13 Haziran 2015 Cumartesi

KUZULARIN SESSİZLİĞİ VE KAMERA-SEYİRCİ İLİŞKİSİ



The Silence of the Lambs/Kuzuların Sessizliği'nin önce kitabını okuyup hemen ardından filmini izlediğinizde yönetmenin, kitabı çok iyi değerlendirdiğini fark edebilirsiniz. Kitap, her ne kadar gelmiş geçmiş en iyi seri katil polisiyesi olsa da bu tip romanlarda aksiyon bekleyen okurlar için yeterince aksiyon barındırmaz. Doktor Lecter'ın kafeslenmesi ve kafesten kaçması ve final dışında kitapta nabız atışlarını yükselten bir bölüm yoktur. Bütün kitap Clarice'in, Lecter'ın ve Buffalo Bill'in psikolojisini aktarmak ve bu aktarımı da karakterlerin sayfa sayfa verilen özellikleri ile davayı çözümlemek için gereken kanıtlara yüklemek yoluylasağlar. Eserin çoğu Lecter-Clarice ve Clarice-Crawford görüşmeleriyle geçer. Tüm o konuşmaların içinde Buffalo Bill'in kim olduğundan ziyade ne olduğunu anlamaya çalışırız. Bu, Thomas Harris'in tutturduğu yoldur. Harris bir "katil kim" yazarı değildir. Onun kitaplarında Hitchcock'a özgü o temel "masa altındaki bomba" anlayışıyla katil daha baştan verilir. Böylece bütün kitap boyunca bir bilmece çözmeye uğraşmayız ve katilin kim olduğunu bulabilmek için önce ne olduğunu, bir başka deyişle psikolojik profilini çıkarma yönünde karakterlerle beraber yürürüz. Kuzuların Sessizliği de diğerli gibi bu yolu takip eder.

Böylesi aksiyonu az, soruşturması bol polisiyeleri beyazperdeye aktarırken yönetmenlerin tutturacakları yollar sınırlıdır. Ancak hikaye anlatımı konusunda usta bir yönetmen bu yükün altından kalkabilir. Clint Eastwood'un Changeling/Sahtekar'da iyi sonuç almasının sebebi bu hikaye anlatma ustalığıdır mesela. Jonathan Demme de Kuzuların Sessizliği'nde ilginç bir yol bulmuş. Filmi izlemeye başladığınızda dikkatli bir izleyiciyseniz bütün ana karakterlerin ve Clarice'e soruşturma esnasında bilgi veren herkesin seyirciye ilk gösterildiğinde yakın plan çekimle direkt olarak kameraya konuştuğunu görebilirsiniz. Dikkatsiz izleyici iseniz de bu durumu hisseder ve bilinçaltınıza bu keşfiniz işlenir. Demme, filmini daha çok bilinçaltı izleyicisi için çekmiştir. Başarıyı orada kazanmak istemektedir. Aksiyonu az ve konuşkan bir polisiye filmin bu dezavantajını seyirciyi her saniye soruşturmanın içinde tutmakta bulmuştur.

Sinemanın bana göre birinci ana kuralı kameranın aslında seyircinin gözü olmasıdır. Kamera nereye bakarsa seyirci de oraya bakar. Bu klasik bir kendinin ciddiye alan her filmin ana yönelimidir. Öte yandan karakter de kamera aracılığıyla seyirciye bakıyorsa ve bu sürekli işleniyorsa orada bilinçli bir yöntem var demektir. Crawford'u gördüğümüz ilk sahnede, Crawford, Clarice'e Hannibal Lecter'la görüşme sebebini açıklarken doğrudan kamerayla yani bizimle konuşur.

Bu yolla, izleyici olarak ilk elden Hannibal Lecter hakkında bilgi kırıntıları elde ederiz. Bu diyalogun karşı açısında Clarice de kameraya bakarak konuşsa da tam olarak kameranın merkezine, yani yüzümüze bakmaz. Gözleri çapın dışına kayar sürekli. Yönetmen, Clarice'le eşleşmemizden ziyade onunla beraber soruşturmayı takip etmemizi ister.

Aynı yöntem Doktor Chilton'la ilk karşılaşmamızda da kullanılır. Chilton'ın yalnızca yüzünü görürüz. Bu yüzde tuhaf bir iticilik buluruz. Chilton'ın kamerayla yani bizimle konuşması esnasında adamdan nefret etmeye ya da en azından onu denklemin dışına atma isteğiyle dolarız. Kameranın hemen arkasındaki Clarice de bizim gibi düşünmeye başlar. Seyirci (ya da bu film için çok daha iyi bir tanımlayıcı kelimeyle izleyici) her sahnede Clarice'le aynı hisleri paylaşmaya devam eder. Ama onunla özdeşleşmez. İzleyici, Clarice'in bu soruşturmada kendisi değil ortağı gibidir. Hemen ardından tımarhanenin hasta bakıcısı Barney de kameranın 360 derecelik dönüşünün sonunda kendini, Clarice'e (ve bize) tanıtır. Hannibal Lecter'ın hücresine giden bodrum soğukluğunda biz de Clarice gibi bir dost yüz görmek isteriz. Böyle bir yüzü ararız. Kamera da tıpkı bizim gibi (ve Clarice gibi elbette) bütün odayı kendi etrafında dönerek arar ve Barney'nin gülümseyen dost yüzünde durur. Barney'i bize kendisini tanıtır ve sonraki sahnede Lecter'la tanışırız.

Doktor Lecter, diğerleri gibi sadece yüzden alınan bir çekimle değil bir boy çekimiyle tanıştırılır bize. Seyircisine selam duran bir tiyatro oyuncusu gibi hücresinde karşılar bizi. Onun boy çekimiyle gösterilmesinin sebebi, seyirci kavrama oyunlarından ziyade hücresinde kapladığı alanı gösterebilmektir. Hannibal'ın tutsaklığını 3 saniyeliğine ölçmek isteyen seyirciye bu hizmeti sunmaktır. Tabii hemen arkasından Jonathan Demme ve görüntü yönetmeni Tak Fujimoto, olağan düzene geçer ve Hannibal'ı yüzden alınan bir yakın çekimde kameraya-bize bakarken görürüz. Anthony Hopkins'in çok başarılı yüz oyunculuğunda Lecter, dehşet verici bir bakışla Clarice'le konuşmaya başlar. Bu esnada kamerayla Lecter'ın arasındaki camın varlığı da kameraya yansır. Bu, seyircinin Lecter gibi bir yamyam katilden kendisini uzak tutma isteğine dair verilen bir hizmettir. Jonathan Demme, bütün film boyunca seyirciyle dostça bir ilişki kurar. Seyircisini asla üzmez. Sadece tek bir anda; Lecter'ın kafes gardiyanını copla dövdüğü sahnede bu dostluğunu esirger. Bu sahnede Lecter, kameraya baka baka copunu kurbanına indirir. Biz, kendimizi kurban gibi hissederiz. Havada uçuşan kan damlaları bu yüzden bizi dehşete düşürür. Perkins'ten akan kanı kendi kanımız zannederiz bilinçaltımızda. Bu sekansın dışında Hannibal Lecter çok zaman bizimle konuşsa bile bize saldırgan bir tutum takınmaz. Çünkü hemen arkamızda Clarice vardır ve Hannibal daha ilk baştan Clarice'in dostudur. Perkins'in öldürüldüğü sahnede Clarice odada bulunmadığı için izleyicinin yaşayacağı dehşeti önemsemez.



Filmin sonuna kadar Clarice'in soruşturmasında karşılaştığı herkes kameraya yakın plan yüz çekiminde konuşur. Demme, aksiyonu az filminde seyirciyi bir an olsun elden kaçırmamak ister. Filmin ana katili Buffalo Bill bile ilk başta seyirciye karşı umursamazken kuyunun dibindeki kurbanıyla dalga geçtiği sahnede tuhaflıklarını direkt kameraya bakarak gösterir.

Onun tuhaf inlemelerini ve geçtiği dalgayı kamera aracılığıyla gözlerimizde hissederiz. Çünkü bu kez de hemen arkamızda Bill'in tutsağı Catherine Martin vardır. Bill için Catherine ile bizim aramızda hiçbir fark yoktur. Bill, beden ölçülerimiz ve cinsiyetimiz tuttuğu taktirde bize de aynı muameleyi yapmakta hiç duraksamayacaktır. Demme'in izleyiciyi filmin dehşetine çekme çabası ile katile karşı kurulacak nefreti tek bir karede ve tek bir çekimde elde ettiği mükemmel bir sahnedir bu. Ayrıca Buffalo Bill'in diktiği "elbiselerin" içinde dans ettiği sahnede de yine bir iç kamera vardır. İzleyici hemen kameranın yanında başlar sahneye. Bill'in transseksüel şovunu bu kez yakın planda olmasa da iki kat kameranın arkasında yine doğrudan izlemek durumunda kalırız.

 Bill, şaşı böcekbilimci, yamyam Lecter ve diğerleri gibi tuhaf olmasa da kötü insan Chilton gibi doğrudan izleyiciye bakar. İzleyici yeri gelir Clarice'in ortağı olur, yeri gelir Catherine'in kuyu arkadaşı. Ama hangi kimlikte olursa olsun sürekli olarak filmin içindedir.

Kuzuların Sessizliği'nin ilk aksiyon sahnesinde kamera geleneksel ölçülerini kullanmaz. Lecter'ı yukarıdan ve aşağıdan çekimlerle kafesinde gösterirken ya da gardiyanların dikkatsizliklerini aktarırken bir aksiyon sahnesi nasıl çekilecekse ona göre konumunu alan kamera, izleyiciyi bireysel bir takipçi olmaktan çıkarır. Tam bu anlarda bir sinema salonunda birden fazla kişiyle izlermiş gibi sahnenin detaylarını görmeye başlarız. Bu kural yalnızca Perkins, copla öldürülürken bir kenara bırakılır. Jonathan Demme, bir aksiyon sahnesinde bile izleyicisinin kamerayla olan ilişkisini bozmak istemez.

Finaldeki aksiyonda da aynı yöntem tutturulur. Tek farkla finalde ateşlenen silahlardan Bill'e ait olanı Spellbound/Öldüren Hatıralar'ın finalinin aksine doğruca seyircinin suratına tutulur. Çünkü Bill'in yakalanmasına gidecek olan yolu, yeni kurban Clarice'le birlikte gelen izleyicinin ta kendisidir. Bill, yaşamının son anında izleyiciye olan kinini de heyecan ve tempo içeren bir sekansın finalinde yöneltmek ister. Ama filmdeki elimiz, ayağımız olan Clarice buna izin vermez ve Bill'den erken davranarak bu tehlikeyi bertaraf eder. Sahne ışık kazanır ve izleyici de yaşadığı gerilimden çıkar.

Bütün bu hesaplılık ve tutarlı kamera kullanımı Jonathan Demme'e sinema tarihinde ilk kez bir seri katil filminden en iyi yönetmen Oscar'ı kazandıran yolu açar. Öte yanda JFK/Kapanmayan Dosya'da dört başı mamur bir şov organize eden ve bunu da muhteşem bir işleyişle ortaya koyan Oliver Stone bile bu yarışta geride kalır. Kuzuların Sessicliği de alanında gelmiş geçmiş en iyi filmlerden biri, hatta birincisi konumuna yükselir. Üstelik Jonathan Demme genel kariyerinde hiç bu kadar başarılı bir yönetmen olmamış ve olmayacaktır. Thomas Harris'in Lecter dörtlemesinin ilk kitabı olan Red Dragon/Sapık-Kızıl Ejder'in ilk çevrimine imza atan Michael Mann, seyirciyi atmosfer sinemasıyla tavlarken Demme, başta oyuncu kalitesinden kazandığı avantajı hesaplı bir kamera direktörlüğü ile pekiştirerek elde eder. Film, sadece Roger Corman ve George A. Romero gibi korku/gerilim üstadı yönetmenlerin birkaç saniyelik varlıklarıyla bile ne kadar hesaplıca çekildiğini kanıtlar. Serinin daha sonra gelen filmlerinin aynı başarıyı ve kaliteyi yakalayamamasının sebebi de böyle bir düşünsel hazırlık döneminden geçmemesidir. Hannibal da Red Dragon da çok iyi filmlerdir ama yönetmene özgü değil hikayeye özgü bir kalite taşırlar. Hannibal Rising/Hannibal Doğuyor ise her açıdan kötü bir eser ve kötü bir filmdir. Kuzuların Sessizliği tüm seri içinde en zekice çekilmiş filmdir.

30 Nisan 2012 Pazartesi

ÇOK TUHAF BİR AŞK HİKAYESİ

Yok, aslında biraz üçkağıt yaptım başlıkta. Hem "tuhaf" hem de "aşk" kelimesi başlıkta yer alınca kendinizi burada buldunuz muhtemelen. Aslında anlatacağım hikayede aşk da var tuhaflık da var ama başlığın gizliden gizliye vaadettiği kadarı yok. İsterseniz, kendinizi aldatılmış hissedip bundan sonrasını okumayabilirsiniz, darılmam.

Yaratıcı, her insana mutlaka bir yetenek vermiş (Veli Kavlak hariç). Orası kesin. Savaşa silahsız giden bir asker durumuna düşmeyelim diye doğarken elimize bir silah tutuşturulmuş. Kimisi çok iyi kaynakçıdır, kimisi bir boks yeteneğidir. Kimisi hesap yapmaktan çok iyi anlar kimisi de gözü kapalı bir tepsi çay bardağını dökmeden taşımakta ustadır. Maraş Dondurmacısında çalışmanız için dondurmadan anlamanız değil, el bileklerinize iyi hakim olmanız gerekir örneğin. O külahı sürekli ters çevirmek konusunda yeteneğiniz yoksa kimse sizi Maraş Dondurmacısı yapmaz. Kısacası her insanın bir yeteneği vardır. Benim yeteneğim ise yazmak. İpliği iğne deliğine belki 10 defa denedikten sonra geçiririm. Asla domatesleri aynı ölçüde doğrayamam. Kimseyi çok iyi sevemem, kendimi kimseye sevdirmeyi beceremem. Boş kaleye atılan şutlarda Veli Kavlak'tan sonra en kötüler sıralamasında dünya ikincisi gelirim. Ama iyi yazarım. Yoo, burayı dikkatli okuyun. Bir meslek dalı anlamında "yazar"ı kastetmiyorum. Yazmak fiilinin geniş zaman dilimindeki karşılığından bahsediyorum. İMKB verilerini raporlamamı isteseler berbat yazarım ama anladığım, bildiğim konularda iyi yaz-arım. En azından kendimi beğenirim bu konuda. Bir muhteşemliğim de yoktur elbette ama vasatüstü bir noktada olduğumu söyleyebilirim.

Eğitimin en temel kuralıdır. İnsan, eğitimini yeteneği doğrultusunda ilerletmezse tam mutluluğa hiçbir zaman erişemez. Ben Hedonist bir adam olduğum için mutluluğu önemserim. Adam iyi dombra çalıyorsa bırakın o adam savcı olmasın, dombracı olsun. Forkliftin üzerinde kendini Alis'in harikalar diyarından daha güzel bir diyarda hisseden bir adamın doktor olması bir faciadır bence. Ne kadar becerikli olursa olsun. Beceri, yetenekle aynı şey değildir. Ama işte ben bütün bunları 29 yaşımda keşfediyorum. Geç kalmış sayılmam. Ama kendimi geç kalmış sayıyorum. En sevmediğim özelliğim olan tembelliğim yüzünden ben, burada 700 civarında yazısını okuduğunuz ben, yazamıyorum. Eğer öyle olmasaydım işte o "tuhaf aşk"ı belki de çoktan okumuş olacaktınız.

Biraz sıkıldınız biliyorum, o yüzden konuya gireyim. Henüz bir bilgisayarım yokken kafamdan hikayeler yazardım irili ufaklı. Özellikle geceleri uyumadan önce kafamda bütün bir taslağı yazdığım klavyem gözümün önüne gelir ve tek tek hayali harflere basardım. Böyle böyle 5-6 tuhaf hikaye bitirmişliğim vardır. Ama hiçbirinin tek sayfasını bile kağıda ya da ekrana dökemedim henüz. Sadece bir tanesine, en önemsediğime başladım ama o da yarıda kaldı. Sebeplerinden bahsedip konudan sapmayacağım. İşte o tuhaf hikayelerden biri de aşk üzerineydi.

Bu blogun sıkı takipçilerindenseniz sıradan bir hikayeye sahip olan filmlerden çok her gün rastlanmayan hikayelere daha çok prim verdiğimi biliyorsunuzdur. Hal böyle olunca yazmak istediğim hikayeler de tuhaf olacaktı ister istemez. İşte o isimsiz aşk hikayesi de öyleydi. Baştan sona kafamda yazdım bitirdim hikayeyi. Kağıda dökerken muhtemelen biraz farklılaşacak, hatta zenginleşecekti. Sanırım 300 sayfayı geçen bir hikaye olurdu. Olmadı, sağlık olsun.

Tuhaf bir aşk hikayesi deyince aklınıza gelen 3 şeyi not alın. Ne olabilir en fazla. Vampir-insan aşkı gibi fantastik tuhaflıklardan bahsetmiyorum. İnsan-hayvan aşkı gibi yaşanması muhtemel ama kağıda dökülse fazla zorlama olacak hikayeleri de kastetmiyorum. Kastettiğim iki kardeşin aşkı.

Hemen aklınıza ensest kelimesi geldi değil mi? Hayır öylesi değil. Özetleyim;

Genç bir adam ve genç bir kız internette tanışırlar. Çağımızın yeni Leyla-Mecnun aşklarının yerleşkesi olan internetin sanal hezeyanları içerisinde sırılsıklam bir aşka tutulurlar. Farklı şehirlerdedirler. Aradan bir sene geçer, her şey yolunda, hatta fazla yolunda gitmektedir. İlişkide hiçbir sorun yoktur. Ama bir gün gelir ve türlü olaylardan sonra aşıklarımızın aynı anne-babanın çocuğu olduğu, daha bebekken yine türlü olayların akabinde ayrıldıkları ve bir daha hiç görüşmedikleri ve anne-babalarının da öldüğü ortaya çıkar.

Şunu baştan söyleyim. Bu hikayenin ilhamı ne bir filmden ne de bir kitaptan geldi. Etrafımda da böyle bir olaya rast gelmedim. Nereden geldiyse geldi, bilemiyorum. Bazen geliyor öyle. Başbakanın ölümünden sonra onun yerine geçmek zorunda kalan ve başbakanla taban tabana zıt politik görüşlere sahip olan dublörün yaşadıkları da kafama öylesine dalıvermişti. Bu hikaye de öyle...

Şimdi... Asıl sorun bundan sonrası zaten. Siz olsanız nasıl devam ettirirdiniz? Ahlakçı düşünce bu aşkı orada noktalayabilir. Kardeş olduklarını bile bile birbirlerine aşık olan bir çift hikayesi değil bu ama. Sırılsıklam, deli gibi aşık olduktan sonra öğrenilen bir kardeşlik var ortada. Hala anlaşılmadıysa iyice kısaltayım. Ben bu hikayede aşkın en fazla ne kadar kuvvetli bir olgu olabileceğini soruşturuyorum kafamda. Neler olabilirdi diyorum. Hele de hikaye bir müddet sonra çiftten medyanın haberdar olması ve tüm ülkenin bu ilişkiyi öğrenip tam ortadan ikiye bölünmesi de işin içine girerse. Aşk kişisel bir moddan çıkıp sosyal bir sorun haline girerse. Evet, bunlar da var hikayede. Size bahsettiğim kısım o hayali kitabın ilk 100 sayfasına tekabül eder. Geri kalan sayfaları ben çoktan yazdım ve bitirdim ama sonunu buraya yazmak istemiyorum. Aşk, en temel kuralları, toplum hendesesinin en sarsılmaz ilişki yumağını kırabilecek kadar güçlü müdür? Güçlüyse sonuçları ne olur? Güçsüzse aşık ile maşukun yaşadığına şöyle dolu dolu, şöyle haşmetlice "aşk" diyebilir miyiz? Kendimize ister istemez ben onların yerinde olsaydım ne yapardım sorusunu sorduğumuzda kafamızın içinde o sorudan fellik fellik kaçıyor muyuz? Ben bu hikayeyi bitirmeme rağmen hala cevaplarını bulamadım bu soruların. O hikayeyi belki hiç kağıda dökemeyeceğim. Kağıda döksem de çok yüksek ihtimalle yayımlanmayacak. Aslında gerek de yok. İlkokul günlerimizi hatırlayın. Bir problem yazardık defterimize ve altına kırmızı kalemle "verilenler" ve "istenenler"i eklerdik. Bende her ikisi de var ama bir sonuca ulaşamıyorum. Siz sadece "verilenler"le ne yapabilirsiniz ki?

Bir cinayet vakasında harıl hurul cinayeti araştıran dedektifin hikayenin sonunda katil çıktığı, ama asıl ilginç olanın cinayeti kendisinin işlediğini dedektifin de bilmediği, üstelik bu dedektifin herhangi bir çift kişiliklilik vs... gibi sorunlarının olmadığı hikayeme hiç girmedim dikkat ederseniz. Ya da yüksek rating toplayan medyatik isimleri öldürüp toplum mühendisliğine soyunan seri katilin bir anda medyatik olması sonucu ne yapacağını şaşırdığı hikayeme... Benden Maraş Dondurmacısı olmaz, dombra üstadı da olmaz. Peki niye yazar olamıyor? Asıl "tuhaf" olan, yazmaya duyduğum "aşk"ın güçsüz olması değil mi?

19 Nisan 2012 Perşembe

OSCAR DEĞERLENDİRMELERİ: PUANLAMA

Bu değerlendirmede, Oscarlı filmlere verdiğim puan sıralamasını bulacaksınız. 10'dan 1'e doğru ilerleyen sıralamada filmler aynı puandaysa IMDB sitesindeki puanı yüksek olan önde olacak. Orada da eşitlik varsa, IMDB Top 250 listesinde daha üst sırada olan film öne alınacak. Filmler liste dışı kalmışsa daha fazla oylanmış film önde olacak. Film adının karşısında yazan puanların ilki benim verdiğim ikincisi ise IMDB oylayıcılarının verdiği ortalama puanlardır.

1-The Godfather/Baba (1972): 10 - 9,2
2-The Godfather Part 2/Baba 2 (1974): 10 - 9
3-Schindler's List/Schindler'in Listesi (1993): 10 - 8,9

4-The Lord of the Rings: The Return of the King/Yüzüklerin Efendisi: Kralın Dönüşü (2003): 10 - 8,9
5-Gandhi (1982): 10 - 8,1
6-Dances with Wolves/Kurtlarla Dans (1990): 10 - 8
7-You Can't Take it with You/Para Beraber Gitmez (1938): 10 - 8

8-The Silence of the Lambs/Kuzuların Sessizliği (1991): 9 - 8,7
9-No Country For Old Men/İhtiyarlara Yer Yok (2007): 9 -8,2
10-Platoon/Müfreze (1986): 9 - 8,2

11-Ben-Hur (1959): 9 - 8,2
12-Mutiny on the Bounty/Denizde İsyan (1935): 9 - 7,9
13-The Last Emperor/Son İmparator (1987): 9 - 7,8
14-Titanic (1997): 9 - 7,5
15-The Life of Emile Zola (1937): 9 - 7,3

16-Casablanca (1942): 8 - 8,7
17-The Departed/Köstebek (2006): 8 - 8,5
18-Lawrence of Arabia/Arabistanlı Lawrence (1962): 8 - 8,5
19-The Bridge on the River Kwai/Kwai Köprüsü (1957): 8 - 8,4
20-The Apartment/Garsoniyer (1960): 8 - 8,4

21-Gone with the Wind/Rüzgar Gibi Geçti (1939): 8 - 8,2
22-All Quiet on the Western Front/Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok (1930): 8 - 8,1
23-A Beautiful Mind/Akıl Oyunları (2001): 8 - 8
24-Rain Man/Yağmur Adam (1988): 8 - 8
25-Patton/General Patton (1970): 8 - 8
26-How Green was My Valley/Vadim O Kadar Yeşildi ki (1941): 8 -7,9
27-The Hurt Locker/Ölümcül Tuzak (2008) 8 -7,7
28-All The King's Men/Saltanat Hırsı (1949): 8 - 7,6
29-Oliver!/Oliver - Masum Melekler (1968): 8 - 7,5

30-Forrest Gump (1994): 7 - 8,7

31-Gladiator (2000): 7 - 8,4
32-Braveheart/Cesur Yürek (1995): 7 - 8,4
33-Sunrise/Şafak (1927): 7 - 8,4
34-Rebecca (1940): 7 - 8,3
35-The Artist (2011): 7 - 8,3
36-The Best Years of Our Lives/Hayatımızın En Güzel Yılları (1946): 7 - 8,3
37-The Deer Hunter/Avcı (1978): 7 - 8,2
38-Million Dollar Baby/Milyonluk Bebek (2004): 7 - 8,2
39-Slumdog Millionaire/Milyoner (2008): 7 - 8,2
40-Crash/Çarpışma (2004): 7 - 8

41-In the Heat of the Night/Gecenin Sıcağında (1967): 7 -8
42-A Man For All Seasons/Her Devrin Adamı (1966): 7 -8
43-The Sound of Music/Neşeli Günler (1965): 7 - 7,9
44-From Here to Eternity/İnsanlar Yaşadıkça (1953): 7 - 7,9
45-Kramer vs. Kramer/Kramer, Kramer'a Karşı (1979): 7 - 7,7
46-Grand Hotel (1932): 7 - 7,6
47-Gentleman's Agreement/Centilmenlik Anlaşması (1947): 7 - 7,4
48-The Great Ziegfeld (1936): 7 - 6,9
49-Around the World in Eighty Days/80 Günde Devr-i Alem (1956): 7 - 6,8

50-Amadeus (1984): 6 - 8,4
51-All About Eve/Perde Açılıyor: 6 - 8,4
52-The Sting/Üçkağıtçılar (1973): 6 - 8,4
53-Unforgiven/Affedilmeyen (1992): 6 - 8,3
54-It Happened One Night/Bir Gecede Oldu (1936): 6 - 8,3
55-The King's Speech/Zoraki Kral (2010): 6 - 8,2
56-Rocky (1976): 6 - 8,1
57-The Lost Weekend/Yaratılan Adam (1945): 6 - 8,1
58-Mrs. Miniver (1942): 6 - 7,7
59-Going My Way/Yolumda Giderken (1944): 6 - 7,4

60-On the Waterfront/Rıhtımlar Üzerinde (1954): 5 - 8,4

61-Wings (1927): 5 - 7,8

62-Driving Miss Daisy/Bayan Daisy'nin Şoförü (1989): 4 -7,4
63-Shakespeare in Love/Aşık Shakespeare (1998): 4 - 7,3
64-The English Patient/İngiliz Hasta (1996): 4 - 7,3
65-An American in Paris/Paris'te Bir Amerikalı (1951): 4 - 7,2

66-Midnight Cowboy/Geceyarısı Kovboyu (1969): 3 - 8
67-The French Connection/Kanunun Kuvveti (1971): 3 - 7,9
68-Hamlet (1948): 3 - 7,9
69-Ordinary People/Sıradan İnsanlar (1980): 3 - 7,8
70-West Side Story/Batı Yakası Hikayesi (1961): 3 - 7,7

71-Marty (1955): 3 - 7,7

72-One Flew Over the Cuckoo's Nest/Guguk Kuşu (1975): 2 - 8,8
73-My Fair Lady/Benim Tatlı Meleğim (1964): 2 - 7,9
74-Terms of Endearment/Sevgi Sözcükleri (1983): 2 - 7,3
75-Chariots of Fire/Ateş Arabaları (1981): 2 - 7,2
76-Chicago (2002): 2 - 7,1

77-American Beauty/Amerikan Güzeli (1999): 1 - 8,5
78-Annie Hall (1977): 1 - 8,2
79-Out of Africa/Benim Afrikam (1985): 1 - 7
80-Gigi (1958): 1 - 6,9


Değerlendirme dışı filmler ve IMDB Puanları:

1-Tom Jones (1963): 6,9
2-The Greatest Show on Earth/Harikalar Sirki (1952): 6,7
3-The Broadway Melody (1929): 6,4
4-Cavalcade (1933): 6,3
5-Cimarron (1931): 6,1

OSCAR DEĞERLENDİRMELERİ: BAŞLARKEN

Blogun sürekli takipçileri Oscar ödüllü filmleri izleme turumu tamamladığımı hatırlayacaklardır. Going My Way, bu turun son filmi olmuştu ve onun da değerlendirmesini bu ay içinde yapmıştım. Hatta değerlendirme yazılarına başlamadan Titanic'i bir defa daha izleme imkanı bile buldum.

Öncelikle belirtmeliyim ki bu değerlendirmede "Oscarlı film" ibaresi yalnızca en iyi film Oscar ödülü alan filmi betimleyecektir. Yoksa, en iyi ses kurgusu Oscar'ından başka bir Oscar'ı olmayan herhangi bir film de Oscarlı filmdir. Ama O şekilde Akademi'den herhangi bir dalda ödül kazanmış tüm filmleri izlemek gerekir ki bu da hemen hemen imkansızdır zaten.

Bu değerlendirmede bugüne kadar Oscar almış 85 filmin 80'ine ait saptamalar bulacaksınız. Aşağıdaki 5 filmin bir Türkçe altyazısı henüz olmadığından bu filmler bu yazı dizisinde değerlendirmedışıdır.

1-The Broadway Melody (1929)
2-Cimarron (1931)
3-Cavalcade (1933)
4-The Greatest Show on Earth/Harikalar Sirki (1952)
5-Tom Jones (1963)

Ayrıca törenlerin ilk yılında iki ayrı filme en iyi film ödülü verildiğinden dolayı 84 yıllık Oscar tarihini, Sunrise: A Song of Two Humans/Şafak filmini de dahil ederek 85 (üstteki 5 filmi çıkardığımızda 80) film üzerinden ele alacağım.

Dizi boyunca beğeni değerlendirmeleri, istatistikler ve enler gibi liste-yazıların yanı sıra 10'ar yıla bölünmüş olan makale biçiminde yazılar da okuyabileceksiniz. Oscar tarihini başta ABD olmak üzere dünya yakın tarihiyle birlikte ele alacağım uzun bir seri beni bekliyor.

Bu süreç içerisinde siz de en iyi 20 (ya da sayısını kendiniz belirleyeceğiniz) Oscarlı film listesi, asıl hak edenler listesi gibi listelerinizi bana gönderebilirsiniz. Detaylandırılmış yazılarınız blogda yayınlanacaktır. Aşağıdaki yorum bölümüne yazmanız yeterli.

And the Oscar goes to...

TITANIC (1997) - OSCAR ÖDÜLLÜ FİLMLER

Yönetmen: James Cameron
Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Kate Winslet
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-Oscar ödülleri:
*film
*yönetmen
*görüntü yönetimi (Russell Carpenter)
*kurgu (James Cameron, Richard A. Harris)
*müzik (James Horner)
*şarkı (James Horner - My Heart will Go On)
*ses efekti
*görsel efekt
*ses
*sanat yönetimi
*kostüm
Ayrıca en iyi aktrist, yardımcı aktrist (Gloria Stuart) ve makyaj dallarında Oscar adaylığı
-En iyi film ve yönetmen dahil 10 dalda BAFTA adaylığı
-Yönetmenler Birliği en iyi yönetmen ve reji ekibi ödülleri
-En iyi film, yönetmen, müzik ve şarkı dallarında Altın Küre ödülü ve 3'ü oyuncular olmak üzere 4 Altın Küre adaylığı
-Hem MTV hem Oscar yarışında en iyi film ödülünü kazanan ilk ve tek film
-En iyi şarkı ve en iyi film Oscar'ını birarada kazanan 3 filmde biri. Bu alanda türü müzikal olmayan tek film.
-Ben-Hur ve Yüzüklerin Efendisi: Kralın Dönüşü ile beraber en çok oscar kazanan film. All About Eve/Perde Açılıyor'la beraber en çok Oscar adaylığı kazanan (14) film.
-Oyuncular Birliği en iyi yardımcı aktrist ödülü
IMDB Puanı: 7,5/10
Estar Abi Puanları:
-James Cameron (yönetmen-kurgu): 10-7
-Ses Efekti ekibi: 10
-Leonardo DiCaprio - Kate Winslet: 7-8
-Russell Carpenter: 9
-James Horner: 10
Genel Puan: 9/10

Tarih ve popüler kültür özellikle de bizim çağımızda birbirine sıkıca bağlı iki alandır. Bundan ne bir gün eksik ne bir gün fazla, tam tamına 100 yıl (bir asır) önce İngiltere'den ABD'ye doğru yola çıkan ve nihayetinde denizcilik tarihinin, savaşlar hariç, en büyük trajedisine konu olan Titanic'in, çekilmiş ve her açıdan başarılı olmuş filmini 100 yıl sonra ben evimde oturup izliyorum. Başkaları, 3 boyutlu gösterim teknolojisinin yardımıyla sanal olarak hissedebiliyor. Böylece, Titanic faciasının izleri hiçbir zaman silinmemiş oluyor. uzmanlara göre, Titanic adı verdikleri ve enkazdan beslenen bir bakteri çeşidi yüzünden zamanla tükenecek olan enkaz eriyip gittiğinde bile sinemanın gücü, tarihle birleşerek Titanic'i unutturmayacak.

1997 yılında James Cameron, Avatar'a kadar gelmiş geçmiş en başarılı filmi olan Titanic'i gösterime sunduğunda Türkiye'de bile olay olmuş ve hemen her izleyici filme 3-4 defa giderek faciayı ve facia esnasında filizlenen aşkı defalarca yaşamıştı. Filmin ilk yarısı gerçek faciada vuku bulmamış bir aşkı anlatıyordu. Gerçekte gemide aynı yaşlarda bir Jack Dawson vardı fakat Rose adında bir kadınla beraber olmuşluğu yoktu. Cameron bu ilişkiyi gemideki sınıfsal farklılığa daha fazla dikkat çekmek amacıyla katmıştı. Zaten özünde Cameron bu filme hiçbir zaman faciayı görselleme amacıyla yaklaşmamıştı. Batış sahnelerinde bile geminin buzdağı ve okyanusla olan ilişkisini bir aşk üçgeni olarak göstermişti. Bu üçlünün aşkı Jack-Rose ve Caledon ilişkisiyle birebir bağlantılıydı. Kaptanın çay fincanındaki limonun bir yarısının yüzeyin üzerinde olması bile buzdağı olgusunun gemideki her insanın kaderiyle bir bağlantısının olduğunu gösteriyordu. Titanic, görsel çıkışı ve tutan kimyalarıyla DiCaprio-Winslet ikilisinin performansından dolayı detayları dikkat çekmeyen bir film olsa da aslında birçok anında facia ile aşk kavramlarının bir bağıntısını görmek mümkündü.

Titanic'in sevenleri de çok oldu, nefret edenleri de... Sinemaya geminin batış hikayesini izlemek için giden seyirci çok uzun bir süre, bir imkansız aşkın hikayesini izlemek zorunda kalmıştı. Bu da ilk elden o seyirciyi tavlayamama riskini ortaya çıkarıyordu. 3 saatten daha uzun bir film olarak Titanic, facia sahnelerine bu kadar geç girip paralel bir kurgu yaratamayınca haklı eleştirilere de uğradı. Sinema tarihinde ilk yarısıyla ikinci yarısı birbirinden çok farklı olan kimi filmler vardı. Bu tür bir kurguyu tutturmak gerçekten zordu. Le Salaire de la Peur/Dehşet Yolcuları ve La Vita e Bella/Hayat Güzeldir gibi kimi örnekler aynı kurguyu kullanmış ve başarılı olmuşlardı. Ama bana sorarsanız her iki film de bu kurgu yönetiminde Titanic'ten daha başarısızdı. Özellikle de Hayat Güzeldir, ikiye bölünen hikayesiyle ana temasına büyük zararlar vermişti ama seyirci bu filmi Titanic'ten daha çok sevdi. Dehşet Yolcuları ise bugün herkes tarafından bilinmeyen bir film olduğu için başarısı diğer iki filmle kıyaslanamaz durumda... Cameron için bu kurgunun püf noktalarını çözmek hayli zordu. Neresinden bakarsanız bakın riskli bir işti çünkü. Aslında Cameron'ın yapması gereken tek şey süreyi kısıtlamaktı. O da bir nevi Titanic'in kaptanı gibi yapıtın ihtişamına kapılıp hiçbir sınırlamaya gitmedi. Eğer aşk teması filmin yalnızca ilk 1 saatinde ele alınıp kalan 2 saate facia bölümü ve paralel olarak aşk hikayesi sığdırılmış olsaydı bugün Titanic, hem çok beğenilen hem de eleştirilen bir film olmayacaktı. Yakın zamanda benzer bir kısıtlamaya gitmeyip hikayesinin ihtişamına kapılan Peter Jackson'ın King Kong başarısızlığı bu tip blockbuster yönetmenlerinin alması gereken bazı dersler olduğunu bir kez daha ortaya çıkarmıştı.

Bir filmi birden fazla açıdan irdeleyip öyle eleştirmek gerekiyor. Özellikle de elinizdeki film Titanic gibi zorlu ve iddialı bir filmse... Dolayısıyla üstte uzun uzun irdelediğim kurgu tercihlerine bakıp Titanic kötü bir filmdir demek büyük haksızlık olur. Zira filmin geri kalanı tam bir usta işi yapıt. Ne senaryoda amaç-hedef eksikliğine dayalı bir zaaf görünüyor, ne başarısız sanat performansları var. Zaten filmin görsel efekt ve azametli ses sistemine diyecek tek bir sözümüz olamaz. Müzik çalışmasında James Horner'ın çıkarttığı incelikli işçilik ve sonradan Celine Dion'un da eklemlenerek bir bütüne doğru yol aldığı ve adeta bir Titanic marşı haline gelen My Heart Will Go On'u filmin en önemli tamamlayıcı unsuru sayabiliriz.

Titanic'e rakip filmlerden L.A. Confidential/Los Angeles Sırları bence Titanic'ten daha iyi bir filmdir. Ama Oscarlık film tanımlaması farklı bir şeydir. Bu iki filmden birini izlemek için elime alsam ikincisini seçerim ama Oscar'ı hak eden hangisiydi gibi bir soruya gönül rahatlığıyla Titanic yanıtını verebilirim. Zira Oscar'ın 90'lardaki yolculuğu da hep büyük filmleri ödüllendiren bir yapıda seyretmişti. Braveheart/Cesur Yürek, Forrest Gump, Schindler's List/Schindler'in Listesi, The Silence of the Lambs/Kuzuların Sessizliği, Dances with Wolves/Kurtlarla Dans gibi filmlerin büyük ödüle ulaştığı 90'larda Titanic'in ödüllendirilmemesi büyük haksızlık olurdu.

Titanic, kurgu tercihindeki kibirli havasına rağmen çok önemli bir film. Sadece Kate Winslet gibi büyük bir aktristi sinema dünyasına hediye etmesi ve dünya çapında tanınırlık sağlaması bile başlıbaşına bir başarı. Leonardo DiCaprio'nun olgunluğu çok geç yakalamasından dolayı aynı şeyleri onun için söyleyemeyeceğim. James Cameron gibi zanaatçi bir yönetmenin sinemanın teknolojik evrimine ne kadar büyük katkıları olduğunu hatta bu alanda öncülüğe sahip olduğunu görmek için bile izlenecektir bu film.


İlginç Bilgi: Filmde sinema tarihinin en unutulmaz aşklarından birini canlandıran DiCaprio ve Winslet çifti sette sürekli kavga eden, birbiriyle hiç anlaşamayan bir ikili imiş. Yıllar sonra çok iyi dost olup Revolutionary Road/Hayallerin Peşinde'nin setinde Titanic günlerinden bahsedip bütün set ekibini güldürecek anılarından bahsetmişler.

5 Nisan 2012 Perşembe

GOING MY WAY/YOLUMDA GİDERKEN (1944) - OSCAR ÖDÜLLÜ FİLMLER

Yönetmen: Leo McCarey
Oyuncular: Bing Crosby, Barry Fitzgerald
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-En iyi film, yönetmen, hikaye, senaryo, şarkı, aktör ve yardımcı aktör kategorilerinde Oscar ödülü ve 3 Oscar adaylığı
-En iyi film, yönetmen ve yardımcı aktör Altın Küre ödülü
IMDB Puanı: 7,4/10
Estar Abi Puanları:
-Leo McCarey: 5
-Barry Fitzgerald: 8
-Bing Crosby: 6
Genel Puan: 6/10

Geçtiğimiz hafta Türkiye'de DVD'si yeni baskıya giren Going My Way, Oscar maratonunu tamamladım derken benim için de sürpriz olmuştu. As Sanat'tan çıkan DVD'yi edinip hemen izledim. Vanilya baskı, (içinde yalnızca filmin kendisi olan DVD) gerek görüntü, gerekse de ses olarak 1944'ün eksik teknolojisini belirli bir kalitenin üzerine çıkarmış. Lakin film, teknolojik bir yenilemeye rağmen kendini izletemeyen eski usül bir yapım olarak kalmış.

1945 yılında, henüz Japonya'ya atom bombası atılmadan önce dağıtılan Oscar ödüllerinde, savaştan ve savaş haberlerinden sıkılmış ABD toplumu bu filmle ödüllendiriliyordu. Filmin karşısında kendisinden fazlasıyla üstün Double Indemnity/Çifte Tazminat yarışıyordu. Fakat Çifte Tazminat, insanın içindeki kötülüğü ele alması ve 1944 yılı için umarsızca işlediği cinayet temasıyla o yıllarda pek sevilmemişti. Bu filmin hakkı daha sonra verildi ve Going My Way'den daha fazla bilinen bir klasik halini aldı. Going My Way ise Çifte Tazminat'ın aksine, sıradan insanın içindeki iyiyi ortaya çıkarmakla ilgili bir filmdi. Bu tuhaf tesadüfe göre o yıl Oscar töreninde iyi insanın anlatımıyla kötü insanın anlatımı yarışmıştı. Zafer Going My Way'in oldu elbette. Savaş halini de gözönünde bulundurduğumuzda halkın bu tip filmlere ihtiyacı olduğu düşüncesi baskın gelmişti. Terör olaylarından dolayı güvenlik duygusunu ve özgüvenini yitirmeye yüz tutan Amerikalılara "istersen başarabilirsin" temalı The King's Speech/Zoraki Kral'ın empoze edilmesi gibi bir durum yaşanmıştı şüphesiz.

Film, mali olarak sıkıntılı bir dönem geçiren ve cemaati Katolik inancına yakışmayacak kusurlara bulanan bir kiliseye durumu düzeltmeye gereken bir rahip ve kiliseden sorumlu papaz arasında başlarda işlenen çekişmeyi ve nihayet yukarıda da belirttiğim, insanın içindeki iyiyi ortaya çıkarma temasının başlamasıyla kurtuluşu işliyor. Rahip rolünde Bing Crosby, beyzbol oynayan, piyano çalan, bir rahibin ilgilenmemesi gereken şarkıları söyleyen, golf partileri düzenleyen bir adamı işlerken Barry Fitzgerald, onun tam aksine, kilisesinden başka bir dünyası olmayan tutucu papaz rolünde harka bir işçilik çıkartıyordu. Hırsız çocuklardan oluşturulan kilise korosu, evini terk eden bir şarkıcıdan mutlu ev kadını yaratma gibi başarılarla kasabaya hayat veren rahip, son sürprizini papaza yaparak perdeyi terk ettiğinde biz de klasik bir kendini iyi hisset filmi izlemiş oluyorduk.

Kağıt üzerinde başarılı olması gereken hikaye, özellikle ikinci yarısında üç vites birden düşürüp, konuyu sündürünce sıradanlaşıyor ve ilginç bir mekan ve karakter tasarımını klişeye ittikçe irtifa kaybediyordu. Ama yine de verdiği Katolik mesajlar Amerikan halkına iyi gelmişti. Bu yüzden de dönemine göre ilgi çekici ama evrensel olamayan bir film olarak kayıtlara geçti Going My Way.

Film Oscar törenlerinde tarihi bir ilginçliğin de öznesi oldu. Zira Barry Fitzgerald hem en iyi aktör dalında hem de en iyi yardımcı aktör dalında ödüle aday olup en iyi yardımcı aktör ödülünü evine götürmüştü. Koskoca Akademi nasıl böyle bir hataya imza atar diye düşünseniz bile cevabını bulamayacağınız bir durumdu bu. Ayrıca o yıllarda kısa bir süreliğine senaryo ödülü hikaye ve senaryo olarak ikiye ayrılmıştı. Günümüzde bir edebiyat eserinden uyarlanan senaryoya ayrı ödül, orijinal senaryoya ayrı ödül verilirken o yıllarda bir orijinal senaryonun farklı kişilerce uyarlanması sayesinde bu iki ödül aynı filme gidebiliyordu. Buradan da anlıyoruz ki Oscar ödülleri profesyonelliğini aradan geçen 16 yıla rağmen henüz yakalayamamış ve ancak 1950'lerde kurallarını oturtabilmişti.

İlginç Bilgi: Bu filmde 18 yaşında bir şarkıcıyı canlandıran güzeller güzeli Jean Heather, 1944-1949 arasında 8 filmde boy göstererek sinemayı bırakmış. İşin ilginç yanı Heather'ın yer aldığı ilk iki film aynı yıl Oscar'da yarışan Going My Way ve Double Indemnity olmuş.

1 Nisan 2012 Pazar

EKREM BORA

1956'da başladığı oyunculuk yaşamı boyunca 142 filmde boy göstermiş, Yeşilçam'ın jönlerinin karşısına konulmuş karakter-kötü adam tiplemelerinin en büyüğü Ekrem Bora bugün hayata gözlerini yumdu. Ediz Hun, Cüneyt Arkın, Murat Soydan gibi isimlerin belalısı, baş kadın karakterin umutsuz aşığı, çoğunlukla gazinocular kralı, kötü adamlıktan hiç vazgeçmeyen ama hep filmlerinin finallerinde insafa gelen yıkılmaz insanların sinemamızdaki yüzüydü o. Şafak Bekçileri, Cennetin Çocukları, Suçlular Aramızda, Sürtük, Arkadaşımın Aşkısın, Soyguncular, Baskın, Bir Kadın Kayboldu onun en önemli filmleriydi. Ama özellikle Türk sinemasının türsüz film alanında kara-film janrına çok yakın duran filmi Dikkat Kan Aranıyor'daki karısı hastanede yoğun bakımdayken, çocuk kaçıran bir delinin peşinden koşmak zorunda kalan komiser rolüyle hatırlayacağım onu. Başımız sağ olsun.