7 Şubat 2012 Salı

MIDNIGHT IN PARIS/PARİS'TE GECEYARISI (2011) - OSCAR 2011 EN İYİ FİLM ADAYI

Yönetmen: Woody Allen
Oyuncular: Owen Wilson, Rachel McAdams
Başlıca ödül ve adaylıklar: Oscar ödülleri dağıtıldıktan sonra eklenecek
IMDB Puanı: 7,8/10
Estar Abi Puanları:
-Owen Wilson: 2
-Woody Allen (yönetmen-senarist): 5-5
Genel Puan: 5/10

İzlediğim az sayıda Woody Allen filmi arasında Annie Hall'den sonra en beğenmediğim film Midnight in Paris oldu. Dün blogunu kapatma kararı alan ve biz sürekli okuyucularını üzen Marlonbarando, bu film hakkında yazdığı yazıda " 42 filmlik filmografisinde defalarca kez canlandırdığı növrotik, ilhamı gelmeyen entellektüel rolüne bir başkasını koyması bence maalesef Allen'ın uzatmaları oynadığına bir işaret." şeklinde bir değerlendirme yapmış ve filmin kalitesi konusundaki sorunun odak noktasını yakalamıştı. Üstelik bu kez Allen'ın yerine gelmiş geçmiş en yeteneksiz oyunculardan biri olan Owen Wilson alınmıştı.

Midnight in Paris'in tek sorunu Allen'ın rutin karakterini başkasının oynaması değil elbette. Woody Allen filmlerinin genelinde karikatür karakterler hep vardır ve bunların en başında kendisi gelir zaten. Ama Midnight in Paris hemen tüm karakterlerinin karikatürize edildiği bir film olmuş. İyi karakter çok iyi, gıcık karakter çok gıcık, itici kız çok itici, yobaz baba çok yobaz vs... Hiçbir karakter kompleks bir izlenim yaratmıyor. Bu da senaryoda yalnızca tema üzerine çalışılıp karakter düzenlemesine hiç zaman ayırılmadığını gösteriyor. Oysa Match Point/Maç Sayısı, Cassandra's Dream/Cassandra'nın Rüyası gibi filmlerde karakterlerin değişken ruh hali ve etki şartlarına göre tepki şartları oluşan tavırları son derece profesyonelceydi.

Öte yandan, Midnight in Paris, sıkıcı bir film. Bir filmin sıkıcı olması için uzun olması gibi saçma bir anlayışı tek bşına yıkacak cinsten hem de... Ön ve bitiş jeneriklerini saymazsak hepi topu 1 saat 25 dakika süren filmi 3 parçaya ayırarak izlediğimi belirteyim. Bu sıkıcılığın sebebi de konunun sürekli kendini tekrar edişi ve yukarıda belirttiğim karakter ilerlemesinin olmayışıdır.

Konu bakımından bu senenin Oscar törenine damgasına vuran "geçmişe özlem" teması üzerine şekillenen film, bir yazarın, sıradan nişanlısı ve ailesinden çok sıkıldığı ve "yazar tıkanması" yaşadığı bir dönemde geceyarısı Paris'in eski günlerine zamanda yolculuk yapması anlatılıyor. Filmi kötü sıfatından vasat sıfatına çıkaran da bu yolculuğun altyapısının iyi oluşturulması zaten. Eskiye özlemin doğal bir içgüdü olduğunu belirten Allen'ın "eski"-"yeni" gibi kavramlar yerine bu kavramların kişiye göre nasıl değiştiğini gösterdiği twist sahnede öykü ilk defa kendini güncelleme şansını yakalayabiliyor.

Woody Allen, Maç Sayısı'ndan beri sürekli Avrupa'da film çekiyor. Şimdiy kadar Londra ve Barcelona'da çektiği 3 film var. Midnight in Paris'le listesine Paris'i de ekleyen yönetmen, filmlerinde bulunduğu şehri cazibe sahibi bir karaktere dönüştürmeyi çok iyi biliyor. Filmin son sahnesiyle beraber Paris'in sadece geçmişte güzel bir şehir olmadığını, insanın asıl aradığını bugünkü zamanda da bulabileceği bir şehir olduğunu belirtiyor. Paris'in hakkı da böylece verilmiş oluyor. Salvador Dali, Ernest Hemingway gibi birçok edebiyatçının da arz-ı endam ettiği film, dönem edebiyatına düşkün izleyiciler için bulunmaz bir nimet. Film sonuna kadar entelektüel. Ama işbu entelektüalite, sinema kurgusuna yavan gelmiş. Yine de filmin senaryo Oscar'ının favorilerinden biri olduğunu görmek şaşırtıcı.

İlginç Bilgi: Son günlerde Türkiye'yle yıldızı barışmayan Sarkozy'nin eşi Carla Bruni'nin ilk profesyonel aktristlik denemesi Midnight in Paris'e nasip olmuş. Kendisini müze rehberi rolünde izleyebilirsiniz.

1 Şubat 2012 Çarşamba

OCAK 2012 DÖKÜMÜ

Geçtiğimiz aydan itibaren izlediğim tüm filmlerin yorumlarını bloga yazmaktan vazgeçip sadece belirli filmleri eleştirmeye karar verdim. Dolayısıyla artık dökümlerde blogda eleştirisi yer almayan filmleri de görebilirsiniz.

Filmler:

1-No Way Out/Çıkış Yok (1987-Roger Donaldson): 9
2-Bir Zamanlar Anadolu'da (2011-Nuri Bilge Ceylan): 9
3-Rise of the Planet of the Apes/Maymunlar Cehennemi: Başlangıç (2011-Rupert Wyatt): 9
4-3 Idiots/3 Aptal (2009-Rajkumar Hirani): 8
5-Incendies/İçimdeki Yangın (2010-Denis Villeneuve): 8
6-Un Prophete (2009-Jacques Audiard): 8
7-Snatch./Kapışma (2000-Guy Ritchie): 7
8-The Artist (2011-Michel Hazanavicius): 7
9-Haevnen/Daha İyi Bir Dünyada (2010-Susanne Bier): 7
10-Jacob's Ladder/Dehşetin Nefesi (1990-Adrian Lyne): 7
11-Devil/Şeytan (2010-John Erick Dowdle): 6
12-What Lies Beneath/Gizli Gerçek (2000-Robert Zemeckis): 5
13-The Last House on the Left/Soldaki Son Ev (1972-Wes Craven): 5
14-The Mothman Prophecies/Gecenin Nefesi (2002-Mark Pellington): 3

Ortalama Puan: 7/10

Diğer yazarlar:

Özgür Şahin - The Help/Yardımcı (2011-Tate Taylor): 7

Belgesel:

1-The 16th Man (2010-?)

30 Ocak 2012 Pazartesi

IMDB TOP 5 DEĞİŞİKLİK: PULP FICTION 4. SIRAYA YÜKSELDİ

IMDB Top 250 sıralamasında 2009'un ocak ayından bu yana 5. sırada bulunan Pulp Fiction/Ucuz Roman 3 sene sonra 4. sıraya yükseldi. Bu aynı zamanda filmin listede şimdiye kadar yükselebildiği en üst sıra oldu. Öte yandan Pulp Fiction'a sırasını kaptıran Il Buono, il Brutto, il Cattivo/İyi, Kötü, Çirkin ise 2007'nin ocak ayından beri çoğunlukla 4. sırada idi. Zaman zaman 5. sıraya düşen film 4. sıradaki yerini çabucak geri alıyordu. En son 2010 kasımında Inception/Başlangıç'ın 3. sıraya çıkmasından dolayı yerini kaybeden film 14 aydır 4. sıradayken bugün Pulp Fiction'a geçildi.

28 Ocak 2012 Cumartesi

THE ARTIST (2011) - OSCAR 2011 EN İYİ FİLM ADAYI

Yönetmen: Michel Hazanavicius
Oyuncular: Jean Dujardin, Berenice Bejo
Başlıca ödül ve adaylıklar: Oscar ödülleri dağıtıldıktan sonra eklenecek
IMDB Puanı: 8,5/10
Estar Abi Puanları:
-Jean Dujardin: 9
-Berenice Bejo: 7
-Michel Hazanavicius (yönetmen-senarist): 8-8
Genel Puan: 7/10

-Konuş
-Hayır konuşmayacağım...

Film içinde film bu diyalogla başlıyor. Daha en baştan niyetini gösteren, temasını bir ana başlığa bağlayan ve "konuşma, ses, sessizlik" teması üzerinden sinemanın son 15 yıldır en önemli teması haline gelen "iletişime" odaklanan bir film Artist. Arka fonda, sessiz sinema döneminin starlarından George Valentin adındaki kurgu kahramanın sesli filmin çıkışıyla birlikte yıldızının nasıl söndüğü ve sektörün kendine yeni starlar yarattığı anlatılırken usul usul iletişimsizlikten kıvranan günümüz insanını masaya yatırıyor film. Hugo gibi sinemanın ilk dönemlerine ayna tutan bir başka yapımla Oscar başta olmak üzere birçok törende yarışa giren Artist, Fransa-Belçika ortak yapımı bir sessiz film olarak niyetini ve anlatmak istediğini bağırarak söylemek zorunda kalıyor.

Karısının, mutsuzluğu hakkında konuşmak istediğinde ona sessizlikle cevap veren ve bu tutumuyla karısına sinir krizleri geçirten George, gerçekten de sinir bozucu bir inatla sessizlik yemini ediyor sanki. 1929'da sesli filmin çıkmasıyla çağa ayak uyduramayan George, gerçek sanatın sessiz sinemada olduğunu düşünüyor ve sanatçı kimliğini kaybetmemek adına sinemayı bırakmak zorunda kalıyor. Filmin adı olan artist kelimesi günümüzde artık filmde oynayan oyuncuyu tanıtmak için kullanılıyor. Ama art-ist kökü ve ekiyle birlikte aslında sanatçı anlamına gelen bu kelime, George'un da tutkuyla bağlandığı inadının kökünü oluşturuyor. George, yıldız aurasını sanatına borçlu olduğunu düşünüyor ve sesin sanatına darbe vuracağına inanıyor.

Öte yandan, George'un star olduğu dönemde, figüran olarak sektöre adım atan Peppy de sesli dönemin starı olarak George'un kronolojik kaderinin tersini yaşıyor. Peppy'nin ünlü olmasına giden yol ise bir film çıkışında hayranları George'un etrafını sarmışken ona ulaşabilmesi ve onu öpmesi sayesinde açılıyor. George'la "iletişim" kurmak isteyen Peppy, korumalar yüzünden bu amacına ulaşamıyor ama cüzdanı yere düşüp de onu almaya kalkışınca kendini George'un yanı başında buluveriyor ve ilk iletişimi sayesinde starlık yolunun ilk adımını atmış oluyor. George'a kendini sahnede kanıtlaması ise yüzünün görünmediği, yalnızca bacaklarının göründüğü bir sette yaptığı dans sonucu gerçekleşiyor. O set orada olmasa muhtemelen George'la birlikte yaptığı doğaçlama dans da gerçekleşmeyecekken, yine iletişimsizlik kalıbının kırıldığı bir başka örnek yaşanıveriyor.

Artist, bir sanatçının trajedisini, çöküşünü anlatırken bu çöküşü en çok da unutulmaya bağlıyor. Bir zamanlar, yüzlerce insan tarafından ayakta alkışlanan ve hayranlık duyulan bir sanatçının kimsenin tanımadığı bir adama dönüşmesi filmin temel izleği. Bu izlek, bize geçtiğimiz günlerde Erol Büyükburç'un başına gelen stüdyodan kovulma olayını anımsatabilir. Ne tesadüf, filmde de en trajik anlardan birinde geçen "hayat işte" cümlesi, Büyükburç'un da ağzından dökülüvermişti canlı yayında. Gerçi o programın bir mizansen olduğunu düşündüğüm için bu bağlantının net olduğunu söyleyemem ama biz, eskimiş ve eskidiği için de unutulmuş çok sanatçı gördüğümüzden George'u rahatlıkla etrafımızdaki sönmüş yıldızlara benzetebiliriz. Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni filminde Şener Şen de bir başka George Valentin'i canlandırmıyor muydu? Ya da Levent Kırca'nın az bilinen harika filmi Son'da sinema emekçilerinin unutuluşunun trajedisini görmemiş miydik? Artist de aynı üzücü durumu içeriyor. Tek fark, diğer filmler bu trajediyi günümüz şartlarında ele alırken Artist, bizi bizzat o günlere götürüyor.

Filmi, gelenek-modernizm çatışması ekseninde de okuyabiliyoruz. George'un bir türlü sesli filmlerde oynamaya ikna olmaması insanın temelinde yatan geleneksele bağlılık ve modernizmi reddetme içgüdüsüne koşut bir örnek. Teknolojinin sinema endüstrisine sağladığı büyük bir güç ses. Birçok yönetmen ve teknik sinemacının anında kendilerini geliştirmeleri için de zemin hazırladığını söyleyebiliriz. Ama ses ve dolayısıyla getirdiği modern sanat anlayışı, kamera arkasındakilere yaradığı kadar kamera önündekilere yaramayınca gelenek-modern çatışması hemen su yüzüne çıkıveriyor. Billy Wilder klasiği Sunset Blvd. filminde Gloria Swanson'ın akıllara zarar bir gerçeklikle canlandırdığı Norma Desmond karakteri de bir başka George Valentin örneği olarak bu temanın çarpıcı bir önderidir. Desmond'un trajedisi başka insanları da etkileyecek şekilde felaketle sonuçlanırken George'un inadının aşk sayesinde kırılması bize Michel Hazanavicius'un iletişimsiz toplum için bile hala bir ümit olduğu mesajından başka bir şey değil.

Her ikisini de ilk defa izlediğim başrol oyuncuları, başarılı bir "artistlik" sergilemişler ama Jean Dujardin'in bir adım önde olduğunu söylemeliyim. James Cromwell, John Goodman, Malcolm McDowell, Penelope Ann Miller gibi tanıdık oyuncular da kendilerinden bekleneni veriyor. Ama yine de film üzerinde en büyük etki senaryoyu da yazan yönetmen Hazanavicius'a ait. Sessiz sinema dönemi hakkında uzun uzadıya bir araştırmaya giriştiğine emin olduğumuz yönetmen, karakterleri için Greta Garbo, Rudolph Valentine, Mary Pickford, Douglas Fairbanks gibi sessiz sinema abidelerinden bolca esinlenmiş ve hepsine birkaç sahnede saygı duruşunda bulunma zerafetini göstermiş.

Artist, en iyi film, yönetmen, senaryo, aktör, yardımcı aktrist gibi dallar da dahil olmak üzere 10 dalda Oscar'a aday oldu ve büyük ödülün de en büyük favorisi. İlk bakışta kendisinin en yakın rakibinin The Descendants/Senden Bana Kalan olduğunu söyleyebiliriz ama ödüllerin kaçını hak ettiğini belirtebilmem için diğer adayları da izlemem gerekiyor. Oscar'a aday 9 filmi izleyeceğim bu hafta içinde ilk sıraya Artist'i almamın sebebi de filmin şimdiden favori gösteriliyor oluşuydu. Artist, son iki-üç yıldır görülen eşit şansa sahip 2-3 filmin yarışması gibi çetrefilli bir durumda olmayan favorilerden...

 İlginç Bilgi: Artist, Oscar büyük ödülünü alması durumunda bu ödüle sahip olan ikinci sessiz film olacak. Son 1 dakikasındaki sesli bölümü saymazsak Artist, Oscar tarihinin ilk galibi Wings/Kanatlar'dan bu yana ilk kez ödüle ulaşan sessiz film olabilir. Öte yandan bu ödüle ulaşan son siyah-beyaz filmin de 1993 tarihli Schindler's List olduğunu hatırlatalım.

18 Ocak 2012 Çarşamba

BİR ZAMANLAR ANADOLU'DA (2011)


Yönetmen: Nuri Bilge Ceylan
Oyuncular: Muhammet Uzuner, Yılmaz Erdoğan, Taner Birsel
Başlıca ödül ve adaylıklar:
-Cannes Film Festivali Büyük Jüri en iyi film ödülü
-Cannes Film Festivali Altın Palmiye ödülü adayı
-SİYAD ödüllerine en iyi film ve yönetmen dahil 6 ödül
IMDB Puanı: 8,4/10
Sinematürk Puanı: 9,5/10
Estar Abi Puanları:
-Nuri Bilge Ceylan (yönetmen-senarist): 10-9
-Yılmaz Erdoğan: 10
-Muhammet Uzuner: 9
-Taner Birsel: 9
-Gökhan Tiryaki (görüntü yönetmeni): 9
Genel Puan: 9/10

1968 yılında Sergio Leone, C'era una Volta il West/Bir Zamanlar Batı'da - Batıda Kan Var filmini çektiğinde bir akımı da bilmeden başlatmış oldu. Artık bazı özel filmlerin başına "Once Upon a Time" yani "Bir Zamanlar" ibaresi konulacaktı. Yönetmenler ülkelerinin geçmişlerini anmak ve geçmişte kalmış duygulara ağıt yakabilmek adına Bir Zamanlar'ı sahiplenecekti. Hatta Sergio Leone, bizzat aynı trendi sürdürerek Bir Zamanlar Amerika filmini bile çekti. Bir Zamanlar ibaresi daha sonra Hindistan, Çin, Meksika gibi ülkeler için de kullanıldı. Bu filmler genelde bahsi geçen ülkenin geçmişinden bir kesit sunuyordu. Örneğin Bir Zamanlar Batı'da, Amerika'nın batısına tren raylarının döşenmeye başlamasından, yani medeniyetin gelip yerleşmesinden hemen öncesini anlatarak bir devrin bitişini gösteriyordu. Bir Zamanlar Hindistan'da, yüz yıl evvel bir kriket maçında Hint köylülerinin İngiliz askerlerini nasıl yendiğini anlatıyordu. Kısacası, Bir Zamanlar ibaresi yönetmenler için ülkenin geçmişine duyulan özlemi ve bazı büyüklük simgelerini göstermek için bulunmaz bir nimetti.

Nuri Bilge Ceylan da çok sevdiği Sergio Leone'nin anısına filme bu adı verdiğini söylüyor. Ceylan, senaryoda "bir zamanlar Anadolu'da böyle bir gece yaşadım dersin" repliğini gördüğünde filmin adını Bir Zamanlar Anadolu'da koymaya karar vermiş. Ceylan'ın filmi diğer Bir Zamanlar serisinin aksine günümüzde geçiyor ve bu hikayenin "bir zamanlar" vasfıyla anlatılabilmesi için geleceğe ihtiyaç duyuyor. Bu ihtiyaca karşılık gelen karakterin Doktor Cemal olduğunu düşünürsek film bu karakterin hikayesini etrafındaki birkaç erkek karakterler aracılığıyla anlatıyor. Üstelik herbiri birbirinden farklı meslekleri olan, herbirinin farklı bir kadınla sorunları olan erkekler bunlar. Tıpkı Doktor Cemal gibi...

Bir Zamanlar Anadolu'da, memleketime yakın olduğundan kültürünü çok iyi bildiğim ve son yıllarda suç oranının hayli yükselmiş olduğunu duyduğum Kırıkkale'nin Keskin ilçesinde geçiyor. Keskin deyince konuya hakim olanlar Türk Halk Müziği'nin bozlak kültüründen gelme sanatçıların adını anacaktır evvela. Çekiç Ali, Hacı Taşan ve oralı olmasalar da Muharrem ve Neşet Ertaş yörenin sembolleri... Bu isimlerin her biri türkülerinde yakıcı aşkları anlatırlar. Herbirinin derdi, sevdikleri kadın aracılığıyla yası ve acıyı tadıp ilahi aşkla bütünleşebilmektir. Üstadların hemen her türküsünde bu kaygının yeri vardır. Filmde tamamı erkeklerden oluşan karakterlerin de derdi aynı. Hepsinin hayatında bir kadın var ve hepsi bu kadınlardan ya da kendilerinden kaynaklı sorunları aşıp huzura varma derdinde.

SPOILER----------------------------------------------------------------------

Bir cinayetin aydınlatılma gecesi aynı zamanda karakterlerin içindeki karanlığın da aydınlatılmasına hizmet ediyor. Bir komiser, bir polis, bir astsubay, birkaç asker, iki zanlı, bir doktor, iki şoför, bir savcılık görevlisi ve bir savcı Keskin bozkırının gecesinde gömülü bir cesedi arıyorlar. Filmin karanlık açılış sahnesinde gösterilen lastikçi, aynı karede kendisiyle içki içenler tarafından öldürülüp gömülmüş. Herkesin öncelikli derdi bu cesedin yerini bulabilmek. Uzun bir süre zanlı, yeri bulamıyor. Hep bir çeşme-ağaç-tarla üçlüsünün yer aldığı araziye gitseler de bir türlü zanlıya hatırlatamıyorlar. Bu yolculuk bizi, Anadolu'nun orta yerindeki bir grup memurun iç savaşına götürüyor. Her iki arazi arasındaki yolculukta bir karakteri derinden tanıyoruz.

Yılmaz Erdoğan'ın canlandırdığı Komiser, cep telefonunda Love Story melodisi çalacak kadar romantik ama karısıyla hasta çocuğu yüzünden tam olarak geçinemediğini öğreniyoruz. Onların hayatını ters yüz eden çocuk olsa da Komiser'in içinde aşkla bağlantılı özlemleri derinden hissedebiliyoruz. Şoför Ali, ceset aranırken gözyaşı döken tek isim. Belli ki onun da bir derdi var ve ortam, durum bu derdi tetikliyor. Onun da karısının akrabalarının bulunduğu köye tuhaf dedikodular yüzünden adım atmadığını öğreniyoruz daha sonra. Fırat Tanış'ın canlandırdığı zanlı, cinayeti itiraf etse de cesedin yerini söylemeye korkuyor. Bir şeylerin onun vicdanını harekete geçirmesi lazım. Ama ne beraberindekilerin rutin konuşmaları, ne de komiserin tatlı-sert yaklaşımı bu devinimi sağlamıyor. Daha sonra öğreniyoruz ki cinayet sebebi bir kadınmış. Maktülün karısıyla olan ilişkisinden dolayı cinayet işleyen zanlının da kendine dert edindiği bir çocuk var tıpkı Komiser gibi.

Taner Birsel'in savcı karakteri filmin ana örgüsünün dışında ilerleyen ve zaman zaman ana hikayeyle paslaşıp nihayet finalde birleşen bir hikayenin de baş kahramanı. Başkasının karısıymış gibi anlattığı kendi karısının intiharı onun hem yüzünde hem de içinde derin yaralar büyütmüş. O da bir kadının cezalandırdığı erkeklerden biri. Üstelik işlediği suç, yani aldatma da yine bir başka kadının çekiciliği ile ilgili olduğundan savcı tamamen kadınların etrafında bir acı ördüğü karakterlerden... Nihayet içinde tuttuğu sırrı da bir itiraf dahilinde olmasa da rasyonalizmin sembolü doktora açık etmesi, savcının içindeki cerahati, akıl yoluyla ortadan kaldırmayı amaçlamasında gizli.

Komutan astsubay diğerleri gibi kadınlarla sorunu olup olmadığını öğrenebildiğimiz tiplerden biri değil. O bu filmin ikinci temasının, yani umursamazlığın sembollerinden. Ortada bir ceset var, bir trajedi yaşanmış. Bir cinayetten dolayı biri mezara, ikisi hapishaneye gidecek 3 kişinin gölgesinde, komutanın derdi yetkinin kimde olduğu. Diğerleri de komutandan farklı değil. Savcı bir an önce cesedin bulunmasını istiyor, çünkü ertesi gün Ankara'ya gitmesi gerekli. komiser geceyi ve gecenin hatırlattıklarını sonlandırmak için bir an önce cesede kavuşmak istiyor. Cesedin otopsisini yapacak hastane görevlisi de masada yatan ölü adamı hiç umursamadan bölüme alınması gereken alet-edevatın derdine düşmüş durumda. Tüm bu umursamazlığı Fırat Tanış'ın yüzündeki hüzünle paylaşıyoruz, cinayeti neden işlediği ortaya çıktığında ve çocuğu tarafından taşlandığında bunca "dertli" insanın arasında belki de özdeşleşebileceğimiz tek kişinin o olduğunu düşünüyoruz.

Özdeşleşme konusunda aslında seyirciye en yakın isim Doktor Cemal. Fakat doktor film boyunca diğerleri kadar içini açmıyor bizlere. Fakat onun da yüreğinde derin bir yaranın saklı olduğunu anlıyoruz. Manda yoğurdu, kuzu eti, prostat, Karakovan balı gibi olayla alakası olmayan muhabbetlerde bile kamera sürekli doktoru görebileceğimiz bir yerde duruyor ve onun tüm bu konular konuşulurken bambaşka sıkıntılarla boğuştuğunu farkediyoruz. Doktor, diğerlerinin aksine içini yalnız bize döküyor. Boşandığı karısıyla olan fotoğraflarına bakarken zamanda geriye doğru gidiyor ve öğrencilik yıllarından çocukluğuna kadar bir dizi fotoğrafa beraberce bakıyoruz. Belli ki filmin adında yer alan "bir zamanlar" teması en çok doktorun üzerinde bir yük.

İzleyenlerin hemen ayırtedebileceği dönüm noktası sahnesinde filmin iki önemli kadın karakterlerinden birine, muhtarın kızına rastlıyoruz. Elektriklerin gittiği bir gecede gaz lambasının verdiği büyüleyici ışığın çarptığı yüzünü bize ilk gösterdiği sahnede biz de diğer karakterlerle birlikte bir şok yaşıyoruz. Karşımızda o köye ait değilmiş gibi duran gencecik bir kız var. Savcı ölen karısını, doktor unutmadığı eşini onda görüp şoka uğruyor. Zaten hemen ardından savcı, ölen kişinin kendi karısı olduğunu belli eden bir sohbete dalıyor doktorla. Ama en büyük değişikliği zanlı yaşıyor ve kızın büyüleyici güzelliğine bakarken öldürdüğü adamı görüyor. Boğularak öldürüldüğünü bu sahnede anladığımız lastikçi, kıza diğerlerinden farklı olarak tepki vermeyen tek karakter. Zanlı bu olaydan sonra cesedin yerini komisere açıklıyor ve içindeki derdi dışarı vurup geride kalan çocuğunu komisere emanet ediyor.

Bu noktada bir durak yeri, bir sığınma bölgesi olan köye de dikkat etmek gerek. Köyde muhtar tarafından her türlü gıdanın en iyisi sağlanıyor. Balın, etin en iyilerini sofrada buluyoruz. Şoför Ali, özlemini çektiği bazlamaya kavuşuyor. Hatta öyle ki zanlılardan biri, normalde bir köyde bulunmayacak kolaya bile kavuşabiliyor. Sıkıntılı erkek karakterlerden bıkmak üzere olan seyirci de bir anda filmin temposunu arttıran bir kadın karakterle "ödüllendiriliyor". Zaten köyden çıktıktan sonra da her şey çorap söküğü gibi gelişiyor. O esnaya kadar hiç müzik kullanılmayan filmde Neşet Ertaş, Allı Turnam'ı söylemeye başlıyor. Ceset bulunuyor ve grup nihayet Keskin'e geri dönüyor.

Filmdeki umursamazlık teması cesedin bulunduğu sahnede çok net olarak gösteriliyor. Bagaja sığmadığı için cesedi bağladığını söylüyor zanlı, savcı, polis, komutan gibi hukukla ilgili karakterlerin hiçbiri bu bilgiyi doğrulamaya kalkışmıyor ve hepsi de bu yalan inanıyor. Zira nihayet filmin sonunda adamı canlı canlı gömüldüğünü öğreniyoruz. Böylece ipin sebebi de aşikar oluyor. Aslında izleyici de bu bilgiden sonra zanlının bagaj yalanını umursamaya başlıyor.  Yine aynı sahnede şoför Ali'nin arazideki kavunları topladığını ve cesedin yanına, bagaja koyduğunu görüyoruz. Bu hareketin özellikle o anki ortama uymadığını hemen kavrıyoruz. Mezar kazıcılar, kazma getirmeyi, savcılık görevlisi ve doktorun ceset torbası getirmediğini hayretle izliyoruz. Günümüz insanının içine yavaş yavaş zerkedilen bir virüs gibi "umursamazlık" en çıplak haliyle karşımızda duruyor.

SPOILER-----------------------------------------

Bu filmin her sahnesi, her repliği ayrı ayrı değerlendirilmeyi hak ediyor. Nuri Bilge Ceylan filmlerinden korkan kitlenin ağızlarına sakız ettiği uzun uzun camdan bakan karakter örneği bu filmde de var ama filmin içine girebilen herkes o sahneyi zaten büyük bir dikkatle takip ettiğinden "sıkılma" hissini yaşamıyor. Zaten böyle bir filmde insan nasıl sıkılır onu da anlayabilmiş değilim.

Yılmaz Erdoğan ilk kez kendisinin yapımcı ya da yönetmen olmadığı bir filmde oynuyor ve ne gariptir ki daha önceki tüm performanslarının çok çok üzerinde bir rol çıkartıyor. Fırat Tanış, Ahmet Mümtaz Taylan, Muhammet Uzuner ve Taner Birsel nüanslı oyunculuk ne demektir, nasıl yapılmalıdır konulu ders veriyor adeta. Ama muhtar rolünde Ercan Kesal hepsinin üzerine çıkıyor. Kesal'ı bu filmde izleyen ve onu daha önce tanımayan herkes Kesal'ın gerçekten de o köyde muhtarlık yapan birisi olduğunu iddia edecektir. O nasıl bir rolü içselleştirmedir, nasıl yaşayarak oynamadır anlatılmaz. Yöre insanlarından birisi olduğum için muhtar tipinde yaşı geçmiş ve köyün en çok sözü dinlenen insanlarını çok iyi bildiğimden bu karakteri ayrıca gözlemleme fırsatı bulabildim. Kesal, rolünde hiç fire vermiyor ve SİYAD'da aldığı ödülü sonuna kadar hak ediyor.

Film, güzelliğini sadece senaryosu ve oyuncularından almıyor. Görüntü yönetmenliğinin de bir harika olduğunu belirtmek gerek. Bir fotoğraf sanatçısı olan Nuri Bilge Ceylan ve TRT çıkışlı Gökhan Tiryaki normal şartlarda bir bozkırdan elde edilebilecek en iyi kareleri alıyor. Kabartmanın üzerie düşen ışık, sadece araba farlarıyla elde edilen aydınlatmalar, morg ve otopsi odasının soğukluğunu hissettiren tonsuz çekimler ve elbette muhtarın kızı sahnesindeki ışık kullanımı birinci sınıf işler olarak sıralanabilir.

Züğürt Ağa'dan sonra çekilen filmler arasında hiçbir film beni bu kadar sarsamamıştı ki buna Eşkıya, Babam ve Oğlum gibi toplum tarafından çok sevilen filmler de dahil. Üstelik Bir Zamanlar Anadolu'da, Nuri Bilge Ceylan'la tanışma filmim oldu. Filmdeki bazı makyaj devamsızlıkları, müziksizliğin abartılması ve senaryodaki bazı ucu açık, havada kalmış noktalar olmasa, yine Züğürt Ağa'dan beri ilk defa bir yerli yapıma 10 puan verebilirdim ama bu haliyle de yeterince sarsıcı bir film zaten Bir Zamanlar Anadolu'da.

Film, Cannes'da en iyi film ödülünü alamadı ama o ödülü kazanan The Tree of Life/Hayat Ağacı'nın çoğu izleyici tarafından beğenilmediğini düşünürsek Bir Zamanlar Anadolu'da filminin hakkının yendiğini söyleyebiliriz. Yine de jüri ödülünün de çok büyük bir başarı olduğunu ekleyelim. Bir Zamanlar Anadolu'da, yabancı dilde en iyi film Oscar adayı olabilecek mi çok merak ediyorum ama orada Cüdaiye Nadir ez Simin/Bir Ayrılık gibi çok güçlü bir film varken zaten ödülü alamayacaktır. Gerçi ödüle aday olabilmek bile Türkiye için (İsviçre adına yarışan Reisse der Hoffnung/Umuda Yolculuk'u saymazsak) bir ilk olacağından çok büyük bir başarı olarak değerlendirilebilir. Nihayetinde Bir Zamanlar Anadolu'da sinemayı seviyorum diyen herkesin mutlaka izlemesi ve izletmesi gerektiği bir film, bir olay ve bir ağıt. Umursamazlıklarımıza, gizli acılarımıza yakılan ve bir süre sonra "bir zamanlar" yaftası yiyecek olan büyük bir ağıt.

Not: Bu yazıyı yazdıktan birkaç saat sonra içlerinden 5 Oscar adayı çıkacak 9 film duyuruldu ve maalesef Bir Zamanlar Anadolu'da bu 9'luk listede yer alamadı.


İlginç Bilgi: Filmde muhtarı canlandıran Ercan Kesal aynı zamanda filmin üç senaristinden birisi.

17 Ocak 2012 Salı

SİYAD ÖDÜLLERİNE BİR ZAMANLAR ANADOLU'DA DAMGASINI VURDU

Filmle ilgili yazımda da belirteceğim ama şimdiden yazayım, son 20 yılın, hatta daha da öncesinin en iyi yerli filmi olan Bir Zamanlar Anadolu'da, SİYAD ödüllerini sildi süpürdü. Filmin aldığı ödüller şu şekilde:

-En iyi film
-En iyi yönetmen (Nuri Bilge Ceylan)
-En iyi senaryo (Nuri Bilge Ceylan, Ebru Ceylan, Ercan Kesal)
-En iyi yardımcı aktör (Ercan Kesal)
-En iyi kurgu (Bora Gökşingöl)
-En iyi görüntü yönetimi (Gökhan Tiryaki)

SİYAD ödüllerinde ayrıca aktör ve aktrist ödülleri Saç (Ayberk Pekcan, Nazan Kesal) filmine giderken, en iyi yardımcı aktrist ödülü Press (Asiye Dinçsoy) filmine verildi. Dedemin İnsanları, Karbeyaz ve Atlı Karınca da birer ödül aldı. En iyi yabancı film ise beklenildiği üzere Cüdaiye Nadir ez Simin/Bir Ayrılık seçildi.

16 Ocak 2012 Pazartesi

AJANDA DERGİ'DEYİM

2012 ile birlikte yeni yazılarımı birkaç mecrada daha yazacağım. Bunlardan ilki Ajanda Dergi oldu. Daha önce  e-dergi şeklinde çıkan kültür-sanat dergisi artık web site halinde yayın yapıyor. E-dergi döneminde 2010 Oscar töreni ile ilgili bir değerlendirmemle konuk yazar olmuştum dergiye. Bundan böyle derginin Sinema köşesinde sürekli yazarım. Geçtiğimiz hafta, blogda daha evvel yayınladığım Otopsi: Psycho'nun Sahne Sahne İncelenmesi yazımı yayınlayarak başladığım bu yeni serüven ilk özgün yazım olan Sinemada 10 Efsanevi Mekan'la devam ediyor. Yazılarımı buradan takip edebilirsiniz.