kötü Ruh ve Malefices/Kara Büyü kitaplarını okuyp her ikisini de beğendiğim Maxime Chattam, sürükleyicilik konusunda yine beni şaşırtmadı ve ortaya son derece akıcı bir kitap çıkardı. Geçtiğimiz ay Doğan Kitapçılık'tan çıkan Gaia Teorisi, Fransız ve Alman gizli servislerinin inanılmaz bir projesine dahil olan 3 bilimadamının, kamuoyuna açıklanırsa skandal yaratabilecek bir projesini çözmeye çalışmasını anlatıyor.

Midi doruğu ve Orta Amerika'daki Fatu Hiva adasında paralel olarak geçen hikayede ayrıca kökeni çok eskilere dayanan ve yeryüzünün kendini idame ettirebilmesi için insanlara karşı felaketler yaratacağını söyleyen Gaia Teorisi irdeleniyor. Son 50 yıldır seri katillerin sayısının katlanarak arttığı ve doğal felaketlerdeki sayının da son 10 yılda 2 katına çıktığı gerçeğini altyapısına alan kitap bu şablonda ilerliyor.

Kitabın sonuna sakladığı sürpriz çok da inandırıcı gelmese de klasik Fransız gerilim kitaplarına aşina olmayan birisi için hayret duygusu yaşatabilir. Maxime Chattam, kitap boyunca paralel giden hikayede iki taraftan birinin ucunu sürekli kaçırıyor. Zaman zaman Jean Christophe Grange özentisi bir noktaya bile varıyor bu ama yine de Grange ustanın yakınında bile geçemiyor.

Son olarak Chattam kitaplarından okuduklarım arasında bir sıralama yapmam gerekirse 1-Kara Büyü, 2-Kötü Ruh ve 3-Gaia Teorisi şeklinde olur bu.

Puan: 7/10

HEARTBREAK RIDGE (1986)


Yönetmen: Clint Eastwood
Oyuncular: Clint Eastwood, Marsha Mason
Oscar: 1 adaylık (Ses)
Puan: 5/10

Clint Eastwood'un henüz dünyanın en iyi yönetmenleri listelerine adını yazdırmadığı, antrenman dönemlerinden bir film Heartbreak Ridge/Zorlu Yokuş. 1980'lerde artık posası kalmış klasik Eastwood; erkek-muhafazakar filmlerden biri. Dörtte üçü Eastwood'un canlandırdığı bir Üstçavuş'un eğitime aldığı gamsız Amerikan gençliğiyle çene çalmasıyla geçen filmin son yarım saati Grenada çıkarması sahnelerine geçiyor ve birden savaş filmine dönüşüveriyor. Tabii ki bu kurguyla inandırıcı olamıyor.

Film, bugüne kadar gördüğüm en küfür ve argo dolu yapımdır herhalde. Baştan sona laf sokmayla dolu, bitirim Amerikan askeri ağzı filme hakim. Bunun dışında sıkıcı bir film olmaması, yan karakterlerine özenli bir vakit ayırabilmesi de filmin artılarından.

25 Aralık 2009 Cuma

UP IN THE AIR GÖSTERİME GİRDİ


Oscar ve Altın Küre dönemi başladığında gözlerin çevrildiği filmlerin vizyon dönemi geçen hafta başlamıştı. Invictus ve Avatar bu filmler arasında ilk gösterime giren yapımlar oldu. Up In The Air ise bugün ABD sürekli gösterimini başlattı. 7 Ocak'tan itibaren Avrupa dağıtımı yapılacak filmi iki yıl önce de Oscar'a aday olan Juno filminin yönetmeni Jason Reitman yönetiyor. Filmin başrolünde ise ödüllerde Morgan Freeman'ı en çok zorlayacak aday olarak gösterilen George Clooney var. Romantik-komedi türündeki filmin Türkiye gösterimi ise 12 Şubat 2010'da.

Up In The Air, eylül ayından bu yana çeşitli festivallerde gösterilmiş ve çok beğenilmişti. Film, yönetmen, aktör, yardımcı aktrist (2) ve senaryo dallarında Altın Küre'ye aday olan filmin şimdiye kadar kazandığı önemli ödüller şu şekilde:

-Los Angeles Film Eleştirmenleri En İyi Senaryo Ödülü
-New York Film Eleştirmenleri En İyi Aktör Ödülü
-Güneydoğu Film Eleştirmenleri En İyi Film, Senaryo ve Aktör Ödülleri
-Washington Film Eleştirmenleri En İyi Senaryo ve Aktör Ödülleri

TENGOKU TO JIGOKU (1963)



Yönetmen: Akira Kurosawa
Oyuncular: Toshiro Mifune, Tatsuya Nakadai
Puan: 8/10

Lafmacun Sözlük'ten çok sevdiğim dostum Hülya (Damat Ferit) bana bu filmi ısrarla önerirken; Akira Kurosawa filmlerini sevmediğimi bildiğini ama bu filmin diğerlerinden çok farklı olduğunu söylemişti. Haklıymış! Karşımızda harika bir polisiye-kara film var.

Hint filmlerinde de 60'larda baş gösteren sınıfsal farklılıklar temasını derin derin işleyen filmin üst yapısında çift yarılı bir polisiye hikaye var. Zengince bir adam olan Gondo'nun (Toshiro Mifune) çalışanının çocuğu, oğlu sanılarak kaçırılır ve fidyeci, Gondo'dan tüm servetine eş olan bir fidye ister. Gondo büyük bir dilemmanın içine düşmüştür. Ya parayı ödeyip eşi ve çocuğuna bakamaz hale gelecek ama bir hayat kurtaracak ya da ödemeyip çocuğun ölümüne göz yummuş olacak. Yaklaşık 50 dakika boyunca tek mekanlı minimalist bir çekimle Hitchcockyen bir hikaye anlatma tarzı içerisinde sunulan bu kısım filmin tüm psikolojik ve sınıfsal temellerini atıyor. İkinci yarısı ise birden hızlanıp müthiş bir polisiye kovalamacaya dönüşüyor. 1963 yılında çekilen bir film için olağanüstü bir hikaye anlatımı görüyoruz bu kısımda. Özellikle de Japon polisinin sistematik çalışması ve kendilerini Bay Gondo'nun yerine koyup vargüçleriyle çalışmaları takdire şayan bir anlatımdı.

Japon filmlerine ve kültürüne uzak oluşumdan dolayı oyunculuk ve diyalogların abartılı olup olmadığını çok kestiremesem de en azından Mifune'nin performansı için mükemmel diyebilirim. Filmin tek kusuru ise sonlarda yer alan düşkünler sokağı ve bar sahnesinin gereksiz yere çok uzatılması. Bir anda filmin hızını düşüren bu sahneler sonradan ana hikayeye bir puzzle parçası gibi eklense de ağızda acı bir tat da bırakabiliyor.

Avrupa ve Amerika'da daha çok High And Low olarak takdim edilen film, eğer Kurosawa için gerçekten de bir istisna değilse benim yönetmenin bu tip geri planda kalmış birkaç filmini daha incelememe şans verebilir.

24 Aralık 2009 Perşembe

CAMILLA KERSLAKE- RULE THE WORLD



Classic Voices 2010 albümünde yer alan bir Take That şarkısı. Gary Barlow'un düzenlemesiyle kaydedilen parça Stardust/Yıldız Tozu filminde de kullanılmış. Fakat o versiyonda Camilla Kerslake yer almıyor. Yukarıdaki video Kerslake kaydına ait.

YAPRAK DÖKÜMÜ: CÜNEYT GÖKÇER'İ DE KAYBETTİK


Türk tiyatrosunun bugünlere gelebilmesinde en büyük pay sahiplerinden biri olan Cüneyt Gökçer dün akşam solunum yetmezliğinden dolayı vefat etti. Ankara'daki opera binasına heykeli dikilen sanatçı, Devlet Tiyatroları'nda yöneticilikler üstlenmiş ve tiyatronun alt yapısını oluşturan kadroda yer almıştı. Gökçer, aynı zamanda sinemada da boy göstermiş ve özellikle Barbaros Hayreddin Paşa, 4. Murat, Hacı Bektaş-ı Veli, Mevlana gibi tarihi şahsiyetleri canlandırmıştı. Türk sinema seyircisinin en iyi bildiği rolü ise 1967 yılında oynadığı Yaprak Dökümü filmindeki Ali Rıza Bey karakteriydi.

Süreyya, Nilgün, Büyük Sır, Mektup ve Vatan Ve Namık Kemal, Gökçer'in filmlerinden bazıları. Tüm ülkenin başı sağolsun.

23 Aralık 2009 Çarşamba

MEIN FUHRER: DIE WIRKLICH WAHRSTE WAHRHEIT UBER ADOLF HITLER (2007)

Yönetmen: Dani Levy
Oyuncular: Helge Schneider, Ulrich Mühe
Puan: 4/10

Hitler'i kayıtlı olarak 250'den fazla oyuncunun canlandırdığı tüm bir sinema dünyasında, filmde de söylendiği gibi bin yılın gölgesini anlayabilmek adına muazzam çabalar baş gösterdi. Özellikle Alman sineması Hitler'i yokmuş gibi kabul etmek yerine onu tüm kişisel özellikleriyle irdelemeye başladı son 5 yıldır. Führerim: Adolf Hitler Hakkındaki En Gerçekçi Gerçek Gerçekler filmi de tamamen bu amaca yönelik bir çalışma çıkarıyor. Ama maalesef yönetmen ve yazar kadrosu Yahudiliklerine yenik düşüp ortaya bir komedi yerine çok güçsüz bir fars çıkarıyor. Öyle ki, Hitler'i yerden yere vurma amacaıyla yola çıkıp izleyicinin ona acımasına yol açacak kadar ileri gidiyorlar.

Yahudi katliamının acılarını gururuna yediremeyen bir film ekibi için çekilmesi son derece tehlikeli bir film bu. Objektif bakıldığında Hitler'in yaşlılıktan ileri gelen kimi fiziksel özellikleri ve hastalıklarını alaya alıp bununla eğelenmeyi bekleyen bir kitle için pazarlama yarışına giriyor film ekibi. Film, Hitler'in efsanevi 1 Ocak 1945 konuşmasına hazırlanabilmesi için Yahudi bir aktörle beraber çalışmak zorunda kalması ama sonrasında ikilinin dost olmasını anlatıyor. Fakat bu dostluk her ikisinin de adı Adolf olan ikili için büyük bir sorun olmaya başlıyor.

Hitler'i son derece kötü bir biçimde canlandıran ve diktatöre hiç benzemeyen fiziksel özelliklere sahip Helge Schneider'a filmde, bu filmden 1 yıl önce Das Leben Der Anderen/Başkalarının Hayatı'yla dünya çapında üne kavuşan merhum aktör Ulrich Mühe her zamanki gibi harikulade bir performansla eşlik ediyor.

IMDB TOP 30: DEĞİŞİKLİK


Avatar'ın vizyona girmesiyle hafif çaplı bir sallantı yaşayan IMDB Top 250 listesinde, film 21. sıraya kadar yükselmişti. Bugün ise bir sıra geriledi ve The Usual Suspects/Olağan Şüpheliler'e eski yerini bıraktı.


Noel zamanı izlemek Amerika'da bir gelenek haline gelmiş olan It's A Wonderful Life/Şahane Hayat da bir sıra yükselip 29. sıraya çıktı ve The Lord Of The Rings: The Two Towers/Yüzüklerin Efendisi: İki Kule'yi 30.'luğa itti.

22 Aralık 2009 Salı

THE INTERNATIONAL (2009)


Yönetmen: Tom Tykwer
Oyuncular: Clive Owen, Naomi Watts
Puan: 8/10

Lola Rennt/Koş Lola Koş ve Perfume: The Story Of A Murderer/Koku: Bir Katilin Hikayesi gibi iki sıradışı filmden tanıdığımız Alman yönetmen Tom Tykwer'nin Amerikan sularında koşturduğu fişek gibi bir polisiye macera Uluslararası. Amerika Birleşik Devletleri, Lüksemburg, Fransa, Almanya, İtalya ve Türkiye'de geçen çok uluslu hikayesi, filmin en cazip noktasıydı fakat Tykwer, filmini son derece başarısız pazarlamacıların ellerine kaptırdı ve film, hesaplanandan çok daha geç bir tarihte sinemalara geldi. Yetmedi, 1 aylık perde maratonu yine aynı başarısızlıklardan dolayı 2 haftaya düştü. Film, sinemalara geldiğinde DVD baskısı çoktan piyasaya çıkmıştı. Tüm bu unsurlar filmin 1. ve 2. bölge seyircileri tarafından anlaşılamamasına sebep oldu.

Uluslararası, örneklerinden sıkça gördüğümüz silah tüccarlarıyla ilgili bir hikaye. Her zamanki klişe tüccar tipolojisi ve idealist polis ve savcı karakterleri mevcut. Fakat bu filmi diğerlerinden ayıran, salt silah tüccarları üzerinden tüm bir sistemin eleştirisini yapması oldu. Özellikle Ortadoğu ve Çin'deki terörize politikaların dünyadan alıp götürdüklerini bireyler üzerinden bertaraf etmeye çalışan Avrupa ve Amerika adalet birimlerinin, odaklanacağı noktayı yanlış belirlemesi ve sistemi değiştirme adına hiçbir çalışma göstermemesi kıyasıya eleştiriliyor. Özellikle final jeneriğiyle birlikte akan gazete sütunları konuyla ilgili herkesi sarsabiliyor.

Özellikle Guggenheim Müzesi'ndeki çatışma sahnesi şimdiden Heat/Büyük Hesaplaşma'daki o muazzam çatışmayla karşılaştırılabiliyor. Uluslararası platformlarda gelişme gösteren hikayesi hiçbir noktada tıkanmıyor. Filmin belkide en falsolu yanı finali. Zira finalde tüm karakterler İstanbul'a geliyor ve bir anda ortaya kameraya bakmaktan hiç çekinmeyen Kapalı Çarşı esnafı çıkıveriyor. Yetmiyor, en son sahneyi İstanbul'un tarihi noktalarının tam ortasında yer alan virane evlerin önünde izliyoruz. Haluk Bilginer'in de 12 dakikalık kilit bir rolü olduğu bu sahnelerde insan bir Türk olarak sadece utanmakla yetiniyor.

Filmde klasik James Bond filmlerindeki gibi bir dişi karakter yok. Tam tersine, yeri geldiğinde ana karakteri frenleyebilen, olgun, aklı başında bir kadın karakter (Naomi Watts) var. Watts'ın her zamanki güzelliğiyle büyülediği yetmezmiş gibi, süresi daha az olmasına rağmen Clive Owen'dan bol bol rol çalması da filmden aldığım kişisel hazzı artırıyor. Ayrıca filmde klişe bir aşk hikayesi de yan anlatımla atmosferi bozmasın diye Watts'ın oynadığı savcı karakteri, evli ve yalnızca işine aşık bir karakter olarak gösteriliyor.

Ve nihayetinde, uzun süredir vasat ve vasat-üstü filmler izlemekten bunalan benim için The International çölde vahaya dönüşüyor.

21 Aralık 2009 Pazartesi

OZAN ARSLANTAŞ'IN KALEMİNDEN: IDI I SMOTRI (1985)



SPOILER-----------------------------

Hayatımda izlediğim en iyi filmlerden biridir. Tam bir şaheser. Yani en iyi film listesi yap deseler bunu ilk 10 film arasına rahat koyarım. Her yönden mükemmel. İnsan psikolojisini dağıtıyor resmen. Hele filmin 2. yarısı! 1. yarısı çok olmasa da biraz sıkıcı geçiyor. Yani yavaş ilerliyor. Daha doğrusu savaşla ilgili pek bir şey görmüyorsunuz. 2. yarıda ise savaşın oluşturduğu vahşeti köküne kadar görüyorsunuz ve hissediyorsunuz. Çok fazla kan görmüyorsunuz ama o vahşet o kadar güzel anlatılmış ki, başroldeki çocuk Florya ( Aleksei Kravchenko) o kadar güzel oynamış ki (ki kendisi o zaman 15 yaşındaymış) gözünüzü ekrandan alamıyorsunuz ve bu dehşet verici sahneler karşısında, insanların nasıl vahşileşebileceğini, fütursuzlaşabileceğini (köylülerin yakıldığı sırada ve açlık kol gezerken bayan nazi askerinin istakoz yemesi gibi) gördükten sonra mideniz bulanıyor. Oyunculuğuyla döktüren bu çocuğa ve bu filmi yapıp yöneten adamlara hayranlık duyuyorsunuz. Filmde kamera kullanımı ve birçok ayrıntı mükemmeldi. Mesela çocuk sağırlaştığında bizim de onun gibi sağır olmamız, filmin sonunda çocuğun Hitler'in resmine ateş ederken, attığı her kurşunda görüntünün geriye sarması ve Hitler'in bebekliğini gördüğünde ateşi kesip ağlaması, bataklık sahnesi, köylülere yapılan eziyet ve yakılma sahnelerinin gerçekçiliği, daha önce de söylediğim gibi küçük çocuk Aleksei Kravchenko’nun mükemmel oyunculuğu ve insanı delip geçen bakışları gibi birçok şey muhteşemdi. Köy yakılması sırasında başroldeki çocuğun (Florya) kafasına silahı dayayıp fotoğraf çektirmek istediklerinde veya o çocuk etrafına şok ve acı dolu ifade ile baktığında sanki biz de o çocukmuşuz gibi kendimizi o çocuğun yerine koyarak olayları izleriz. Sonra nasıl hissedeceğimiz malum! Film savaşın vahşetini çok güzel yansıtmaktadır. Özellikle köylülerin yakılması, kadınların kamyonlarda tecavüze uğraması gibi şeylerin gösterildiği sahnelerde. O insanların çaresizliğini gördüğünüzde, “siz dışarı çıkabilirsiniz ama çocuklarınızın burada kalması şartıyla” dendiği sahnede, Florya'nın köyün yakılması sırasındaki etrafına şok içerisinde baktığı sahnelerde, Glasha’nın tecavüze uğrayıp her tarafından kan akarak geldiği sahnede etkilenmemeniz mümkün değil. Nazilerin yaptığı vahşetin psikolojisi filmin sonunda esir düşmüş (köyü yakan nazi birliği Florya'nın filmin başında katıldığı Sovyet askeri birliği tarafından pusuya düşürülüp yok edilir. Geriye 6, 7 nazi subayı ve askeri kalır.) Ama albayları gibi adamların suyuna gideceği yerde düşüncesini söyleyen bir nazi subayının sözlerinde daha iyi anlaşılıyor ; “bizde herşey çocuklarla başlar. hiçbirinizin yaşamaya hakkı yok. biz üstün ırkız. siz alt ırksınız. kominizm hastalıktır”! ki bu film de bir çocuğun üstünden anlatılmaktadır!

SPOILER----------------------------------

Bugüne kadar birçok İkinci Dünya Savaşı filmi çekilmiştir ve bunların neredeyse hepsi Amerikan filmidir. Ama bence onların hepsinin toplanıp bu 1985 SSCB yapımı filmin önünde saygıyla eğilmesi lazım. İzleyin ve izlettirin diyorum. Ama film kötü etkilediği için herkese de öneremiyorum maalesef.

“Bir partizan “orada kaç faşist var?” diye sormaz. faşistler nerede? diye sorar.”

"Alman işgali sırasında Beyaz Rusya'da 622 köy ve kasaba içindekilerle beraber yakılmıştır"

IMDB TOP 30: DEĞİŞİKLİK


IMDB Top 250 listesine iki gün önce 168. sıradan girip dün 51. sıraya yükselen Avatar bugün de 25. sıraya 8.6 IMDB users puan ortalamasıyla yerleşti. 2009 filmleri arasında listeye en iyi girişi Up/Yukarı Bak filmi yapmıştı. Yukarı Bak, 11. sıradan girdiği listede ilk 30'dan 12 günde çıkmıştı.

AWAKE (2007)

Yönetmen: Joby Harold
Oyuncular: Jessica Alba, Hayden Christensen
Puan: 7/10

Geçen yılın başında Türkiye'de gösterime giren ama asıl ilgiyi DVD baskıları çıktığında yaşayan Awake/Anestezi , tam bir "iyi fikir-kötü senaryo" filmi. Kısacık süresine (84 dk.) rağmen normalde hızlı olması gereken temposunu bir türlü yükseltemeyen Anestezi aynı zamanda yanlış kast seçimine de kurban gitmiş. Filmdeki oyunuyla Razzie yani Ahududu ödüllerine aday olan Jessica Alba'nın performansı oldukça sırıtıyor. Açıkçası Hayden Christensen de pek ondan aşağı kalmıyor.

Filmi kurtaran kurgusu ve hikayesi ilginç. Anestezik Farkındalık sendromunu filmin orjinine yerleştirip bir aşk, kader ve ihanet hikayesi anlatmak amaçlanmış. Bu açıdan başarılı da olunmuş. Çok zengin ama kalp hastası bir gencin evlendikten bir gün sonra en yakın arkadaşı olan Doktor Jack (Terrence Howard) ameliyata alınması esnasında yapılan genel anesteziye rağmen her şeyin farkında olup yapılan hiçbir işe müdahale edememesi filmin kilit noktası. ilk yarısının bitimine doğru başlayan entrikalar ise bu temelin üzerinde ilerliyor.

20 Aralık 2009 Pazar

BRITTANY MURPHY 32 YAŞINDA HAYATINI KAYBETTİ


Türkiye'den Zeki Ökten'den sonra ABD'den de Brittany Murphy'nin öldüğü haberi geçti. 32 yaşında kalp krizinden öldü Murphy. Sinemanın çok önemli yüzlerinden değildi ama 8 Mile, Sin City/Günah Şehri ve Girl, Interrupted gibi kimi önemli filmlerde boy göstermişti. Onun da toprağı bol olsun.

ZEKİ ÖKTEN'İ KAYBETTİK


Türk sinemasında birçok kaliteli filme imza atmış, çok sevilen filmlerin yönetmeni Zeki Ökten'i dün akşam itibariyle kaybettik. Ökten, bir kalp ameliyatında ameliyat masasından kalkamayarak terk-i diyar etti.

Sinemaya 1963 yılındaki Ölüm Pazarı filmiyle başlayan Ökten 70'lere kadar çeşitli filmlerin reji ekibinde asistanlık yaptı. 1972 yılında yeniden yönetmenliğe dönen Ökten, Bitirim Kardeşler, Bir Demet Menekşe, Hasret gibi filmler yaptı. 1975 yılında, Arzu Film ekolünden giden ve çoğunlukla Kemal Sunal'la çalıştığı filmlerle yurt çapında tanınan bir yönetmen oldu. Hanzo, Şaşkın Damat, Sevgili Dayım gibi filmleri bu dönemde çekti. Kapıcılar Kralı'yla Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde filmi için ikincilik ödülü ve en iyi yönetmen ödülü kazandı. Çöpçüler Kralı'nı çektikten sonra Yılmaz Güney'in senaryosundan Sürü'yü çekti ve başarısını uluslararası platforma yaydı.

Zeki Ökten, 80'lerle birlikte daha politik filmlere imza attı. Pehlivan, Ses, Faize Hücum bunlardan biriydi. Türk sinemasının, varoş kültürüne dair en yetkin filmlerinden biri olan Kemal Sunal'lı Düttürü Dünya da bir Zeki Ökten filmiydi. Ökten, 90'lı yıllarda Türk sinemasının da durulduğu dönemde çok az film çekti. Güle Güle son büyük filmi oldu ve Antalya'dan bir birincilik daha kazandı. Son filmi Çinliler Geliyor pek tutulmadı.

Ökten, geçen ay kaybettiğimiz Halit Refiğ'den sonra bir dönemin kapandığını bize gösteren bir başka kanıt oldu. Mekanı cennet olsun...

19 Aralık 2009 Cumartesi

AVATAR GÖSTERİME GİRDİ


Aylardır sinemalara gelmesi en çok beklenen film olan Avatar, ABD ve Türkiye dahil dünyanın bir çok ülkesinde nihayet gösterime girdi. Jurassic Park ve The Matrix'in teknik sinemaya yaptığı etki ile The Lord Of The Rings/Yüzüklerin Efendisi'nin sanal karakter yaratma konusunda getirdiği yenilikleri bir adım ileri taşımaya ahdetmiş Avatar'ı The Terminator, Abyss ve Titanic filmlerinin yönetmeni James Cameron yönetiyor.

James Cameron'ın 15 yıl önce yürürlüğe koyduğu senaryo fikri izleyiciyle buluştuğunda iki farklı noktada eşdeğer yorumlar gelmeye başladı. Özellikle Amerikan sinema yazarları artık 3 boyutlu sinemanın gerçek startını aldığını düşünüyor. Ayrıca film tüm dünyada Amerikalıların başka toplumlara (Kızılderililer, Araplar vs...) uyguladığı 11 Eylül etkisinin bir altmetni olarak da okunuyor. Final Destination/Son Durak film serisinin son bölümünde denenen yeni 3 boyutlu çekim tekniğinin mucidi olan James Cameron da filminin yeni bir çağ başlatacağı konusunda yorumcularla hemfikir.

Avatar, IMDB Top 250 serüvenine de dün 168. sıradan listeye girerek başladı ve hemen ertesi gün yani bugün aldığı oylarla 51. sıraya tırmandı. Genel ortalaması 8.9'a çıkan film, önümüzdeki günlerde ilk 30'a gireceğe benziyor. Film, aynı zamanda; film, yönetmen, müzik ve şarkı dallarında da Altın Küre'ye aday oldu ve Mart'ta dağıtılacak olan Oscar ödüllerinin de baş adayı konumunda.

ALTIN KİTAPLAR YAYINEVİNE KISA BİR MAİL

"Merhaba, bugün Erzincan'da Dan Brown'ın Kayıp Sembol kitabını almak için kitapçıya gittim. Fiyatının 30 TL olduğunu görünce cebimde 30 TL'den fazla param olduğu halde almadan çıktım. En kısa zamanda kitabın korsan baskısını almayı düşünüyorum. Kısaca siz benim cebimdeki paranın gerektiğinden fazlasına göz koyarsanız ben de sizin paranıza göz koyarım. Saygılar..."

INTERNAL AFFAIRS (1990)

Yönetmen: Mike Figgis
Oyuncular: Richard Gere, Andy Garcia
Puan: 5

Kara filmleri 1990'larda yeniden hayata geçirmek için yoğun bir çaba vardı yönetmenlerin arasında. Bu uğurda nice senaryo acelecilikten telef olmuştu. İşte Internal Affairs bu filmlerin ilk örneklerinden. Richard Gere'den kötü adam yaratmaya, yan karakterleri pas geçip iki ana karakter üzerinde eğleşmeye meyleden film, bekleneceği üzere başarısız oldu. Ne eleştirmenler beğendi ne bir ödül alabildi.

The Untouchables/Dokunulmazlar'la Hollywood lansmanına erişen Andy Garcia'nın "polis polisi" rollerine cuk oturduğunu söyleyebiliriz ama ne ortağı rolündeki Laurie Metcalf ne de hasmı rolünde Richard Gere, aynı incelikli oyunu sergileyemeyince Garcia'nın çabaları da havada kalmış. Los Angeles polisinin kirli çamaşırları hakkında daha iyi hatta en iyi filmi izleyebilmek için seyirci, bir 7 sene daha bekleyip, L.A. Confidential/Los Angeles Sırları filmine kavuşmuştu.

Bu arada bir haftadır ilk defa 6 ve 7 puan vermediğim bir film izlemiş oldum lakin keşke bu puan 8 ve üzeri olabilseydi. Neyse, azimliyim, vasat ve vasat-yüksek filmlerden daha iyi bir film bulurum bu yakınlarda. Sanırım yeniden klasik döneme dönmek bana iyi gelecek:)

18 Aralık 2009 Cuma

KARTAL SUDA UÇAMADI

Beşiktaş'ın son iki haftada bıraktığı 4 puanın üzerine bu akşam 3 puan daha eklendi. İlk yarısı bir sutopu mücadelesi şeklinde giden maçta doğal olarak durmadan kaybedilen topla seyir zevkini düşürdü. Ama ikinci yarı başında yağışın durması ve sahanın temizlenmesi sonucu ikinci yarı her şey normale döndü.

Maçı Beşiktaş alsaydı haksızlık olacaktı. Ligde kazandığımız ilk penaltı, hakemi aldatan İbrahim Toraman'ın eseri. İlk golden önce hakemin düdüğünü çalmadan Tello'nun atışı kullanmasında ise sanırım gayri nizami bir durum yok. Çünkü endirekt vuruşlarda hakemin düdükle oyunu başlatması zorunluluğu yok bildiğim kadarıyla.

Ferrari ve Rüştü'nün sakatlanması, Korcan'ın A takımdaki ilk maçında fazla heyecanlanması ve her zamanki gibi Mustafa Denizli'nin korkaklığı, Beşiktaş'a üçüncü mağlubiyetini de tattırmış oldu. Şimdi Beşiktaşlılar, Fenerbahçe ve Galatasaray'ın puan kaybetmesini bekleyecek.

KIRAÇ'IN YENİ TÜRKÜ ALBÜMÜ YOLCU ÇIKTI

Geçtiğimiz yılın sonlarında çıkan Garbiyeli albümünde türküleri akustik enstrümanlarla ve dizi müziklerindeki çizgisinde yeniden uyarlamıştı kendi stiline Kıraç. Garbiyeli, Kıraç'ın aranjör kimliğine yakışmayan kötü bir albümdü. Şimdi, Kıraç yeniden bir türkü albümüyle döndü. Yolcu'da bu kez Garbiyeli'nin aksine daha elektrifiye bir aranje tutturdu. Yolcu, Kıraç'ın diğer albümlerindeki türkü düzenlemelerine göre bile sınıfta kalan bir albüm. İçindeki hiçbir türkü birden fazla kez dinleme isteği uyandırmıyor. Albümde öne çıkan tek bir eser bile yok. Ahu Gözlüm, Gülden Karaböcek'in elinde bir şahaneye dönüşürken Kıraç'ın elinde düz bir türküye dönüşmüş. Gazel ve Mecnunum Leyla türküleri Kıraç diskografisinin en zayıf halkaları olmaya aday. Özellikle de Mecnunum Leyla için Kıraç'ın Neşet Ertaş'tan özür dilemesi bile gerekiyor. Albümdeki şarkılar şöyle:

1-Mecnunum Leyla
2-Mezar Arasında Harman Olur mu
3-Uyan Sunam Uyan
4-Ahu Gözlüm
5-Gönül Gurbet Ele Varma
6-Erzurum'da Çevirdiler Yolumu
7-Hanım Ey
8-Karakaş Gözlerin Elmas
9-Ben Gidersem Sazım
10-Cemilem
11-Gazel
12-Ramizem

17 Aralık 2009 Perşembe

ANDRE RIEU'NUN FOREVER VIENNA ALBÜMÜ ÇIKTI

Hollandalı keman virtüözü Andre Rieu'nun, şarkı listesi sanki bir Best Of Rieu albümü gibi hazırlanmış olan son albümü Forever Vienna satışa sunuldu. Albüm, Best Of Andre Rieu Live adlı bir DVD ile birlikte satılıyor. Rieu'nun I Lost My Heart In Heidelberg DVD'si de satışa çıkmak üzere. Forver Vienna'nın şarkı listesi şöyle:
1-The Blue Danube
2-Radetzky March
3-The Second Waltz
4-Voice Of Spring
5-Strauss And Co.
6-Bolero
7-Vienna Blood
8-Perpetuum Mobile Opus 257
9-Wine, Women And Song
10-Thunder And Lightning Polka
11-Medley: Carnaval De Venice
12-The Gypsy Baron
13-The Merry Widow
14-On Holiday
15-Vilja Song
16-You Are My Hearts Delight
17-Strauss Party

2009 ALTIN KÜRE ADAYLARI BELLİ OLDU

Her yıl Oscar provası niteliğinde düzenlenen Altın Küre Ödülleri'nin 17 Ocak 2010'da gerçekleşecek seremoniye katılacak adayları belli oldu. Altın Küre, her yıl drama ve müzikal-komedi dallarında iki ayrı büyük ödül dağıtıyor.

Drama dalında adaylar:

1-Avatar
2-Inglourious Basterds
3-Precious: Based On The Novel Push By Sapphire
4-The Hurt Locker
5-Up In The Air

Müzikal- Komedi dalında adaylar:

1-(500) Days Of Summer
2-It's Complicated
3-Julie & Julia
4-Nine
5-The Hangover

Yönetmen dalındaki 5 adayın 4'ü, drama dalındaki filmlerin Precious haricindeki yönetmenlerinden oluşuyor. 5. adaysa Invictus'un yönetmeni Clint Eastwood. Bu yılın Oscar ödüllerinde En İyi Film Oscar Ödülü için aday sayısı 10'a yükseltilmişti. Oscar töreninde muhtemelen yukarıdaki adayların en az 7'si büyük ödül için yarışacaklar.

FRANTIC (1988)


Yönetmen: Roman Polanski
Oyuncular: Harrison Ford, Emmanuelle Seigner
Puan: 7/10

Birkaç gün önce, Fransa'da kızı kaçırılan Amerikan bir babayı ve Paris'teki maceralarını anlatan Taken/96 Saat'i izlemiştim. Şimdi de Paris'te karısı kaçırılan Amerikan kocanın hikayesi denk geldi ve bu seçimim tamamen tesadüfiydi!

Alfred Hitchcock, şüphesiz, sadece kendi kuşağının dahisi olmakla kalmadı, gelecek nesilleri de etkiledi. Brian De Palma, "Her filmimde Hitchcock'un etkisi vardır." der mesela. Kaçırılmayla ilgili ya da sıradan insanların içine düştüğü ve kendileriyle alakasız tuhaf kişiler tarafından kaçırıldığı her film, mutlaka Alfred Hitchcock'la ilintilidir. Frantic/Çılgın da ustadan fazlasıyla etkilenen filmlerden. Hikayesi North By Northwest/Gizli Teşkilat, The Man Who Knew Too Much/Çok Şey Bilen Adam ve Vertigo/Ölüm Korkusu ile direkt ilgili olan Frantic'de Harrison Ford, Paris'e karısıyla birlikte, doktorların katılacağı bir toplantı için gelir. Fakat daha otele varır varmaz karısının ortadan kayboluşuna tanıklık eder. Fransızca bilmeyen doktor, karısını bulmak ve onun neden kaçırıldığını açığa çıkartmak zorundadır. Amerikan Elçiliği dahil hiçbir resmi kurumdan yardım alamayan doktorun tek yardımcısı genç bir kurye kız olacaktır.

Özgürlük Heykeli'nin filmde anahtar bir rol taşıdığını ve finalin Paris'teki heykelin minyatürün şahitliğinde oluştuğunu düşünürsek, Roman Polanski filmi daha çok Saboteur/Sabotajcı filmine paralel kurmuş. Bunu yaparken Dimitri Tiomkin'in Hitchcock'a verdiği destekte olduğu gibi en büyük desteği müzisyen Ennio Morricone'den almış.

15 Aralık 2009 Salı

JURASSIC PARK (1993)


Yönetmen: Steven Spielberg
Oyuncular: Sam Neill, Laura Dern
Oscar: 3 ödül (Ses, Ses Efekti Kurgusu, Görsel Efekt)
Puan: 7/10

Sinema teknolojisinde büyük devrim yapan filmler deyince ilk aklımıza gelen Ridley Scott'ın Alien/Yaratık'ıysa kronolojik olarak ikinci sıradaki film de herhalde Jurassic Park olmalı. Daha sonra bayrağını The Matrix, The Lord Of The Rings Trilogy/Yüzüklerin Efendisi Üçlemesi ve şimdilerde Avatar'a devreden film, dahi yönetmen Steven Spielberg'in sinemada ilk kez kullandığı eşzamanlı hareket edebilen bilgisayar karakterleri ve yine sinemada ilk kez kullanılan DTS sistemiyle 1993 yılında ilerisi için bir prototip haline gelmişti. Özellikle DTS, bugün çok kanallı ses sistemlerinin gelişmesinde öncü olabilmiş durumda. Yüzüklerin Efendisi ile CGI teknolojisinde doruk noktaya ulaşacak fikirlerin de Yaratık'tan sonraki öncüsü olmuştu.

Filmin başlarında, filmin kitabının yazarı Michael Crichton'ın bulmuş olduğu yok olmayan DNA fikri, film piyasaya çıkar çıkmaz çürütülmüştü. Fakat yine de bilimkurgunun salt gerçekten ziyade gerçeğin düzleminin civarında da durabilen yapısı sayesinde dinozorların yeniden yaratılma fikri o dönemde epey ilgi çekmişti. Filmin ilk yarım saati de zaten bu fikrin ve dinozorların uyandırdığı şaşırtıcılık sayesinde sorunsuz ilerlemişti. Fakat iş sonradan bir kurtulma hikayesine dönüşünce film bir anda sıradanlaşıyor ve Harrison Ford'u fazlasıyla aratan Sam Neill'in performansı ve Laura Dern'in yarattığı gereksiz gerilimle normalleşmeye başlıyor.

Film, gelmiş geçmiş en büyük pazarlama örneğiyle daha piyasaya sunulmadan çok önce bir açılım yaratmıştı. Hala da bu düzeye ulaşamayan bir pazarlama çalışması gerçekten göz alıcıydı. Çıkartmalar, cipsler, bisküviler, dergiler, dinozor maketleri, hepsi Jurassic Park'ın sinema serüvenine katkıda bulunmuş ve 919 milyon dolarlık gişesiyle Titanic'e kadar tüm zamanların en çok izlenen filmi yaratılmıştı. Hatta bu filmden kazanılan parayla Schindler's List/Schindler'in Listesi de çekilmiş ve film kendisi haricinde bir de klasik film doğurabilmişti.

Filmde birçok ilginç an mevcut olsa da kişisel olarak beni en çok gülümseten sahne The Godfather/Baba filminin restoran sahnesine gönderme yapılan sahne olmuştu. IMDB'de bile bağlantılı filmler listesinde görünmeyen bu kısacık an, kişisel Baba notlarıma bir yenisinin eklenmesini sağladı.

WALL-E (2008)


Yönetmen: Andrew Stanton
Oyuncular: Ben Burtt (ses), Elissa Knight (ses)
Oscar: 1 ödül (Animasyon- Andrew Stanton) 5 adaylık (Senaryo, Ses, Ses Kurgusu, Müzik, Şarkı)
Puan: 6/10

Sinemanın her rengini ve her türünü ilgiyle takip eden bir sinemasever olarak müzikallere uzak, animasyonlaraysa ilgisiz kalmışımdır hep. Pixar'ın 1994'ten bu yana evrensel sinema dilini bile değiştiren ve yeni kuşağın sinema tercihlerini belirleyebilme başarısına kadar uzanabilen yapıtlarının önemli bir kısmını henüz izlememiş olsam dahi, önemine haizim. WALL-E, 20 gün önce izlediğim ve çok sıkıldığım Up/Yukarı Bak'a göre oldukça iyi işlenmiş bir yapıt. Pixar alametlerinin hemen hepsi içinde barınmış. En sevdiğim ve hatta tek sevdiğim animasyon olan Finding Nemo/Kayıp Balık Nemo'nun da yönetmeni olan Andrew Stanton, animasyon mühendislerini yönetmeyi bildiği gibi yarattığı her karakteri kanlı canlı bir unsura dönüştürmeyi de becerebiliyor.

WALL-E ve Eve'in aşkı, tüketim toplumu ve sonucu olarak görülen obezite yorumu, statükoya bağımlılık gibi filmin ana nüvelerinden ziyade bu filmde beni daha kolay yakalayabilen unsur, WALL-E'nin sinematografik bir hafızayla süslenip öncüllerine birer birer selam çakması oldu. WALL-E'nin, Star Wars/Yıldız Savaşları'nın sevimli robotu R2D2'ya olan benzerliği (her ikisini de Ben Burtt seslendiriyor), Aliens/Yaratıklar'ın distopik evrenine göndermeler, Terminator serisiyle özdeş duyguya bürünebilen robotlar, benim için değerli göndermelerdi. Fakat en iyisi, Also Sprach Zarathustra eşliğinde, filmdeki Auto'nun sinyalini bozan kaptanın; 2001: A Space Odyssey/2001 Uzay Macerası filminin kötücül bilgisayarı HAL ve kaptanıyla özdeşliğiydi.

Filmin, IMDB Top 250 listesinde an itibariyle bulunduğu 42. sıra, altındaki en az 100 filme haksızlık gibi duruyor. Fakat internet kullanıcısı yeni kuşağın sinematik direktifleri de bu kanının tersi yönde geliştiği için, animasyonların genel şansını bu noktada bir kez daha sorgulama şansımız doğuyor.

14 Aralık 2009 Pazartesi

GÜNEŞİ GÖRDÜM (2009)


Yönetmen: Mahsun Kırmızıgül
Oyuncular: Mahsun Kırmızıgül, Demet Evgar
Puan: 7/10

Mahsun Kırmızıgül son 3 yıldır hem film sayısı hem de gişe başarısı yükselen Türk filmlerinde bu istatistiklerde en büyük pay sahibi olan isimlerden biri haline geldi. Diğer Türk filmlerinde olduğu gibi nicelik olarak başarılı yönü su götürmez. Lakin nitelik olarak kendisinin de henüz işi öğrenen ve eğitimini sahada alan bir sinemacı adayı olarak gördüğü hem Beyaz Melek'te hem de Güneşi Gördüm'de iyiden iyiye hissediliyor. Beyaz Melek'te hiçbir şey için olmasa bile o muazzam kadroyu yönetebilme cesareti için bir tebriği hakeden Kırmızıgül, tıpkı müzik yaşantısında olduğu gibi çıtayı yavaş yavaş yükseltme eğiliminde.

Güneşi Gördüm, her açıdan Beyaz Melek'ten daha iyi bir film. Hatta göç öncesi konuyu işleyen Işıklar Sönmesin'den bile daha başarılı olduğu söylenebilir. Filmi, olgunlaşmış bir yönetim yeteneği olan birinin elinden çıkma bir yapıt olarak değerlendirme hatasına düşmeden Kırmızıgül'e özgü bir değerlendirme yapabilmek yerinde olacak. Fakat Kırmızıgül'ün de filmlerini hem yönetip hem de yazma alışkanlığından artık vazgeçmesi lazım. Çünkü belli ki bir yerden sonra iki işi birarada yürütemiyor. Filmine Norveç'i de dahil ederek uluslararası bir hikaye anlatmaya kalkışması, yıldızlardan oluşan bir kadroyu yönetmesi, post prodüksiyonu Avrupa'nın en kaliteli stüdyolarında işlemesi, işini hakkıyla yapmak isteyen bir yönetmen izlenimi verse de tüm bu uğraşlar senaryo açıklarına ve uygulamaya olumsuz yansıyor.

Güneşi Gördüm, Türk İç Savaşı'na dair herkesin söyleyebileyeceği şeyleri dikine söyleyen bir yapım. Genel siyasete direkt katkıda bulunabilecek bir altın fikri yok. Herkes gibi barış isteyen, işe göç boyutunu katıp olayı Güneydoğu Anadolu'dan çıkarıp tüm ülke sathına hatta Avrupa'ya kadar yayan bir hikaye sunuyor izleyiciye. Yer yer efektif davranarak film, anlatımının doğrultusunu tutturabilse de yer yer de ana eksenden uzaklaşıyor. Özellikle de travesti kardeş sahneleri filmin bütünü arasında çıkıntı durumuna düşmüş. Ana meseleye hiçbir katkısı ya da bağlantısı olmayan bu sahneler filmin konsantrasyonundan da çok şey götürmüş.

Başta Ali Sürmeli olmak üzere Altan Erkekli, Şerif Sezer ve Cem Aksakal, rollerinde çok başarılılar. Demet Evgar, kendi filmografisinin en zayıf işçiliğini çıkarmış. Mahsun Kırmızıgül ise istekli, iyi niyetli ama vasat bir oyunculukla Beyaz Melek'teki çizgisini sürdürüyor.

13 Aralık 2009 Pazar

TAKEN (2008)


Yönetmen: Pierre Morel
Oyuncular: Liam Neeson, Maggie Grace
Puan: 6/10

Taken/96 Saat'i izlemeye başladığımda, ilk 20 dakika içerisinde, film hakkında yazabileceğim bir yazı için senarist Luc Besson'un aksiyon anlayışından girip, Pierre Morel'in aslen görüntü yönetmenliğiyle sinemada adını duyurmasından devam edip Liam Neeson'ın Schindler's List/ Schindler'in Listesi sonrasında rol seçimlerinde başarısız olduğundan çıkarım diye düşünmüştüm fakat filmde "aksiyonun" başlamasıyla birlikte tüm bu öngörülerimi çöpe atmak zorunda kaldım. Çünkü, önümde aylardır izleyen herkesin pek övdüğü fakat klişelerle, mantık hatalarıyla, senaryo boşluklarıyla ve en kötüsü zararlı yanlış yönlendirmelerle dolu bir film duruyordu.
Herhangi bir aksiyon filminde tonlarca görebileceğimiz sıradan mantık hatalarını kafamdan siliyorum. Yüzlerce mermiden birinin bile ana kahramanımız Bryan'a isabet etmemesi, Bryan'ın film boyunca doğru dürüst darbe bile almaması, koşarak, son sürat giden bir arabaya yetişebilmesi gibi klişe hatalar hemen her filmde görülür, bunları seyircinin dikkate almaması daha sağlıklı olur. Ama bu hataları silmemize rağmen filmde bir dolu yanlışlık bizi bekliyor.

SPOILER-----------------------

1980'lerin girişinde çekilmiş korku filmlerinde Reagan dönemini yansıtan ahlakçı bir muhafazakar anlayış vardır. Bu filmlerde evli olmayan çiftler genelde cinsel ilişki esnasında öldürülürler. Teen-slasher filmlerinde en ateşli genç kızlar en vahşi ölümlere kurban giderler. Bu ahlakçı altyapı Taken'da da mevcut. Biri bakire, diğeri ilk gördüğü Fransız erkekle yatmayı hayal eden iki kız arkadaştan Amanda, Arvanvutlarca kaçırılır ve iki gün sonra uyuşturucudan ölmüş halde bulunur. Bu bile kendi içinde bir mantık hatasıdır. Zira Arnavutlar binbir zorlukla kaçırabildiği, genç, güzel Amerikan kızı 2 günde öldürmezler. Öte yandan Bryan'ın kızı Kim, bakire olduğu için bütün belalardan kurtulur.

Bir Fransız filmi olmasına rağmen Taken'da Fransızlar, Arnavutlar, Araplar ve hatta Arnavut mafya ekibinin toplandığı Paradise evindeki Efe Rakı, İtimat Fırın, ay-yıldız gibi nesnelerden de anlaşıldığı kadarıyla Türkler kötü, suçlu ve pis insanlardır. Amerikanlar ise dünyanın geri kalanının kendilerine ne gibi tehlikeler getireceğinin farkında olanlar ve olmayanlar olarak ikiye ayrılan masum insanlardır. Luc Besson, Hollywood'la bu kadar içli dışlı olmasının bedelini mi ödüyor acaba?

Ana kahramanımız Bryan'ın çok sevdiği ve yıllardır ayrı yaşadığı, uğruna CIA'deki görevini bıraktığı kızı kaçırıldığı için onunla özdeşlik kurmamız hiç zor değil. Ama filmde öyle bir sahne var ki Bryan'la özdeşlik kurduğumuz için biz bile suçlu hissedebiliyoruz kendimizi. Bryan, kendisine yardım etmeyen, hatta Arnavutlardan rüşvet alarak sürece katkıda bulunan eski arkadaşı, istihbaratçı Jean-Claude'u ikna edebilmek için adamın karısını vurur. Etkiyi zayıflatabilmek için, kadının omzunda küçük bir sıyrık yarattığı senaryoya eklense de filmin en vahim noktalarından birinin bu sahne olmasını engellemez.

SPOILER---------------------------

Filmin en kaydadeğer özelliği son derece akıcı olması. Bu açıdan Die Hard serisi, Bourne serisi gibi filmlerin ruhunu yakalayabilmiş. Jason Statham, Jet Li gibi oyuncuların başrolde oynamasıyla sıradan bir filme dönüşecek Taken için Liam Neeson iyi bir tercih lakin Liam Neeson için Taken'ın kötü bir tercih olduğu da ayrı bir gerçek.

12 Aralık 2009 Cumartesi

MOĞOLLAR EN "MOĞOL OLMAYAN" ALBÜMLERİYLE DÖNDÜ


En son 5 yıl önce orta karar bir albüm olan Yürüdük Durmadan'ı dinlemiştik efsane gruptan. Aradan geçen süre içerisinde Cahit Berkay'ın 2 film müziği albümü dışında grupla bağlantılı herhangi bir işe tanık olmadık. Şimdi, Moğollar, Umut Yolunu Bulur'la kış sezonunda albüm çıkaran ekiplerden biri oldu. Çekirdek kadro; Cahit, Engin, Serhat ve Taner'in yanına davulcu Utku Ünal da misafir oldu. Daha önceden, 30. Yıl albümü için Cengiz Köroğlu bu şekilde misafir sanatçı olarak eklenmişti gruba ve işe yaramıştı. Ünal'ın varlığı da grubun ahengini bozmamış.

Albümün ve Moğollar'ın asıl yeniliği, merhum Cem Karaca'nın oğlu Emrah Karaca'yı solist olarak gruba katıp mikrofonu teslim etmeleri oldu. Herhalde Moğollar tarihinde aşısı tutmayan ilk deney bu olsa gerek. Karaca'nın şarkı söyleyiş biçimi çok kötü değil ama klasik Moğollar çizgisinden çok uzakta. Grup, bir anda Anadolupopun da Moğol tarzının da ötesine düşmüş bu tercihiyle. Örneğin Taner Öngür'den dinlediğimiz Alarm, Emrah Karaca'nın sesinde kaybolup gitmiş.

Albümün bir başka özelliği Nazım Hikmet şiirlerinin yoğunluğu. Büyük şairin 4 ayrı şiiri albümde yer alıyor. Fakat tamamı özensiz düzenlemeler ve oturmamış bir altyapıyla sunulmuş. Albümdeki iki enstrümantal şarkıdan Moğol Misketi, Moğol Mektubu'nun fazlasıyla aratırken, Uğur Mumcu Anısına, Cahit Berkay'ın tekrara düştüğünün bir örneği gibi duruyor.

Albümdeki tek güzel şarkı, Can Yücel'in mi Elif Şebnem Akal'ın mı olduğu netlik kazanamamış ama albümde Can Yücel'e ait olarak yazılan Çaya Kaç Şeker. Emrah Karaca'nın nispeten daha iyi sesine rağmen Cahit Berkay'ın eline aldığı mikrofonla adeta döktürdüğünü görüyoruz. Harikulade bir şiir aranjesi, Berkay'ın alamet-i farikası yaylı tamburun yerinde kullanımı ve duygusal temposunu ayarlama biçimi deyim yerindeyse 10 numara bir şarkı çıkarmış ortaya. Şimdiden benim için 2009'un en iyi şarkısı oldu Çaya Kaç Şeker.

Moğollar'ın birarada kotardığı son albüm bu mu olur bilinmez ama lütfen, Emrah Karaca, ya solo albüm yapsın ya da müzikten uzak dursun, eğer hiçbir şey olmayacaksa bari Moğollar'dan uzak dursun diyorum ve bu umudumun yolunu bulacağını umut ediyorum.

10 Aralık 2009 Perşembe

INVICTUS GÖSTERİME GİRDİ




Neredeyse bir yıldır gösterime girmesini sabırsızlıkla beklediğim Invictus nihayet premiere'ini yaptı. Oscar 2009'un film, yönetmen ve aktör dallarında adaylık favorilerinden biri olacağını tahmin ettiğim film Clint Eastwood'un yönetiminde. Morgan Freeman, filmde G. Afrikalı lider Nelson Mandela'yı canlandırıyor. Filmdeki rugby sahneleri büyük yer kaplamadığı müddetçe Türk sinema seyircisini de çekebilecek görünüyor. Aksi halde Letters From Iwo Jima/Iwo Jima'dan Mektuplar filmindeki gibi bir hayalkırıklığı oluşabilir.

Invictus, 3 Aralık'ta California'da açılışını yaptı. 11 Aralık'ta da ABD, G. Afrika ve Kanada'da gösterime giriyor. Türkiye vizyon tarihi ise henüz belli değil.

9 Aralık 2009 Çarşamba

ERKİN KORAY ALBÜMLERİNE GENEL BAKIŞ
















Erkin Koray, ülkenin en uzun süre sanat yapan isimlerinden biri. Daha ortada pop bile yokken rock yapmış, twist’ten bozma bir icrayla. 1974’e gelene kadar bir dolu 45’lik çıkarmış. Kızları da Alın Askere ve Yağmur hariç hiçbiri hit olamamış ama bir şekilde dinlenmiş, sevilmiş. 1974’ten sonrasında 45’liklerini daha derli toplu bir hale sokmuş. Sadece fotoğraf ya da çizimden oluşan bir kapak yerine kendi felsefi notları ve şarkı bilgilerini de eklemiş. Benzeri bir kaygı albümlerinde güdülmüş mü? Cevabı zor bir soru. Ama deşmek de lazım.

İlk albümü, 1973 yılında kendisinden izinsiz ve habersiz basıldı Koray’ın. İstanbul Plak’ın sanatçısını kaybedişinin ardından apar topar bir toplama yapmasıyla Erkin Koray o dönem birçok sanatçının sıkça karşılaştığı bir sorunla karşılaştı. Albüm o kadar özensizdi ki albümün adı yalnızca Koray’ın adından ve soyadından oluşuyordu. Şarkı seçimleri de oldukça sıradandı. Herkesin bildiği, evlerde bolca bulunan bir Yağmur’un yerine Bu Sana Son Mektubum gibi hem çok iyi hem de “arada kalmış” bir şarkı eklenebilirdi listeye.

İstanbul Plak toplamasını saymazsak ilk stüdyo albümünü 1974’ün sonunda gerçekleştirdi Koray. Bütün diskografilerinde 1974 yılı geçmesine rağmen albümün çıkışı 1975 yılının başını buldu. Koray, o yılı iyiden iyiye alıştığı arabesk şarkılar ve Krallar/Dost Acı Söyler gibi bir ara 45’likle geçirmişti. Şaşkın’ın yarattığı şaşkınlık ve Fesupanallah’ın icra ve aranjesine duyulan hayranlık, takipçilerinin de bu yeni düzene alışmasına neden olmuştu. Neyse ki yeni albüm Elektronik Türküler aynı akımın bir örneği olmadı. Bugün hem Koray’ın bizzat kendisinin hem de anadolurock sanatçılarının (2023, Yoksulluk Kader Olamaz gibi aynı kalitedeki birkaç albümü saymazsak) kalitesine ulaşamadığı bir albümdü bahsi geçen. Koray’ın öteden beri deneylerini yaptığı psychodelic enstrümantallerle sağlam anadolurock eserlerinin ardı ardına sıralandığı bir başyapıttı albüm. Her iki şarkının arasına bir enstrümantal eserin alınmasıyla oluşturulan konsept dinleyicinin, bolca analiz etmesi gereken sözlü şarkılarının ardından alması gereken bir nefes arası gibiydi.



Erkin Koray, Elektronik Türküler’de kadim dostu davulcu rahmetli Sedat Avcı’yla ve 45’lik kayıtlarında birlikte çalıştığı bas gitarist Ahmet Güvenç’le kotardı albümü. Bu isimlerin yanı sıra Cemalım’da davul çalan Ayzer Danga ve Hacı Ahmet Tekbilek, bugün dünyaca ünlü bir müzik adamı olan multi-enstrümantalist Ömer Faruk Tekbilek gibi halk müziği sanatçıları da özellikle Türkü isimli şarkıda konuk sanatçılar olarak yer aldılar. Doğan Plak’tan çıkan albümün bugüne kadar kalabilmiş en hit şarkısı Yalnızlar Rıhtımı oldu. Bir Kemal İnci türküsü olan Yalnızlar Rıhtımı, piyanonun da katıldığı sade ama hoş bir rock türküsü olarak kayda geçti. Hele Yar ve Karlı Dağlar gibi biri Karacaoğlan kökenli iki Hayrullah Yurttaş bestesi de içerdiği deneysel pasajlar sayesinde albümün imajına olumlu katkıda bulunan şarkılar oldu. Fakat albümün asıl ağırlığı b yüzündeydi. Önce Cemalım’la bir türkünün yarattığı atmosferi bozmadan nasıl analiz edileceğine dair ders verildi, sonra İnat’la albümün asıl bombasına geçildi. Türkü adı verilen ve Anadolu’nun hemen her köşesinden bir melodi barındıran Ruhi Su bestesine geçti sıra. Türkü, açılışından ara nağmesine, sözlerin kullanımından enstrümantasyonuna kadar her noktasıyla bir müzik dersi gibiydi ve bugüne kadar yapılmış anadolurock eserlerinin arasında en kompleks eser olma iddiasını taşıyordu.

1975, Elektronik Türküler rüzgarına da rastlanan Estarabim/Sevince 45’liği ile geçti. 1976’da ve 1977’nin girişinde Koray’ın en şahane işlerini de barındıran dört 45’lik piyasaya sürüldü. Arap Saçı, Gönül Salıncağı, Sevdiğim gibi katıksız arabesk şarkıların kusursuz aranjelerine tanık olduk bu dönemde. Koray, son 45’liği Hadi Hadi Ordan’ın arka yüzünde bulunan Düşünüş şarkısıyla rock müziğine yeniden adım atmıştı bu 2 senelik aradan sonra. Biraz da bu özlemden dolayı daha elektrifiye ve daha rock sounduna dayalı bir grup kurdu. Grubun adı, artık alıştığımız Koray megalomanisinin zirve noktasıydı sanki: Erkin Koray Tutkusu. Tutkusu ekibi, bugün hepimizin yakından tanıdığı Harun Kolçak ve Asım Erken ve Orhan Ünal’dan oluşuyordu. Son 45’lik Hadi Hadi Ordan’da da birlikte çalışan grup kendi adlarından oluşan bir albüm için stüdyoya girdi. Kayıtların hemen akabinde Koray’ın son 45’liği Sanma/Olmayınca Olmuyor geldi. Temmuz 77’de de albüm piyasaya çıktı. Bu albüm Kervan Plak’a geçen Koray’ın bir önceki firması Doğan Plak’tan çıkan ikinci toplama albümünü de saymazsak ikinci stüdyo plağıydı. Elektronik Türküler’de harikalar yaratan Koray bu kez daha dağınık bir albüm koymuştu ortaya. Kendi kariyerinde simgesel yerleri olan iki farklı fotoğrafının ön ve arka yüzlere yayıldığı bir kapak tasarımındaki pastel renkler albümün havasını temizliyordu sanki. Albüm için bir de klibi çekilen Allah Aşkına, daha sonra Müslüm Gürses’in de söyleyeceği Sandalcı, doğulu bir anlayışla kaydedip, bu albüm için daha rock bir anlayışla sürdüğü Cümbür Cemaat, 45’likteki versiyonundan farksız, kaliteli bir popüler şarkı Sanma, sadece Harun Kolçak ve Akay Temiz’in kotardığı enstrümantal Bir Olasılık albümde göze çarparken, bence albümün en iyi şarkısı Suskunluğun Ötesi olmuştu. Koray, bu şarkıyla 67-73 arası psychodelia günlerine geri dönmüştü. Temiz ve Kolçak’ın mükemmel uyumuyla da devleşen Suskunluğu Ötesi, kesinlikle zamanın ötesinde bir şarkıydı.

Erkin Koray son albümünden sonra uzun bir süre müzik piyasasında görünmedi. Özellikle dönemin sağ-sol çatışması ve benzersiz ekonomik sıkıntılarını içe alan bir yapıda baş göstermesi, insanların o dönem için pahalı bir zevk olan müzikten biraz uzaklaşmasına sebep olmuştu. Bu durum, Tutkusu albümünün de fazla satmamasının bir nedeniydi. Koray, bir darbe öncesi terör dönemi bir de darbe atlattı ve 1982 sonlarında yepyeni bir albümle geri döndü. Koray için ve aslında tüm müzik piyasası için 45’likler dönemi sona ermişti. Longplayler ve daha da önemlisi kasetler müzik piyasasının tek argümanı olarak kalmıştı. Benden Sana böyle bir dönemde kaydedildi. Almanya’da Sarmaşıklar grubunda da davul çalan Haluk Taşoğlu, Hintli müzisyen Harpal Singh gibi konuk sanatçıların da bulunduğu albüm, Koray’ın bolca etkilenmiş olduğu Hint müzik rüzgarıyla bezeli bir arabesk-rock çalışmaydı. O yılların pop şarkıcılarının bile kısa bir süreliğine arabeske geçiş yaptığı bu dönemde Koray’ın bu çalışması göze batmadı. Çünkü diğerlerinin aksine onun zaten bir arabesk geçmişi vardı.

Benden Sana, 4+4, 8 şarkıdan oluşuyordu. Öteden beri telif hakkı, şarkıların asıl yazarları gibi konularda bildiğini okuyan Erkin Koray, bu albümde de daha önceden 45’lik plağa okuduğu Sevdiğim’de aynı uygulamayı yaptı. Şarkının sözleri Özer Şenay’ın eşi Sebahat Şenay’a aitti ama Benden Sana versiyonunda adı geçmedi. Ayrıca 76 versiyonunda harika bir arabesk-rock aranjmanına sahip olan şarkı 7 dakikaya varan bir jam session bindirmesiyle coverlanmıştı. Bu albümün en hit şarkısı Öyle Bir Geçer oldu. Erkin Koray’ın daha sonra Tiki Tak ve Akrebin Gözleri’yle tamamlayacağı zaman üçlemesinin ilk halkası olan şarkı albüm çıktığında pek tutmadı. Ta ki 2000’lerde Çelik, yeniden söyleyince bir anda şarkı kıymete bindi. 70’lerdeki gitara dayalı çalma tekniğini bu kez klavyeye yükleyen Koray, bu şarkıda ortaya kaliteli bir Hint-arabesk şarkı formatı çıkarmıştı. Albümde en çok tanınan şarkı diğerlerinin aksine saf bir türkü olan Ankara Sokakları oldu. Ankara usulüyle çalınmış bir bağlamayla şenlenen şarkının esprili sözleri tutmuştu anlaşılan. Bekle ve Meyhanede o dönemin ikinci sınıf arabeskçilerinin bile söylemeyeceği türden kötü şarkılar olmasına rağmen bir Rüştü Demirci harikası olan Silinmeyen Hatıralar’ın iyi aranjesi durumu biraz olsun kurtarıyordu. Yıllar sonra bu şarkıyı yine Çelik seslendirmek istediğinde şarkının söz ve bestesine sahip çıkan Erkin Koray, kendi plağının arka yüzüne yazdığı Rüştü Demirci adından da çekinmemişti. Ay Bir Tane ise ortalama bir arabesk şarkı kalitesindeydi ama Koray’ın soloları şarkıyı özel bir yere taşıyordu. KOTAŞ rumuzuyla isimsiz bir şirketten çıkan albüme dönemin HEY dergisi biraz da Koray’ın dönüşü hatırına 5 yıldız vermişti ama açıkçası bu albüm 3 yıldızı bile hak etmiyordu.

Erkin Koray kariyerinin en tartışmalı albümü İlla ki, bir yıl sonra, 1983 yılında geldi. Tartışması o yıl değil, 2000’lerde yapılan bir albümdü. Albümde yer alan İlla ki, Deli Kadın ve Boşuna, longplayi 60’ların sonunda çıkan The Devil’s Anvil isimli bir gruba ait şarkılardı ama Koray, plağa her üç şarkı için de kendi adını yazmıştı. Koray, şarkı sahipleri konusundaki fütursuzluğuna devam ettiği gibi 2006’da yazdığı Mezarlık Gülleri isimli kitabında hala bu şarkıların kendisine ait olduğunu iddia ediyordu. Her üç şarkı da orta kalitenin bile altındaydı. Hatta sözleri nedeniyle bazı feminist çevrelerden tepki alan Deli Kadın, 70’leri iyiden iyiye aratan bir icra anlayışına sahipti. Erkin Koray diskografisinin en kötü şarkısı olan Hop Hop Gelsin’in sebepsiz bir yeniden düzenlemesi ve ilk versiyonuna göre nispeten daha kalıcı olabilecek bir Kızları da Alın Askere de plakta mevcuttu. Neşet Ertaş türküsü Gel Bana Güle Güle de albümün “çeşitliliği” görevini alıyordu. Kalan iki şarkı ise sadece bu albümün değil 80 sonrasının en kaliteli Koray şarkıları idi. Nuri Kurtcebe imzalı (plağın kapağını da Kurtcebe çizdi) Tek Başına ve Ahmet Selçuk İlkan-Özer Şenay ikilisinin oluşturduğu muhteşem Sarhoş Gibiyim albümün dev yapıtlarıydı. Tek Başına, Tutkusu albümünden beri görülmeyen bir rock anlayışıyla düzenlenirken; Sarhoş Gibiyim, Özer Şenay imzalı introsu, efektif geri vokalleri ve ritm gitarıyla tam bir başyapıttı.

İlla ki Emre Plak’tan çıktı ve hatırı sayılır bir başarı elde etti. Sonra, Koray iki yıl bekledi ve ardından tam da tavernanın hit olduğu bir dönemde birçok şarkısıyla bu tarza yakın duran Ceylan yine aynı şirketten çıktı. Bugün, Koray bu plağı yapsaydı herhalde adını Ceylan değil de Çöpçüler koyardı. Çünkü arada birçok iyi şarkı hazırlamasına rağmen hit kategorisine alınacak bir şarkıyı en son 1976’da Arap Saçı’nı kaydetmişti. Şimdi o yıllardan bu yana ilk kez bir şarkısı daha hit oluyordu. 1969’da şarkının bestecisi Sokak Çocuğu Ali (Ali Toprak), Çöpçüler’i türkü formunda Aşkımı Süpürmüşler adıyla seslendirmişti. Bu tip şarkılara her daim ilgisi bulunan Koray da Ceylan albümü için şarkıyı yeniden düzenlemişti. Gitarlarıyla, vokalleriyle bir başyapıt olan Çöpçüler, bütün albümü tek başına taşımıştı. Gerçi, Söylenir Bana ve Yaşayan Sen Ölen Ben gibi klasik Koray çizgisinin dışında da olsa oldukça kaliteli şarkılar da vardı ama Çöpçüler çoktan bir rüzgar yaratmıştı bile. Albümde hepsi birbirinin aynı gibi duran Uzat Serçe Parmağını, Gözlerim Her Yerde, Anlamadım, Bir Gün Geçti gibi tavernaya yakın şarkıların yanı sıra Ceylan ve Muallim gibi türkü düzenlemeleri de yer almaktaydı. Bir de nedense her yeni baskıda Şöyle Böyle adıyla sunulan Olay Olur gibi İngiliz rock örneği vardı albümde. Bu albüm, tüm eksikliklerine rağmen Erkin Koray’ın son önemli işi oldu. Bundan sonraki albümlerin hiçbiri bu kaliteyi bulamayacaktı.



Önce bir yıl sonra, 1986’da Gaddar geldi. Uzelli’den kaset formatında çıkan Gaddar, tüm şarkıların Koray tarafından yazıldığı bir albümdü. Çok lazımmış gibi ana şarkı olan Gaddar, birbirine yakın duran iki ayrı versiyona sahipti. Topik ve Kavak gibi çocuklar için yazılmış iki gereksiz şarkının yanı sıra kötü kayıt ve düzenlemeleriyle Cemilem, Doktor ve Kervan Yürür gibi 40 yıllık Erkin Koray’dan hiç beklenmeyecek derecede kötü şarkılar da yer aldı. Albümün en bilinen şarkısı, benim pek hazzetmediğim Anladın mı oldu. Gaddar’da belli bir kaliteye erişebilmiş yalnızca iki şarkı vardı. İlki, kötü sözlerle ama kaliteli bir altyapıyla harmanlanan Tamam Artık, diğeri de sadece klasik gitarla icra edilmesine rağmen hoş bir şarkı olan Razıyım’dı.

Koray’ın Gaddar albümü kendisinin en az satan ve en az bilinen kayıp bir albümü olarak kaldı. Mükemmel bir kayıt teknolojisine sahip olan Uzelli şirketi bile bu albüm için en kötü kayıt cihazlarını seçmişti. Ardından bir çöküş albümü daha geldi. Koray’ın yıllarca mahkemelerde uğraşacağı Armoni isimli şirketten Çukulatam Benim çıktı. Sanatçının ilk albümünün adı olan Elektronik Türküler’den sadece 13 yıl sonra albüm isimlerindeki farktan bile anlaşılabilecek bir kalite düşüşü gözler önüne serildi. Devir, arabeskin çok büyük bir hükümle müzik piyasasını yönlendirdiği bir devirdi. Koray da bu albümde arabeske iyiden iyiye bulanmıştı. Koray’ın arabeskçiliğinde bir sorun yoktu, öyle olsaydı 1974-1977 arasındaki işleri bugün klasik mertebesine çıkamazdı ama Çukulatam Benim’deki arabesk anlayış kabul edilemeyecek kadar kötüydü. Bazı şarkılarda Hint düzenlemelerle uğraşmış olsa da genel durum bu uğraşı da kurtarmıyordu. Çukulatam Benim, Bilmem, Halimem, Damla Damla bu minvalle albümü “süsleyen” şarkılardı. Şaşkın’ın güzel bir darbuka solosu bulunan bir versiyonu mevcuttu. En üzücü olanı da bir zamanlar bir rock şarkısı olarak bestelediği Sana Bir Şeyler Olmuş, Çukulatam Benim albümüne tamamen arabesk bir isim ve berbat bir icrayla Na Na Nay Nom adıyla eklenmişti. Tik Tak’la hiç olmazsa bir güzel şarkı barındıran albümün son kısmı ise bir meyhane mizanseni yaratılarak sunulan Kendim Ettim Kendim Buldum, Meyhanede ve kısacık Estarabim’le sunulan Erkin Koray Meyhanede potporisiydi. Bir zamanlar John Lennon’a onun gitarıyla Mesafeler’i çalan adam şimdi “Turgay hesabı kim ödeyecek” gibi garip mizansenli şarkılar yapıyordu. Sonradan bu albüm, her ne olursa olsun Türkiye’nin en iyi sanatçılarından birinin adına hiç yakıştırılamayacak bir biçimde, Armoni Plak tarafından Erkin Koray Meyhanede (Zaten Hiç Çıkmadı ki) adıyla yayınlandı. Zaten Hiç Çıkmadı ki kısmı sanatçıyla şirketin mahkemelere taşınmasına sebep oldu. Albüm piyasadan çekildi ama 2001’de bu kez de Greatest Hits Vol-1 adıyla ve gereksiz bir biçimde sonradan eklenen gitar kesmeleriyle tekrar piyasaya çıktı. Koray, bir kez daha mahkemeye başvurdu ve bir kez daha albüm toplatıldı. Sonrasında şirket battı da bu kaçma kovalamacaya da bir son verildi ve Çukulatam Benim, Erkin Koray tarihinin en ilginç albümü olarak tarihe geçti.

1983’ten bu yana her yıla bir albüm sığdıran sanatçı, bu kez 2 yıl bekledi ve 1989’da biraz olsun rahatlatan Hay Yam Yam albümüyle göründü. Albüm, Koray’ın ne zamandır unuttuğu gitarist kimliğini yeniden kazandıracak bir içerik vaat ediyordu. Her ne kadar Hop Hop Gelsin’i saymazsak Koray tarihinin, hatta Türk Popüler Müzikleri tarihinin en kötü şarkılarından biri olan Yazık’ı içinde barındırsa da yine de Hay Yam Yam, Hayat Katarı gibi şarkılar nefes aldırabiliyordu. Haftanın Yedi Günü ve Yok Yok gibi Koray’ın hala arabesk söyleme anlayışından kurtulamadığının delaletinin yanı sıra Yolcu Yolunda Gerek gibi aynı tarzda ama daha başarılı eserleri de vardı. Fakat albümün kanımca en iyi şarkıları, duru bir anadolurock güzelliğine sahip Cemile Kız ve Çetin Akdeniz bağlamasının buram buram hissedildiği Konuşuyorduk idi. Diskografisinin en değerli ve tuhaf bir biçimde en çabuk tutkunu olunabilecek şarkılarından biriydi Konuşuyorduk.

Koray bu albümüyle Kalite Plak-Mega Müzik ortaklığıyla anlaşma yapmıştı. Bir süre sonra artık plakları piyasada pek bulunamayan eski şarkılarını yeniden yayınlatmak üzere bu şirkete şarkılarının haklarını sattı. Ama önce şaşırtıcı bir albümü de yine aynı şirketin hesabına kaydetti. Albümün şaşırtıcılığı adı ve konseptindeydi. Yıl 1990’dı ve Koray, artık yorulduğunu hissetmişti. Yeni albüm, Tamam Artık bir jübile albümüydü. Koray, müzik piyasasına, ya da en azından albüm piyasasına elveda der gibiydi. Albümde, 5 şarkı eski şarkıların yeni ve kötü coverlarından oluşuyordu. Yine de aralarından Öyle Bir Geçer, klibinin de etkisiyle tutuldu. Tamamen orga yaslandığı şarkıyı 1982 versiyonuyla ardarda dinleyen birinin hemen fark edeceği bir hüzün vardı şarkıda. Kalan 5 şarkıdan Varımı Yoğumu, İnsafsız ve Hare Krishna birer düzenleme fakiriydi adeta. Çok Derinlerde isimli yeni şarkısı ise 1976’daki kaliteli arabesk işlerini hiç aratmayan mükemmel bir şarkıydı. Fakat albümün bombası sona saklanmıştı. Kişisel olarak da en sevdiğim Erkin Koray şarkısı olan Çetin Ceviz, Türk müziğinin görüp görebileceği en mükemmel enstrümantal eserdi. Albümde konuk sanatçı sıfatıyla bulunan Çetin Akdeniz’in bağlamasıyla Koray’ın tabiri caizse dev gibi çaldığı gitarının atışmasıyla geçen şarkı, büyüleyiciydi. Anadolurock nedir sorusunun da sözsüz, sedasız bir cevabıydı adeta. Çetin Ceviz, Erkin Koray’ın dilediği zaman neler yapabileceğinin de hem bir enstrümanist hem de bir aranjör olarak sağlam bir kanıtıydı.

Kalite-Mega Plak şirketi bir yıl sonra sanatçının bir konserini kayda aldı. Herhangi bir özelliği bulunmayan bu konser Tek Başına Konser adıyla kaset olarak yayınlandı. Aynı yıl eski şarkılar, Dünden Esintiler ismi verilen ve 5 albüm tutan bir biçimde piyasa yüzü gördü. 1 ve 3 numaralı albümlerle hem 45’likler hem de Elektronik Türküler döneminin güzel bir özeti, temiz bir kayıtla sunuldu. Diğer üç albümden ikisi Ceylan ve Benden Sana albümlerinin tıpkıbasımıydı. Yalnız bu kez Çöpçüler şarkı sıralamasında ilk sırayı alıyordu ve albümün yan adı da Çöpçüler-Ceylan olarak geçiyordu. Kalan son albümse İlla ki albümünün tamamı ve Tutkusu albümünden 3 şarkıyla süsleniyordu. Fakat Suskunluğun Ötesi gibi asla bölünmeyecek bir şarkı da ikiye ayrılıp yayınlanmıştı. Kendi koleksiyonumun da ilk albümü olan İlla ki bu haliyle bile cezbediciydi ve tüm Dünden Esintiler serisiyle ve İstanbul Plak’tan çıkan iki toplama albümle birlikte Koray’ı benim kuşağıma tanıtan önemli toplamalar oldu.

Kalite-Mega Plak bununla da kalmadı ve bir best of albüm yayınladı. İlla ki’nin benzersiz kapağının kullanıldığı ve sadece CD olarak basılan The Best Of Erkin Koray, sanatçının Kalite Plak’ın elinde bulundurduğu şarkıların bazılarından oluşuyordu. Bu nedenle 1974 öncesi klasikler bu albümde yoktu. 1993 yılında bu eksik, İstanbul Plak’ın Vol-1 ve Vol-2 isimli iki kasetiyle ve bir adet CD ile hemen hemen tamamlandı. Şirket, Koray’ın zamanında kendileri hesabına yaptığı şarkıları bir araya toplayıp piyasaya sürmüştü. Hem de Aptullika’nın kaliteli kapak çizimleri ve şarkıların söz-müzik bilgileriyle birlikte.

Bütün bu toplama albümlerden sonra 6 yıllık bir aranın da uzunluğuyla birlikte 1996’da Gün Ola albümü geldi. Erkin Koray, kendi tarihi boyunca ilk kez tüm prodüksiyon işlerini eksiksiz yürüttüğü bir albüm yapmıştı. Albüm kapağı ve kartoneti, diğer Koray albümleriyle karşılaştırınca bir hazine gibiydi. Tanıtımlar, fotoğraflar, arşiv çalışmaları hepsi benzersizdi. Albüme alınan konuk sanatçılar alanlarında ün yapmış isimlerdi. Çoğu parçaya aynı biçimde de olsa klip çekilmişti. Albüm o zamanın Kral TV’sinde “efsane dönüyor” reklamlarıyla tanıtılıyordu. Şaşaa büyüktü fakat gelgelelim albüm kötüydü. Akrebin Gözleri, belki de son Erkin Koray hitiydi. Gökteki Yıldızlar gibi naif, Gün Ola gibi ağır bir sentez çalışma mevcuttu ama Öfke dışındaki şarkılar, Koray’ın artık albümlerde grupsuz ve 70’lerin ruhu olmadan çok iyi işler yapamayacağını belli ediyordu. Orta kalite olan Benden Sana albümü bile bu albümü dinledikten sonra kulağa şahane geliyordu.

Gün Ola’dan sonra Erkin Koray adı eskisinden daha çok duyulmaya başlandı. Konserler, TV programlarında konukluklar arttı. 1999’da ise artık son olacağı çok belli olan Devlerin Nefesi, dönemin kaliteli plak şirketlerinden Ada Müzik etiketiyle yayınlandı. Albüm, tıpkı Tamam Artık gibi bir kısmı eski şarkılardan bir kısmı da yeni çalışmalardan oluşan bir çalışmaydı. Albüm kartonetinde Devlerin Nefesi adına uyumlu renk çalışmaları, nostaljik fotoğraflar ve Koray’ın her zamanki megalomanlığının koklanabildiği bazı yazılardan oluşuyordu. O zamana kadar şarkıların bestecileri konusunda titiz davranmayan Koray, albümün en hit şarkısı Memurum Ben’in asıl sahibini detaylarıyla anlatacak kadar titizleşmişti birdenbire. Ayrıca bu şarkıya bir de klip çekilmişti fakat klibin ses kaydı çok kötü olduğundan bir anlamı olmamıştı. İ3 ve Ben albümün en yeni şarkısıydı ve gitar-klavye birleşiminin hoş bir çalışma örneği gibiydi. Kalan şarkıların tamamı eskiydi ve her biri orijinalinin kalitesine yakın dursa da eksikliği gideremiyordu.

Erkin Koray’ın bunlar haricinde Almanya’da kaydettiği Neden Böyle, Öhhö Öhhö gibi değişik mixler barındıran çeşitli albümleri de mevcut. Ayrıca İstanbul Plak toplamalarında ilk kez yer alan Yalnızlar Rıhtımı ve Dost Acı Söyler demoları ve 1971’e ait Sevildiğimiz İçin Severiz gibi şarkıları da gün yüzü görmüş oldu. Yine Almanya ve İsveç’te sınırlı sayıda yapılan baskıları, Hava Narghile gibi yurtdışında çıkan çeşitli toplama albümlerde yer alan bazı şarkıları da var. Hepsini topladığımızda durmadan azalan bir ivmeyle yokuş aşağı giden bir albüm kariyeri görüyoruz. En iyi işleri çoğunlukla 45’liklerinde var olan Koray, özellikle 1983 yılından sonra albümlerde aynı başarıyı bir türlü yakalayamadı. O yoğun megalomanisinin yüzünden kim bilir belki kendini bile eleştirme ihtiyacı hissetmedi. Hakkında kitap yazan iki genç araştırmacıyla, kendi kitabında dalgasını geçti. Erkin Koray tarihini iyi bilenlerce baştan sona asık bir suratla okunacak, çelişkiler ve yanlış yönlendirmelerle dolu bir kitap yazdı. Daha önce hiç ilgilenmediği kadar politikayla ilgilenmeye kalktı ve eski bir hippi olarak “Oyumu MHP’ye vereceğim” sözü tartışma yarattı. Özer Şenay, Çetin Akdeniz, Orhan Gencebay, Sedat Avcı, Nihat Örerel ve Ahmet Güvenç gibi isimlerin inanılmaz müzikal zekalarından çok faydalandı. Aşka Dönüyorum 45’liğinden başlayarak, Şaşkın, Fesupanallah, İlla ki albümündeki üç şarkı, Silinmeyen Hatıralar gibi birçok şarkıyı kendisinin olmamasına rağmen kendisininmiş gibi lanse etti.

Başarısıyla, başarısızlığıyla, çıkışlarıyla inişleriyle, günahıyla sevabıyla tüm bir yaşamdı Erkin Koray’ın albümlerinde anlattığı. Pizzacıda şarkı söylediği günlerde kaydettiği Gaddar, Çukulatam Benim gibi albümler, hal-i pür melalini arz eder gibiydi. Elektronik Türküler ve Tutkusu dönemleri grup müziğinin ve müziği iyi bilen araştırmacı müzisyenlerin de eşliğinde benzeri Avrupa’da bile zor bulunacak güzellikte albümler kaydetti. Yıl 2009 ve biz Erkin Koray hayranları ta 2001’de deklere ettiği yeni albümünü artık beklemiyoruz. Belki de böylesi daha iyi.